11 Ocak 2018 Perşembe

YAŞAMAYA YÜZÜNÜZ VAR MI?

Fayyum Portreleri, M.S. 1.-3. yy.

Bernini, "Azize Teresa'nın Vecdi", 17. yy.
RAHMİ ÖĞDÜL
12.01.2018

Yüzlerimiz, seyretmeye doyamadığımız manzaralar. Neler gizliyorlar acaba derinliklerinde? Ne yaparsak yapalım gizlenemiyoruz. Yüzümüz ele veriyor bizi. Yüzümüzü olmadık biçimlere soksak da anlam ağlarından kaçamıyoruz; içimizdeki çalkantılar yüzümüze vuruyor ve yakalanıyoruz. Yaşadıkları hayatla sorunları olanların durmadan yüzleriyle oynadıkları zor zamanlardan geçiyoruz. Yüzün parçaları yerli yerine oturtulmalı. Ama olmuyor, hayat bozuyor yüzlerimizi. Hayatlarını anlamlandıramayanlar, yüzlerine biçim vererek anlam yaratacaklarını sanıyorlar. Yüzler maskelerdir. Maskeler yüzeyin altında olup bitenleri saklayabilir mi? Hayat akıyor ve yüzümüz, en akışkan yüzeyimiz, akıntılarla durmadan dalgalanıyor. Ama kaskatı yüzler görüyorum her yerde. Selfie’lerin gülümseyen donukluğunun altında yaralı ruhlar var. Selfie’lerle kimlik üretimi. Kimlik ölü kabuktur. Selfie’ler ölümü hatırlatıyor.


Melih Cevdet Anday’ın dostlarıyla parkta çektirdiği bir fotoğrafa dair yazdığı “Fotoğraf” şiiri geliyor aklıma: “Ama ben hiç böyle mahzun olmadım/Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/Oysa hayattayız hepimiz.” Evet, hepimiz hayatın çalkantılı sularındayız, ama fotoğraf ölü denizdir, ölümü hatırlatması o yüzden. Oysa yüzler, dünyanın tüm rüzgârlarına ve akıntılarına açık, dalgalı denizlerdir. Kimi zaman sakin, uysal, çarşaf gibi; kimi zaman hafif bir esintiyle dalgalanıyor; kimi zaman bir fırtınanın habercisi, patladı patlayacak. Bazen yüzeyinde farklı dip akıntılarının oluşturduğu anaforlar belirir. Fırtınalı suları andırır hiddetlendiğinde; bıraksanız hırçın dalgalar mekana yayılıp her şeyi yıkacak. Bazen neşeli dalgaların üzerinde bir martı gibi kanatlanır yüzün çizgileri. Bazen de korkunç dalgaların üzerinde uçan fırtına kuşlarını andırırlar. Bazen derin suların dipsiz karanlığı yayılır yüzlere. Yüzler durmaksızın dalgalanan yüzeyler. Fotoğrafta zaman donmuş, yüzlere de ölüm katılığı sinmiştir.

Portre, açık denizleri ölü denize çevirme sanatıdır. Portrelerde yüzler zamanın ve mekânın dışına taşınmış ve soyutlanmıştır. Bireyin inşasıyla birlikte ortaya çıktığı söylense de henüz Batılı anlamda bireyin ortaya çıkmadığı zamanlarda da portreler yapıldı. Ve ilk portreler bu dünya için değil, aksine öte dünya, yani ölüm için tasarlanmıştır. Öteki dünyadaki yolculuklarında ölüye eşlik etmeleri için. Mısır’da M.S. 1. ve 3. yüzyıllar arası yapılan ve “Fayyum Portreleri” olarak bilinen portreler, günümüz portrelerini andırsalar da sadece soyutlamalardır, hayattan tecrit edilmişlerdir. Tecrit: soyutlamanın eski dildeki karşılığı. Bu portreler ve portrelerin temsil ettiği yüzler, yaşamdan tecrit edilmiş ve öte dünyaya kapatılmış ölülerin yüzleridir. Fayyum portreleri, mumyaların kefenlerine dikilirdi. Anday haklı; resimde ölümü hatırlatan bir şeyler var.

Bedendeki arzu ve duygu hareketleri yüzün topografyasını akışkanlaştırıyor. Sanatçı Bernini “Azize Terasa’nın Vecdi” heykelinde azizenin yüzündeki bedensel akışları mermere kaydetmiştir. Yine Barok dönemde yaşamış olan Fransız sanatçı Charles le Brun (1619-1690), Descartes’in “Ruhun Tutkuları” yapıtını modellerinin yüzlerine uygulamış, yüzdeki duygu akışlarına dair “Umut ve Korku” başlığını taşıyan bir dizi illüstrasyon üretmiştir. Le Brun’a göre ruhun tutkularını yüz kaslarından okumak mümkündü. Dolayısıyla yüz kaslarındaki değişimler doğru okunduğunda, bir bedendeki ruhun tutkuları ve duygu akışları kodlanabilirdi. Le Brun 14. Louis’nin hükümranlığında Versailles Sarayı’nda sanat programları düzenlemiş bir saray ressamıdır. Aynı zamanda Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi’nin de başkanıydı. Günümüzde de kapitalist iktidar yüzlerin üretilmesi, kaydedilmesi ve arzu akışlarının kodlanmasıyla ilgileniyor.

