26 Mayıs 2017 Cuma

MODERN, KÖKLERİNE GERİ DÖNÜYOR: UR-MODERNİTE

Francis Bacon, "Etli Figür", 1954
Théodore Géricault, "El ve Ayak Çalışması", 1881-2

RAHMİ ÖĞDÜL
26.05.2017

Düş âleminde yaşıyoruz. Yuvamızı yitireli çok oldu ama hâlâ yuvamız varmış gibi davranıyoruz; kabuklarını yitiren keşiş yengeçleri gibi çırılçıplak yakalandık. Sadece sığındığımız hayallerimiz var, geçmişin hayalleri. Uzuvları kesilmiş bir bedenin, artık yerinde olmayan organlarını duyumsamasına benziyor bizimkisi. Hayalet uzuv sendromu. Eskinin tüm organları, kurumları, toplumsal bağları, değerleri kesilmiş ama biz sanki varmış gibi onları hareket ettirmeye, harekete geçirmeye çalışıyoruz. Tuhaf bir patoloji. Ve üstelik gözlerimize de hayal perdesi inmiş; geçmişe ait imgelerle hayal âlemlerine dalıyoruz. Bu patolojik duruma nostalji deniliyor. Modern travma olarak tıp ve toplum tarihine geçmiştir.

Alp Dağları’nda çobanların sığırları otlatırken boruyla çaldıkları geleneksel İsviçre ezgisi ‘Kuhreihen’, yurtlarından uzak, yabancı topraklardaki İsviçreli paralı askerleri can evinden vuruyor ve askerleri yoğun bir melankoliye sürüklüyordu: Sıla özlemi. Bu ezgiyi dinlediklerinde intihara kalkışanlar bile olmuş. Geçmişe, yitirilen yuvaya yönelik bu özlem duygusunu 1688’de İsviçreli hekim Johannes Hofer bir hastalık olarak tanılamıştı. Yunanca ‘nostos’ (yuvaya dönüş) ile ‘algos’ (acı, ıstırap) sözcüklerinden oluşturduğu ‘nostalji’ adını uygun gördü bu vaka için. Askerlerin nostaljiye yakalanmalarını önlemek için ‘Kuhreihen’ dinlemeleri yasaklandı.

Yeni bellek inşası!
İsviçreli askerlerin yaşadıkları erken modern deneyimdi; 17. yüzyıl, modernitenin su yüzüne çıktığı yüzyıl. Yerinden yurdundan edilmiş insanları modern tıp patolojikleştirmiş ve ardından tedavi yöntemi olarak sıla ezgisi dinlemelerini yasaklamıştı. Ve 20.yy’da Walter Benjamin de modern deneyimin daha şiddetlisini yine savaş üzerinden anlatmıştır, Birinci Dünya Savaşı: “Bir zamanlar okula atlı tramvayla giden bir kuşak, artık bulutlardan başka her şeyin değiştiği topraklarda, çıplak gökyüzünün altında buluverdi kendini. Ve bulutların altında, şiddetli patlamaların, akıntıların ortasında kalakaldı küçük, korumasız insan bedeni.” Modern travmayı tedavi etmek için bu kez geçmiş, toplumsal bellek yok edilecekti.

Her ne kadar modern olana karşıt bir iktidar varmış gibi algılansa da, yaşadıklarımız modern olana dahildir. Savaş alanında yaşananları şimdi biz yaşıyoruz, hem de en şiddetlisinden: Yuvanın, belleğin ve değerlerin yitirilmesi, yerinden yurdundan edilme ve melankoli. Moderniteye tam alıştık derken bastığımız zemin birden altımızdan çekiliverdi ve çıplak gökyüzünün altında, şiddetli patlamaların ortasında kırılgan bedenlerimizle baş başa kalakaldık. Cennet anaların ayakları altındaydı; şimdi analarımız devletin ayakları altında cehennemi yaşıyor. Kutsal olan hızla süflileşirken, tanıdığımız peyzaj cehenneme dönüşüyor ve yitirdiklerimizin yasını bile tutamıyoruz. Yaşadığımız melankolidir, o kadar hızla değişiyor ki her şey, neyi yitirdiğimizi bile unuttuk.

Katı olan şimdi doğrudan buharlaşıyor
Başa döndük. Artık post-moderniteden değil, ‘ur-modernite’den söz edebiliriz ancak. Yani köklerine geri dönen moderniteden (Ur-: ‘en erken’, ‘orijinal’). Urlaşmak da diyebilirsiniz. Modernizmin meşhur sloganı “her yaratıcı hareket öncesinde bir yıkımla başlar”, şimdi sadece yıkımı yüceltiyor. Sistem yıkımla besleniyor. Modernitenin en yıkıcı ve orijinal hâli. Modernite tam gelenekselleşti derken, bir gelenek karşıtı hareket olarak şimdi köklerine, faşizme geri dönüyor. Gelenekselleşirken bireylere akıl bahşetmişti, şimdi kapitalizmin saf araçsal aklı dünyayı yönetsin diye, bahşedilen aklı geri alarak bireyleri tüm kazanımlarından yoksun, çırılçıplak bırakıyor. 1835’te Darwin’in Şili’de yaşadığı depremi iliklerimize dek hissediyoruz: “Kötü bir deprem en köklü kavramları altüst edebiliyor. Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarımızın altından kaydı.” Daha da şiddetlisi. Katı olan her şey sıvılaşamadan, doğrudan buharlaşıyor. Ve biz hâlâ yuvamız ve organlarımız varmış gibi davranıyoruz. Düşten uyanmanın ve Brecht’e kulak vermenin zamanı: “Eski güzel günleri özlemeyi bırakın, yeni kötü zamanlarla başlayın işe.” Organlarımız yok şimdi ama bedenlerimiz var. O zaman direnişe “organsız beden”lerimizle başlamak zorundayız.

23 Mayıs 2017 Salı

ÖLMEYE DEĞİL, YAŞAMAYA YATMAK

Frida Kahlo, "Kökler", 1943

Nele Azevedo, "Minimum Monument", 2009

Asanga Amerasinghe
RAHMİ ÖĞDÜL
19.05.2017

Toplum buz kesilmiş. Bedenlerin sıcaklığı eksinin altında. Yüzeyde kalın bir buz tabakası, tenler donmuş. Egemenler tüm neşeli ritimleri, yaşam sevincini yüzeyde yakalayarak buz tabakasına gömüyor. Ve parlak yüzeyler görüyoruz her yerde, buzun parlaklığı. O kadar parlaklar ki gözümüzü alamıyoruz. Hiperrealist sanatçıların resmettikleri türden bir parlaklık var nesnelerin yüzeyinde. Nesneleri yansıtıcı bir yüzey olarak resmederek fotoğraftan daha gerçek yüzeyler yaratan tablolar, hatta gerçekten daha gerçek. Ve doğrudan birbirimizin yüzüne bakmak ve acılarımızı, sevinçlerimizi, duygularımızı paylaşmak, birbirimize dokunmak yerine, buzdan yansıyan görüntülerle dolayımlıyoruz ilişkilerimizi. Yüzeyde tüm tepkilerimiz, dışavurumlarımız, mimiklerimiz, jestlerimiz kaskatı ve soğuk; donmuş bir mekân ve zamanda buzdan kalıplar olarak poz vermekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Parlak yüzeyler buz pateni yapmaya yarıyor sadece. Tüketim toplumunun parlak yüzeyli nesneleri arasında kaydıkça nesneler arası ilişkileri yüceltirken, insani ilişkileri ayaklarımızın altına alıyoruz. Çünkü tüm insani ilişkiler ve yaşam paten yaptığımız buz zemine gömülmüştür.

Duygular da haliyle buz tabakasının altında yoğunlaşıyor. Buz kesilmiş ‘ben’in dışına çıktığınızda hissedebileceğiniz bir duygu yoğunluğu. Yüzeydeki ‘ben’ler kalıplardır, buzdan kalıplar. ‘Ben’ demeyi bıraktığınızda, duyguların doğaları gereği yoğunlaştıklarını ve birbirine karışıp alttan alta akmayı sürdürdüklerini duyumsayacaksınız; bir olaya hazırlanıyorlar; duyguları donduramazsınız. Duygular ve su; her ikisi de donmuş yüzeyin altında yaşamı saklar. Donmuş bir göle baktığınızda yaşam göremezsiniz önce; yaşam bir yoğunluk olarak şimdilik derine inmiş ve göl ölmeye değil, yaşamaya yatmıştır. Yaşam bir yoğunluk olarak derinlerde yavaşça devinirken, bu yavaşlık bir olayın hızını da biriktirir içinde. Yaşamın tamamen donmasını önleyen suyun yoğunlaşma özelliğidir, tıpkı duyguların yoğunlaşması gibi. Su, artı dört derecede en yoğun hâle gelir ve yoğunlaşan su dibe çöker; yüzey buz tutsa da derinlerde yaşam sürecek. Bedenler de öyle; jestlerimiz, dışavurumlarımız, mimiklerimiz kaskatı kesilse de yoğunlaşan duygular derinlerde yavaşça akarak neşenin, yaşam sevincinin sıcaklığını biriktirirler içlerinde.

