22 Nisan 2017 Cumartesi

BU MEKÂN KASTEN BOŞ BIRAKILMIŞTIR


Emanuel M Ologeanu

Annemarieke Kloosterhof
RAHMİ ÖĞDÜL
21.04.2017

Boş sayfalar. Kâğıda basılı kitaplardaki boş sayfalar ile PDF formatlı metinlerdeki boş sayfalar farklı duygular yaratıyor insanda. Bir PDF dosyasına göz attığımızda karşılaştığımız boş sayfa bizi tedirgin ediyor olmalı. Acaba sayfa mı yüklenmedi yoksa eksik bir metinle mi karşı karşıyayız? Tedirginliğimizi gidermek istemeleri, boş sayfalara düşülen şu nottan belli: “This page is intentionally left blank”, yani “bu sayfa kasten boş bırakılmıştır”. Aynı metnin basılı halinde bu sayfalar yine boştur ama yayıncı ya da editör bu boş sayfalara herhangi bir not düşme gereği duymamıştır. Elimizde tuttuğumuz, kokladığımız, içine girdiğimiz basılı kitaptaki boşluk ile sörf yaptığımız parlak ekran yüzeyindeki boşluk arasında fark olmalı. Gerçek uzam ile sanal uzam arasındaki fark. Kitaplardaki boş sayfalar okuma yolculuğumuz sırasında yorgun düşmüş zihnimize ve gözlerimize bir mola, yolculuk sırasında karşılaştıklarımızı yeniden düşünme fırsatı sağlarken, ekranda karşılaştığımız boşluklar nedense bir eksiklik duygusu yaratıyor ve tedirgin ediyor bizi. Kasten bırakılmış boşlukların tedirginliği.

Bir denetim ve biçimlendirme alanı olarak sanal uzamdaki boşluk imgelerle, görsellerle, sözcüklerle doldurulmuş, yalıtılmış kutuların düzlemidir ve sanal uzamda ancak dörtgen kutuların içinde varolabilirsiniz. Ekran düzlemindeki her şey, tüm kimlikler dörtgen formundadır çünkü. Aşırı geometrik, iki boyutlu bir düzlem. Facebook bize “Ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda ya da bir şeyler paylaştığımızda kendimizi kutuya sığdırarak ifade ediyor ve kimliklendiriyoruz.

Oysa gerçek uzamın sınırlarını istediğiniz gibi genişletebilirsiniz, kendinizi de; kudretinize bağlı. Var olan her şey boşlukta kendi kudretince hareket eder çünkü. İbnü’l Arabi “Varoluşun kökeni harekettir” derken, Demokritos’un sesi yankılanır sesinde; atomların boşlukta hareket ettiklerini ve birbiriyle çarpışarak yeni dünyalar yaratabileceklerini söyleyen sesi. Ve başka atomlara eklenerek durmadan genişleyen toplumsal bedene dönüşebilirsiniz. Hareket eden sözcüklerin birbiriyle çarpışarak, birbiriyle kaynaşarak oluşturduğu kitabın bedeni de boşluklu bir bedendir ve sözcüklerin birbirine sızdığı sayfalarda yeni anlamlar yankılanır. Ve anlamlar boşluklarda yankılandıkça, tınıları birbirleriyle karışıp çoğalacaklar.

Kamusal mekânın, yaratıcı boşluğun sanal uzama dönüştürüldüğü zamanlardayız. Sanal ortamdaki metinlere “bu sayfa kasten boş bırakılmıştır” notunun düşülmesi gibi, kamusal mekânlara da benzer notlar düşülüyor artık. Adı üzerinde, kamuya ait olması gereken rastlantısal karşılaşmaların mekânı tanımlı ve kasıtlı bir mülke dönüşmüştür. New York’ta bir şirket, binasının önündeki meydanı, “mülkü ve koruması AT&T’ye ait KAMUSAL MEKÂN” olarak ilan etmesi, kamusallığın ve kamusal insanın çöküşünün ilanıdır (bkz Bakan, ‘Şirket’, Ayrıntı). Kamusal mekânlar: Karşılaşmalar ve kaynaşmalarla yeni bağlar ve yeni dünyalar kurabileceğimiz herkese ait boşluklar. Ama giderek sanallaşan bir mekânda, kasıtlı olarak bırakılmış kutuların içine hapsettiler bizi. Kasten boş bırakılan mekânlar, tek tek atomların izlendiği, yapabilecekleri hareketlerin önceden kestirilebildiği kontrol mekânlarıdır. Bugün hiçbirimiz izlendiğimizden en ufak bir kuşkuya kapılmıyoruz. O halde kasten kamusal mekân olarak ayrılmış kutularda değil, aksine kutuların duvarlarında açacağımız çatlaklarda kamusallaşabiliriz ancak.

Kendini tanrısal vasıflarla donatan, tanrısallıktan pay aldığını iddia eden bir iktidar var karşımızda. İncil’deki tanrının vasıflarıyla işleyen bir iktidar: “Omniscient” (her şeyi bilen), “omnipresent” (her yerde bulunan) ve “omnipotent” (her şeye gücü yeten). Yeryüzünü haritalandırıp izlenecek yolları ve mekânları biçimlendiren, her şeyi duyan, gören ve bilen, kadir-i mutlak bir iktidarın gözden kaçırdığı çatlaklar vardır her zaman: Bireyler arasındaki mikro ilişkiler. Kamusallık; tanımlı, kısıtlı ve kasten bırakılmış, bireyleri birbirinden yalıtan boşluklarda değil, bireylerin birbirine dokunabileceği, dokundukça genişleteceği çatlaklarda ortaya çıkacak.

14 Nisan 2017 Cuma

ORİGAMİ YAPALIM MI? KATLAYIP AÇALIM


RAHMİ ÖĞDÜL
14.04.2017

Ortaçağ’ın söz sanatında “in media res”, yani tam ortadan başlanırmış yolculuğa. Yaşam da yolculuğuna tam ortadan başlamıştır; maddenin durmadan kıvrılarak bir kıvrım denizine dönüştürdüğü evrenin tam ortasından, bir kıvrım olarak. Madde sonsuzca kıvrılır ve organlar, inorganik maddenin kendi üzerine kıvrılmasıdır (Deleuze, ‘Kıvrım’, Bağlam). O yüzden yeryüzünün kayaçlarını taşıyoruz içimizde; kalsiyum karbonattan kemiklerimiz var; içimizdeki kayalar, jeolojik tarihin izleri. Bedenimiz, içinden yeryüzünün geçtiği kıvrımlı bir denizdir; kıvrımlı madde denizindeki bir kıvrım. Madde kıvrıldığında sonsuz çeşitlikte form yaratabilir. Her kıvrım kendi üzerine katlandığı gibi katlarını sürekli açandır da. Ve açıldığında, yeni şeylerle, madde, düşünce, duygu ve imgelerle yeniden düzenler kendini ve yeni formlar yaratır.

Beden bir kıvrımdır, durmadan açılan ve kapanan; tamamen kapandığında termodinamiğin ikinci yasası girer devreye ve entropisi artacaktır; entropisi arttığında düzensizleşir ve çöker. Kederli duygularla kendi üzerine kapanan bir beden dışarıyı, güneşi, rüzgârı, denizi ve ufku yitirmiş demektir. Ve iktidar, cezalandırma yöntemi olarak bizi hücreye kapatır, dışarıdan yoksun bırakılmış beden hızla çöksün diye. Sadece asi bedenleri kapatmıyor, kendine bir tebaa yaratmak için tüm bedenleri kapatıp kederli varlıklara dönüştürmek zorunda. Çünkü Spinoza’dan biliyoruz, despot ya da rahip kederli varlıklar olmadan yapamazlar; keder, kudretin azalması. O halde hep ortada kalalım, her yöne kıvrılan kıvrımların arasında, kudretli. Yeryüzünün kıvrımlı neşesi despotu hiç takar mı?

Ve Ortaçağ’da olduğu gibi biz de ortadan başlayalım söze. Kıvrılarak her yöne dallanıp budaklanan yaşamın tam ortasından. Kıvrım denizinde küçük bir kıvrımsak, yeryüzünün kıvrımları arasında bir kıvrım, o zaman kıvrımdan başlamalı. Sözümüz de bir kıvrımdır, evrenden bir şeyler saklar içinde. Sonra da açıverir kendini, doğa gibi. “Japon bir filozof, maddenin bilimi ‘origami’yi model alıyor, derdi, yani kâğıt katlama sanatını” (Deleuze). Sözcükler anlamları katlayan origamilerdir; katlanıp açılan kağıtlar; kendi üzerine kıvrılmış doğa. Fark, kıvrımlarda saklı. Her sözün, her cümlenin yüzeysel bir anlamı olabileceği gibi bir de kıvrımlarında gizlediği ve kıvrımlarını açtıkça keşfedeceğimiz gizil anlamları var. Ve sözler de tıpkı tomurcukların kıvrımlarını açıp çiçeğe dönüşmesi gibi baharı bekler. Güneşin ateşi kıvrımlara düştüğünde, bunca zamandır bizden gizleneni yaprak yaprak açacaklar: Yaşam sevinci. Sözcükler açıldığında polenleriyle sevinci ve neşeyi bulaştıracaklar her yere, umudu da.

Ama umudun, neşenin, sözün açığa çıkması, kıvrımın kendisini açması, tomurcukların çiçeklenmesi en çok despotu rahatsız eder. Elinden gelse baharı da yasaklayacak, güneşi de. Sadece yapay aydınlatmayla sahte baharlar yaşatacak bize. Dışarıyı yitireli çok oldu. Dışarıda nelerin olup bittiğini, dışarıya çıkmadan rahat koltuklarımızdan öğrenebiliyoruz şimdi. Dışarıya çıkmadan iklimin en güzelini AVM’lerde yaşıyoruz. Vitrinlerde, ekranlarda açan yapay çiçeklerle, metalarla oyalanıyoruz. Dışarıyı iptal edebileceklerini düşündüler. İktidar; mekânını, kıvrımı olmayan parlak bir iç yüzey olarak kurmuştur, parlak yüzeydeki sinekler gibi, bizi kolayca avlamak için.

