23 Haziran 2017 Cuma

HEPİMİZ ALGI TESTİNDEN GEÇTİK

Rene Magritte, "Bir Yolculuk Anısı", 1952
RAHMİ ÖĞDÜL
23.05.2017

Çocuğun algı becerilerini test etmek için kullanılan masum oyunlar vardır. Nesneleri renk ve şekillerine göre ayrı kutuların içine yerleştirmek gibi. Ve çocuk ayrıştırmayı becerdiği zaman alkışlıyoruz. Sonra büyüdüğünde, bu kez sadece nesneleri değil, farklı etnik, cinsel, dinsel kimlikleri, norm dışı bedenleri ayırıp ayrı kutulara yerleştirdiğinde iktidar alkışlıyor. Formları ayrıştıran norm elekleri gibi çalışıyoruz. Ayrıştıran, zaten ayrıştırmaya maruz kalmıştır. Daha işin başında, nesneleri ayrıştırmayı öğrendikçe, bizi yakalayan, biçimlendiren ve yönlendiren “dispozitif”lerin oyuncağı oluyoruz. Algı testinden geçip geçememize bağlı olarak, ayrıştırılan bizleriz. Görünmez bir el, bizi biçimlerimize ve renklerimize göre ayrı kutuların içine yerleştiriyor. Ve yerleştirildiğimiz formların içinden bakıyoruz dünyaya. Bu formlar şablonlardır. Şablonlara uydurmak için önümüze çıkan her şeyi kesip biçiyor, pürüzlerini gideriyoruz. Uyduramadıklarımızı ya günah keçisi olarak kentin dışına, çöle sürüyor ya tecrit ediyor ya da ortadan kaldırıyoruz. Bu faşizmdir. Masum bir algı testi ile başlayan yolculuk, faşizm ile son bulabiliyor.

Platon’un tanrısı Demiurgos yeryüzünü aşkın formlardan yapmıştır. Elinin altındaki hazır formları bir terzi gibi dikerek yeryüzünü giydirmiş. Yeryüzüne nasıl bakacağımızı bize öğretenler, algılarımızı biçimlendirenler, Demiurgos’un yeryüzüne yerleştirdiği formlarla başlıyorlar işe. Resme yeni başlayanlar için hazırlanmış kitaplar, dünyayı aşkın formlar olarak görmemizi öneriyor. Armut mu çizeceksiniz? Armutun eğri büğrü konturlarını, ayrıntılarını bir kenara bırakın. Ne görüyorsunuz? Bir çember ve onun üzerine yerleştirilmiş bir üçgen. Önce geometrik bir armut çizin; sonra da bunu bozup pürüzlü hale getirdiğinizde dünyevi bir armuta ulaşacaksınız. Bize önerilen, Platoncu anlayışı uygulamaktır. Algılarımız dünyevi formları değil, aşkın formları görmek üzere biçimlendirilmiştir. Bu dünyadaki nesnelerin çıkıntılarını, ayrıntılarını, pürüzlerini giderirseniz, aşkın formlara ulaşırsınız. Ve resme yeni başlayanlar gibi, yeryüzü formlarının pürüzlerini, çıkıntılarını düzleştirdikçe, yeryüzünün soyut geometrik resmini çiziyoruz durmadan.

Mayıs 68 olayları hakkında konuşan Edgar Morin de tekil bir olayın kesilip biçilerek bir şablona uydurulmasından söz ediyor: “İdeolojiler kendi şemalarına uydurabilmek için, olayı kesti, biçti, pürüzlerini giderdi. Her şey düzene uyduruldu… Ölü yiyen böcekler, cesedi silip süpürdü; geriye, olayın açıklanamayan, ussallaştırılamayan yanları kaldı” (Kavramlar ve Bağlamlar Arasında, YKY). Yine Platoncu anlayış iş başında. Şemaların dışında bırakılmış kuvvetlerin şimşek hızıyla topluma yayılmasıyla birdenbire ortaya çıkan bir olay, çok geçmeden kesilip biçilerek bildik şablonlara uydurulur. Olay, bir kurmacanın bildik olay örgüsüne yerleştirilmiştir. Oysa olay, tüm kurmacalardan, anlamlandırmalardan, ussallaştırmalardan kaçandır. Resme başlarken çizdiğimiz geometrik formları gerçek bir armuta benzetmek için üzerlerine yerleştirdiğimiz eğriler, kıvrımlar, pürüzler var ya, onlar olaydır. Ama bir farkla; yeryüzünde aşkın form yoktur. Formlar yeryüzünün içkin kuvvetlerince biçimlendirilmiştir. Ve bu formları hazır-nesne olarak kurmacanın örgüsüne yerleştirseniz de, beklenmedik, hesapta olmayan tekillikler çıkar ve kurmacanızı, soyutlamanızı bozar. Ve tekillikler şimşek hızıyla yayıldığında şaşırırsınız. Yapacağınız tek şey, tekil olanın pürüzlerini gidermek ve bir sınıflandırma nesnesine, tikele çevirmektir. Ussallaştırılmış ve uysallaştırılmıştır. Ama olay, tüm ussallaştırmaların dışında kalan ve sınıflandırılamayandır.