Bir insan niye kalkışır açlık grevine, ölüm orucuna? Ölmeye değil tabi ki, yaşamaya ve yaşatmaya yatmıştır. Buz kesilmiş yüzeye rağmen yaşamı ve duyguları yoğunlaştırmak, yitirilmiş yaşamı duyumsatmak için. Tüm toplumsal bağları koparıldığında ve buz içinde yalıtıldığında bedeninizi yaşamaya yatırmaktan başka bir çözüm bulamayabilirsiniz; yaşamın kudretini bedeni eksilterek göstermek için. Bedenler klişelerle, ölü imgelerle doldurulmuş ve dondurulmuştur. Donmuş yüzeyde bir boşluk yaratmak gerekecek. Ve toplumsal bağları kesilerek güçsüz bırakılmış kırılgan bedenler, canları pahasına da olsa bu boşluğu yaratmaya kalkışabilirler, kendilerini eksilterek yaşamı görünür kılmak için. Yoksun bırakıldığımız toplumsal ve yaşamsal bağları çıplak yaşamlarıyla yeniden yaratmayı, bedenlerini bir yaşam aletine dönüştürmeyi amaçlamış olabilirler, yaşam sevincini bulaştırmak için. Bir çığlıktır bu! Duyguların yoğunluğuyla kudretlenmiş yüreklerin çığlığı. Ve bu çığlık, bir bıçak gibi buzu çatlatabilir.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın yürek atışlarıyla sarsılıyor şimdi donmuş zemin, hissetmiyor musunuz? Buzdan saraylarınızda yaşarken, “Nereden çıktı?” bu yürek atışları diyebilirsiniz. Unuttunuz mu? Buz tutmuş bedenlerin altında yaşamaya yatmış kocaman yürekleriniz var. Yürekleri öldüremezsiniz. Edgar Allan Poe’nun ‘Geveze Yürek’ öyküsündeki gibi öldürdüğünüzü zannedip zemine gömseniz de yürek atmaya devam edecek. İşitmiyor musunuz? Duymamak için televizyonun sesini daha fazla açıyor, daha fazla gömülüyoruz gündelik uğraşlarımıza. Numara yapmayın. Öykünün kahramanı da gömdüğü yüreğin şiddetli vuruşlarına dayanamış ve sonunda itiraf etmişti: “‘Alçaklar’ diye bağırdım, ‘Daha fazla numara yapmayın! -Döşemeleri kaldırın! Burada! Burada!” Çıkaralım yüreklerimizi artık ve birbirimize gösterelim; bakın, o zaman nasıl da buzlar eriyecek!

13 Mayıs 2017 Cumartesi

HERHANGİ BİRİ: KİMLİKSİZLİĞİN İMKÂNLARI

Francis Bacon, "Bir Van Gogh Portresi Çalışması", 1957

Francis Bacon, "Bir Van Gogh Portresi Çalışması", 1957
RAHMİ ÖĞDÜL
12.05.2017

Niteliklerle donattığı formunu diğer formlardan ayırmaya ve özellikle de farklılaştırmaya çabalayan birini düşünün. Yani kendinizi. Nasıl da çabalıyoruz fark yaratabilmek için? Ve fark yaratmak için yüzeyimize nitelikler ekliyoruz durmadan. Bedenimiz nitelikler taşıyan bir dayanak gibi. Ve bedenimizin yüzeyine yeni nitelikler ekleyerek fark yaratmaya çabaladıkça tuhaf bir şekilde aynılaştığımızı da görüyoruz. Saç şeklimizle, giyim tarzımızla, derimizin altına enjekte ettirdiğimiz dolgularla, okuduğumuz kitaplarla, tükettiğimiz yiyeceklerle farkı yüzeyde kurmaya çalıştıkça bir sınıflandırma nesnesi olmaktan kaçamıyoruz ne yazık ki. Ve sadece şeklimize bakarak “Siz şu kümeye aitsiniz” diyebiliyorlar; farklı şekilde kurduğumuzu düşündüğümüz formumuz bizi ele veriyor ve enseleniyoruz. Rafların, klasörlerin, kümelerin içine hapsedildiğimizde artık birer sınıflandırma ve manipülasyon nesnesine dönüşmüşüz demektir. Ve süpermarket reyonlarının raflarında kendimize rastladığımızda şaşırmıyoruz. Raflardaki formlar biziz, bu formlarlarda buluyoruz kimliğimizi. Oysa şekil ya da form bir tuzaktır.

Peki, nasıl kurdular bu tuzağı? Aristoteles formu niteliklerin toplamı olarak tanımlıyordu. Nesnelerin nitelikleri vardır ve bu niteliklerin kimi özsel, kimisi arızidir. Özsel nitelikleri soyutlayarak bir nesneyi o nesne yapan ve diğerlerinden ayıran niteliklerini tek tek tespit ettiğimizde tikel nesnenin formuna ulaşıyoruz. Dolayısıyla her tikel nesnenin niteliklerinin toplamı olan bir formu var. Ve kendimizi bir formun içine sığdırabiliyoruz. Formlarımıza bakarak aramızda özdeşlikler kurduklarında kümelerin içinde topluyorlar bizi. Bu kadarla kalsa yine iyi; sonra da hiyerarşik sınıflandırma kulelerinin içine hapsediliyoruz. Tikel, bir tuğladır, tümel ise hiyerarşik bir kule. Tikellerle ördükleri sınıflandırmanın tümel kulelerinde tutuklu kalıyoruz. Kulenin tuğlalarından biriyiz, unutmayın. Hani, Pink Floyd’un seslendiği “duvardaki tuğlalardan biri”. Hapsedildiğimiz kulenin inşasına güle oynaya katılıyor, sonra da saçımızı uzatıp Rapunzel gibi kulenin dışına sarkıtıyoruz, biri gelip bizi kurtarsın diye.

Kendinizi hapsettiğiniz kuleden sizi kurtaracak birini boş yere beklemeyin, gelmeyecek. Tuğla olmayı kendi rızanızla kabul ettiniz çünkü ve şimdi yine kendi arzunuzla tuğla olmayı bıraktığınızda kuleden kurtulabilirsiniz ancak. Duvardaki yeri ve işlevi belirlenmiş tuğla olmaktan kurtulmak için sınıflandırmaya yarayan niteliklerden soyunmanız gerekecek önce. Buna niteliksizleşme de diyebilirsiniz. Hiçbir niteliğe sahip olmayan ve kimliklendirilemeyen ve her türlü sınıflandırmadan kaçan biri. Kimlikli form bir kimsedir, niteliksiz olan ise herhangi biri. Dolayısıyla birinden söz edebiliriz ama herhangi biri sıradanlığın kopkoyu zemininde kaybolmuştur, ayırt edemezsiniz. Bizler ayırt edilebilmek ve farklı olabilmek için kendimizi niteliklerle donattıkça kulede tutuklu kalanlarız. Ama herhangi biri, niteliklerinden sıyrılarak kuleden çoktan kaçmıştır, dışarıdadır artık.

“Herhangi, saf tekilliğin figürüdür. Herhangi tekilliğin kimliği yoktur” diyor Agamben, ‘Gelmekte Olan Ortaklık’da (Monokl). Ve herhangi biri ‘dışa açıklığı’yla, dışarıyla kurduğu ilişki nedeniyle herhangi biridir. Dışarı olmuştur, içeride mahrum kaldığımız tüm mümkün dünyalarla temas edendir. Dışarıyla temas edenin bir kimliği olmadığı gibi bir formu da yok. Bir ‘EKSTASİS’ (kendi dışına çıkma) hâli yaşamış olabilir ve kimlik/form hapishanesinden kaçmıştır. Oysa iktidar, kuleden tek bir çıkış yolu bırakmıştır: tıp jargonuyla ‘EXITUS’; yani ‘eks’, yani ölüm. Sadece öte dünyadan söz edenler, ölüm severler çok severler ölü tuğlaları. Ve faşizmin kuleleri ölü tuğlalarla örülmüştür. Duvardaki tuğlalardan biri olmak istemiyorsak ölü kabuğumuzdan, kimliğimizden kurtulmak gerekecek önce; taşmak, su olup akmak, yaşama karışmak, yaşam olmak. Dışarıda yaşam var. Herhangi biri, dışarıyla temas kurarak yaşamın tüm potansiyellerini bir anda kavrayan ve devindikçe formunu yitirendir. Ayırt edilemez ve ele geçmez; form içine kapatamazsınız; direngendir. Formsuzluğun imkânları…

5 Mayıs 2017 Cuma

DUVARDAKİ DELİKLER: BOŞLUK YARATICIDIR

Jean Genet, 'Un Chant D'Amour' (1950)

Wolf Huber 'Golgothalı Manzara' (1530)
RAHMİ ÖĞDÜL
05.05.2017

Boşluklar. Her yerde. Duvarlarda, tıka basa doldurulmuş mekânlarda ve zihinlerde; aralıklar, çatlaklar, delikler, gözenekler. Göremiyoruz ama. Tutsak alınmış bedenlerimizin gözlerine perde inmiş. Dokunmayı denesek? Boşluklar, bağırlarında çokluğu taşıyan dölyatakları; yeni doğumlara gebe. Her yeri tıka basa doldurmak, bir doğum kontrolü yöntemidir; boşlukları doldurarak doğacak ve doğmasıyla mevcut şeyler düzenini değiştirecek yeni yaşamı boğma girişimi. Taocu bilgelik boşluktan on bin varlığın, yani çokluğun çıktığını söylüyor.

Gözümüze perde inmiş, imge perdesi; bu perde önyargılarla, klişelerle, basmakalıp düşüncelerle o kadar kirli ki hiçbir şey göremiyoruz. Ama perdenin ötesinde yaratıcı boşluk var. Ancak bir sanatçı, görünmez olanı görünür kılarak boşluğu bir eylem alanına dönüştürebilir. “Ressamın beyaz bir yüzey karşısında olduğunu düşünmek hatadır” diye yazıyordu Deleuze, ‘Duyumsamanın Mantığı’nda. Boş bir tuvalin karşısında duran ressamın tuvali boş değildir; tıka basa klişelerle dolu, tıpkı zihni gibi. Ressamın işi yüzeyi doldurmak değil, aksine boşaltmaktır. O halde resim yapma süreci, basmakalıp imgeleri boşaltarak yeni imgelere gebe bir boşluk, bir eylem alanı yaratmaktır. Bir sanatçı gibi yaşamak; kamusal mekânı sınırlarla, duvarlarla, basmakalıp nesne ve düşüncelerle dolduranlara rağmen düşüncenin ve bedenlerin devineceği doğurgan boşluklar, eylem alanları açabilmek.