Oysa doğa bir origami ustasıdır. İktidarın parlak yüzeylerde dondurduğu zamanı ve mekânı durmadan katlayıp açandır ve biz bunu bazen doğal felaket olarak deneyimliyoruz, bazen de toplumsal. Ama doğanın varoluş tarzı bu; yüzeyleri bir kâğıt gibi katlayıp açmak. Ve bizler, yeryüzünün kıvrımları, doğanın isyanlarını taşıyoruz içimizde. Güneşin, denizin, toprağın, rüzgârın kıvrımlarını. Doğanın isyanları jeolojinin kıvrımlarına, taşlara ve kemiklerimize yazılmıştır. Stoacı Kleanthes tablet alacak parası olmadığı için sığırların leğen kemiklerine yazarmış düşüncelerini. Doğa da yoksul bir düşünürdür, kemiklere, taşlara, kıvrımlara yazmıştır isyanlarını. Jeolojik katmanlar doğanın isyanlarıyla dolu. Söz de kıvrımlarda saklı. Ve güneşin ateşi kıvrımları açınca, söz kıvrıldığı yerden açığa çıkacak. Ve işte o zaman yine tam ortadan başlayacağız yolculuğa.

7 Nisan 2017 Cuma

BANA ÖYLE BAKMA YA DA BAK!

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
07.04.2017

Yerin yüzü, dikmiş gözlerini bize bakıyor. Yeryüzünün milyarlarca gözü var. Dağların, taşların, bulutların gözleri; bitkiler ve hayvanların; mikroorganizmaları da ekleyin; gözleri saymakla tüketemezsiniz. Bakışları tehdit edici. Kendimizi tutarlı özneler olarak kurmaya çalışsak da bakışları bizi yerimizden ediyor, kabuğumuzu kırıyor, tutarımızı bozuyor, yekûnumuzu eksiltiyor. Hep yeniden kurmak zorunda kalıyoruz kendimizi.

Nesnelerin delici bakışları var. Lacan’ın “bakış” derken kastettiği de, nesnelerin bize bakmasıdır zaten. Gençliğinde Normandiya kıyılarında, bir balıkçı teknesinde konserve kutusunun tehdit edici bakışıyla karşılaşmıştı. Nesnelerin kem bakışı öylesine güçlüdür ki elimizi çabuk tutmazsak bizi ele geçirebilir, hatta öldürebilir bile. “Kem göz büyülenmedir, hayatı durdurma ve kelimenin tam anlamıyla hayatı öldürme gücüne sahip olan budur.” Medusa’nın taşa dönüştüren bakışı. Ve öznenin nesneye bakması ile nesnenin özneye bakışı arasındaki çatışmayı özne lehine sona erdirmek için bir evcilleştirme yüzeyi, “imge perdesi”ni icat ettik. Hızlı davranıp nesneyi imge perdesinde kıskıvrak yakalayamazsak, nesnenin bakışı yakalayacak bizi. Özne ile nesne arasına yerleştirilen imge perdesinin işlevi, geçici de olsa bakışı evcilleştirmektir (bkz Hal Foster, ‘Yeni Kötü Günler’, çev. Ferit Burak Aydar, Koç Üniversitesi).

İçeri aldığımız imgeler
Yeryüzünün bakışından korunmak için imge perdesiyle çevirdik etrafımızı ve sadece, bu perdede evcilleştirdiğimiz imgeleri aldık içeri. Yeryüzünün yabani bakışını çaldık ve bir süse, imgelerin sıradan dünyasında herhangi bir imgeye dönüştürdük; yetmedi, kültürel ve toplumsal olarak kodladık, sınıflandırdık. Ve süreç devam ediyor: yeryüzünü, nesneleri resmedip fotoğraflıyor, katalogluyoruz durmadan. Sanat ürünleri de nesnelerin kem bakışından korunmak için ürettiğimiz birer imge perdesidir, tablolar mesela. Kem bakışlar kabuğumuzu çatlatmasın diye duvarları tablolarla, nazar boncuklarıyla donattık. Lacan demişti: “Bazı tablolar birer göz aldatmacası iken, bütün tablolar bakışı ehlileştirmeyi amaçlar.” Ve imge perdesiyle çevrili korunaklı, tutarlı evcimen özneler dünyası yarattık. Zaman zaman tehdit edici bakışlar perdeyi aşıp bize ulaşmaya çalışsa da hemen bertaraf ediyoruz. Ve evcil imgelerden hiyerarşik babil kuleleri örüyoruz, kendimizi yerleştirdiğimiz. Evcilleştirilmiş bakışlar arasında tutarlı özneler olarak, elimizi kolumuzu sallayarak dolaşabiliyoruz.

Tüm engellemelere rağmen yabani bakışlar içeriye sızabiliyor ve bizi tuzağa düşürebiliyor bazen: Yoksulların, ezilenlerin, mültecilerin bakışları. Aman! Elimizi çabuk tutalım; daha fazla fotoğraf, daha fazla tablo üretelim; yabani bakışlar mutlaka evcilleştirilmeli. Üretilen her imge sadece ve sadece bakıştan korunmaya yarıyor bizi. “Aylan bebek”in kumsalda cansız yatan, içimize işleyen bakışının her ortamda evcilleştirilmesi gibi. Ya da aramızda “Les fauves”, yabani hayvanlar peydah oluyor bazen, Henri Matisse’in dahil olduğu sanat akımı. Ya da 70’lerin punk’ları gibi. Punk grubu Sex Pistols’ın konserlerini hatırlayalım: Ortaya koydukları performans, öznenin evcilleştirici imge perdesi kurmasına izin vermeyen ve sadece bakışıyla değil, davranışıyla da özne konumunu yerle bir eden bir performanstı. Seyirci konumunda, nesnesini evcilleştirmeyi düşünen özneler, özne konumlarını yitirmekle kalmıyor, nesne ile özne ayrımının silindiği bir kavganın ortasında buluyorlardı kendilerini.

İktidarın kolay lokmaları
Sonra ne mi oldu? En yabani olanı, imgeye dönüştürüp evcilleştirdik ve sonra da yabanilerin evcilleştirilmiş imgeleri, “post”ları çıktı ortaya. Yabani bakış imge perdesinden süzülüp içeriye, merkeze alındığında modaya dönüşmüştür çoktan, yıkıcılığından arındırılmış tüketim imgeleri. Şimdi “post-punk”lar var, punk’ın yumuşatılmış, nezihleştirilmiş, tüketime hazır, evcil imgeleri; kolaylıkla sindirebilirsiniz. Ya peki bizler? Bizler de iktidarın imge perdesinde birer evcil imgeye dönüştürülmedik mi? İktidar için kolay lokmalara. Bir oturuşta mideye indirebileceği hazmı kolay işlenmiş besinlere. Ama şimdi, en yabani bakışımızı takınmanın ve dimdik iktidara bakmanın zamanı. Aklıma Nietzsche’nin “hayır” diyen aslanı geliyor.

1 Nisan 2017 Cumartesi

AVANGART DEĞİL, BADİGART ARANIYOR

Antony Gormley

Fotoğraf: Rahmi Öğdül

RAHMİ ÖĞDÜL
31.03.2017

Her yerde yıkım var ve her yerde ölüm. “Terörün ve kaosun mimarları” iş başında. Yıkımdan besleniyorlar sadece ve varoluşları yıkıma bağlı. Yeryüzünü, bedenleri iliklerine dek sömürüyorlar, posalarını çıkarana dek. Nükleer santrallar gibi: önce toplumu atomlarına ayrıştırıyorlar, sonra da atomları çekirdeklerine ve parçalıyorlar; açığa çıkan enerjiyle semirdikçe semirdiler. Her yerde yıkım araçları, her yerde buldozerler.

Yıkımdan beslenmek
1960’larda avangartlar da fırçalarını terk ettiklerinde buldozerlere sarılmış ve doğanın içinde, araziye biçim vererek yapıtlar üretmişlerdi. Arazi sanatçısı Robert Smithson da fırça yerine buldozer kullananlardan. Buldozerler, her yerdeler; yıkımın araçları. Evleri yıkılıyor insanların başlarına; toplumsal ve doğal bağlar, ağlar parçalanıyor; yürekler paramparça. Yıkıntılar arasında dolaşıyoruz; yüzler harabeye dönmüş. Yıkımın mimarlarıysa sırtlarını Picasso’nun avangart mottosuna dayamış, yüreğimize su serpiyorlar: “Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar.” Yıkım hiç biter mi? Yıkımdan besleniyorlar. Ve hâlâ sanatta avangarttan medet umanlara şaşıyorum. En avangardın iktidar olduğu bir dönemde sanatçı avangart yıkımı savunabilir mi? Fenerbahçe’deki bir inşaat şirketinin, Picasso’nun mottosunu aşırdığını daha önce de yazmıştım. Araziyi çevirdiği tahta perdenin üzerine bu sloganı yerleştirmiş, altında da sanatçının imzası. Ve fotoğraflayıp yazıda kullandıktan sonra Facebook’taki bazı devrimci sitelerin bu fotoğrafı yazıdan bağımsız olarak kullandıklarını gördüm. Ve inşaat şirketinin bu avangart mottosunu beğenen ve paylaşan devrimciler vardı. Kapitalizmin tersten bir “détournement” gerçekleştirdiğini fark edemediler. Sitüasyonistlerin egemen kapitalist kültürel kodları tersine çevirme, saptırma yöntemini şimdi iktidar avangartlara uyguluyor ve “terörün ve kaosun mimarları”nın tuzağına düşüyoruz.