Bir ayrıştırma ve sınıflandırma aygıtı olan iktidar, olayın ele geçmezliği karşısında şaşkın ve çaresiz. Sahte olaylar, kurmacalar hazırlar: Kaos-kozmos oyunları. Sahte olaylar, olayın yüzeye çıkmasını önleyemez, geciktirebilir ancak. Diktatörlük, içi boş bir kurmacadır. Olayı kurmacayla bastıramazsınız. Hepimiz algı testinden geçtik ama algıyı kutulara sığdıramazsınız; çatlaklar bulacak ve görünmez olanın alanına sızacak. Ve Olay: Görünmez olan içkin kuvvetler görünür ve algılanır olmuştur.

16 Haziran 2017 Cuma

'TEKHNE'NİZİ HAZIRLAYIN, GİDİYORUZ!

M.I.A, "Borders", Video.

Ivan Ayvazovski
RAHMİ ÖĞDÜL
16.06.2017

Kıyıda oturup adaları seyretmeyi, hayal kurmayı kim sevmez ki? Ada deyince aklınıza egzotik adalar gelmesin, seyrettiğim İstanbul’un Prenses Adaları’dır; hayal gücünü kışkırtacak hiçbir özelliği olmayan yerleşik adalar. Ama insanın hayal gücünü kışkırtan, ada fikridir. Önce ayrılışı, ardından da yeni başlangıçları akla getirir. Bu yüzden hayalimizdeki adalar hep ıssızdır; yaratıcı eylemlerimizle kendimizi gerçekleştireceğimiz yer. Dolayısıyla ada insandır. Ve kıyıda oturup adaları seyreden, aslında kendini seyreder, geçmişini ve geleceğini bir ada imgesinde yakalamıştır.

Adaya ulaşmak için anakaradan ayrılmanız gerekecek önce. Karadan ayrılanın iki yüzü vardır; biri ayrıldığı karaya, diğeriyse ulaşacağı adaya dönük. Anakara, basmakalıp düşüncelerin birbirine eklendiği, hep aynının biteviye dönüp durduğu kısır döngünün, sağduyunun, yerleşik düzenin alanıdır; kapatılmanın, tıkabasa doldurmanın ve konformizmin. Karada zaman ve mekân, kapitalizmin örgütlediği haliyle sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelebilir; geçmişi ve geleceği olmayan cehennemsi bir şimdi içinde çaresizce asılı kalmış gibi hissedebilirsiniz. Her şeyin yere sabitlendiği karadan ayrılmak ve çalkantılı bir yüzeyde serüvene atılmak yürek ister ama. Anakarayı adadan ayıran boşluk, yani deniz çalkantılı bir yüzeydir, serüvenlere açık. Denize ‘tekhne’ (yun.) ile açılırsınız, yani ‘yapabilme gücü ve becerinizle’. Bir deneyim alanı olarak deniz, yani boşluk bedenlerin kendi kudretlerini keşfedecekleri ve yapabilme becerilerini artıracakları etiğin alanıdır. Oysa kara, bedenin kudretini yasalarla kısıtlayan ahlakın alanı. Etik alanın çalkantılı sularında devindikçe bedeniniz ve ‘tekhne’niz yeryüzünün kuvvetleriyle birlikte dönüşecek. Adaya ulaştığınızda artık siz, siz değilsiniz.