Sanatçı, önyargılarla, klişelerle, sınır ve duvarlarla tıka basa doldurulmuş algılarımızı boşaltmayı, düşünce ve bedenin devinebilmesi için boşluk yaratmayı bilendir. Yeni ilişkilerin, yeni kavramların, çokluğun bir arada, yan yana durabileceği doğurgan boşluklar. Ama boşluk korkutur; yeri ve işlevi sabitlenmiş nesnelerle tıka basa dolu bir mekânda bir nesne olmak güven verir insana. 'Horror vacui', yani boşluk korkusu, özgürleşme korkusudur. Düşünmek, düşünceyi ve bedeni devindirebilmek, karar vermek korkutur. Ve boşluk kaygı doludur. “Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir” diyor Kierkegaard. Boşluğa baktığımızda başımızın dönmesi bu yüzden. Henüz yüzeye çıkmamış çokluğu içeren ve yeni ilişkilere, dünyalara gebe bir boşluk. Özgürlüğün, baş dönmesi.

‘Landscape and Western Art’ (Oxford) kitabında yazar Malcolm Andrews 16. yüzyıla ait bir resimdeki ön plandaki boşluğu yorumlarken, “İnsani eylemin başlamasını bekleyen boş bir sahne gibi” diyor. Resim, Wolf Huber’in 'Golgothalı Manzara' adlı suluboya resmi. Resme baktığımızda ön planda, henüz gerçekleşmemiş ve gerçekleşmesiyle birlikte tüm manzarayı değiştirecek bir olaya gebe boşluk gözünüze çarpar; baş döndürücüdür. Resmin adı İsa’nın çarmıha gerildiği Kudüs yakınlarındaki tepeye, Golgotha’ya gönderme yapsa da Andrews resmin bir tür olarak belirsizliğinden söz ediyor: Tamamlanmamış bir dini resim mi, topografik bir çizim mi yoksa hayali bir manzara mı olduğu belirsizdir. Ama arka plana, çok uzaklara yerleştirilen çarmıhları ve Kudüs kentini fark edince ön plandaki boşluğun anlamı birden değişecek. Boşluğu artık basmakalıp düşünceler, klişeler, önyargılar işgal etmiştir. Dölyatağı kısırlaştırılır ve ortaya çıkacak insani eylem doğmadan bastırılır. Ve kentin yaratıcı dölyataklarını, boşlukları, kamusal mekânları sınırlarla, bariyerle kapatıp tanımlı nesnelerle doldurmak da doğurgan olanı kısırlaştırmaktır. Yaratıcı eylem için boşlukları, çatlakları, duvarlardaki delikleri keşfetmek bize düşüyor.

Jean Genet’nin kısa filmi, "Un Chant D’Amour”u (Bir Aşk Şarkısı) sadece eşcinsellerin yaşadıkları baskılar üzerinden okursanız yanılırsınız. Film duvarlarla birbirinden yalıtılmış tutsak bedenlerin duvarda açtıkları delikler ve bu deliklerin içinden birbirlerine bağlanma çabası üzerinedir. Umut; duvara dokunma, çatlakları, delikleri keşfetme, genişletme ve bu boşluklarda toplumsallaşma sanatı. Her duvar bir açmaz, bir 'aporia' (gözenek-siz) olarak deneyimlenir önce. Dokunun, dokunduğunuzda mutlaka bir gözenek, bir delik, bedenleri birbirine bağlayacak bir boşluk keşfedeceksiniz. Birbirimize dokundukça genişleyecek boşluklar doğurgandır, yeni ilişkilere, insani eylemlere gebe. Başka bir dünya bu boşluklardan doğacak.

28 Nisan 2017 Cuma

HAZIR NESNE OLARAK CESET

Berlinde De Bruyckere

Berlinde De Bruyckere

Piero Manzoni
RAHMİ ÖĞDÜL
28.04.2017

Sanat ile gerçeklik arasındaki ayrım silindi. Sanat gündelik nesneleri taklit ediyor, gündelik nesnelerse sanat nesneleri gibi davranıyor. Baudrillard’ın deyişiyle, “transestetik” bir ortamda artık neyin sanat olduğuna dair elimizde hiçbir ölçüt kalmamıştır. Modernleşme, en yüce olan ile en sıradan olanın ayrımsızlaştığı, “kutsal olanın süflileştiği” bir zemin yaratınca sanat da haliyle bu sıradanlaşmadan payına düşeni alacaktı. Modern sanatın, yaşamı soyutlayarak hakikate ulaşma çabası, güncel sanatta gerçekliğin olduğu haliyle kucaklandığı ve estetikleştirildiği bir durumla sonuçlandı. “Sanat genel bir estetikleştirme adı altında bütün gerçekliğe el koymuştur” diyor Baudrillard. Ama bu duruma direnenler vardı. En yabani nesneleri bile evcilleştiren ve el koyduğu gerçekliği ehlileştiren sanat karşısında kimi sanatçılar evcilleştirilmesi mümkün olmayan nesnelerle çıktılar karşımıza. “Abject” kavramı altında sanatın evcilleştirilmesine direnen sanatçılar en rahatsız edici nesneleri bir sanat objesi olarak izleyicinin gözüne soktuklarında evcil imgelerle kurulmuş evcil özneyi yıkacaklarını umdular.

Olan yine bize oldu
Nesneler tehdit edici bakışlarıyla bizi ele geçirebilir ve özne konumumuzu yerle bir edebilirler. Ne yapmalıydık peki? Nesnenin bakışını, Lacan’ın tabiriyle “imge perdesi”nde kıskıvrak yakalayıp evcilleştirmeliydik. İmge perdesi, nesnenin bakışını yakalayıp evcilleştirdiğimiz, nesne ile aramızda duran bir imge düzlemidir. Ve Lacan’a göre bütün tablolar nesnenin bakışını evcilleştirirler. Sanatın bu evcilleştirici etkisini bozmak ve nesneye yitirdiği tehdit edici bakışını iade etmek için evcilleştirilmesi mümkün olmayan nesneler bulundu; dışkı gibi. Duchamp’ın “hazır nesne” denilen sıradan nesneleri sanat eseri mertebesine yükseltme hamlesinden sonra en sıradan nesne, dışkı bile sanatta “hazır nesne” (ready made) olarak yerini alabilirdi artık. Dışkı, Kristeva’nın “Abject” dediği, öznenin kendisini kurarken kurtulmak zorunda olduğu iğrenç bir nesnedir. “Abject”, parlak ve gözeneksiz bir yüzey olarak inşa edilmiş öznenin sınırlarını ihlal ettiğinde tutarlığı bozulur, kimliği tehdit altındadır.

Ama bir de dışkıyı iğrenç, “abject” olarak değil, doğal bir malzeme olarak kullanan sanatçılar da vardır; Juan Miró mesela. Kendisiyle söyleşen Raillard, eskiz kâğıtlarını işaret ederek, “her iki kâğıtta da simetrik biçimde yinelenen bu kahverengi, kıvamlı iki leke de dışkıyı andırıyor” dediğinde Miró, “evet, dışkı zaten” diye karşılık verir. “Burada çalışıyordum, birden kakam geldi, ben de pantolonumu indirip sıçtım yepyeni sarı eskiz kâğıtlarına. Sonra da, pat diye kapattım öteki kartonu bunun üstüne ve öyle bıraktım, sonuçta bu güzel malzeme çıktı ortaya.” Miró hiç de abartmadan dışkılama eylemini sanatına nasıl dahil ettiğini anlatırken herhangi bir kışkırtma amacı gütmemiştir: “Bence bunun en ufak bir provokasyon yanı yok, hani konserve kutularının üstüne ‘Merda de artista’ etiketleri yapıştıran şu İtalyan’ın yaptıklarına hiç benzemiyor” (Düşlerimin Rengi Bu, çev. A. Tümertekin, YKY).

İtalyan sanatçı Piero Manzoni 1961’de, içinde 30 gr dışkı bulunan ve üzerinde “Sanatçının dışkısı” yazan doksan adet konserve kutusu üretmişti, dışkının tahammül edilemez bir nesne olduğunu bilerek ve kışkırtmak için. Bir dışkı olarak sanat yapıtı, sanatçının üretim sürecini anlatıyor. Sanatçı yeryüzünü yemiş yutmuş, sindirmiş ve dışkılamıştır: Dışkı olarak imge. İmge en süfli olana, dışkıya indirgendiğinde sanatın ve sanatçının büyüsünün bozulduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir kutu “Sanatçının dışkısı” bugün yaklaşık 250 bin avroya satılıyor. Olan yine bize oldu. Sanatın gerçekliği ele geçirmesiyle bizler hazır nesneye, çürümüş bir dışkıya dönüştük. Hal Foster haklı: “Abjection” kültürü, egemen sanat tarihi anlayışına ve öznesine karşı çıkarken, özne olarak “bir işçiyi, bir kadını ya da beyaz olmayan bir insanı değil, cesedi” önermişti (Yeni Kötü Günler, Koç Üniv.) Özne ile nesne ayrımı silindiğinde tarihin öznesi de kaybolmuş ve çürümeye yazgılı bir ceset kalmıştır geriye. Şaşırmamak gerek, çünkü ölüm sever bir kültürde özneler yürüyen cesetlerdir. Zaten egemenler de iktidarlarını özneler değil, cesetler üzerine kurmuyorlar mı?