Parlak yüzeyli nesneler üretmek
Düştüğümüz durumu tanımlayan, yine bir avangart olmuştur, Marcel Duchamp: “Yeni-Dadacılar benim hazır-nesnelerimde güzellik buluyorlar! Pisuarı ve şişeliği meydan okumak için suratlarına fırlatmıştım, oysa onlar estetik açıdan övüyorlar bunları.” Yıkımdan beslenen hazır-yapım TOKİ konutlarını estetik açıdan övüyoruz şimdi. Duchamp’ın ardından gelen avangartlar, hazır-nesneleri bir tür nesne fetişizmine vardırmış ve bıkkınlık veren nesne enstalasyonu, enflasyonuna yol açmışlardır. İktidar da parlak yüzeyli nesnelerle oyalıyor bizi. Bir zamanların “eksik olan halkı çağıran” sanat anlayışı yerini, mevcut halk için üretilen sanata bıraktığında, mevcut nesneleri yeniden üretmeye koyulan sanatçı da içini yitirmiş ve bir yüzeye dönüşmüştür. Bugün sanatçının, dış dünyayı içine alarak demleyecek ve buradan kendi yapıtını üretecek bir içi, karanlık odası var mı? Herkes gibi imge bombardımanı, yıkım altında yaşayan sanatçı, yine herkes gibi bu imgeleri içine almama, parlak yüzeyinden kaydırma stratejisi geliştirerek sadece parlak yüzeyli nesneler üretmekle yetiniyor ve her ne kadar eleştirel gözükse de mevcut nesneler düzenine yeni nesneler ekliyor sadece. En eleştirel, yıkıcı hâli bile iktidarın yıkım projesiyle birlikte işliyor ve yeni rantlar üretmek üzere yıkımı merkeze taşıyan iktidar gibi avangart da yıkıma, kendini merkeze taşıyacak bir araç olarak bakıyor.

Sanat eleştirmeni Hal Foster, eski avangart fikrine bağlı kalsa da bu kavramı yeniden tanımlamak ve güncellemek gereği duymuş: “Verili düzende zaten var olan çatlakların izini sürme, bunlara daha da baskı bindirme, hatta bunları bir şekilde harekete geçirme” (‘Yeni Kötü Günler’, Koç Üniversitesi). Oysa yıkım yerine, çatlaklardaki, boşluklardaki özgürleştirici momentlerin izini sürene hâlâ avangart denilebilir mi? Bizim artık yıkıcı avangartlara, öncülere değil, hep arada duran örücülere ihtiyacımız var; Paul Klee’nin dediği gibi, “henüz eksik olan bir halkı çağıran”lara, delikleri örenlere; çatlaklara yerleşip özgürlükçü ilişkiler ağı örecek sanatçılara; bedenleri koruyup kollayacak ve çoğaltacak, kudretlendirecek, aralarındaki bağları pekiştirecek, çatlaklarda yeşeren özgürlük mekânlarını savunacak ‘bodyguard’lara. Yıkım çağında bedenleri koruyup kollamak gerekiyor.

25 Mart 2017 Cumartesi

RÜZGÂR, ÇALI VE ÇOCUK: HAYIR VE EVET

Antony Gormley

Annie Fourguette
RAHMİ ÖĞDÜL
24.03.2017

“Yalvarırım size kardeşlerim, bağlı kalın yeryüzüne ve inanmayın öte dünya umutlarından bahsedenlere!” Yeryüzünün kuvvetlerine, rüzgâra, suya, toprağa, ateşe, bedenlere inanmamız için yalvarıyor Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt). Umut, bu dünyadadır; suda, ateşte, toprakta ve rüzgârda. Bir rüzgâr çıksa diye az umutlanmıyoruz; mevcut şeyler düzenini dağıtsa, sırtımızdaki yükleri boşaltsa, yuvarlasa bizi diye. Rüzgârda yuvarlanan çalı umuttur. Ama kentin içinde, rüzgârın işe yaramaz bir çocuk, ucube muamelesi gördüğü ve evcilleştirildiği bir ortamda, ne bizi yuvarlayacak bir rüzgâra ve ne de rüzgârda yuvarlanmaya teşne bir çalıya rastlamak mümkün. Sosyal medyada dolaşan bir rüzgâr enerjisi şirketinin reklamındaki gibi rüzgâr, insanların başına saksı düşüren, eteklerini kaldıran, saçlarını bozan, çöpleri dağıtan, şapkaları uçuran, çocukların gözüne kum atan baş belası bir ucube olarak tanımlanmıştır ve ancak şirketin CEO’su ile sözleşme imzalayıp evcilleştirildiğinde içeriye alınır ve kabul görür (bkz The Wind Man). Evcilleştirilen rüzgâr değil, biziz aslında. Kentte delice esmemizden korkuyorlar. Kentin yolları asfaltlanmıştır. Van Gogh demişti, “normallik asfaltlanmış bir yoldur”, bırakın çiçeklerin büyümesini, rüzgârın delice esmesine bile tahammülleri yok. Oysa göçebe, yani rüzgâr norm dışıdır ve estiğinde normları ve formları dağıtıyor. İktidarın formlarını yerleştirdiği asfaltı çatlatacak göçebe rüzgârları, umudu bekliyoruz dört gözle.

İçimizde deli gibi esen bir rüzgâr var
“‘Hayır,’ demişti. ‘seni sevemeyecek kadar güçsüzüm artık, yalnız yaşayacaksın bundan böyle. Unutacağım seni.’” Andrey Platonov’un ‘Can’ adlı romanında annesi tarafından terk edilen küçük Nazar çölde tek başınadır (Metis). Ve yeni yaşamına yersiz yurtsuz, rüzgârda yuvarlanan kuru bir çalıyla başlar, Rusça “perekati-pole” (tarlada sürüklenen) diye bilinen dikenli bir çalıyla. Çölde karşısına çıkan çalıya dokunur ve şöyle der: “Seninle geleceğim ben de, yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.” Ve yürüyüp giderken çalının peşi sıra, birlikte düşünürler. Çalı, rüzgârın yardımına gerek duymadan, tozlara bulana bulana önünde yuvarlanıyordu.

Çocuk mu yuvarlanıyordu yoksa çalı mı? Çalı mı rüzgâr olmuştu yoksa çocuk mu? Rüzgârın, çalının ve çocuğun ayrımsızlaştığı bir düzlemdeyiz, çölde. Çöl oluşların yaşandığı göçebelerin uzamıdır, yerleşik alışkanlıkların, sağduyunun terk edildiği, yeni oluşların zuhur edeceği kaygan bir zemin. “Çocuk… kendiliğinden dönen bir tekerlektir” demişti Nietzsche, Zerdüşt’ün önsözünde üç dönüşümden bahsederken: “Ruhun üç dönüşümünden söz edeceğim size: Ruhun nasıl bir deve, devenin nasıl bir aslan ve aslanın nasıl bir çocuk olduğundan.” Deve, yaşamı değersiz kılan yüklerin altında ezilen bir ruhu temsil ederken, aslan bu yüklere “hayır” diyebilen bir ruhtur. Ancak yeni değerler yaratmak aslanın bile elinden gelmez. Yeni başlangıçlar ve değerleri yaratacak olan, masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuktur. “Hayır” diyerek, iktidarın sırtımıza yüklediği yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak, hafiflemek yetmiyor; bir çocuk gibi, kocaman bir “evet” diyerek yaşamı kucaklamak da gerekli. Ancak o zaman yaratabiliriz. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze, ‘Nietzsche’, Otonom). Rüzgâra, rüzgârda yuvarlanan çalıya, “kendi kendine dönen tekerleğe”, bir çocuğa dönüştüğümüzde sakın şaşırmayın: İçimizde deli gibi esen bir rüzgâr ve önümüzde icat edilecek yeni bir yaşam var.

Yeryüzü olun kardeşlerim!
Bernard Malamud’un Türkçeye ‘Kiev’deki Adam’ olarak çevrilen ‘The Fixer’ (Tamirci) romanındaki, Spinoza’nın ‘Etika’sını bir kopek karşılığında bir eskiciden satın almış roman kahramanı kitabı okurken sırtında delice esen rüzgârı, kasırgayı hissetmiştir. Ya siz? Deneyin: “Birkaç sayfa okudum ve sırtımda bir kasırga varmışçasına okumaya devam ettim”. Sırtında kasırga hisseden, kasırga olmuştur zaten. Rüzgâra sadık kalın! Yaşamı aşağılayanlara “hayır” deyin kardeşlerim; yeryüzünün kuvvetlerine ise “evet!” Ateş, su, toprak, hava olun, kudretli olun! Bırakın su yürüsün bedenlerinize, cemreler düşsün içinize. Yeryüzüne bağlı kalın, yeryüzü olun kardeşlerim!

17 Mart 2017 Cuma

DÜNYAYI SATİRLER KURTARACAK


Maurice Guiraud Rivière, "Dans eden çıplak ve satir", 1930

Henri Matisse, "İkarus", 1947
RAHMİ ÖĞDÜL
17.03.2017

En çok tanrı Apollon’un sesini işitiyoruz; ölçüden, akıldan, itidalden söz ediyor ve formlarla dolduruyor yeryüzünü. Dionysos ise şimdilik suskun; bazen, derinlerde yankılanan neşeli, coşkulu haykırışları çınlıyor içimizde. Sonra iktidarın buyurgan sesi: Düzen mi, düzensizlik mi? İstikrar mı istikrarsızlık mı? Dionysos için ne saçma bir soru, aralıklarda, çatlaklarda dans eden biri için? Bu tuzağa asla düşmez. Apolloncu mekânların içinde yaşasak da içimizden Dionysosçu bir çılgınlık yapmak da geçmiyor değil hani; yaşamı tüm çokluğuyla kucaklamak ve oluşu olumlamak. ‘Tragedyanın Doğuşu’nda Nietzsche, Sokrates felsefesinde vücut bulmuş ve buradan da Batı kültürüne taşınmış aklı temsil eden Apollon ile karnaval, dans ve esrimede açığa çıkan bedenselliği, yaşam enerjisini yücelten Dionysos arasında ayrım yapmıştı. Nietzsche yaşamı tüm hâlleriyle olumlarken Dionysos’tan yanadır elbette: “Ben Dionysos’un müridiyim. Aziz olacağıma bir satir olmayı tercih ederim.” Dionysos, Yunan kültüründe yarı tanrı yarı keçi olan satir olarak tasvir edilmiştir.