Filmler, televizyonlar, gazeteler ve dergiler enformasyon akışlarını kontrol etmekle kalmayan, aynı zamanda yüz üreten ve kaydeden makinelerdir. Üretilen yüzlerden bir yüz seçip suratımıza geçiriyoruz. Toplum artık üretilen yüzlerle denetleniyor. Yüzümüz, üzerinde sayılar ve kodlar taşıyan kredi kartlarıdır. Denetim toplumu, kapatmaya gerek duymuyor artık, yüzlerin enformasyon akışını kodlayarak iş görüyor. Yüzlerimiz, üzerinde numaramızın yazılı olduğu kimlik kartlarımız. Yüzümüzü biz üretmiyoruz, bize veriliyor. Yüzler, ölümü hatırlatıyor. Yaşamaya yüzünüz var mı?

7 Ocak 2018 Pazar

YÜREK DÜZ ÇİZGİYE SIĞAR MI?


Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
05.01.2018

İnsanın yüreği dağ yollarını andırır, kıvrım kıvrımdır. Yürek düz çizgiye nasıl sığsın ki? Haliyle kentin düz caddelerinden kaçacak ve dağlara vuracaktır kendini. Olmadı, kentin çizgilerini eğip bükecek ve yaşadığı kenti bir yüreğe dönüştürecek. Kentin kıvrımlı sokakları yüreğin kıvrımlarıdır, kıvrımlarda yine kıvrımlı yürekler dolaşacak. Eğer kent bir yüreğe dönüşmüşse düz çizgi kırılmış demektir; kırılan sadece çizgi değildir, sistemin omurgası, çizgisel zaman ve mekan da kırılmış, zamanlar ve mekanlar çoğalmıştır. Yüreklerin kıvrımlarında dolaştıkça yüreklerle birlikte zamanlar ve mekanlar da birbirine dolaşır. Yürek kent, kent de evren olur. Ve işte o zaman her insan yeryüzünün ritmini iliklerine dek hisseder ve yeryüzünün ritimleriyle salınır tüm bedeni; yeryüzü olur.

Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”ndaki kahramanı soruyor “Düz nedir?” diye ve yanılıyor: “Bir çizgi düz olabilir ya da bir cadde, fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” İçimizde dağ yolları var, dağ yollarının ritmiyle atıyor yüreğimiz. Ama bedenlerimiz iktidarın doğrusal zamanı ve mekanına sıkışmış, saatin tekdüze tiktaklarıyla deviniyor. Saat zamanının homojen mekanında tutsak alındık. Yüreklerimiz kıvrım kıvrım olsa da düz çizgide yürümeye zorlandık. Yüreklerimizin daralması o yüzden. Her nesne ve canlının kendine özgü zamanı ve mekanı vardır, kendi ritmiyle salındıkça kendi mekanını yaratır. Ama şimdi hepimiz tek zaman ve tek mekana kapatıldık. Henri Lefebvre’nin Ritimanaliz’deki önerisini dinleyip kentin ritimlerine kulak kabarttığımızda inşaat makinelerinin yıkım sesini işitiyoruz sadece. Makinelerin çıkardığı yıkım sesleri saat zamanının tiktaklarıdır. Yüreğin kıvrımlı yollarını düzleştiriyor, çoklu zaman ve çoklu mekanı tekleştiriyorlar. Ve bu sesler bizi iktidarın zamanına, emeğimizi üç kuruşa sattığımız saat mekanına mahkum edip hiçleştiriyor. Vakit nakittir çünkü, insan ise, Marx’ın dediği gibi, “zamanın enkazı”.

İngiliz yazar John Fowles, “Ağaç ve Doğanın Doğası” (Afa Yayınları) kitabında eski kentlerle modern kentleri karşılaştırıyor, hayatın ve insanın nasıl da düzleştirildiğinden yakınıyordu: “Kent ve kasabaların daha eski ve daha plansız mahalleleri tamamen bir ormanı andırır; özellikle de içimizden geçiş biçimleriyle, kendilerini ortaya koyuş tarzlarıyla, yolumuzu kaybettirmeleriyle, açılmaları ve kapanmalarıyla, şaşırtmaları ve memnun edişleriyle. Yirminci yüzyıl mimarisinin birçok aptalca hatası içinde en aptalca olanı, gösterişli kent planlamasında bu eski modeli unutmak olmuştur. Geometrik ve doğrusal kentlerin insanları, geometrik ve doğrusal olur; ahşap kentlerin insanlarıysa daha insan gibi insan olur.” Yürekleri bir orman gibi kıvrım kıvrımdır çünkü. Fakat Fowles bunun aptalca bir hata olduğunu söylerken yanılıyor; çok akıllıca çünkü. Tıpkı kent gibi insan da kıvrımlarında isyanlar saklar ve iktidar insanı, kıvrımlarından arınmış düz bir çizgi olarak icat etmek için mekanı ve zamanı düzleştirmiş; yüreği, kentin düz çizgisinde yürümeye zorlamıştır; isyan etmeyi unutsun, doğrusal geometriye, sömürüye boyun eğsin diye.