22 Nisan 2017 Cumartesi

BU MEKÂN KASTEN BOŞ BIRAKILMIŞTIR


Emanuel M Ologeanu

Annemarieke Kloosterhof
RAHMİ ÖĞDÜL
21.04.2017

Boş sayfalar. Kâğıda basılı kitaplardaki boş sayfalar ile PDF formatlı metinlerdeki boş sayfalar farklı duygular yaratıyor insanda. Bir PDF dosyasına göz attığımızda karşılaştığımız boş sayfa bizi tedirgin ediyor olmalı. Acaba sayfa mı yüklenmedi yoksa eksik bir metinle mi karşı karşıyayız? Tedirginliğimizi gidermek istemeleri, boş sayfalara düşülen şu nottan belli: “This page was intentionally left blank”, yani “bu sayfa kasten boş bırakılmıştır”. Aynı metnin basılı halinde bu sayfalar yine boştur ama yayıncı ya da editör bu boş sayfalara herhangi bir not düşme gereği duymamıştır. Elimizde tuttuğumuz, kokladığımız, içine girdiğimiz basılı kitaptaki boşluk ile sörf yaptığımız parlak ekran yüzeyindeki boşluk arasında fark olmalı. Gerçek uzam ile sanal uzam arasındaki fark. Kitaplardaki boş sayfalar okuma yolculuğumuz sırasında yorgun düşmüş zihnimize ve gözlerimize bir mola, yolculuk sırasında karşılaştıklarımızı yeniden düşünme fırsatı sağlarken, ekranda karşılaştığımız boşluklar nedense bir eksiklik duygusu yaratıyor ve tedirgin ediyor bizi. Kasten bırakılmış boşlukların tedirginliği.

Bir denetim ve biçimlendirme alanı olarak sanal uzamdaki boşluk imgelerle, görsellerle, sözcüklerle doldurulmuş, yalıtılmış kutuların düzlemidir ve sanal uzamda ancak dörtgen kutuların içinde varolabilirsiniz. Ekran düzlemindeki her şey, tüm kimlikler dörtgen formundadır çünkü. Aşırı geometrik, iki boyutlu bir düzlem. Facebook bize “Ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda ya da bir şeyler paylaştığımızda kendimizi kutuya sığdırarak ifade ediyor ve kimliklendiriyoruz.


Oysa gerçek uzamın sınırlarını istediğiniz gibi genişletebilirsiniz, kendinizi de; kudretinize bağlı. Var olan her şey boşlukta kendi kudretince hareket eder çünkü. İbnü’l Arabi “Varoluşun kökeni harekettir” derken, Demokritos’un sesi yankılanır sesinde; atomların boşlukta hareket ettiklerini ve birbiriyle çarpışarak yeni dünyalar yaratabileceklerini söyleyen sesi. Ve başka atomlara eklenerek durmadan genişleyen toplumsal bedene dönüşebilirsiniz. Hareket eden sözcüklerin birbiriyle çarpışarak, birbiriyle kaynaşarak oluşturduğu kitabın bedeni de boşluklu bir bedendir ve sözcüklerin birbirine sızdığı sayfalarda yeni anlamlar yankılanır. Ve anlamlar boşluklarda yankılandıkça, tınıları birbirleriyle karışıp çoğalacaklar.

Kamusal mekânın, yaratıcı boşluğun sanal uzama dönüştürüldüğü zamanlardayız. Sanal ortamdaki metinlere “bu sayfa kasten boş bırakılmıştır” notunun düşülmesi gibi, kamusal mekânlara da benzer notlar düşülüyor artık. Adı üzerinde, kamuya ait olması gereken rastlantısal karşılaşmaların mekânı tanımlı ve kasıtlı bir mülke dönüşmüştür. New York’ta bir şirket, binasının önündeki meydanı, “mülkü ve koruması AT&T’ye ait KAMUSAL MEKÂN” olarak ilan etmesi, kamusallığın ve kamusal insanın çöküşünün ilanıdır (bkz Bakan, ‘Şirket’, Ayrıntı). Kamusal mekânlar: Karşılaşmalar ve kaynaşmalarla yeni bağlar ve yeni dünyalar kurabileceğimiz herkese ait boşluklar. Ama giderek sanallaşan bir mekânda, kasıtlı olarak bırakılmış kutuların içine hapsettiler bizi. Kasten boş bırakılan mekânlar, tek tek atomların izlendiği, yapabilecekleri hareketlerin önceden kestirilebildiği kontrol mekânlarıdır. Bugün hiçbirimiz izlendiğimizden en ufak bir kuşkuya kapılmıyoruz. O halde kasten kamusal mekân olarak ayrılmış kutularda değil, aksine kutuların duvarlarında açacağımız çatlaklarda kamusallaşabiliriz ancak.

Kendini tanrısal vasıflarla donatan, tanrısallıktan pay aldığını iddia eden bir iktidar var karşımızda. İncil’deki tanrının vasıflarıyla işleyen bir iktidar: “Omniscient” (her şeyi bilen), “omnipresent” (her yerde bulunan) ve “omnipotent” (her şeye gücü yeten). Yeryüzünü haritalandırıp izlenecek yolları ve mekânları biçimlendiren, her şeyi duyan, gören ve bilen, kadir-i mutlak bir iktidarın gözden kaçırdığı çatlaklar vardır her zaman: Bireyler arasındaki mikro ilişkiler. Kamusallık; tanımlı, kısıtlı ve kasten bırakılmış, bireyleri birbirinden yalıtan boşluklarda değil, bireylerin birbirine dokunabileceği, dokundukça genişleteceği çatlaklarda ortaya çıkacak.

14 Nisan 2017 Cuma

ORİGAMİ YAPALIM MI? KATLAYIP AÇALIM


RAHMİ ÖĞDÜL
14.04.2017

Ortaçağ’ın söz sanatında “in media res”, yani tam ortadan başlanırmış yolculuğa. Yaşam da yolculuğuna tam ortadan başlamıştır; maddenin durmadan kıvrılarak bir kıvrım denizine dönüştürdüğü evrenin tam ortasından, bir kıvrım olarak. Madde sonsuzca kıvrılır ve organlar, inorganik maddenin kendi üzerine kıvrılmasıdır (Deleuze, ‘Kıvrım’, Bağlam). O yüzden yeryüzünün kayaçlarını taşıyoruz içimizde; kalsiyum karbonattan kemiklerimiz var; içimizdeki kayalar, jeolojik tarihin izleri. Bedenimiz, içinden yeryüzünün geçtiği kıvrımlı bir denizdir; kıvrımlı madde denizindeki bir kıvrım. Madde kıvrıldığında sonsuz çeşitlikte form yaratabilir. Her kıvrım kendi üzerine katlandığı gibi katlarını sürekli açandır da. Ve açıldığında, yeni şeylerle, madde, düşünce, duygu ve imgelerle yeniden düzenler kendini ve yeni formlar yaratır.

Beden bir kıvrımdır, durmadan açılan ve kapanan; tamamen kapandığında termodinamiğin ikinci yasası girer devreye ve entropisi artacaktır; entropisi arttığında düzensizleşir ve çöker. Kederli duygularla kendi üzerine kapanan bir beden dışarıyı, güneşi, rüzgârı, denizi ve ufku yitirmiş demektir. Ve iktidar, cezalandırma yöntemi olarak bizi hücreye kapatır, dışarıdan yoksun bırakılmış beden hızla çöksün diye. Sadece asi bedenleri kapatmıyor, kendine bir tebaa yaratmak için tüm bedenleri kapatıp kederli varlıklara dönüştürmek zorunda. Çünkü Spinoza’dan biliyoruz, despot ya da rahip kederli varlıklar olmadan yapamazlar; keder, kudretin azalması. O halde hep ortada kalalım, her yöne kıvrılan kıvrımların arasında, kudretli. Yeryüzünün kıvrımlı neşesi despotu hiç takar mı?

Ve Ortaçağ’da olduğu gibi biz de ortadan başlayalım söze. Kıvrılarak her yöne dallanıp budaklanan yaşamın tam ortasından. Kıvrım denizinde küçük bir kıvrımsak, yeryüzünün kıvrımları arasında bir kıvrım, o zaman kıvrımdan başlamalı. Sözümüz de bir kıvrımdır, evrenden bir şeyler saklar içinde. Sonra da açıverir kendini, doğa gibi. “Japon bir filozof, maddenin bilimi ‘origami’yi model alıyor, derdi, yani kâğıt katlama sanatını” (Deleuze). Sözcükler anlamları katlayan origamilerdir; katlanıp açılan kağıtlar; kendi üzerine kıvrılmış doğa. Fark, kıvrımlarda saklı. Her sözün, her cümlenin yüzeysel bir anlamı olabileceği gibi bir de kıvrımlarında gizlediği ve kıvrımlarını açtıkça keşfedeceğimiz gizil anlamları var. Ve sözler de tıpkı tomurcukların kıvrımlarını açıp çiçeğe dönüşmesi gibi baharı bekler. Güneşin ateşi kıvrımlara düştüğünde, bunca zamandır bizden gizleneni yaprak yaprak açacaklar: Yaşam sevinci. Sözcükler açıldığında polenleriyle sevinci ve neşeyi bulaştıracaklar her yere, umudu da.

Ama umudun, neşenin, sözün açığa çıkması, kıvrımın kendisini açması, tomurcukların çiçeklenmesi en çok despotu rahatsız eder. Elinden gelse baharı da yasaklayacak, güneşi de. Sadece yapay aydınlatmayla sahte baharlar yaşatacak bize. Dışarıyı yitireli çok oldu. Dışarıda nelerin olup bittiğini, dışarıya çıkmadan rahat koltuklarımızdan öğrenebiliyoruz şimdi. Dışarıya çıkmadan iklimin en güzelini AVM’lerde yaşıyoruz. Vitrinlerde, ekranlarda açan yapay çiçeklerle, metalarla oyalanıyoruz. Dışarıyı iptal edebileceklerini düşündüler. İktidar; mekânını, kıvrımı olmayan parlak bir iç yüzey olarak kurmuştur, parlak yüzeydeki sinekler gibi, bizi kolayca avlamak için.