Büyük prodüksiyon
Azizler düalizmin tuzağına düşenlerdir, yaşamı olumsuzlayanlar: Bir tarafta aklı, ölçüyü, uyumu, düzeni, kontrolü, kendini tutmayı temsil eden Apollon; diğer tarafta, taşkınlığı, çoşkuyu, duyguları, tutkuları, dansı, kendinden geçmeyi temsil eden Dionysos. Tüm despotlar gibi 14. Louis Apollon’dan yanadır. Kendini güneş-kral olarak ilan ettiğinde güneş-tanrı Apollon’a özenmiş ve Versailles Sarayı’nın bahçesini Apollon’un yaşamından kesitler içeren heykel kümeleriyle donatmıştı. Bu heykel kümeleri kralın yaşamından alegorik kesitlerdir; tanrı-kralı oynamak için tasarladığı sahnenin dekorları. Ve tanrı-kralı oynayanlar, yeryüzünü kendi bahçelerine dönüştürürlerken, yaşamı, Dionysos’u çitlerin dışına sürecek ve sonra da soracaklar: Düzen mi düzensizlik mi? Aslında ölüm ile yaşam arasında ayrım yapmaya zorluyorlar bizi. Ölü dekorların arasında, ölü bir metne göre davranan, yerleri ve işlevleri belirlenmiş ölümsever aktörlerin düzenidir önerdikleri. Ve bu aktörler güneşin etrafında dönen uydular gibi tanrı-kralın etrafında dönecekler. Büyük prodüksiyon. Akışkan yaşam dekorların, kalıpların, metinlerin, haritaların, yolların ve yörüngelerin içine kapatılmıştır.

Tanrı-kral yeryüzünü ve bedenleri haritalandırırken, izlenecek yolları, aşılmaması gereken sınırları belirler. Ama yaşam haritalara boyun eğer mi hiç? Dionysos’u kalıpların içine kapatamazsınız; mutlaka taşacak ve taştığında sınırlar silinecektir. Delice akar, olmadık yerlere sıçrar, şaşırırsınız. Deleuze’ün tanrılar ile iblisler arasında yaptığı ayrım, Nietzsche’nin Apollon ile Dionysos arasındaki ayrımını yansıtır; satirlerle iblisler akrabadır çünkü: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır.” En ince ayrıntısına dek haritalandırılmış tekçi bir düzlemde bile yaşama açılan kapı aralıklarını, çatlakları buluverirler hemen; bir aralıktan diğerine sıçrayan yaşamın direngen kuvvetleri.

Satirleri tuzağa düşüremezsiniz. Harita nedir bilmezler çünkü. Ama (b)alıklar. Balıkların sürüler halinde geçtikleri yolların haritasını çıkarmak tuzaktır zaten. Boğaz, balıkların yoludur; Karadeniz ile Akdeniz arasında yaptıkları mevsimsel göçler sırasında balık tuzakları, dalyanlar kurulurdu Boğaz’da. Dalyanlar ortadan kalkarken otoyollarda AVM’lerin çoğalması manidardır. İnsanların sürüler halinde hareket ettikleri yollara tuzaklar kuruluyor şimdi. Dalyanlara girmesi kolaydır, ama çıkamazsınız. Sağduyunun sesini dinliyoruz çünkü; sağduyunun oku, farklı olanı değil, vasat olanı gösterir. Tanrı-kral sağduyunun formlarından vasat tuzaklar kuruyor: Milliyetçi, dinci, cinsiyetçi, ırkçı tuzaklar. Vasatın semirtildiği besi çiftlikleri. Vasati kırk çöp barındıran kibrit kutuları. Oysa Dionysos taşkındır, sağduyuya sığdıramazsınız; taştığında yaşamın hesaplanamaz çokluğunu, tekilliklerini bir hamlede kucaklayıp yaşamı olumlayacak. Dünyayı azizler değil, satirler kurtaracak.

11 Mart 2017 Cumartesi

TEKNO RİTİM, ANAMORFOZ VE EMMA'NIN DANSI

Man Ray, "Metroda Dans", 1948

Yaşlı Pieter Bruegel, "Düğün Dansı", 1566
RAHMİ ÖĞDÜL
10.03.2017

Güm! Güm! Güm!... Keşke yüreklerimiz de bu kadar güçlü atsa! Kadıköy Çarşı’da içkili yemekli bir mekân; içerideki müziğin basları o kadar yüksek ki içim titreşiyor, arada belli belirsiz melodiler. Resmen ritim pompalıyorlar içimize. Hayatın çok farklı ritimleri vardır ve bu ritimlerin üzerinde melodiler dolaşır, birbirlerine dolanır ve bağlanırlar. Doğanın ritim sazcıları, ağustos böcekleri ve çekirgeler; doğanın diğer çalgıcıları kendi melodilerini, doğaçlamalarını icra etsinler diye tempo tutuyorlar sanki. Ve herkes kendi müzikal cümlesini kurduğunda ve bu cümleler kontrpuanlarla birbirine bağlandıklarında doğanın çok sesliliğini işitiyoruz, tabi işitebilirsek. Doğanın işaretlerini okuyamıyoruz artık, seslerini de. Doğa bir kakofoni olarak duruyor.

Yüreğinin ritmi
Kentin de farklı ritimleri var. İçinde bulunduğum mekândaki tekno vuruşların şiddetinden insanların birbirlerini işiteceklerini ve dolayısıyla cümle kurabileceklerini hiç sanmıyorum. Kurulamayan cümlelerin birbirlerine kontrpuanlarla bağlanmasından da söz edemeyiz tabii. Bir kakofoni. Bu ritim sadece bedenin sindirim sistemini hızlandırıyor, daha fazla içmeyi ve yemeyi. Susuyoruz. İçime pompalanan ritmin hızıyla mekânı terk ediyorum. Dışarıda kaldırımdaki bir sokak müzisyeninin kurduğu melodik cümleler, otomobillerden yükselen motor ve korna seslerine, “dum dum tıs”lara karışıyor. Modernitenin giderek hızlanan ritmine tapan fütüristler bu ortamı çok yaratıcı bulabilirlerdi ama bu karmaşada cehennem azabı çekenler de var. İnsanın kendi özünden yabancılaşmasının semptomlarını görenler. İnsanın gerçekten bir özü var mı? Varsa, bu öz hiç değişmeden kalabilir mi? İnsanın bir özü varsa bir de bu öze uygun bir ritmi olmalı; yüreğinin ritmi. “Yüreğinin götürdüğü yere git”, diyorlar. Yüreğin ritmi, nabız. Nabzın atışı bireyden bireye değiştiği gibi, farklı duygu durumlarında da değişebiliyor. Ne tümel bir insan var ne de tümel bir insan ritmi. Herkes kendi yüreğinin ritmini izleseydi nereye giderdik acaba? Gideceğimiz ortak bir yer var mı?

Şimdi bir yer inşa edebilir miyiz?
İnsanın özünü ve ritmini sabitleyenler, gideceği yolu ve varacağı yeri de sabitliyorlar: Ütopya, yani “yok-yer”. Farklılıkların yadsınmasıyla varabileceğimiz olmayan bir yer yerine, tüm farklılıklarımıza rağmen birbirimize dokunarak, yeni bağlantılarla şimdi ve burada bir yer inşa edebilir miyiz? Sanattan yardım alırsak işimiz kolaylaşacak: Anamorfoz, bir perspektif tekniği. Aynı düzlemde farklı perspektiflerle farklı olanı, görünmeyeni gösterme yöntemi. O kadar dik durmaya alıştırdılar ki bizi, belkemiğimiz kireçlendi, esnekliğimizi yitirdik. Oysa esnediğimizde yeryüzü farklı bir açıdan, bambaşka ilişkiler düzeni olarak görülecek. Anamorfoz tekniğiyle yapılmış Holbein’ın “Büyükelçiler” (1533) tablosuna dik durup baktığınızda gördükleriniz ile eğildiğinizde gördüğünüz arasındaki fark. Büyükelçiler şatafatlı giysileri ve sahip oldukları nesneleriyle kendi kimliklerinden ne kadar da eminler; ama aynı düzleme yöneltilen anamorfik, eğik bir bakış kibirlerinin aslında boş olduğunu açığa çıkarıyor. İktidar havada duruyor, dokunsak düşecek.