Denize açılırken ‘tekhne’nin neresinde durduğunuz önemli; yüzünüzün nereye baktığı. ‘Tekhne’nin baş kısmındaysanız; yüzünüz eski olana değil, yeni karşılaşmalara açıktır. Ve fırtınalı denizde adaya ulaşmaya çabaladıkça bir bedenin nelere muktedir olabileceğini keşfedersiniz. Teknenin kıçında oturuyorsanız; karadan kopuşu, yitirdiklerinizi izlemekle yetineceksiniz. Ve alışkanlıklar, ezbere bildiğiniz yollar geride kalırken içinizi bir hüzün kaplayabilir ve bu hüzün nostaljiye dönüştüğünde artık neyi yitirdiğinizi unutsanız bile aklınız ve bedeninizi, yani ‘tekhne’nizi klişeler, yaşamı değersiz kılan yükler işgal edecektir. Deli sularda yol alabilmek için hafiflemek gerek. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze). Ve Nietzsche de ruhun üç dönüşümünden söz ederken, ancak masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuğun, yaşamı değersiz kılan yüklerden kurtulabileceğini söylüyor; yeni başlangıçlar ve değerler yaratacak olan çocuktur. O yüzden adaya bir çocuk gibi de çıkabilirsiniz; ya da yaşamı değersiz kılan yüklerle bir sömürgeci olarak da, Robinson Crusoe gibi: “Bundan daha sıkıcı bir roman hayal etmek zor, çocukların hâlâ bunu okuduğunu görmek son derece üzücü. Robinson’un dünya görüşü yalnızca mülkiyet üzerine kuruludur; ondan daha ahlakçı bir mülk sahibi görülmemiştir” (Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam). Robinson kıtanın kapitalizmini, yaşamı aşağılayan değerlerini adaya taşımıştır.

Deleuze ‘Issız Ada’ makalesinde, coğrafyacıların adaları oluşlarına göre kıta ve okyanus adaları olarak ikiye ayırmasını felsefi düşünceye taşımıştır. Kıta adaları, kıtadan bir kopuşun ürünüdür. Okyanus adaları ise okyanusun dibinden birdenbire yüzeye çıkan adalar. İnsan adaya yönelirken, adaları üreten bu ikili hareketi de bünyesinde taşır: Kopuş ve yeni başlangıçlar. İçimizde okyanuslar var. Ve derinlerde, henüz yüzeye çıkmamış gizil güçler: Yaratıcı kudretimiz. Yaşamın, birlikte yaratmanın yeni olanaklarını icat etmek için ‘tekhne’mizdeki yüklerden, bizi kısıtlayan, ağırlaştıran, güçsüz bırakan safralardan kurtulmalı önce. Çalkantılı sularda birbirimize doğru yelken açtıkça bakın nasıl da kudretleneceğiz. İnsan hem ‘tekhne’dir hem de ada. “Deniz şarap rengine büründüğünde tekneni kıyıya çek ve etrafını taşlarla çevir” demişti Hesiodos. Şimdi sular güneşin ışınlarıyla pırıl pırıl. ‘Tekhne’nizi yolculuğa hazırlayın, adalara gidiyoruz.

15 Haziran 2017 Perşembe

GÖLGELERİMİZDEN KORKUYORLAR

Eileen Carey

Chauvet Mağarası; Fransa
RAHMİ ÖĞDÜL
09.06.2017

Gölgeleri seviyorum. Biçimi ışığa ve devinime bağlı olarak değişen yeryüzündeki yansılarımız. Bizi yeryüzüne bağlayan ve hareket ettikçe biçim değiştiren uzantılarımız. Ama yeryüzünü, doğayı yitirince gölgelerimizi de yitirdik; tersi de doğru. Birden karşımıza çıktıklarında korkuyoruz şimdi. İnternette dolaşan bir videoda sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğunun gölgesinden korkması ve kaçmaya çalışıp kaçamaması bizi güldürüyor. Kendi hâlimize gülüyoruz. Yitirdiğimizi sandığımız doğa birden karşımıza çıkabiliyor. Bedenin tuhaf, acayip uzantısı. Acayip ve ucube. Ele geçmez, göçebe, ucube gölgeler olarak yeryüzünde dolaşırken gölgemizi konturların içine kapattılar, yakalandık; kalıplara sokulduk ve raflara kaldırıldık. O zamandan beri sürekli form değiştiren ve ele geçmeyen bir varoluş biçimi olarak gölge tedirgin ediyor bizi. Uygarlık tarihi, gölgenin ele geçirilmesi ve personalara/kişiliklere dönüştürülmesidir. Ve bu tarih, resmin tarihiyle örtüşüyor.