Italo Calvino’nun “Görünmez Kentler” kitabındaki Ersillia kentinin sakinlerini hatırlayalım; kentin kıvrım kıvrım ilişki ağlarından dışarı çıkıp kentlerine bir tepeden bakmış ve bir hiç olduklarını anlamışlardı. Kıvrımlarından arınmış bir yürek hiçtir çünkü, saat gibi tıkır tıkır işleyen mekanik bir makine. Oysa insan kıvrımlarda dolaştıkça, bağlantılar kurdukça var edebilir kendini. Doğanın ve toplumun bağrına çizilen düz çizgilerle birbirimizden ayrı düştük. Dolaştığımız ve dolaştıkça birbirimize dolandığımız kıvrımlı yollar çizgisel yollarla parçalandıkça, giderek daha yalnızlaştık ve sonunda kapitalizmin çizgisel otoyolunda bir başımıza kaldık; birbirimizle ölümüne yarışıyoruz şimdi.

Sömürünün düz çizgisinde yüreklerimiz daralıyor. Yürek daralması iyidir, eşeklik yapmak için hala bir umut var demek ki. Le Corbusier düz çizgilerden oluşan kentler tasarlamıştı: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır… Eşek zikzak çizer”. Dosdoğru nedir ki? Bir çizgi dosdoğru olabilir ya da bir cadde, “fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” Kıvrımlarında fay kırıklarını, isyanları çoğaltıyor.

30 Aralık 2017 Cumartesi

BİR METRONOMA DÖNÜŞMEK

Man Ray

RAHMİ ÖĞDÜL
29.12.2017

Nesnelerin durgun olduklarını düşünürseniz, yanılırsınız. Bir nabız gibi atıyor ve dalgalanıyor hepsi. Her nesnenin moleküler düzeyde kendine özgü bir ritmi var; canlıların ritimlerini ise kendi bedenlerimizden biliyor, doğanın ve kendi doğamızın ritimleriyle dalgalanıyoruz. Ne çok ritim var yaşamın içinde, hiç kulak kabarttınız mı? Kimisi düzensiz, kimisi ise düzenli. Kimisi döngüsel kimisi doğrusal. Ve hayat bu ritimlerin üzerinde icra edilen bir doğaçlama gibi açıyor kendini. Döngüsel ritimlere olumlu anlamlar yüklüyoruz genellikle. Kozmik ritimlerin dışavurumu olan döngüsel yıl dönümlerine yenilenme umuduyla yaklaşıyoruz. Kaostan kozmosun doğuşunu tekrarlayan mitsel zamanların ritimlerini devraldık; her yeni yıl bir başlangıç; yeni bir kozmos doğacak, inanıyoruz. Saat zamanının, doğrusal, tekdüze, yorucu ve katlanılmaz ritiminin kırılacağı ve bıkkınlık veren ne varsa hepsini yok edecek yeni olanın bu kırıktan doğacağını umuyoruz.

İster doğal, ister yapay olsun, hayatın tüm ritimleri bedenlerimizde titreşiyor; bedenlerimiz bir ritim yumağı. Ritimler denizinde bir metronom gibi, kentin ve doğanın ritimleriyle salınırken, akışın içindeyken ritimleri ayırt edemiyoruz ama. Hayatın ritimlerini duyabilmek ve ayırt edebilmek için bir balkonu ya da açık bir pencereyi öneriyor Lefebvre. Aynı anda hem ritimlerin içinde hem de dışında olabilir ve kentin senfonisini dinleyebilirsiniz. Sesleri ayırt etmeyi deneyin, kentin yaşayan bir varlık olduğunu, makinelerle canlıların evliliğini duyumsayacaksınız. Henüz ortaya çıkmamış olanı, görünmeyeni görünür kılacak seslerdir bunlar.

Ritimleri analiz etme uğraşını henüz var olmayan birinin portresini yapmaya benzetiyor Henri Lefebvre. Ritimler, sahte benzerlikleri bir kenara atıp farklılıkları önceden görmemizi sağlayacak ve şimdi içinde geleceğin simasını ortaya çıkaracak. “Ritimanalist” dinler, ilk başta kendi bedenini dinler ve bedenini bir metronom olarak kullandığında dış ritimleri değerlendirebilir ancak. Bedenimizdeki ritimler; yürek atışı, nefes alış verişler. Ve yeryüzünün tüm ritimleri bedenin ritimlerine karışıyor. Kimi zaman hızlanıyor ve kimi zaman yavaşlıyor. Yaşadığınız apartmanı dinleyin örneğin; Marc Caro ve Jean-Pierre Jaunet’in birlikte yazıp yönettikleri Delicatessen (Şarküteri) filminde olduğu gibi. Apartman bir evrendir, bir mikro kozmos. Arzuyla sallanan yatak yaylarının ritmi duyulur önce; bir metronom gibi zamanı eşit aralıklara bölen bu ritimlerin üzerinde viyolonselle çalınan bir ezgi yükselir. Bir kadın merdiven boşluğunda ritmi aksatmadan, zamanı kaydırmadan halısını döver. Havaya yayılan toz bulutlarının da bir ritmi vardır. Bisiklet tekerleğini şişirmeye çalışan bir adamın pompayla çıkardığı sesler katılır diğer seslere. Yatak yaylarının ritmi hızlanır, sanki bir yere yetişeceklermiş gibi. Ritmi aksatmamak için diğer ritimler de hızlanır. Tavanı boyayan bir başkasının fırça sesleri. Zımbayla delik açma sesi. Örgü ören bir kadının şiş sesleri. Yatak yayları giderek hızlanır, apartmandaki bedenlerin ritmi de. Ve sesler gürültüye doğru kayarken sonunda zirveye ulaşırlar; ardından faaliyetler bıçak gibi kesilir. Yatak yayları orgazma ulaşmıştır.