Tekno ritimlerin üzerimize boca edildiği mekâna geri dönüyorum. Konuşamıyoruz, konuşsak da birbirimizi duyamıyoruz. Dans mı etsek acaba, bedenin evrensel diliyle mi anlaşsak? Bedenler bir kez devinmeye başlayınca durduramazsınız. Ve birbirine bağlanan ve birlikte devinen bedenlerden yayılan kudreti bir düşünün! Madem artık yüreklerimiz tekno ritimle çarpıyor, o halde vakit yitirmeden birbirimize bağlanmalı. İnsanı tanımlayan özü değil, kurduğu bağlantılar ve ilişkilerdir. Ve ne çıkarsa bu ilişkilerden çıkıyor; devlet bile. Anarşist Gustav Landauer, devletin insanlar arasında bir ilişki biçimi olduğunu, farklı bağlanma biçimleriyle ondan kurtulabileceğimizi ve gerçek bir topluluğa dönüşebileceğimizi vurguluyor. Anamorfik bir bakış gerekli, aramızdaki doğrudan bağlantıları görünür kılmak için. İşte o zaman iktidarın tüm numaraları boşa çıkacak. Bedenlerin doğrudan birbirine bağlandığı ve herkesin kendi nabzına göre eğilip büküldüğü, anamorfik, doğaçlama bir dans hayal ediyorum, Emma Goldman’ın dansını: “Devrimde dans olmayacaksa ben gelmiyorum.”

3 Mart 2017 Cuma

POPÇULAR, ROCKÇILAR, CAZCILAR VE ZIMPARA KÂĞIDI


RAHMİ ÖĞDÜL
03.03.2017

Şefin elindeki sopasıyla herkesi sustalı maymuna çevirdiği ve benzer sesler çıkarmaya zorladığı uyumlu, armonik bir ortam. Orkestradan farklı sesler çıkması, şefi haliyle çok kızdıracak. Tartışma mecburen popçular, rockçılar, daha doğrusu müzisyenler arasında geçiyor, şaşırmamalı. Toplumsal olan, aynı zamanda müzikaldir, sahnelenen müzikal de toplumsal. Ve elbette tartışma müziğin içinde geçecek: Tek tonun dayatıldığı, baskıcı, tek sesli bir ortamında mı yaşayacağız, yoksa tek tonun tahakkümünden kurtulup yeryüzünün tüm seslerini kucaklayan ve bu seslerin yan yana durabildiği çoklu bir ortam mı yaratacağız?

Tek tondan yükselen sesler
Diyelim ki popçular despotik bir şefin dayattığı tek tonlu bir müzikal ortama itiraz etmiyor ya da destekliyor; bu anlaşılır bir şeydir. Çünkü yaptıkları müzik, tek tonun hâkim olduğu ve farklı seslerin kakofoni ya da detone diye dışlandığı bir müziktir. Pop düşünce, farklı olanın kendi başına durmasına tahammül edemez; farklı olan ancak “sample” olarak içeri alınır ve kapitalizmin süpermarket mantığının kültürel dışavurumu olan “çokkültürcü” bir anlayışla tek tonun ve pop kalıplarının içinde sindirilir; ortaya yavan bir tüketim nesnesi çıkmıştır. Melodilerin tek ton etrafında dönüp durduğu bir kısırdöngü yaratılmış ve müzisyen de bu armonik kısır döngünün içine kapatılmıştır. Rockçı ise müziğin asi çocuğudur, tüm kalıplara isyan eder ama yine de müziğini rock kalıplarıyla üretecektir; şarkı sözleri ne denli yıkıcı olursa olsun, müziği piyasanın kabul ettiği kalıpların içine kapatılmıştır.

Notaları kanatlandıranlar
Cazda olduğu gibi, müzikal kısırdöngüyü, kalıpları kırıp, alıp başlarını uzaklara gidemezler. Taşranın çemberinden kurtulmak zordur. Alman filozof Herder 1769’da denize açıldığında bunu başarmıştı: “Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor… Kıyıdayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı” (R. Safranski, Romantik, çev. Ali Nalbant, Kabalcı). Bedenin kıstırıldığı çemberden çıkıp dışarı açılması, düşüncesine geniş alanlar açması, doğaçlamadır. Doğaçlamada düşünceler ve notalar engin hava sahasında kanatlandığında hiç de tanıdık olmayan farklı seslerle karşılaşılır. Çok önemli, çünkü müzikte farklı olan, kakofonik ya da detone diye bastırılmıştır. Cazcı, notaları kanatlandırandır, John Coltrane mesela. Birlikte çaldıkları Miles Davis, sololarının çok uzun olduğunu belirtince, Coltrane nasıl duracağını bilemediğini söylemiş. Kanatlanan düşünceleri durduramazsınız. 1960’ların ortalarında “serbest caz” stilinde deneyler yapmaya başladığında tonun egemenliğinden sıyrılmış ve atonal müziğe ulaşmıştır.

Sıyrılmak kolay değil
Atonal müziğin tarihi, evin boğucu, despotik, tek tonlu havasına rağmen, tüm tonlara ulaşmaya çabalayanların tarihidir. Anton von Webern, “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” diye yazıyordu (Yeni Müziğe Doğru, çev. Ali Bucak, Pan). Tek tonun despotluğundan kurtulduklarında tüm seslerin eşit haklara sahip olduğu bir ortama ulaşmışlardı. Arnold Schönberg’in ilk atonal kompozisyonu olan 1908 tarihli “2. Yaylı Çalgılar Kuarteti”nde soprano, Alman şair Stefan George’un dizeleriyle başlar yolculuğuna: “Başka gezegenlerin esintilerini işitiyorum… notaların içinde dolaşıyorum, dokunuyorum.” Sağduyunun dar çemberinden açık sulara açıldığımızda, başka dünyaların esintileriyle özgürlüğe kanat çırpıyoruz.

Tek tondan sıyrılıp engin hava sahasına ulaşmak kolay olmuyor: “Doğal olarak zorlu bir savaş oldu; en korkunç yasakların, en büyük korkuların yenilmesi gerekti. Böylelikle belli bir tona bağlı olmayan parçalar yazılmaya başlandı” (Webern). O yüzden, deriniz zımpara kâğıdı gibi olmalı. Mücadele, tek tonun aşındırıcı etkisine direnebilme ve sürte sürte özgürlük alanları açabilme meselesidir. Sitüasyonist Guy Depord da çokluğu kucaklayan, kitaplardan, dergilerden, gazetelerden alıntıları, fotoğrafları, bina ve şehir planlarını, çizimleri içeren ‘Mémoires’ adlı bir kitap hazırladığında kapağını zımpara kâğıdından yapmıştı.

26 Şubat 2017 Pazar

UMUT, UMULMADIK OLANIN KUDRETİDİR

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
24.02.2017

Kim bilir kaç kez gördük güneşi? Kim bilir kaç kez gündoğumu ve günbatımı yaşadı yeryüzü? Güneşten hiç kuşkulanmadık; gökyüzü bulutlu olsa da onun hep orada olduğunu biliyorduk, mutlaka bize yüzünü göstereceğini. Zifiri karanlıkların dağılacağı sabahları bekledik ve hiç yanılmadık. Şimdi yine aynı alışkanlıkla bekliyoruz, güneşin içimizi ısıtacağı, zihnimizi aydınlatacağı günleri. Ama bu bir alışkanlık; bizi beklentiye, eylemsizliğe sürüklüyor; olgulara, hep yinelenen şeylere bel bağlıyoruz. Eyleme geçmeye ne gerek var, beklemek yeterli; nasıl olsa güneş yine doğacak ve güneşli günler göreceğiz çocuklar.

Beklenti ile umudu birbirine karıştırıyor, tekrarı umut sanıyoruz. Hep aynı alışkanlıkla güneşin yine doğacağını ve kederli günlerin dağılacağını ve neşeli oluşlar yaşayacağımız günlerin mutlaka geleceğini olgulara dayanarak söylerken, doğal döngüleri topluma taşıyoruz. Ama toplum artık doğal döngülerle değil, yapay despotik döngülerle çalışıyor. Peş peşe, hep aynı baş belası şeylerin dönüp durduğu kısırdöngüler. O yüzden umudun beklentiyle bir ilişkisi yok, olmamalı. Umut, olmadık şeyleri, imkânsızı istemektir. Peki, ne yapmalı? En iyisi Lewis Caroll’ın 'Aynanın İçinden' kitabındaki Kraliçe’ye kulak verelim; Alice’e, imkânsız olana inanması için alıştırma yapmayı öneriyor: “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan; bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu.” Hiç hesapta olmayan ve tüm beklentileri altüst edecek olmadık şeylere inanmak. Durmadan yinelenen olgulara değil, olaya inanmak. Olmadık şeylere inanmak, mevcut olanın, hep aynı olanın geri dönüşüne değil, farklı olanın açığa çıktığı ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeyler düzenini alt üst ettiği bir olayı ummaktır. Olmadık şeyleri bekleyemezsiniz, siz olmadık bir şey olabilirsiniz ancak, yani umut. Beklenti, doğal döngülerin zamanına ait. Bekleyelim nasıl olsa güneş doğacak. Oysa despotik bir toplumda umut, bekleme odasına kapatılmıştır; o yüzden olmadık bir şeye, bir olaya dönüşmeden duvarları yıkamazsınız ve bu kudreti zamanın çizgiselliğini kırdığımızda yakalayabiliriz, tıpkı Stoacıların 'kairos'unda olduğu gibi, yani eyleme geçmeye karar verdiğimiz ân.

Bakışımızla evcilleştiriyoruz yeryüzünü; sonra yeryüzü de bizim bakışımızı bize yansıtarak bizi evcilleştiriyor. Ve durmadan yinelenen ve sonsuza kadar yinelenecek olguların rehavetine gömülüyor ve sonra da hiç şaşırtmayan, bildik olgulara dönüşüyoruz. Bir bahçıvanın bahçesindeki olguların döngüselliğini sevmesi gibi, despot da tebaasının aynı örüntüleri yineleyen olgulara dönüşmesini sever. Despotik zaman yönetiyor bahçeyi. Şimdi hiç bitmeyen kışı yaşıyoruz ama bahar gelecek; bize hep bahar vaat ediliyor. Ama unutmayın, bahçıvanın ya da despotun baharı kendisinedir.