Psikologlar deney amacıyla, Afrika’nın ücra köşesindeki bir halka, konusu üç kişi arasında geçen siyah beyaz bir film izletirler. Yerliler filmdeki kişiliklere değil, sadece ağaçların arasında gezinen ışık ve gölge oyunlarına odaklanmışlardır. Oysa “Bizim algılarımız kişilere göre belirleniyor” diyor Foucault ve ekliyor: “Gözlerimiz bir şartlanmışlık içinde, gelip giden, ortaya çıkan ve kaybolan kişileri arıyor.” Uygarlaştıkça bizi doğaya bağlayan gölgemizi yitirmiş ve sadece nitelikleriyle ayırt edebildiğimiz, tanıyıp adlandırdığımız personalar kalmıştır geriye. Gölge, bizi uygarlık ve kişilik öncesine götürüyor, üzerinde konuşmak istemediğimiz, unutmaya çalıştığımız doğal duruma. Ve işin tuhafı, 40 bin yıl öncesine dayanan resmin tarihi de gölgenin kontur içine kapatılmasıyla başlamıştır.

İnsanın resim yapma serüveni Üst Paleolitik dönemde başladı. Keşfedilen resimli mağaraların en eskisi Fransa’daki Chauvet Mağarası. Bernard David, Üst Paleolitik dönemde yaşayan avcı toplayıcıların, mağaraların derin kısımlarına yaptıkları usta işi resimlerin gizemini nasıl çözdüğünü, ‘İnsanlığın En Eski Muamması’ başlıklı kitabında anlatıyor (Can Yayınları, 2013). Hiçbir hava akımının olmadığı, kandillerle aydınlatılmış bir ortamda, duvarların pürüzlü olmasına rağmen, mükemmel düzgün çizgiler çizerek hayvan figürleri yapan bu insanlar usta bir ressam olamazlardı. Bu resimlerin ancak mağara duvarına yansıtılan kilden ya da fildişinden hayvan heykelciklerinin gölgeleri etrafında kontur çizilerek elde edilebileceklerini deneyerek kanıtlamış. Çizilen resimlerin konturlarında, duvarların girinti çıkıntısına rağmen en küçük bir sapma olmaması, buna karşın hayvan figürlerinin üzerindeki göz ve kas çizgileri gibi ayrıntılarda hata yaptıklarının görülmesi, gölgelerin konturlarından yararlandıkları hipotezini güçlendiriyor. Doğanın tahakküm altına alınması ve evcilleştirilmesi, gölgenin ele geçirilmesiyle başlamıştır. Doğanın gölgelerini yakalayıp bir yüzeyde sabitlemeyi ve kontrol etmeyi öğrenen insan, kendi gölgesini de kontur içine kapattığında yerleşik hayata geçmiş ve iktidara yakalanmıştır. Kapatılmış gölgelerin yüzeyinde evcilleşmenin işaretleri arttıkça personalar, maskeler çıktı ortaya. Gölge, beton yüzeyin altında kalmıştır.

Yaşlı Plinius da (İ.S. 23-79) resmin kökenlerini gölgeye dayanıyordu: “Resim bir insanın gölgesinin etrafına bir kontur çizilerek kopyasının bir yüzeye çıkarılmasıyla başlamıştır” diye yazıyor ‘Doğa Tarihi’ kitabında. Bedenin yeryüzündeki göçebe, ele geçmeyen varoluşunu, gölgeyi sınırların içine kapatarak kendimizi bir resme, yani personaya dönüştürdük. Şimdi gölgelerimizden, doğal kudretimizden yoksun, beton yüzeylerde personalar olarak poz veriyoruz kameralara, selfie’lerimizi paylaşıyoruz. Personalar: Beton yüzeyde oyunlar sahneleyen iktidarın, rolleri dağıtırken kullandığı maskeler. Ne kadar kötü bakarsanız bakın, ne kadar kötü çocuk gibi yaparsanız yapın, personalar korkutmuyor, kötü çocuk da repertuvarındaki bir maskedir çünkü. Ama ele geçmeyen, evcilleştirilemeyen gölgelerimizden korkuyorlar hâlâ. Sahnelenen oyunu gölgeler bozabilir ancak. Betonu kırın, altından gölgenin kudreti çıkacak, korkmayın. Onlar korksun!