Henri Lefebvre “ritimanalist” olarak adlandırdığı, ritimleri analiz edecek bir şahsiyetten, bu şahsiyetin disiplinler aşırı bir yaklaşım benimseyeceğinden söz ediyor. “Mekanlardan çok zamanlara, imgelerden çok ortama, belirli olaylardan çok atmosfere duyarlı bu kişi tam anlamıyla ne bir psikolog, ne bir sosyolog, ne antropolog ne de bir iktisatçıdır; bununla birlikte tüm bu alanların kıyısına yaklaşır ve uzmanların kullandığı araçlardan yararlanabilir…. Daima dinleme halinde durur ama yalnızca kelimeleri, konuşmaları, gürültüleri ve sesleri duymakla kalmaz, aynı zamanda bir senfoni veya bir opera dinler gibi bir evi, bir sokağı, bir şehri de dinleyebilir” ( Ritimanaliz, çev. Ayşe Lucie Batur, Sel Yayıncılık).

Bizler olup bitmiş şeylere, temsillere, imgelere odaklanarak gündelik olanı anlayacağımızı sanıyoruz ama olmuyor. Bedenimizi tüm ritimlere duyarlı hale getirdiğimizde, bir metronoma dönüştürdüğümüzde, yinelenen ritimlerde ortaya çıkan farkı duyumsayabiliriz. Ve işte o zaman anlayabiliriz doğmakta olanı. Henüz yüzeye çıkmamış olanın, henüz mevcut olmayanın nabız atışlarını duymuyor musunuz? Nasıl da güçlü atıyor, sarsılıyoruz.

23 Aralık 2017 Cumartesi

BOYNUMUZDA SEMİYOTİK TASMALAR

RAHMİ ÖĞDÜL
22.12.2017

Ortaçağlarda keşişler elyazmalarını çoğaltırken hata yapmamaya özen gösterirlerdi. Yapacakları her hata Araf’taki bekleme sürelerini arttıracaktı çünkü. Dikkatlerini ne kadar işlerine verirlerse versinler, yazıyı kopyalarken hata yapar ve yaptıkları hatanın faturasını Titivillus’a çıkarırlardı; Titivillus, yazıları çoğaltanlara musallat olan ve hata yaptıran iblis. Yine önümüze koydukları metinleri çoğaltıyoruz ve yine hata yaparsak Araf’ta bekleme süremiz artacak.

Felix Guattari’nin dediği gibi, “semiyotik boyun eğdirme”ye maruz kalıyoruz. Kapitalist toplumda boyun eğdirme temelde yazıyla ilişkili semiyotik bir boyun eğdirmedir, yaşamın her hangi bir alanında kullandığımız semiyotik tarzları, jestleri bu yazı yasasıyla ilişkilendirmek, yasaya uymak zorundayız, aksi takdirde kendimizi özel kurumlarda bulabiliriz. Tekrarlarla hep aynının dönüp duracağı tasarlansa da olmuyor, araya Titivillus, yani yaşam giriyor ve hata yapıyoruz. Hep aynı şey durmadan geri gelmiyor, tekrarlardan fark çıkıyor ortaya. Hata, farkın ortaya çıkmasına ve çizgiselliğin, döngüselliğin kırılmasına ve çeşitlenmeye yol açıyor. İktidar hatayı affetmiyor ama, yazıda yapılacak küçük bir değişiklik tüm metnin anlamını değiştirebilir ve beklenmedik bir olay gelebilir başına.

O yüzdendir metni ihlal edenleri cezalandırması; deli, sarhoş, anormal, meczup, suçlu olarak damgalayıp kapatması. Ve bizler de keşişler gibi metni çoğaltırken hata yapmamak için özen gösteriyoruz; yazı yasası tüm jestlerimize, düşüncelerimize sinmiş; jestlerimizle ve düşüncelerimizle metni durmadan çoğaltıyoruz. Hata yaparsak Araf’taki bekleme süremiz artacak, biliyoruz. Araf, hapishaneler, tutukevleri, akıl hastaneleridir.