Oysa doğa bir origami ustasıdır. İktidarın parlak yüzeylerde dondurduğu zamanı ve mekânı durmadan katlayıp açandır ve biz bunu bazen doğal felaket olarak deneyimliyoruz, bazen de toplumsal. Ama doğanın varoluş tarzı bu; yüzeyleri bir kâğıt gibi katlayıp açmak. Ve bizler, yeryüzünün kıvrımları, doğanın isyanlarını taşıyoruz içimizde. Güneşin, denizin, toprağın, rüzgârın kıvrımlarını. Doğanın isyanları jeolojinin kıvrımlarına, taşlara ve kemiklerimize yazılmıştır. Stoacı Kleanthes tablet alacak parası olmadığı için sığırların leğen kemiklerine yazarmış düşüncelerini. Doğa da yoksul bir düşünürdür, kemiklere, taşlara, kıvrımlara yazmıştır isyanlarını. Jeolojik katmanlar doğanın isyanlarıyla dolu. Söz de kıvrımlarda saklı. Ve güneşin ateşi kıvrımları açınca, söz kıvrıldığı yerden açığa çıkacak. Ve işte o zaman yine tam ortadan başlayacağız yolculuğa.

7 Nisan 2017 Cuma

BANA ÖYLE BAKMA YA DA BAK!

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
07.04.2017

Yerin yüzü, dikmiş gözlerini bize bakıyor. Yeryüzünün milyarlarca gözü var. Dağların, taşların, bulutların gözleri; bitkiler ve hayvanların; mikroorganizmaları da ekleyin; gözleri saymakla tüketemezsiniz. Bakışları tehdit edici. Kendimizi tutarlı özneler olarak kurmaya çalışsak da bakışları bizi yerimizden ediyor, kabuğumuzu kırıyor, tutarımızı bozuyor, yekûnumuzu eksiltiyor. Hep yeniden kurmak zorunda kalıyoruz kendimizi.

Nesnelerin delici bakışları var. Lacan’ın “bakış” derken kastettiği de, nesnelerin bize bakmasıdır zaten. Gençliğinde Normandiya kıyılarında, bir balıkçı teknesinde konserve kutusunun tehdit edici bakışıyla karşılaşmıştı. Nesnelerin kem bakışı öylesine güçlüdür ki elimizi çabuk tutmazsak bizi ele geçirebilir, hatta öldürebilir bile. “Kem göz büyülenmedir, hayatı durdurma ve kelimenin tam anlamıyla hayatı öldürme gücüne sahip olan budur.” Medusa’nın taşa dönüştüren bakışı. Ve öznenin nesneye bakması ile nesnenin özneye bakışı arasındaki çatışmayı özne lehine sona erdirmek için bir evcilleştirme yüzeyi, “imge perdesi”ni icat ettik. Hızlı davranıp nesneyi imge perdesinde kıskıvrak yakalayamazsak, nesnenin bakışı yakalayacak bizi. Özne ile nesne arasına yerleştirilen imge perdesinin işlevi, geçici de olsa bakışı evcilleştirmektir (bkz Hal Foster, ‘Yeni Kötü Günler’, çev. Ferit Burak Aydar, Koç Üniversitesi).

İçeri aldığımız imgeler
Yeryüzünün bakışından korunmak için imge perdesiyle çevirdik etrafımızı ve sadece, bu perdede evcilleştirdiğimiz imgeleri aldık içeri. Yeryüzünün yabani bakışını çaldık ve bir süse, imgelerin sıradan dünyasında herhangi bir imgeye dönüştürdük; yetmedi, kültürel ve toplumsal olarak kodladık, sınıflandırdık. Ve süreç devam ediyor: yeryüzünü, nesneleri resmedip fotoğraflıyor, katalogluyoruz durmadan. Sanat ürünleri de nesnelerin kem bakışından korunmak için ürettiğimiz birer imge perdesidir, tablolar mesela. Kem bakışlar kabuğumuzu çatlatmasın diye duvarları tablolarla, nazar boncuklarıyla donattık. Lacan demişti: “Bazı tablolar birer göz aldatmacası iken, bütün tablolar bakışı ehlileştirmeyi amaçlar.” Ve imge perdesiyle çevrili korunaklı, tutarlı evcimen özneler dünyası yarattık. Zaman zaman tehdit edici bakışlar perdeyi aşıp bize ulaşmaya çalışsa da hemen bertaraf ediyoruz. Ve evcil imgelerden hiyerarşik babil kuleleri örüyoruz, kendimizi yerleştirdiğimiz. Evcilleştirilmiş bakışlar arasında tutarlı özneler olarak, elimizi kolumuzu sallayarak dolaşabiliyoruz.

Tüm engellemelere rağmen yabani bakışlar içeriye sızabiliyor ve bizi tuzağa düşürebiliyor bazen: Yoksulların, ezilenlerin, mültecilerin bakışları. Aman! Elimizi çabuk tutalım; daha fazla fotoğraf, daha fazla tablo üretelim; yabani bakışlar mutlaka evcilleştirilmeli. Üretilen her imge sadece ve sadece bakıştan korunmaya yarıyor bizi. “Aylan bebek”in kumsalda cansız yatan, içimize işleyen bakışının her ortamda evcilleştirilmesi gibi. Ya da aramızda “Les fauves”, yabani hayvanlar peydah oluyor bazen, Henri Matisse’in dahil olduğu sanat akımı. Ya da 70’lerin punk’ları gibi. Punk grubu Sex Pistols’ın konserlerini hatırlayalım: Ortaya koydukları performans, öznenin evcilleştirici imge perdesi kurmasına izin vermeyen ve sadece bakışıyla değil, davranışıyla da özne konumunu yerle bir eden bir performanstı. Seyirci konumunda, nesnesini evcilleştirmeyi düşünen özneler, özne konumlarını yitirmekle kalmıyor, nesne ile özne ayrımının silindiği bir kavganın ortasında buluyorlardı kendilerini.

İktidarın kolay lokmaları
Sonra ne mi oldu? En yabani olanı, imgeye dönüştürüp evcilleştirdik ve sonra da yabanilerin evcilleştirilmiş imgeleri, “post”ları çıktı ortaya. Yabani bakış imge perdesinden süzülüp içeriye, merkeze alındığında modaya dönüşmüştür çoktan, yıkıcılığından arındırılmış tüketim imgeleri. Şimdi “post-punk”lar var, punk’ın yumuşatılmış, nezihleştirilmiş, tüketime hazır, evcil imgeleri; kolaylıkla sindirebilirsiniz. Ya peki bizler? Bizler de iktidarın imge perdesinde birer evcil imgeye dönüştürülmedik mi? İktidar için kolay lokmalara. Bir oturuşta mideye indirebileceği hazmı kolay işlenmiş besinlere. Ama şimdi, en yabani bakışımızı takınmanın ve dimdik iktidara bakmanın zamanı. Aklıma Nietzsche’nin “hayır” diyen aslanı geliyor.

1 Nisan 2017 Cumartesi

AVANGART DEĞİL, BADİGART ARANIYOR

Antony Gormley

Fotoğraf: Rahmi Öğdül

RAHMİ ÖĞDÜL
31.03.2017

Her yerde yıkım var ve her yerde ölüm. “Terörün ve kaosun mimarları” iş başında. Yıkımdan besleniyorlar sadece ve varoluşları yıkıma bağlı. Yeryüzünü, bedenleri iliklerine dek sömürüyorlar, posalarını çıkarana dek. Nükleer santrallar gibi: önce toplumu atomlarına ayrıştırıyorlar, sonra da atomları çekirdeklerine ve parçalıyorlar; açığa çıkan enerjiyle semirdikçe semirdiler. Her yerde yıkım araçları, her yerde buldozerler.

Yıkımdan beslenmek
1960’larda avangartlar da fırçalarını terk ettiklerinde buldozerlere sarılmış ve doğanın içinde, araziye biçim vererek yapıtlar üretmişlerdi. Arazi sanatçısı Robert Smithson da fırça yerine buldozer kullananlardan. Buldozerler, her yerdeler; yıkımın araçları. Evleri yıkılıyor insanların başlarına; toplumsal ve doğal bağlar, ağlar parçalanıyor; yürekler paramparça. Yıkıntılar arasında dolaşıyoruz; yüzler harabeye dönmüş. Yıkımın mimarlarıysa sırtlarını Picasso’nun avangart mottosuna dayamış, yüreğimize su serpiyorlar: “Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar.” Yıkım hiç biter mi? Yıkımdan besleniyorlar. Ve hâlâ sanatta avangarttan medet umanlara şaşıyorum. En avangardın iktidar olduğu bir dönemde sanatçı avangart yıkımı savunabilir mi? Fenerbahçe’deki bir inşaat şirketinin, Picasso’nun mottosunu aşırdığını daha önce de yazmıştım. Araziyi çevirdiği tahta perdenin üzerine bu sloganı yerleştirmiş, altında da sanatçının imzası. Ve fotoğraflayıp yazıda kullandıktan sonra Facebook’taki bazı devrimci sitelerin bu fotoğrafı yazıdan bağımsız olarak kullandıklarını gördüm. Ve inşaat şirketinin bu avangart mottosunu beğenen ve paylaşan devrimciler vardı. Kapitalizmin tersten bir “détournement” gerçekleştirdiğini fark edemediler. Sitüasyonistlerin egemen kapitalist kültürel kodları tersine çevirme, saptırma yöntemini şimdi iktidar avangartlara uyguluyor ve “terörün ve kaosun mimarları”nın tuzağına düşüyoruz.

Parlak yüzeyli nesneler üretmek
Düştüğümüz durumu tanımlayan, yine bir avangart olmuştur, Marcel Duchamp: “Yeni-Dadacılar benim hazır-nesnelerimde güzellik buluyorlar! Pisuarı ve şişeliği meydan okumak için suratlarına fırlatmıştım, oysa onlar estetik açıdan övüyorlar bunları.” Yıkımdan beslenen hazır-yapım TOKİ konutlarını estetik açıdan övüyoruz şimdi. Duchamp’ın ardından gelen avangartlar, hazır-nesneleri bir tür nesne fetişizmine vardırmış ve bıkkınlık veren nesne enstalasyonu, enflasyonuna yol açmışlardır. İktidar da parlak yüzeyli nesnelerle oyalıyor bizi. Bir zamanların “eksik olan halkı çağıran” sanat anlayışı yerini, mevcut halk için üretilen sanata bıraktığında, mevcut nesneleri yeniden üretmeye koyulan sanatçı da içini yitirmiş ve bir yüzeye dönüşmüştür. Bugün sanatçının, dış dünyayı içine alarak demleyecek ve buradan kendi yapıtını üretecek bir içi, karanlık odası var mı? Herkes gibi imge bombardımanı, yıkım altında yaşayan sanatçı, yine herkes gibi bu imgeleri içine almama, parlak yüzeyinden kaydırma stratejisi geliştirerek sadece parlak yüzeyli nesneler üretmekle yetiniyor ve her ne kadar eleştirel gözükse de mevcut nesneler düzenine yeni nesneler ekliyor sadece. En eleştirel, yıkıcı hâli bile iktidarın yıkım projesiyle birlikte işliyor ve yeni rantlar üretmek üzere yıkımı merkeze taşıyan iktidar gibi avangart da yıkıma, kendini merkeze taşıyacak bir araç olarak bakıyor.