2 Haziran 2017 Cuma

ORGANİZMALAR BEDENİN DÜŞMANI

Igor Morski

Catrin Welz-Stein

Raghu Rai
RAHMİ ÖĞDÜL
02.06.2017

O kadar gömüldük ki mevcut şeyler düzenine, neler olup bittiğini göremiyoruz; sezinlesek bile çırpındıkça daha fazla gömülüyoruz. Dışarı çıkmayı öneriyorum. Kolay değil, biliyorum. Benim önerim, nelerin olup bittiğini görebilmek ve kendi hayatımızı bir nesne gibi seyredebilmek için, Nesimi’nin ‘Haydar Haydar’ olarak bilinen nefesindeki gibi bir yükseliş: “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”. Ne denli berbat bir bataklığın içine gömüldüğümüzü anlamamız için, mistik bir deneyim olarak olmasa da, en azından düşünsel bir etkinlik olarak kendi bedenlerimizin dışına çıkmak ve dışarıdan bakabilmek kendimize; çok ihtiyacımız var. Nasıl nesneleştiğimizi, tüketim toplumunun nesneleri arasında bir nesne olduğumuzu görebilmek. Bir zamanlar “düşünüyorum o halde varım” diyenler, şimdi “tüketiyorum o halde varım” diyorlar. Tükettikçe tükeniyoruz oysa, yakalandığımız tuzaklarda kendimizi yiyip bitiriyoruz. Tüketim toplumunun maymun tuzaklarına yakalandığımız an, devlet denilen devasa ve acımasız organizmanın organına dönüşmüşüz demektir. Hani, maymunun avucundakileri bırakmak istemediği için sıkılı yumruğunu bir türlü delikten çıkaramadığı ve durmadan enselendiği tuzaklar. Foucault’nun tabiriyle dispozitifler; yani bizi yakalayan, yönlendiren, belirleyen, modelleyen ve denetleyen iktidar aygıtları.

Dışarı çıkıp ya da yükselip kendimizi ve âlemi seyretmeden nelerin olup bittiğini kavramamız mümkün değil. Seyirci olmaya o kadar alıştık ki gösteri toplumunun seyircileri olarak bize hazır yapım seyirlikler sundular, sırf yaşadığımız bataklığa alışalım diye. Bir ‘otoskopi’ yaşamalı; yani kendi dışımıza çıkıp kendi gözlerimizle seyretmeliyiz olup bitenleri. Nasıl yakalandığımızı, biçimlendirildiğimizi ve bir organizmanın organına dönüştüğümüzü, yani hayatımızı bir film şeridi gibi izlemek. Hep derler, ölmeden önce hayatınız bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden akarmış. İş işten geçtikten sonra, ölürken değil, yaşarken izlemeli bu filmi. Tüm yaşama el koyarak doğacak olanın ve doğmasıyla birlikte mevcut şeyler düzenini değiştirecek olanın ölü doğması için elinden geleni yapan boğucu iktidarın elinden yaşamı kurtarmak. Şimdi ve gelecek, geçmişte saklı, film şeridinin geçmiş karelerinde.

Yakalandık bir kere ve bedenimiz devlet denilen organizmanın yeri ve işlevi sabit bir organına dönüştü. Oysa Antonin Artaud bizi uyarmıştı: “Organizmalar bedenin düşmanları”. Geçmişten kareler, yıl 1159; ‘Policraticus’ adlı yapıtında Salisbury’li John devletin organlarını, yani bizi anlatır: “Devlet (res publica) bir bedendir”. Bu bedende hükümdar baştır. Gözlerin, kulakların ve dilin yerinde yargıçlar ve eyalet valileri vardır; para işleriyle uğraşanlar, tüccarlar mide ve bağırsaklara yerleştirilmiş. El ve kollar, memurlar ve askerlerdir; ayaklar ise köylüler ve işçiler. Devlet, üçüncü şahıs olarak aramıza girmiş ve bir zamanlar aramızda kurduğumuz doğrudan ilişkileri kopararak bedenlerimizi kendi organına dönüştürmüştür.