Evrimi insan ile son bulan çizgisel bir süreç olarak soyutlayanlar metindeki sapmaları göz ardı etmişlerdir hep. Oysa bir organizmada gerçekleşen küçük bir varyasyon, bir sapma, içinde yaşadığı ekosisteme bağlı olarak evrimsel bir değişime yol açabilir ve metni dönüştürebilir. Evrim bir hedefe kilitlenmiş çizgisel bir süreç değil, aksine varyasyonlarla, sapmalarla durmadan çatallanan ve çeşitlenen bir düzlemdir, çokluğun düzlemi. Bir mühendisin aklından çıkmış bir proje değil, aksine metnin içindeki rastlantısal eklemelerle iş gören bir brikolajdır. Brikolör, yani brikolaj yapan, çoğu kez uzun vadeli bir hedef gözetmeksizin, biriktirdiği nesnelerden birini çıkarır ve ona hiç beklenmedik bir işlev kazandırabilir. Eski bir araba tekerleğinden bir vantilatör, kırık bir masadan bir şemsiye mesela. Evrim de bir brikolör gibi, bir ayaktan bir kanat ya da bir çene kemiği parçasından kulak üretir. Darwin de ortaya çıkan yeni yapıların daha önce var olan ama sonradan farklı işlevlere uyum sağlayan organlardan gelişmiş olduğunu söylüyor. Evrim, milyonlarca yıl boyunca metnini yavaş yavaş elden geçiren, biraz şuradan kesip, biraz buraya eklenti yaparak düzelten, dönüştüren bir brikolör gibi iş görüyor. Bir yemek borusu parçasından bir akciğer imal etmek, François Jacob’un deyişiyle, “büyük anneden kalma bir perdeden eteklik yapmaya benziyor” (Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayıncılık).

1959 tarihli ‘Melekler Düşerken’, yönetmen Roman Polanski’ye ait bir film. Filmden bir sahne: Kahraman katıldığı savaşın ölümcül atmosferinden kaçıp yıkık bir eve sığınır; burada kendisi gibi savaş alanından kaçmış düşmanıyla karşılaşır. Önce tüfeğini doğrultur düşmanına; sonra silahsız ve zararsız olduğunu anlayınca tüfeğini indirir. Düşmanı dostane bir tavırla elini paltosuna sokar. Asker birden korkuya kapılıp can havliyle sarıldığı tüfeğini ateşler, düşmanı ölmüştür. Ölü düşmanının paltosuna sokulu elini dışarı çıkardığında, sıkılı yumruğunun içinde iki dal sigaraya rastlar. Mermi hedefini ıskalamamıştır; fakat sigaralarını tüttürürken yazı yasasını saptırma ve kendi mekânlarını yaratma fırsatını ıskalamışlardır.

Savaş, iktidarın metnidir; metne, yazıya göre hareket edilen ölümcül bir ortam. Araya tam Titivillus girecek, yazıya tam yaşam sızacakken, askerlerden biri metni hatırlamış ve metne sadık kalmıştır; yazı yasası öldürmelerini ve ölmelerini emreder çünkü. Ve mevcut metinde yapacakları küçük bir hata ölümü değil de tıpkı evrimde olduğu gibi yaşamı çoğaltacaktı. Semiyotik boyun eğdirmenin tasması boynumuzda olduğu sürece biz de hep ölümü çoğaltıyoruz. Ve ne yazık ki melekler düşerken iktidarlar yükselecek.