Umut bu olmamalı. Her şeyin dönüp durduğu ve hep aynı olanın geri döndüğü bu kısırdöngüden umut çıkmaz. Umut, yinelenen olguları değil, umulmadık olanı, olayı ummaktır. Temrin yaparak olmadık şeyleri istemek, kudretli varlıklara dönüşmek. Ve umudun kudreti, çizgisel zaman anlayışının bizi beklentiye sokan çizgiselliğini kırdığımızda ortaya çıkabilir ancak; zamanı birbirini izleyen homojen ve içi boş kompartımanlar olarak kurgulayan ve raylarda ilerleyen bir trenin vagonlarını andıran bu despotik zaman anlayışını bozunca, yani treni raydan çıkarınca.

Yüzeyde, durmadan yinelenen ve aynı olanın geri döndüğü olgular var. Umut, derinlerde bir yerlerde olmalı; umut toprağın, suyun, tenimizin, kitap kapaklarının ya da bir resmin boyasının altındadır; yüzeye çıkacağı ânı kolluyor. Henüz yüzeye çıkmamış, kımıl kımıl kımıldanan fark yığınlarının, yoğunlaşmalarının zonklaması. Olmadık şeylere inananlar, yüzeyin altındaki bu kudreti duyumsayanlardır. Yüzeye henüz çıkmamış, çıkmasıyla birlikte bildiğimiz dünyayı değiştirecek olan kudret. Herakleitos “umulmayanı ummazsan, onu bulamazsın. Çünkü onu arayıp bulması zor ve zahmetlidir” demişti. Zordur, çünkü hep aynının yinelendiği olgular düzeninde farkın açığa çıktığı bir olayı, olay-oluşu, “gerçekçi olup imkânsızı istemeyi” gerektirir.

HAYAL PERDESİNDEKİ GÖLGELER GİBİYİZ


RAHMİ ÖĞDÜL
17.02.2017

Gözlerimize perde indi; sadece perdeye yansıyan gölgeleri görebiliyoruz. Gölgeler, gerçekte olup bitenlerin aksini yansıtır; ama biz gölgelere inanıyoruz. İzlediğimiz bir kaos-kozmos oyunudur; düzeni bozup sonra da despotik bir düzene mecbur bırakma oyunu. Despotun kendi mutlak düzenini dayatmaya ve pekiştirmeye yarayan ve olup bitenleri tersine çevirdiği bir gölge oyunu. Ve bu gölge oyunu o kadar işe yarıyor ki kadim zamanlardan beri despotlar, tanrı-krallar hep aynı oyunu sahneliyor; kendilerini kozmos ile özdeşleştirmiş ve mutlak bir düzen yaratıcı, yani kozmokratör olarak tanımlamışlar ve yeryüzünün doğal düzenini, çokluğun dansını ise yarattıkları kaosla karalamışlardır.

Her despot bir kaos üreticisidir
Fetihler çağında Batılı fatihler de kendilerini kozmokratör olarak tanımladılar; fethettikleri toprakları ise ucube yaratıkların kol gezdiği bir kaos. Hesiodos da, “önce kaos vardı” demişti ya da kaos olmalı, yoksa nasıl dayatabilirler ki kendi düzenlerini mutlak kozmos olarak. Ve günümüzün despotları da kendilerini bir kozmokratör, düzen kurucu tek seçenek olarak dayatırlarken tanrı-kralı oynamaya kalkışıyorlar. Her despot aynı zamanda bir kaos üreticisidir. Kendi kaosunu üreterek önce kaotik bir ortam yaratacak ve sonra da bu kaosu kozmosa çevirme iddiasında bulunacaktır. Bir “denize düşen yılana sarılır” stratejisi; ve yılana sarılanlar yılanla bir anlaşma yapmak zorunda: Varlıklarını yılana satacak ve sadece gölgeleri kalacak yeryüzünde. Ve iktidar gölgelerden bir hayal perdesi kurduğunda, varlıklarını unutanlar kendi gölgelerini ve gölgelerini oynatan despotu hayranlıkla seyredecek.

Mutlaka kaos olmalı, yoksa despot var olamaz. Farklı etnik, dinsel ve cinsel toplulukların kendi aralarında kurdukları yatay ve barışçıl ilişkiler bozulmadan despot ortaya çıkamaz. O halde önce arabozucu olarak kendisini çokluğun arasına sokmalı. Tüm yatay ilişkileri bozup dolayımlayacak, dolayımladıkça bir zamanlar huzur içinde yaşayan çokluğun sınır bölgelerinde çatışmalı bir ortam yaratacak ve sonra da bu çatışmalı, kaotik ortama “ancak ben barış getirebilirim” diyen bir arabulucu rolüne kalkışacaktır. Ve icat ettiği “politik dil”, George Orwell’in dediği gibi, “yalanları gerçek, cinayetleri saygın gibi göstermek üzere tasarlanmıştır”. Çokluğun birlikte yaşama alışkanlıklarını, pratiklerini parçalayan ve çokluğun temas noktalarına patlayıcılar döşeyen bir dil. İlişkileri düzenleyen gözenekli çeperler, sınırlar birden, dikenli telli, mayınlı savaş alanına dönüşür. Eski bir numara ama hep işe yarıyor. Despot, farklı olanların kendi aralarında kurdukları yatay, dayanışmacı ilişkileri koparıp varlıklarına el koymuş ve gölgelerinden bir hayal perdesi kurmuştur. Gözlerimize inen perdeye yansıyan bu gölgelerdir. Despot mevcudiyetini bu gölge oyununa borçlu. Ama yine de perdenin arkasında kımıl kımıl kaynaşan farklılık kümeleri, gerçek varlıklar vardır; mevcudiyetlerini, kudretlerini iliklerine dek hissedenler.

Var olmayı arzulayanlar
Gölgelerin, varlığı ele geçirdiği despotik bir düzende perdenin arkasında ete kemiğe bürünmeyi ve yaşadığı oluşlarla varlık düzeyinde başkalaşım geçirmeyi özleyenler vardır. Ve kendilerini hayal perdesinde bir gölgeye dönüştüren despota rağmen kudretlerini arzulayanlar. Var olmayı arzulayanlar, despotun iptal ettiği varlıklarını ve kudretlerini yeniden ele geçirmek isteyecek ve Herman Melville’in “Katip Bartleby”sinin formülünü benimseyeceklerdir: “Yapmamayı tercih ederim”; “gölge oyununa katılmak istemiyorum” ve “‘hayır!’ diyorum”. Dolayısıyla “hayır” demek, ahlaki bir tavır değil, aksine varoluşsal ve etik bir tavırdır. Çünkü ahlak bizim ne yapıp yapmayacağımıza karar veren aşkın bir iktidarın meselesidir. Etik ise bir bedenin nelere muktedir olabileceğini, kendi kudretini kullanarak keşfedeceği içkin bir varoluş meselesi. Kederli gölgelerden çıkıp kudretli varlıklara dönüşme süreci. Şimdi mezarlıklarda dolaşan kederli gölgeler gibiyiz. Kulaklarımda Leonard Cohen’in “Partisan”ı: “Rüzgâr, rüzgâr esiyor/rüzgâr esiyor mezarların arasından/özgürlük yakında gelecek/sonra biz çıkacağız gölgelerden.” Ya da biz çıkacağız gölgelerden ve özgürlük gelecek.

12 Şubat 2017 Pazar

"HAYIR" DİYEN HAYALETLER KORKUNÇTUR


Rene Magritte, The Pilgrim.
RAHMİ ÖĞDÜL
10.02.2017

Hiç dinmeyen imge sağanakları; dineceğe de pek benzemiyor, artıyor giderek; bardaktan boşanırcasına imge yağıyor üzerimize. Gün içinde sayısız imgeye maruz kaldıktan sonra gece kafamızı yastığa koyduğumuzda da imgelerin hayaletleriyle boğuşmak zorunda kalıyoruz. Oysa imgenin zayıf ve kırılgan olduğu öğretilmişti bize. Kavramın ya da varlığın karşısında imge nedir ki? Bir suret, bir kopya. Varlığın bir anlık görüntüsü. Geçerken gözümüze takılmış gerçekliğin zihindeki bir tortusu. Ama kavram öyle mi? Bir nesneyi tüm boyutlarıyla sarıp sarmalamak; imgenin zamansal ve mekânsal geçiciliği karşısında nesnenin kalıcı olarak kucaklanması.

İmge ile kavram arası
Felsefe kavramlar yaratır ve kavramla imge arasındaki ayrımda üstünlük kavrama verilmiştir; etkin olanın edilgin olana üstünlüğü. İmge, mekân ve zaman içinde algıladığımız herhangi bir tekil nesnenin bizdeki tekil izlenimidir; oysa kavram bir duyusal izlenim değil, bir tasarımdır. Bu yüzden tekil bir şeyin imgesi ile tekil bir şeyin kavramı farklıdır. İmge ile kavram arasındaki fark, özellikle genel kavramlar söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. Bir genel kavramı, algıladığımız tek tek nesnelerdeki ortak özellikleri birleştirerek zihnimizde kurarız. Kavram zihinsel bir etkinlikle meydana getirilen, kurulan birşey olmasına karşın, imge edilgin duyusal bir izlenim olarak kalacaktır.

“Kavram” Türkçe’de de, Batı dillerinde de kavramak fiilinden geliyor (Lat: con-cipere: kavramak, sarıp sarmalamak, kucaklamak: conceptus: kavram). Kavramak ediminde, bir “şey”i sarıp sarmalamak, kucaklamak, onu dört bir yandan kuşatmak söz konusu. O halde kavram, bir şeyin zihindeki tasarımıdır, bir fikirdir. Düşünülen bir şeydir. Kavram, etkin bir yaratma eylemi, imgeyse edilgin bir yansıma. Ve “Batı felsefesi tarihi… imgeyi eksik bir varlık, bir suret, bir kopya, daha az gerçekliğe sahip ikinci bir şey olarak ele alır. İmge aynı zamanda şeyleri yalıtarak onların bir yanılsaması, bir görüntüsü, yanıltıcı bir peçe olur” (Louis Marin, İmgenin İktidarları, Dost). İmge öylesine yanıltıcıdır ki bir temsil olarak varlığın yerine geçtiğinde imgeyi varlık sanabiliriz ve varlık imgeyi taklit etmeye başlamıştır. Varlığın bir anlık görüntüsü günümüzde varlıktan daha kudretli hale gelmiştir.