Sanat eleştirmeni Hal Foster, eski avangart fikrine bağlı kalsa da bu kavramı yeniden tanımlamak ve güncellemek gereği duymuş: “Verili düzende zaten var olan çatlakların izini sürme, bunlara daha da baskı bindirme, hatta bunları bir şekilde harekete geçirme” (‘Yeni Kötü Günler’, Koç Üniversitesi). Oysa yıkım yerine, çatlaklardaki, boşluklardaki özgürleştirici momentlerin izini sürene hâlâ avangart denilebilir mi? Bizim artık yıkıcı avangartlara, öncülere değil, hep arada duran örücülere ihtiyacımız var; Paul Klee’nin dediği gibi, “henüz eksik olan bir halkı çağıran”lara, delikleri örenlere; çatlaklara yerleşip özgürlükçü ilişkiler ağı örecek sanatçılara; bedenleri koruyup kollayacak ve çoğaltacak, kudretlendirecek, aralarındaki bağları pekiştirecek, çatlaklarda yeşeren özgürlük mekânlarını savunacak ‘bodyguard’lara. Yıkım çağında bedenleri koruyup kollamak gerekiyor.

25 Mart 2017 Cumartesi

RÜZGÂR, ÇALI VE ÇOCUK: HAYIR VE EVET

Antony Gormley

Annie Fourguette
RAHMİ ÖĞDÜL
24.03.2017

“Yalvarırım size kardeşlerim, bağlı kalın yeryüzüne ve inanmayın öte dünya umutlarından bahsedenlere!” Yeryüzünün kuvvetlerine, rüzgâra, suya, toprağa, ateşe, bedenlere inanmamız için yalvarıyor Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt). Umut, bu dünyadadır; suda, ateşte, toprakta ve rüzgârda. Bir rüzgâr çıksa diye az umutlanmıyoruz; mevcut şeyler düzenini dağıtsa, sırtımızdaki yükleri boşaltsa, yuvarlasa bizi diye. Rüzgârda yuvarlanan çalı umuttur. Ama kentin içinde, rüzgârın işe yaramaz bir çocuk, ucube muamelesi gördüğü ve evcilleştirildiği bir ortamda, ne bizi yuvarlayacak bir rüzgâra ve ne de rüzgârda yuvarlanmaya teşne bir çalıya rastlamak mümkün. Sosyal medyada dolaşan bir rüzgâr enerjisi şirketinin reklamındaki gibi rüzgâr, insanların başına saksı düşüren, eteklerini kaldıran, saçlarını bozan, çöpleri dağıtan, şapkaları uçuran, çocukların gözüne kum atan baş belası bir ucube olarak tanımlanmıştır ve ancak şirketin CEO’su ile sözleşme imzalayıp evcilleştirildiğinde içeriye alınır ve kabul görür (bkz The Wind Man). Evcilleştirilen rüzgâr değil, biziz aslında. Kentte delice esmemizden korkuyorlar. Kentin yolları asfaltlanmıştır. Van Gogh demişti, “normallik asfaltlanmış bir yoldur”, bırakın çiçeklerin büyümesini, rüzgârın delice esmesine bile tahammülleri yok. Oysa göçebe, yani rüzgâr norm dışıdır ve estiğinde normları ve formları dağıtıyor. İktidarın formlarını yerleştirdiği asfaltı çatlatacak göçebe rüzgârları, umudu bekliyoruz dört gözle.

İçimizde deli gibi esen bir rüzgâr var
“‘Hayır,’ demişti. ‘seni sevemeyecek kadar güçsüzüm artık, yalnız yaşayacaksın bundan böyle. Unutacağım seni.’” Andrey Platonov’un ‘Can’ adlı romanında annesi tarafından terk edilen küçük Nazar çölde tek başınadır (Metis). Ve yeni yaşamına yersiz yurtsuz, rüzgârda yuvarlanan kuru bir çalıyla başlar, Rusça “perekati-pole” (tarlada sürüklenen) diye bilinen dikenli bir çalıyla. Çölde karşısına çıkan çalıya dokunur ve şöyle der: “Seninle geleceğim ben de, yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.” Ve yürüyüp giderken çalının peşi sıra, birlikte düşünürler. Çalı, rüzgârın yardımına gerek duymadan, tozlara bulana bulana önünde yuvarlanıyordu.

Çocuk mu yuvarlanıyordu yoksa çalı mı? Çalı mı rüzgâr olmuştu yoksa çocuk mu? Rüzgârın, çalının ve çocuğun ayrımsızlaştığı bir düzlemdeyiz, çölde. Çöl oluşların yaşandığı göçebelerin uzamıdır, yerleşik alışkanlıkların, sağduyunun terk edildiği, yeni oluşların zuhur edeceği kaygan bir zemin. “Çocuk… kendiliğinden dönen bir tekerlektir” demişti Nietzsche, Zerdüşt’ün önsözünde üç dönüşümden bahsederken: “Ruhun üç dönüşümünden söz edeceğim size: Ruhun nasıl bir deve, devenin nasıl bir aslan ve aslanın nasıl bir çocuk olduğundan.” Deve, yaşamı değersiz kılan yüklerin altında ezilen bir ruhu temsil ederken, aslan bu yüklere “hayır” diyebilen bir ruhtur. Ancak yeni değerler yaratmak aslanın bile elinden gelmez. Yeni başlangıçlar ve değerleri yaratacak olan, masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuktur. “Hayır” diyerek, iktidarın sırtımıza yüklediği yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak, hafiflemek yetmiyor; bir çocuk gibi, kocaman bir “evet” diyerek yaşamı kucaklamak da gerekli. Ancak o zaman yaratabiliriz. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze, ‘Nietzsche’, Otonom). Rüzgâra, rüzgârda yuvarlanan çalıya, “kendi kendine dönen tekerleğe”, bir çocuğa dönüştüğümüzde sakın şaşırmayın: İçimizde deli gibi esen bir rüzgâr ve önümüzde icat edilecek yeni bir yaşam var.

Yeryüzü olun kardeşlerim!
Bernard Malamud’un Türkçeye ‘Kiev’deki Adam’ olarak çevrilen ‘The Fixer’ (Tamirci) romanındaki, Spinoza’nın ‘Etika’sını bir kopek karşılığında bir eskiciden satın almış roman kahramanı kitabı okurken sırtında delice esen rüzgârı, kasırgayı hissetmiştir. Ya siz? Deneyin: “Birkaç sayfa okudum ve sırtımda bir kasırga varmışçasına okumaya devam ettim”. Sırtında kasırga hisseden, kasırga olmuştur zaten. Rüzgâra sadık kalın! Yaşamı aşağılayanlara “hayır” deyin kardeşlerim; yeryüzünün kuvvetlerine ise “evet!” Ateş, su, toprak, hava olun, kudretli olun! Bırakın su yürüsün bedenlerinize, cemreler düşsün içinize. Yeryüzüne bağlı kalın, yeryüzü olun kardeşlerim!

17 Mart 2017 Cuma

DÜNYAYI SATİRLER KURTARACAK


Maurice Guiraud Rivière, "Dans eden çıplak ve satir", 1930

Henri Matisse, "İkarus", 1947
RAHMİ ÖĞDÜL
17.03.2017

En çok tanrı Apollon’un sesini işitiyoruz; ölçüden, akıldan, itidalden söz ediyor ve formlarla dolduruyor yeryüzünü. Dionysos ise şimdilik suskun; bazen, derinlerde yankılanan neşeli, coşkulu haykırışları çınlıyor içimizde. Sonra iktidarın buyurgan sesi: Düzen mi, düzensizlik mi? İstikrar mı istikrarsızlık mı? Dionysos için ne saçma bir soru, aralıklarda, çatlaklarda dans eden biri için? Bu tuzağa asla düşmez. Apolloncu mekânların içinde yaşasak da içimizden Dionysosçu bir çılgınlık yapmak da geçmiyor değil hani; yaşamı tüm çokluğuyla kucaklamak ve oluşu olumlamak. ‘Tragedyanın Doğuşu’nda Nietzsche, Sokrates felsefesinde vücut bulmuş ve buradan da Batı kültürüne taşınmış aklı temsil eden Apollon ile karnaval, dans ve esrimede açığa çıkan bedenselliği, yaşam enerjisini yücelten Dionysos arasında ayrım yapmıştı. Nietzsche yaşamı tüm hâlleriyle olumlarken Dionysos’tan yanadır elbette: “Ben Dionysos’un müridiyim. Aziz olacağıma bir satir olmayı tercih ederim.” Dionysos, Yunan kültüründe yarı tanrı yarı keçi olan satir olarak tasvir edilmiştir.