20 Aralık 2017 Çarşamba

KÖR VE DİLSİZ KÖSTEBEK


Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
15.12.2017
Bir köstebek”; Deleuze böyle tanımlıyor iktidarı: “İktidar ne görür ne de konuşur. Sadece tüneller ağı içinde kendi yolunu, delikleri bulan bir köstebektir… Konuşmadığı ve görmediği için bizleri gördürür ve konuşturur”. Kör ve dilsiz bir köstebeğin gözleri ve diliyiz. İçimizdeki tünellerde dolaşıyor; ve bu tüneller ağının çok sayıda çıkışı vardır; dışarı açılan delikler, duyu organlarımız. Alien gibi içimize yerleşmiş; gözlerimizden ve ağzımızdan dışarı açılıyor. Biz görmüyoruz, iktidar görüyor ya da iktidar gibi görüyoruz; biz konuşmuyoruz, iktidar konuşuyor ya da iktidar gibi konuşuyoruz. Bedenlerimiz ele geçirilmiş; bedenlerimiz sömürge. Ve iktidar, bedenlerimizde kendini üretiyor durmadan. İktidarı eleştirirken bile iktidarı çoğaltıyoruz. Mevcut nesneler alanı olan sağduyunun çemberi içinde kaldığımız sürece iktidarın gözleridir gözlerimiz, ağzımız iktidarın ağzı. Sağduyuya çağırıyoruz; sağduyu, farkı yok ederek her şeyi birbirine benzetiyor ve birbirine benzeyen temsiller dünyasına kapatıyor bizi. Çünkü sağduyu tek bir yöne, yani vasata doğru gider: “En çok farklılaşmış olandan en az farklılaşmış olana, tekillikten kurallıya, dikkat çekiciden sıradan olana” (Deleuze). Bir bataklıktayız, hep aynı olanın durmadan geri döndüğü bataklıkta çürüyoruz. Sağduyunun çeperlerini çatlatıp yaşamla buluşmadığımızda iktidar dolaşacak içimizde, bir köstebek gibi. Ve konuştuğumuzu sanacağız ama konuşan iktidardır, gördüğümüzü sanacağız ama gören iktidar. Düşünmekten hiç söz etmiyorum bile.
Bolu Beyi içine giremediği ve duyu organlarından dışarı açılamadığı, daha doğrusu gördüremediği ve konuşturamadığı için gözlerine mil çektirmiştir seyis Yusuf’un. Hikâyeyi biliyorsunuz: Bolu Beyi, seyisi Yusuf’tan kendisine yağız bir at, bir küheylan getirmesini ister ama Yusuf getire getire cılız mı cılız, sıska mı sıska bir tay getirmiştir. Seyis Yusuf baktığında mevcut olanda farkı, oluşu görür, temsili değil. Oysa iktidarın bakışının merkezinde temsil var. Dünyayı dogmatik düşünce imgesiyle anlamlandırır, işine öyle gelir çünkü. Bu düşünceye göre dünya sabitliklerden kurulmuştur, olup bitmiş şeylerden; ve dünya bu haliyle yansır düşüncemize. Herkesin gördüğü ve görüp adlandırdığı sabit kimlikler. Ve iktidar bu sabit kimlikler, tuğlalarla inşa eder hiyerarşik kulesini. Seyis ise doğadan, yeryüzünden öğrenir; yüzeydeki izlerden, işaretlerden henüz ortaya çıkmamış olanı, temsil edilemeyeni, görünmeyeni, yani farkı okuyabilendir. Bolu Beyi form görürken, seyis Yusuf formun altında yeğinliklerin, fark kümelerinin bir nabız gibi attığını, formun kalıcı olmadığını duyumsar. Bu fark kümeleri içeriden mevcut formu yıktıklarında yeni bir formla karşılacak, cılız tay bir küheylana dönüşecektir.
İçimize iktidar kaçmış. Biz de baktığımızda iktidar gibi şeyleri olup bitmiş halleriyle, temsiller olarak görüyor ve iktidarın hiyerarşik kulelerine yerleşiyoruz, bir tuğla gibi. Ve temsillere güveniyor, kendi oylarımızla seçip merkeze gönderdiğimiz temsilciler aracılığıyla hayatı algılıyoruz. Ya da hayatı bizim için, bizim adımıza temsilcilerimiz yorumluyor ve inanıyoruz. Tıpkı seyis Yusuf gibi temsili değil de hayatın dönüştürücü kudretini görüp dile getirdiğinizde iktidar bir tehdit olarak algılayacaktır sizi. Çünkü dayandığı temsil ve temsilci ilişkisi çökecek. Bolu Beyi’nin seyisin gözlerine mil çektirmesinin nedeni, seyisin hayata temsil aracılığıyla değil, doğrudan bakmaya cüret etmesidir.
Artık gözlerimize kızgın mil çektirmeye gerek duymuyor iktidar. Çünkü egemen medyanın temsil üretme aygıtlarıyla yapıyor bu işi; ürettiği temsillerle kör ediyor ve hayatı göremiyoruz. Temsile dayalı dogmatik düşünce imgesiyle yakalıyor, düşünemiyoruz. İçimizdeki köstebek bizi bataklığa sürükledi, kımıldayamıyoruz. Çünkü “temsil, her şeyi dolayımlar fakat hiçbir şeyi kımıldatmadığı gibi harekete de geçirmez” (Deleuze). Hayatın akışıyla teması kesilmiş sağduyunun bataklığında temsilciler ve temsillerle birlikte çürüyoruz, boğazımıza kadar batmışız; bu yüzden dik durmak ve eğilmemek gerekli. O zaman Samuel Beckett’e kulak verelim: “Boğazınıza kadar dışkıya batmışsanız, yapacağınız tek şey şarkı söylemektir.” Biz de öyle yapıyor, şarkılar söylüyoruz.

9 Aralık 2017 Cumartesi

ALICE HAYVANLAR DİYARINDA

Lucas Cranach, "Lucretia", 1537


RAHMİ ÖĞDÜL
08.12.2017

İmgesiz olmuyor ama imge ile de olmuyor. İmgelere her seferinde ayar vermek gerekli. Dozunu ayarlamazsanız zehirleyebilirler sizi. Batı’da yaşanan Reformasyon sırasında imgenin tehlikesini fark ettiler ama imgeden de vazgeçemediler. İki ucu sorunlu değnekti çünkü. Bir uçta klasik çıplaklığı, imgeyi aşırı yücelten bir ikon-severlik vardı; öte uçta imgeyi yok etmeye çabalayan ve mistisizme yönelen ikon-kırıcılık. Ama dedim ya, imgesiz olmuyor. Ve iki uçtan da kaçınmak için çıplak tenin çürümeye yazgılı bir örtü olduğunda karar kılıp imgeyi korudular.