İmgenin iktidarı
İmge varlığın, kavramın yerine geçtikçe, yüzeysel bir iz olarak tüm yaşamı belirliyor ve varlık silik bir gölgeye dönüşmüştür. Artık varlığı ya da varlığı kuşatan kavramını düşünmüyoruz bile; selfie çubuklarıyla kendi üzerine kapanmış varlık, durmadan kendi imgesini üretip çoğalttıkça imgesel bir varoluşa sıkışmıştır. Ve varlık geri çekilirken, sadece imgeleri dolaşıyor ortalıkta ve değişip dönüşen varlık değil, imgeleridir. Varlığın başkalaşım geçirererek başka bir şeye dönüşme süreci ertelenmiş, bu sürecin yerini imgelerin başkalaşımı almıştır. Kafka’daki Gregor Samsa’nın böcek oluşu, varlık düzeyinde değil, imge düzeyinde yaşanıyor şimdi ve imge ya da imajla aynı kökten gelen ‘imago’ya, yani bir hayalete dönüşüyor varlık. Varlığı olmayanların toplumu, bir ‘imago’, yani hayaletler toplumudur. Varlığın ortadan kalktığı, birbirine dokunamayan hayaletlerin, boyutsuz görüntülerin gösterisi. Tüm kudretimizi iktidara devrederken, varlıklarımız varlık fonuna aktarılmış ve varoluşumuzu yitirmiştik zaten. Bir temsil olarak kendimizi bir imgeye, yani iktidara teslim ettiğimize göre varlıksız ve kavramsız imgeleriz artık. İmgenin iktidarı.

Hayaletler korkutuyor iktidarı
İmago sadece hayalet anlamına gelmiyor, başkalaşım geçiren böceklerin ulaştıkları son evreye de imago deniliyor. Varlıklarını imgenin temsiline terk edenler ve başkalaşımı imgede, imajda arayanlar için tek yol kalmıştır geriye: İmgenin son evresi olan imago’ya, yani bir hayalete dönüşmek. Ve tüm varlığımızı gasp eden iktidar da bunu arzuluyor: Diktatörlüğünü kurmak için bizleri varlığı olmayan hayalete dönüştürmek. Ama bu hayalet yine de çok korkutuyor iktidarı. “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” diyorlardı Marx ve Engels, Komünist Manifesto'da. Şimdi de korkunç bir hayalet dolaşıyor; “HAYIR!” diyerek ete kemiğe bürünmeyi ve var olmayı isteyenlerin, düşünmeyi, kavramları özleyenlerin hayaleti.

3 Şubat 2017 Cuma

HAYATIN AYRINTILARINI SAVUNMAK

RAHMİ ÖĞDÜL
03.02.2017

Hayatı resmetmeye ve çerçeveleyip duvara asmaya meyilliyiz, bütünlüğü içinde yakalayamazsak parçalanıp dağılmaktan korkuyoruz en çok. Bütüncül anlatılar kurdukça ayrıntıları ıskalıyoruz oysa. Ya da anlatı bozulup dağılmasın diye ayrıntıları bütüne uydurmak için törpülüyoruz. Aslında törpülediğimiz hayattır. Ve hayatı törpüleye törpüleye pürüzlerini gidereceğimizi ve çerçevenin içine sığdırabileceğimizi sanıyoruz. Ama nafile! Bir bozgun gibi üzerimize çullanıyor ve çullandıkça daha çok kaçıyoruz çerçevelerin içine. Sığındığımız çerçeveler durgun anlatılardır ve durgun anlatılar, tıpkı durgun sular gibi kokuşmaya yazgılı. Oysa gündelik hayat çalkantılı ve dalgalarının kıyıya yığdığı ayrıntılar, kurduğumuz çerçeveleri bozacak önce, sonra da anlatılarımızı. Belki de çoktan dağılıp gitmişlerdir. Gökyüzünde gördüğümüz çoğu yıldızın aslında mevcut olmaması gibi. Yıldız çoktan tükenmiştir ama aradaki mesafeden dolayı, yaşarken gönderdiği ışınları şimdi görüyor olabiliriz. Yok olduğunun bilgisi ya da algısı henüz ulaşmamıştır bize. Yaşadığımızı sandığımız mevcut düzen çoktan değişmiştir ama kurguladığımız büyük resimden dolayı göremiyor olabiliriz. Gündelik hayattaki ayrıntıları kaçırıyoruz çünkü.

Ağırlıklardan kurtulmalıyız
Gündelik hayatı resmetmenin araçları vardır, biz hâlâ kalıcı ve değişmeyen olanın araçlarıyla çalışıyoruz. Ânı, geçici olanı, ayrıntıları yakalamak için eskinin hantal araç ve gereçlerinden kurtulmamız gerekecek. Mesela yağlı boya ve tuvallerimizi bir kenara bırakıp karakaleme, suluboyaya ve eskiz defterlerine sarılmalıyız. Ve köhne metinlerden kurtulup hafiflemeli ve hayatın içine doğru yolculuğa çıkmalı. Metinlerin içine hapsolmuş Ortaçağ düşünürleri açık havaya çıktıklarında şaşırdılar. Ve yeryüzünü tanıdıkça yeni metinler yazdılar. Ya da ressamlar yapay olarak ışıklandırılmış kapalı atölyelerini terk ettiklerinde gün ışığının sürekli değişen rejimiyle karşılaştılar. Ve yeniden resmettiler hayatın ayrıntılarını. Açık havada olmak esnek bir bedene ve zihne sahip olmanızı gerektiriyor, doğanın değişen kuvvetleriyle bir tür jimnastik yapmanızı. Sıçrayıp hoplamak ve dengede kalabilmek için bedensel ve zihinsel ağırlıklarımızdan kurtulmalıyız önce.

Nasıl bir çağ bu!
Aradıkları her şeyi metinlerde bulabileceğine inanan ve metinlerin içine kapanarak hayatı olumsuzlayanların çoğaldığı bir çağdayız. Oysa Batılı düşünürler metinlerin dışına çıkmışlar ve yeryüzünü deneyimledikçe eski metinlere katıla katıla gülmüşlerdi: “Aristoteles’in Meteorologika’sına ve felsefesine gülmekten başka çarem yoktu; zira onun kurallarına göre Ekvator’da ve bu mevsimde her şeyin sıcaktan kavrulması gerekirken, ben ve arkadaşlarım üşüyorduk” (A. Grafton, Yeni Dünyalar, Eski Metinler, Kitapyayınevi). 1540’da, Hint Adaları hakkında özgün metinlerden birini yazan Cizvit José de Acosta’nın kahkahaları yaşamla buluşmanın, şaşırmanın neşesidir.

Sanatçıların anı yakaladığı yöntem
17.yy’da Rembrandt yağlı boya tabloları ve gravürleri dışında muazzam miktarda desen bırakmıştı geriye. Desenlerinin sayısı yağlı boya ve gravürlerinin toplamının üç katıdır. Desen ya da eskiz, sanatçının ânı yakalamak için kullandığı yöntem. 18. yüzyıla geldiğimizde ressamın arzusu geçip gitmekte olanı bir anlığına hissedilir kılmaktır. Fırça ve yağ artık hantal araçlardır; hayatın ayrıntısını, çalkantısını yakalamak için ressam kalem, guvaş, kömürkalemi ya da suluboyaya yönelir. Ortaya çıkan eskizler, o dönemin devinen bedenlerinin ifadesidir (bkz J. Starobinski, Özgürlüğün İcadı, Metis). Yine ağırlaştık; yağlı ve kıvamlı bir ortamda zar zor hareket etmeye çabalayan figürler gibiyiz, boya kuruyunca işimiz bitik. Köhnemiş metinlerin ağdalı diline gömülü, hareket edememenin sıkıntısı.

İşin tuhafı, bizi metnin ve yağlı boya tabloların içine kapatırken, iktidarın alabildiğine esneklik kazanması. Eskiz defteri gibi kullandığı yeryüzünü hayalindeki ölü nesnelerle doldurdukça natürmortlar (ölü doğalar) yaratıyor. Hayat iliklerine dek sömürülecek, parçalara ayrılacak bir kadavra gibi duruyor önünde ve kadavralar olarak, neşterin bize değmesini mi bekleyeceğiz? Ayağa kalkıp “HAYIR!” demek, hayatta kalmak ve hayatı en ince ayrıntısına dek savunmaktır. Hayat ayrıntıda gizlidir çünkü.