Büyük prodüksiyon
Azizler düalizmin tuzağına düşenlerdir, yaşamı olumsuzlayanlar: Bir tarafta aklı, ölçüyü, uyumu, düzeni, kontrolü, kendini tutmayı temsil eden Apollon; diğer tarafta, taşkınlığı, çoşkuyu, duyguları, tutkuları, dansı, kendinden geçmeyi temsil eden Dionysos. Tüm despotlar gibi 14. Louis Apollon’dan yanadır. Kendini güneş-kral olarak ilan ettiğinde güneş-tanrı Apollon’a özenmiş ve Versailles Sarayı’nın bahçesini Apollon’un yaşamından kesitler içeren heykel kümeleriyle donatmıştı. Bu heykel kümeleri kralın yaşamından alegorik kesitlerdir; tanrı-kralı oynamak için tasarladığı sahnenin dekorları. Ve tanrı-kralı oynayanlar, yeryüzünü kendi bahçelerine dönüştürürlerken, yaşamı, Dionysos’u çitlerin dışına sürecek ve sonra da soracaklar: Düzen mi düzensizlik mi? Aslında ölüm ile yaşam arasında ayrım yapmaya zorluyorlar bizi. Ölü dekorların arasında, ölü bir metne göre davranan, yerleri ve işlevleri belirlenmiş ölümsever aktörlerin düzenidir önerdikleri. Ve bu aktörler güneşin etrafında dönen uydular gibi tanrı-kralın etrafında dönecekler. Büyük prodüksiyon. Akışkan yaşam dekorların, kalıpların, metinlerin, haritaların, yolların ve yörüngelerin içine kapatılmıştır.

Tanrı-kral yeryüzünü ve bedenleri haritalandırırken, izlenecek yolları, aşılmaması gereken sınırları belirler. Ama yaşam haritalara boyun eğer mi hiç? Dionysos’u kalıpların içine kapatamazsınız; mutlaka taşacak ve taştığında sınırlar silinecektir. Delice akar, olmadık yerlere sıçrar, şaşırırsınız. Deleuze’ün tanrılar ile iblisler arasında yaptığı ayrım, Nietzsche’nin Apollon ile Dionysos arasındaki ayrımını yansıtır; satirlerle iblisler akrabadır çünkü: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır.” En ince ayrıntısına dek haritalandırılmış tekçi bir düzlemde bile yaşama açılan kapı aralıklarını, çatlakları buluverirler hemen; bir aralıktan diğerine sıçrayan yaşamın direngen kuvvetleri.

Satirleri tuzağa düşüremezsiniz. Harita nedir bilmezler çünkü. Ama (b)alıklar. Balıkların sürüler halinde geçtikleri yolların haritasını çıkarmak tuzaktır zaten. Boğaz, balıkların yoludur; Karadeniz ile Akdeniz arasında yaptıkları mevsimsel göçler sırasında balık tuzakları, dalyanlar kurulurdu Boğaz’da. Dalyanlar ortadan kalkarken otoyollarda AVM’lerin çoğalması manidardır. İnsanların sürüler halinde hareket ettikleri yollara tuzaklar kuruluyor şimdi. Dalyanlara girmesi kolaydır, ama çıkamazsınız. Sağduyunun sesini dinliyoruz çünkü; sağduyunun oku, farklı olanı değil, vasat olanı gösterir. Tanrı-kral sağduyunun formlarından vasat tuzaklar kuruyor: Milliyetçi, dinci, cinsiyetçi, ırkçı tuzaklar. Vasatın semirtildiği besi çiftlikleri. Vasati kırk çöp barındıran kibrit kutuları. Oysa Dionysos taşkındır, sağduyuya sığdıramazsınız; taştığında yaşamın hesaplanamaz çokluğunu, tekilliklerini bir hamlede kucaklayıp yaşamı olumlayacak. Dünyayı azizler değil, satirler kurtaracak.

11 Mart 2017 Cumartesi

TEKNO RİTİM, ANAMORFOZ VE EMMA'NIN DANSI

Man Ray, "Metroda Dans", 1948

Yaşlı Pieter Bruegel, "Düğün Dansı", 1566
RAHMİ ÖĞDÜL
10.03.2017

Güm! Güm! Güm!... Keşke yüreklerimiz de bu kadar güçlü atsa! Kadıköy Çarşı’da içkili yemekli bir mekân; içerideki müziğin basları o kadar yüksek ki içim titreşiyor, arada belli belirsiz melodiler. Resmen ritim pompalıyorlar içimize. Hayatın çok farklı ritimleri vardır ve bu ritimlerin üzerinde melodiler dolaşır, birbirlerine dolanır ve bağlanırlar. Doğanın ritim sazcıları, ağustos böcekleri ve çekirgeler; doğanın diğer çalgıcıları kendi melodilerini, doğaçlamalarını icra etsinler diye tempo tutuyorlar sanki. Ve herkes kendi müzikal cümlesini kurduğunda ve bu cümleler kontrpuanlarla birbirine bağlandıklarında doğanın çok sesliliğini işitiyoruz, tabi işitebilirsek. Doğanın işaretlerini okuyamıyoruz artık, seslerini de. Doğa bir kakofoni olarak duruyor.

Yüreğinin ritmi
Kentin de farklı ritimleri var. İçinde bulunduğum mekândaki tekno vuruşların şiddetinden insanların birbirlerini işiteceklerini ve dolayısıyla cümle kurabileceklerini hiç sanmıyorum. Kurulamayan cümlelerin birbirlerine kontrpuanlarla bağlanmasından da söz edemeyiz tabii. Bir kakofoni. Bu ritim sadece bedenin sindirim sistemini hızlandırıyor, daha fazla içmeyi ve yemeyi. Susuyoruz. İçime pompalanan ritmin hızıyla mekânı terk ediyorum. Dışarıda kaldırımdaki bir sokak müzisyeninin kurduğu melodik cümleler, otomobillerden yükselen motor ve korna seslerine, “dum dum tıs”lara karışıyor. Modernitenin giderek hızlanan ritmine tapan fütüristler bu ortamı çok yaratıcı bulabilirlerdi ama bu karmaşada cehennem azabı çekenler de var. İnsanın kendi özünden yabancılaşmasının semptomlarını görenler. İnsanın gerçekten bir özü var mı? Varsa, bu öz hiç değişmeden kalabilir mi? İnsanın bir özü varsa bir de bu öze uygun bir ritmi olmalı; yüreğinin ritmi. “Yüreğinin götürdüğü yere git”, diyorlar. Yüreğin ritmi, nabız. Nabzın atışı bireyden bireye değiştiği gibi, farklı duygu durumlarında da değişebiliyor. Ne tümel bir insan var ne de tümel bir insan ritmi. Herkes kendi yüreğinin ritmini izleseydi nereye giderdik acaba? Gideceğimiz ortak bir yer var mı?

Şimdi bir yer inşa edebilir miyiz?
İnsanın özünü ve ritmini sabitleyenler, gideceği yolu ve varacağı yeri de sabitliyorlar: Ütopya, yani “yok-yer”. Farklılıkların yadsınmasıyla varabileceğimiz olmayan bir yer yerine, tüm farklılıklarımıza rağmen birbirimize dokunarak, yeni bağlantılarla şimdi ve burada bir yer inşa edebilir miyiz? Sanattan yardım alırsak işimiz kolaylaşacak: Anamorfoz, bir perspektif tekniği. Aynı düzlemde farklı perspektiflerle farklı olanı, görünmeyeni gösterme yöntemi. O kadar dik durmaya alıştırdılar ki bizi, belkemiğimiz kireçlendi, esnekliğimizi yitirdik. Oysa esnediğimizde yeryüzü farklı bir açıdan, bambaşka ilişkiler düzeni olarak görülecek. Anamorfoz tekniğiyle yapılmış Holbein’ın “Büyükelçiler” (1533) tablosuna dik durup baktığınızda gördükleriniz ile eğildiğinizde gördüğünüz arasındaki fark. Büyükelçiler şatafatlı giysileri ve sahip oldukları nesneleriyle kendi kimliklerinden ne kadar da eminler; ama aynı düzleme yöneltilen anamorfik, eğik bir bakış kibirlerinin aslında boş olduğunu açığa çıkarıyor. İktidar havada duruyor, dokunsak düşecek.

Tekno ritimlerin üzerimize boca edildiği mekâna geri dönüyorum. Konuşamıyoruz, konuşsak da birbirimizi duyamıyoruz. Dans mı etsek acaba, bedenin evrensel diliyle mi anlaşsak? Bedenler bir kez devinmeye başlayınca durduramazsınız. Ve birbirine bağlanan ve birlikte devinen bedenlerden yayılan kudreti bir düşünün! Madem artık yüreklerimiz tekno ritimle çarpıyor, o halde vakit yitirmeden birbirimize bağlanmalı. İnsanı tanımlayan özü değil, kurduğu bağlantılar ve ilişkilerdir. Ve ne çıkarsa bu ilişkilerden çıkıyor; devlet bile. Anarşist Gustav Landauer, devletin insanlar arasında bir ilişki biçimi olduğunu, farklı bağlanma biçimleriyle ondan kurtulabileceğimizi ve gerçek bir topluluğa dönüşebileceğimizi vurguluyor. Anamorfik bir bakış gerekli, aramızdaki doğrudan bağlantıları görünür kılmak için. İşte o zaman iktidarın tüm numaraları boşa çıkacak. Bedenlerin doğrudan birbirine bağlandığı ve herkesin kendi nabzına göre eğilip büküldüğü, anamorfik, doğaçlama bir dans hayal ediyorum, Emma Goldman’ın dansını: “Devrimde dans olmayacaksa ben gelmiyorum.”

3 Mart 2017 Cuma

POPÇULAR, ROCKÇILAR, CAZCILAR VE ZIMPARA KÂĞIDI


RAHMİ ÖĞDÜL
03.03.2017

Şefin elindeki sopasıyla herkesi sustalı maymuna çevirdiği ve benzer sesler çıkarmaya zorladığı uyumlu, armonik bir ortam. Orkestradan farklı sesler çıkması, şefi haliyle çok kızdıracak. Tartışma mecburen popçular, rockçılar, daha doğrusu müzisyenler arasında geçiyor, şaşırmamalı. Toplumsal olan, aynı zamanda müzikaldir, sahnelenen müzikal de toplumsal. Ve elbette tartışma müziğin içinde geçecek: Tek tonun dayatıldığı, baskıcı, tek sesli bir ortamında mı yaşayacağız, yoksa tek tonun tahakkümünden kurtulup yeryüzünün tüm seslerini kucaklayan ve bu seslerin yan yana durabildiği çoklu bir ortam mı yaratacağız?