Reformasyonla birlikte İsa’nın ölüm imgesi, bizzat imgenin ölümüne bir çözüm olarak sunulmuştu. İsa’nın çürümeye yazgılı bedeni bir örtüydü, kutsal ve temsil edilemez doğasını ancak bir örtü, çıplak bedenle göstermek mümkündü. Rönesans’ta olduğu gibi İsa’yı bir Apollon olarak betimlemek putperestliğe, paganizme düşmek anlamına gelecekti. İsa’yı hiçbir şekilde temsil etmemek de ikon-kırıcılığın mistisizmi demekti. Reformasyon ressamları bu sorunu örtüye, çıplak bedene eşdeğer bir önem atfederek ve örtü ile çıplaklık arasında bir geçiş imkânı yaratarak çözdüler. Örtü, görmeye bir engel değildi, aksine görmeyi de mümkün kılan koşuldu. Luther’in teolojisine de uygundu bu anlayış; Tanrı kendisini ancak örtü aracılığıyla dışa vurabilirdi. 16.yy’da aralarında Grünewald, Cranach, Baldung-Grien, Dürer’in de yer aldığı pek çok sanatçı, görünen ile görünmeyen arasındaki gerilimi yansıtan “Lucretia” tabloları yapmışlardı. İntihar etmek üzere olan kadını temsil eden bu tablolarda kadın elindeki bıçakla imgeyi, ikonu yok etmeye kalkışırken resmedilir. Askıda tutulan bu eylem, ikon-severlik ile ikon-kırıcılık arasındaki tarştışmaya da bir çözüm getirmişti. Örtü ya da imge gerekli; görünmeyeni, temsil edilemeyeni duyumsatmak için.

İmge örtüyse altında neyi sakladığı çok önemli. Zehri de saklayabilir, şifayı da. İmge “farmakon”dur, dozuna bağlı olarak ilaç da olabilir zehir de. Günümüzde imge zehirlenmesi yaşıyoruz. Leblebi tüketir gibi vitaminlerin tüketildiği bir çağda üzerimize aşırı miktarda imge boca ediliyor, kaçamıyoruz. Biliyorsunuz, vitaminlerin yağda çözünenleri var, suda çözünenleri. Yağda çözünen vitaminler vücutta birikerek hastalıklara yol açabiliyor; suda çözünenleri kolayca dışarı atabilirsiniz. İmge de öyle. İktidarın ürettiği imgeler hem yağda çözünen cinstendir hem de eser miktarları bile zehirleyebilir sizi; bedeninizi ve zihninizi ele geçirip tüm algı yetinizi bozabilir; gösterdikleri çarpıtılmış bir dünya imgesidir çünkü. İmge, yeryüzünün, yaşamın üzerine serilmiş bir örtü; kuklacının perdesi; oluşu, yaşamın akışını bizden saklıyor.

Sanatın ürettiği imgelerin yağda çözünenleri olsa da daha çok suda çözünürler. Ve gördüğünüzde “ilaç gibi geldi” diyebilirsiniz. Kolayca bünyeden atılırlar; ama sağlıklı bir beden için eser miktarları bile yeterli. İktidarın ürettikleri ise çok ciddi algı bozukluklarına yol açabiliyor; nesnelere, kadınlara, yeryüzüne, genel olarak yaşama bakışınızı çarpıtarak zihninizi, bedeninizi ve bakışınızı zehirliyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında KADEM’in hazırlattığı posterler mesela; kadına yönelik şiddeti güya eleştiriyorlar ama tam tersi, savundukları eril ideoloji ve şiddettir. Alice, Harikalar Diyarı yerine hayvanlar diyarına yerleştirilmiş. Gözümüze indirilen perdelerde toplum birden, NatGeo’nun “Öldürmeye Programlananlar” kurmacasına, bir “jangıl”a dönüşüyor. Kente baktığınızda her yerde hayvanlar aleminin erkeklerini ve erkeklere boyun eğmiş dişilerini görebilirsiniz artık. “Bozayılar bir sığırı tek bir darbede öldürecek güçtedir. Ama bu güçlerini eşlerine karşı kullanmazlar.” Demek ki isteseler kullanabilecekler. “Kurtlar 750 kg çene basınç gücüne sahiptir. Ama eşlerine asla saldırmazlar.” Ama saldırabilir ve öldürebilirler de, erkekler öylesine güçlü, korkun onlardan! Toplumdaki şiddet ve kadına yönelik şiddet doğallaştırılmış. Ama yalan söylüyor, doğayı da, toplumu da çarpıtıyorlar; dişi hayvanların da aynı güce sahip olduklarını unutuyoruz. Ve bu imgeler, yediğimiz abur cuburlarla birlikte yağda biriktikçe hayatı zehir ediyorlar bize. İmge “farmakon”dur. Prospektüsünü okumadan sakın kullanmayınız!