26 Ocak 2017 Perşembe

KESİŞMEYEN YAZGILAR ÜLKESİ

Anthony Gormley

Anthony Gormley
RAHMİ ÖĞDÜL
27.01.2017

Tüm yazgılar birbirlerine görünmez iplerle bağlıdır. Yeryüzünde ekosistemin ağına takılmadan yaşayamazsınız. Her yaşam başka yaşamlara uç verir, başka yazgılarla kesişir; hep arada, hep ortadasınız; birbirine dolanan yazgıların düğüm noktası. Dolayısıyla her canlı bir noktadır, sayısız ilişki çizgisinin kesiştiği. Geometride nokta tek başına düşünüldüğünde, uzamsal boyuttan yoksun olarak tanımlanır. Nokta, ancak çizgiler kesiştiğinde, bir kesişme yeri olarak boyut kazanacaktır. Yoksa, Kojin Karatani’nin, Öklidçi geometrideki noktayı anarken belirttiği gibi, “ne algıda ne de imgelemde ona ulaşılmaz”; “görünmez bir yapı gibi, yalnızca bir bağıntı ya da bir işlev olarak mevcuttur” (Metafor Olarak Mimari, Metis). İnsan da evrende bir noktadır ve ancak ilişkilerle var edebilir kendini. Michel Serres “ilişkiler varlıktan önce gelir” derken yerden göğe haklıdır. İlişkisiz ve işlevsiz kaldığında ne algıda ne de imgelemde insana ulaşamazsınız. Geometriden biliyoruz, bir noktadan sonsuz sayıda doğrunun geçebileceğini; bu haliyle nokta artık, “doğru demeti” adını alacaktır. Ve bir insan boyutunu, kendi üzerinden geçen ilişki çizgileriyle yaratabilir ve çoğaltabilir. O halde insan da bir ‘ilişkiler demeti’dir ve ilişkileri arttıkça boyutu da artacak.

Ama tek bir merkez etrafında örgütlenen despotik toplumlarda, ‘ilişkiler demeti’ olarak çok boyutlu insan yerini, tek boyutlu varlığa bırakır. Çünkü birey yatay ilişkiler ağından soyutlanmış ve boyutsuz bir noktaya dönüşmüştür. Ne algıda ne de imgelemde ulaşılmazdır artık. İktidar, varlığı kendisine bağlayabilmek için tüm ilişki bağlarını koparmış ve tecrit etmiştir. Ve bu boyutsuz noktanın var olabilmek, boyut kazanabilmek için merkezdeki iktidar noktasına bağlanmaktan başka çaresi kalmamıştır. Yine geometriden biliyoruz, iki noktadan sadece tek bir doğrunun geçebileceğini; ve boyutsuz nokta, boyut kazanmak için iktidar noktasıyla birleşecek ve kendini iktidarın doğrusuna yerleştirecektir. İlişki çizgilerinden oluşan ‘demet-insan’ dağılmış; tek bir çizgiden oluşan, tek boyutlu bir varlık kalmıştır geriye. Ve tek boyutlu varlıklar iktidarın doğrusu üzerinden merkezi noktaya yöneldikçe, tüm yaşam bu merkezi nokta tarafından dolayımlanıp çarpıtılacaktır.


Ve yazgılarımız birbiriyle kesişmesin diye görünmez duvarlar örmüşlerdir aramıza. Ama duvarların yıkıldığı anlar vardır. Böyle anlarda yazgılarımız kesişir, birbirine dolanır, Italo Calvino’nun “Kesişen Yazgılar Şatosu”nda olduğu gibi (Can Yayınları). “Sık bir ormanın ortasında şato, yolculukları sırasında ansızın gece bastırdığı için yollarına devam edemeyen kimselere… barınak sağlıyordu.” Yolları kesişen yolcular öyküler anlatırlar birbirlerine. Öykülerimiz sınırlı olabilir ama bir kere anlatmaya başlayınca birbirimizin öykülerini kaparak, birbiriyle karıştırarak çoğaltabiliriz.

Ya da doğal bir felaket tüm tabakalaşmaları, duvarları yıkmıştır, Kleist’ın “Şili’de Deprem” öyküsünde olduğu gibi. “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki” (Locarno Dilencisi, Can). Doğanın ortasına yerleşmiş bu büyük yaşam ailesini iç ya da dış savaşla parçalayabilirsiniz ve Amerikalı yazar Randolph Bourne’in söylediği gibi, “Savaş devletin sağlığıdır.”

“Melekler Düşerken”, yönetmen Roman Polanski’nin 1959 tarihli kısa filmi. Filmin son sahnesi; savaş alanında iki düşman askerin yolları ve yazgıları bir yıkıntıda kesişir. Askerlerden biri tüfeğini doğrultur düşmanına önce; sonra indirir ve yüzünde beliren gülümseme, tek boyutlu bir varlığın çok boyutlu bir yaşama dönüşeceğinin göstergesidir. Ama karşısındaki bir şeyler paylaşmak için elini paltosuna soktuğunda kuşkuya kapılır ve bu kez ateşler tüfeğini. Ölü askerin paltosuna sokulu elini dışarı çıkardığında, avucunda iki dal sigara görür. İki dal, iki yazgı tam birbirlerine sarılacaklarken son anda iktidar girmiştir araya ve bağlantı kopmuştur. Nokta. iktidarın metni ölü noktalarla doludur.

20 Ocak 2017 Cuma

FAZLADAN BİR OLAY GERÇEKLEŞİR VE HAYAT...

Boukje Voet

Pink Floyd, High Hopes
RAHMİ ÖĞDÜL
20.01.2017

Hayatı bir kurmaca olarak alımlarız, başka türlü baş edemeyiz çünkü. Fakat hayat kurmacadan daha fazladır ve kurmaca hayatı bir kalıba sokmaksa, hayat bu kalıptan taşandır. Witold Gombrowics ‘Kosmos’ adlı romanına dair güncesine düştüğü notlarda kurmacayı tanımlıyor önce: “Nedir polisiye roman? Kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi.” Bir yıl sonra şu notları düşmüş güncesine: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi. Her yana uzanan duyargalar… karanlık oyuklar… sapmalar… anaforlar… bütün bunların yaratılması” (Kosmos, çev. Aykut Derman, Can). Gombrowics’in edebiyatı hayat gibidir, kalıbından taşar ve Deleuze’ün de belirttiği gibi “Daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır.”

Kurmaca sadece edebiyatın ya da sanatların işi değil, gündelik hayattaki sıradan insan da hayatın her yöne dağılmasına tahammül edemediğinden, hayatını derleyip toparlamak, kurgulamak zorunda. Çünkü “kurmacanın birliği var, biçimi var”diyor Aldous Huxley. Yatay ilişkiler ağı olarak düşünüldüğünde toplum, bireysel kurmacalarımızın birbirine dokunarak durmadan yapılıp bozulduğu, konturları bulanık, devasa bir kurmacadır. Bizler kendi hayatlarımızı kurgulayarak anlamlı hale getirsek de en berbat zamanlar, başkalarının kurmacalarına katlanmak zorunda kaldığımız zamanlar. Ve başkalarının kurmacaları üzerinden hayatı olumsuzlamak ve başkalarının kurmacalarında hayatımızın bir hiçe dönüşmesi. Ve düşünsenize, bu başkalarının iktidar olduklarını ve kendi kurmacalarını bize dayattıklarını.

Hayatlarımıza el koydular
Evet, korkulan hep oluyor ve başkalarının kurmacası iktidar oluyor ve hayatı kendi kurmacalarımız üzerinden alımlamak yerine başkalarının kurmacası üzerinden olumsuzlamak zorunda kalıyoruz. Bir kitabın kurmacasını beğenmediğinizde elinizden bırakabilirsiniz; ama dayatılan bu kurmacayı elinizden bırakmak ne mümkün? Hayatlarımıza el koydular çünkü ve hayatlarımız kurmacalarının malzemesine dönüşüyor. Kâbus gibi.
Ve bu kurmaca yasalarıyla, medyasıyla bizi bağlıyor, elimizi kolumuzu değil sadece, zihnimizi de. Çok sıkıntılı bir durum. Biz en iyisi yine Gombrowics’e dönelim: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi.” İktidar bu “fazladan olay”ın farkında, nasıl kurgularsa kurgulasın, hayat taşacak ve kurmacayı dağıtacaktır. Kafamıza kurmacanın çuvalını geçirenler, hayatın taşkınlığından, olay olmasından korkuyorlar en çok. Korkmakta haklılar, hayat hiç çuvala sığar mı? Her an her yöne dağılarak yeni olaylar hazırlıyor.

Doğa hiç anlatılan gibi değil
Hayatı kalıba sokmak için önce doğayı kalıba sokmak gerekecek, biliyorlar. O yüzden varlıklara sabit doğalar yüklüyorlar. Her canlının kendine özgü doğası vardır, kadının doğası erkeğinkinden farklıdır ya da insan, doğası gereği kötü veya iyidir. Ve sabitlenen bu doğalar üzerinden iktidar kendi despotik kurmacasını dayatacaktır topluma. Ama hayat, dayatılan bu doğalara sığmaz. Despotizmin estetikçileri ve tetikçileri, doğanın merkeze yöneldiğinde ideal formlar yarattığını ve iktidarın da kendini merkeze yerleştirerek ideal ve mükemmel bir form olarak zuhur ettiğini savunucaklar. Ama doğa hiç de anlattıkları gibi değil; ne sabit doğalar vardır ne de merkezde ideal bir form. Aksine doğa sürekli taşarak her yöne yayılacak ve farklılıklar üretecektir. Doğa: En büyük yaratıcı; durmaksızın farklar ve bireysel nüanslar yaratır, ideal formlar değil. Darwin de hiyerarşik bir ilerlemeyi, yükselmeyi vurgulayan “evrim” sözcüğünü kullanmamıştı, onun yerine “değişikliklerle türeyiş” deyimini yeğlemişti, farklılaşmayı vurgulamak için. Ve Darwin bu farklılaşmanın hiyerarşik bir üst ya da alt yaratmadığını, aksine her organizmanın yatay bir düzlemde farklı bir örgütlenme biçimi, bir bireyleşme olduğunu söylüyor (bkz. S. J. Gould, Darwin ve Sonrası, TÜBİTAK).

Her canlı kalıbından taştıkça farklılaşır ve hayat bizim kurmacalarımıza sığmaz, taşar ve farklılaşır. İktidar hayatı kendi imgesine göre topyekûn kurgulamaya kalkışır ama kurguladığını sandığı an, çoktan taşmıştır. Ve hayat topyekûn direniştir artık.