Tek tondan yükselen sesler
Diyelim ki popçular despotik bir şefin dayattığı tek tonlu bir müzikal ortama itiraz etmiyor ya da destekliyor; bu anlaşılır bir şeydir. Çünkü yaptıkları müzik, tek tonun hâkim olduğu ve farklı seslerin kakofoni ya da detone diye dışlandığı bir müziktir. Pop düşünce, farklı olanın kendi başına durmasına tahammül edemez; farklı olan ancak “sample” olarak içeri alınır ve kapitalizmin süpermarket mantığının kültürel dışavurumu olan “çokkültürcü” bir anlayışla tek tonun ve pop kalıplarının içinde sindirilir; ortaya yavan bir tüketim nesnesi çıkmıştır. Melodilerin tek ton etrafında dönüp durduğu bir kısırdöngü yaratılmış ve müzisyen de bu armonik kısır döngünün içine kapatılmıştır. Rockçı ise müziğin asi çocuğudur, tüm kalıplara isyan eder ama yine de müziğini rock kalıplarıyla üretecektir; şarkı sözleri ne denli yıkıcı olursa olsun, müziği piyasanın kabul ettiği kalıpların içine kapatılmıştır.

Notaları kanatlandıranlar
Cazda olduğu gibi, müzikal kısırdöngüyü, kalıpları kırıp, alıp başlarını uzaklara gidemezler. Taşranın çemberinden kurtulmak zordur. Alman filozof Herder 1769’da denize açıldığında bunu başarmıştı: “Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor… Kıyıdayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı” (R. Safranski, Romantik, çev. Ali Nalbant, Kabalcı). Bedenin kıstırıldığı çemberden çıkıp dışarı açılması, düşüncesine geniş alanlar açması, doğaçlamadır. Doğaçlamada düşünceler ve notalar engin hava sahasında kanatlandığında hiç de tanıdık olmayan farklı seslerle karşılaşılır. Çok önemli, çünkü müzikte farklı olan, kakofonik ya da detone diye bastırılmıştır. Cazcı, notaları kanatlandırandır, John Coltrane mesela. Birlikte çaldıkları Miles Davis, sololarının çok uzun olduğunu belirtince, Coltrane nasıl duracağını bilemediğini söylemiş. Kanatlanan düşünceleri durduramazsınız. 1960’ların ortalarında “serbest caz” stilinde deneyler yapmaya başladığında tonun egemenliğinden sıyrılmış ve atonal müziğe ulaşmıştır.

Sıyrılmak kolay değil
Atonal müziğin tarihi, evin boğucu, despotik, tek tonlu havasına rağmen, tüm tonlara ulaşmaya çabalayanların tarihidir. Anton von Webern, “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” diye yazıyordu (Yeni Müziğe Doğru, çev. Ali Bucak, Pan). Tek tonun despotluğundan kurtulduklarında tüm seslerin eşit haklara sahip olduğu bir ortama ulaşmışlardı. Arnold Schönberg’in ilk atonal kompozisyonu olan 1908 tarihli “2. Yaylı Çalgılar Kuarteti”nde soprano, Alman şair Stefan George’un dizeleriyle başlar yolculuğuna: “Başka gezegenlerin esintilerini işitiyorum… notaların içinde dolaşıyorum, dokunuyorum.” Sağduyunun dar çemberinden açık sulara açıldığımızda, başka dünyaların esintileriyle özgürlüğe kanat çırpıyoruz.

Tek tondan sıyrılıp engin hava sahasına ulaşmak kolay olmuyor: “Doğal olarak zorlu bir savaş oldu; en korkunç yasakların, en büyük korkuların yenilmesi gerekti. Böylelikle belli bir tona bağlı olmayan parçalar yazılmaya başlandı” (Webern). O yüzden, deriniz zımpara kâğıdı gibi olmalı. Mücadele, tek tonun aşındırıcı etkisine direnebilme ve sürte sürte özgürlük alanları açabilme meselesidir. Sitüasyonist Guy Depord da çokluğu kucaklayan, kitaplardan, dergilerden, gazetelerden alıntıları, fotoğrafları, bina ve şehir planlarını, çizimleri içeren ‘Mémoires’ adlı bir kitap hazırladığında kapağını zımpara kâğıdından yapmıştı.

26 Şubat 2017 Pazar

UMUT, UMULMADIK OLANIN KUDRETİDİR

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
24.02.2017

Kim bilir kaç kez gördük güneşi? Kim bilir kaç kez gündoğumu ve günbatımı yaşadı yeryüzü? Güneşten hiç kuşkulanmadık; gökyüzü bulutlu olsa da onun hep orada olduğunu biliyorduk, mutlaka bize yüzünü göstereceğini. Zifiri karanlıkların dağılacağı sabahları bekledik ve hiç yanılmadık. Şimdi yine aynı alışkanlıkla bekliyoruz, güneşin içimizi ısıtacağı, zihnimizi aydınlatacağı günleri. Ama bu bir alışkanlık; bizi beklentiye, eylemsizliğe sürüklüyor; olgulara, hep yinelenen şeylere bel bağlıyoruz. Eyleme geçmeye ne gerek var, beklemek yeterli; nasıl olsa güneş yine doğacak ve güneşli günler göreceğiz çocuklar.

Beklenti ile umudu birbirine karıştırıyor, tekrarı umut sanıyoruz. Hep aynı alışkanlıkla güneşin yine doğacağını ve kederli günlerin dağılacağını ve neşeli oluşlar yaşayacağımız günlerin mutlaka geleceğini olgulara dayanarak söylerken, doğal döngüleri topluma taşıyoruz. Ama toplum artık doğal döngülerle değil, yapay despotik döngülerle çalışıyor. Peş peşe, hep aynı baş belası şeylerin dönüp durduğu kısırdöngüler. O yüzden umudun beklentiyle bir ilişkisi yok, olmamalı. Umut, olmadık şeyleri, imkânsızı istemektir. Peki, ne yapmalı? En iyisi Lewis Caroll’ın 'Aynanın İçinden' kitabındaki Kraliçe’ye kulak verelim; Alice’e, imkânsız olana inanması için alıştırma yapmayı öneriyor: “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan; bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu.” Hiç hesapta olmayan ve tüm beklentileri altüst edecek olmadık şeylere inanmak. Durmadan yinelenen olgulara değil, olaya inanmak. Olmadık şeylere inanmak, mevcut olanın, hep aynı olanın geri dönüşüne değil, farklı olanın açığa çıktığı ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeyler düzenini alt üst ettiği bir olayı ummaktır. Olmadık şeyleri bekleyemezsiniz, siz olmadık bir şey olabilirsiniz ancak, yani umut. Beklenti, doğal döngülerin zamanına ait. Bekleyelim nasıl olsa güneş doğacak. Oysa despotik bir toplumda umut, bekleme odasına kapatılmıştır; o yüzden olmadık bir şeye, bir olaya dönüşmeden duvarları yıkamazsınız ve bu kudreti zamanın çizgiselliğini kırdığımızda yakalayabiliriz, tıpkı Stoacıların 'kairos'unda olduğu gibi, yani eyleme geçmeye karar verdiğimiz ân.

Bakışımızla evcilleştiriyoruz yeryüzünü; sonra yeryüzü de bizim bakışımızı bize yansıtarak bizi evcilleştiriyor. Ve durmadan yinelenen ve sonsuza kadar yinelenecek olguların rehavetine gömülüyor ve sonra da hiç şaşırtmayan, bildik olgulara dönüşüyoruz. Bir bahçıvanın bahçesindeki olguların döngüselliğini sevmesi gibi, despot da tebaasının aynı örüntüleri yineleyen olgulara dönüşmesini sever. Despotik zaman yönetiyor bahçeyi. Şimdi hiç bitmeyen kışı yaşıyoruz ama bahar gelecek; bize hep bahar vaat ediliyor. Ama unutmayın, bahçıvanın ya da despotun baharı kendisinedir.

Umut bu olmamalı. Her şeyin dönüp durduğu ve hep aynı olanın geri döndüğü bu kısırdöngüden umut çıkmaz. Umut, yinelenen olguları değil, umulmadık olanı, olayı ummaktır. Temrin yaparak olmadık şeyleri istemek, kudretli varlıklara dönüşmek. Ve umudun kudreti, çizgisel zaman anlayışının bizi beklentiye sokan çizgiselliğini kırdığımızda ortaya çıkabilir ancak; zamanı birbirini izleyen homojen ve içi boş kompartımanlar olarak kurgulayan ve raylarda ilerleyen bir trenin vagonlarını andıran bu despotik zaman anlayışını bozunca, yani treni raydan çıkarınca.

Yüzeyde, durmadan yinelenen ve aynı olanın geri döndüğü olgular var. Umut, derinlerde bir yerlerde olmalı; umut toprağın, suyun, tenimizin, kitap kapaklarının ya da bir resmin boyasının altındadır; yüzeye çıkacağı ânı kolluyor. Henüz yüzeye çıkmamış, kımıl kımıl kımıldanan fark yığınlarının, yoğunlaşmalarının zonklaması. Olmadık şeylere inananlar, yüzeyin altındaki bu kudreti duyumsayanlardır. Yüzeye henüz çıkmamış, çıkmasıyla birlikte bildiğimiz dünyayı değiştirecek olan kudret. Herakleitos “umulmayanı ummazsan, onu bulamazsın. Çünkü onu arayıp bulması zor ve zahmetlidir” demişti. Zordur, çünkü hep aynının yinelendiği olgular düzeninde farkın açığa çıktığı bir olayı, olay-oluşu, “gerçekçi olup imkânsızı istemeyi” gerektirir.