1 Aralık 2017 Cuma

HİYERARŞİK ÖLÜM MAKİNESİ

Klaus Rinke
RAHMİ ÖĞDÜL
01.12.2017

Hiyerarşileri sorgusuz sualsiz kabulleniyor ve hiyerarşilere tapıyoruz. Hiyerarşi sözcüğü kutsal olanı içeriyor çünkü; Yunanca kutsal anlamına gelen “hieros” ile erk, yönetim anlamına gelen “arkhe” sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur: Kutsal İktidar. Ve kör ediyor bizi. İktidarların kirli düzenlerini göremiyoruz. Kirli düzenlerini sürdürebilmek ve hep haklı çıkabilmek için sırtlarını göksel ve kutsal olana yaslamışlar. Kutsal olanı sorgulayamazsınız. Hiyerarşi sözcüğü ilk kez MÖ 6.yy’da melek gruplarının göksel seviyelerini belirtmek için kullanılmış. Fakat çok geçmeden kilise yönetimine özgü katı düzenin, otorite ve bağlılık seviyelerinin gösterilmesinde kutsal bir iktidar aletine dönüşmüş. Yaşamı kaskatı tabakaların altında hapsetmek dışında başka bir işe yaramıyor.

Hiyerarşi, yaşamın o ele avuca sığmayan akışını bastırmak, bedenlerin birbirlerine doğru akmasını önlemek içindir. İktidarların tüm kirli işlerini, yağmalarını, sömürülerini, katliamlarını örtmek için. Yaşamın olumsuzlanması; yaşamı tabakalarla dolayımlayarak yok sayma çabası. Hiyerarşi temsillere dayanır, ölü kabuklara; formları ast ve üst olarak ayrıştırıp kalıplar halinde dondurdukça yeryüzü soğuk hava deposuna dönüşecek; dondurulmuş beden ticareti. Hiyerarşi, ölü bedenlerden ölüm kuleleri inşa etmektir. Ama unutmayın, yeryüzünün isyanı ölüm kulelerini yıkacaktır her seferinde. Çocuklar kumsalda yaptıkları kumdan kalelerin bir süre sonra dalgalar tarafından yıkılacağını bilirler; ama biz yaşamın dalgalarını unutuyoruz.

Soylu aile ve Jeronimo
Durmadan sahili döven dalgalar gibi yeryüzünün dalgaları da kumdan kuleleri yıkacaktır ama biz akıllanmıyoruz. Birbirimizin gözlerinin içine doğrudan bakmak, birbirimize dokunmak yerine iktidarın hiyerarşisinde ölü formlar olmayı yeğliyoruz; Heinrich von Kleist’ın ‘Şili’de Deprem’ öyküsünde olduğu gibi. Kentin zengin ve soylu bir ailesinin yanında çalışan yoksul Jeronimo ile ailenin biricik kızı Josephe arasındaki yakınlaşmayı fark eden ailenin reisi, Jeronimo’yu kovar, kızını da bir manastıra kapatır. Jeronimo manastır bahçesine gizlice girer ve sevişirler; bir bebekleri olur. Kilise yasalarına göre kadın idam edilecektir, Jeronimo ise hücreye kapatılmıştır. Kadının idam edileceği an geldiğinde, çaresizlik içinde hücresinde kıvranan Jeronimo da intihar etmeye karar verir; ve tam bu esnada birden büyük bir deprem gerçekleşir ve kentin tüm yapıları, duvarları yerle bir olmuştur. İktidarın yargısından kurtulan Jeronimo ve Josephe bebekleriyle birlikte kentin dışındaki kırsal alanda diğer depremzedelerle bir araya gelirler.

Kontlar ve dilenciler
Yaşamın dalgaları hiyerarşinin kumdan kalelerini, yerleşik değer ve yargıları yıkmıştır. Ve tabakaların arasından, hücrelerden kurtulanlar şimdi doğrudan birbirlerine dokunarak başka bir dünya kurmuşlardır: “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık. Birbirlerine yardım etmek için adeta yarışıyorlardı… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki.” Ne var ki insanlar arasındaki bu doğrudan ilişki kısa sürer. Depremde ayakta kalmış bir kilisede şükran ayini yapılacağı duyurulur. Ayin sırasında tüm ahlaki ve yasal değerler yeniden kurulur ve yeniden hınç ve linç toplumu inşa edilmiştir. Kutsal iktidar birbirine doğru akan bedenleri bir kez daha öldürmüştür.

Hiyerarşide duygulara yer yoktur, emir komuta zinciriyle işleyen bir ölüm makinesi. Nazi Almanyası’nda gördük nasıl işlediğini. İngilizcedeki “duygu” sözcüğü “emotion”, Latincede “hareket etmek, dışarı çıkmak” anlamına gelen “emovere” sözcüğünden türemiş. Duygular: Bedenlerin hücrelerinden çıkıp birbirine yönelmesi, birbirine bağlanması. Ama günümüzde “emotion”, dijitalleşmiş ve yerini “e-motion”a bırakmıştır. Bedensiz, djital bir ortamda duygularınızı dışa vuramazsınız; emojiler, bedensiz varlıkların çaresizliği. Emojilerle ölüm makinelerine direnemezsiniz. Oysa bedenler, akışkan duyguların vatanıdır; duygular bağlar bizi birbirimize. Birbirinize doğru akmadıkça ölüm makinelerine direnemezsiniz. Bedenlerimizi hatırlamamız, bedenleşmemiz gerekiyor.