Kendimize doğanın içinde korunaklı bir yuva açmış ve toplumsal bağlarla bağlanarak içinde devineceğimiz yaratıcı kurumlar inşa etmiştik. Sonra devlet çıktı, bir organizma olarak ve aramıza girerek ilişkilerimizi kendi üzerinden dolayımladı; dolayımlandık. Ne kurumlarımız var ne de toplumsal bağlarımız, doğrudan devlete bağlandık, devletin organlarıyız artık. Ve bedenimizde derin yaralar açan yasalarımız var şimdi; her gün yenilerini ekliyorlar. Deleuze yaşasaydı, tiranlık derdi buna: “Tiranlık yasaların çok, kurumların az olduğu bir rejimdir; demokrasi ise kurumların çok, yasaların pek az olduğu bir rejim. Yasalar kendilerinden önce gelen ve insanları güvence altına alan kurumlar üzerinde değil de doğrudan insanlar üzerinde uygulandığı zaman baskı ortaya çıkar” (Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam). Bir dalga bekliyoruz şimdi, bir duyumsama dalgası. Bedenleri boylamasına katedecek ve titreştirecek: Organsız bedenlerin dalgası. “Organsız beden, organlardan çok, organizma adını verdiğimiz, organların organizasyonuna karşı çıkar” (Deleuze). Kendi dışımıza çıksak ve bir film izler gibi izlesek hayatımızı! İnanın, hayatımız değişecek.

26 Mayıs 2017 Cuma

MODERN, KÖKLERİNE GERİ DÖNÜYOR: UR-MODERNİTE

Francis Bacon, "Etli Figür", 1954
Théodore Géricault, "El ve Ayak Çalışması", 1881-2

RAHMİ ÖĞDÜL
26.05.2017

Düş âleminde yaşıyoruz. Yuvamızı yitireli çok oldu ama hâlâ yuvamız varmış gibi davranıyoruz; kabuklarını yitiren keşiş yengeçleri gibi çırılçıplak yakalandık. Sadece sığındığımız hayallerimiz var, geçmişin hayalleri. Uzuvları kesilmiş bir bedenin, artık yerinde olmayan organlarını duyumsamasına benziyor bizimkisi. Hayalet uzuv sendromu. Eskinin tüm organları, kurumları, toplumsal bağları, değerleri kesilmiş ama biz sanki varmış gibi onları hareket ettirmeye, harekete geçirmeye çalışıyoruz. Tuhaf bir patoloji. Ve üstelik gözlerimize de hayal perdesi inmiş; geçmişe ait imgelerle hayal âlemlerine dalıyoruz. Bu patolojik duruma nostalji deniliyor. Modern travma olarak tıp ve toplum tarihine geçmiştir.

Alp Dağları’nda çobanların sığırları otlatırken boruyla çaldıkları geleneksel İsviçre ezgisi ‘Kuhreihen’, yurtlarından uzak, yabancı topraklardaki İsviçreli paralı askerleri can evinden vuruyor ve askerleri yoğun bir melankoliye sürüklüyordu: Sıla özlemi. Bu ezgiyi dinlediklerinde intihara kalkışanlar bile olmuş. Geçmişe, yitirilen yuvaya yönelik bu özlem duygusunu 1688’de İsviçreli hekim Johannes Hofer bir hastalık olarak tanılamıştı. Yunanca ‘nostos’ (yuvaya dönüş) ile ‘algos’ (acı, ıstırap) sözcüklerinden oluşturduğu ‘nostalji’ adını uygun gördü bu vaka için. Askerlerin nostaljiye yakalanmalarını önlemek için ‘Kuhreihen’ dinlemeleri yasaklandı.

Yeni bellek inşası!
İsviçreli askerlerin yaşadıkları erken modern deneyimdi; 17. yüzyıl, modernitenin su yüzüne çıktığı yüzyıl. Yerinden yurdundan edilmiş insanları modern tıp patolojikleştirmiş ve ardından tedavi yöntemi olarak sıla ezgisi dinlemelerini yasaklamıştı. Ve 20.yy’da Walter Benjamin de modern deneyimin daha şiddetlisini yine savaş üzerinden anlatmıştır, Birinci Dünya Savaşı: “Bir zamanlar okula atlı tramvayla giden bir kuşak, artık bulutlardan başka her şeyin değiştiği topraklarda, çıplak gökyüzünün altında buluverdi kendini. Ve bulutların altında, şiddetli patlamaların, akıntıların ortasında kalakaldı küçük, korumasız insan bedeni.” Modern travmayı tedavi etmek için bu kez geçmiş, toplumsal bellek yok edilecekti.

Her ne kadar modern olana karşıt bir iktidar varmış gibi algılansa da, yaşadıklarımız modern olana dahildir. Savaş alanında yaşananları şimdi biz yaşıyoruz, hem de en şiddetlisinden: Yuvanın, belleğin ve değerlerin yitirilmesi, yerinden yurdundan edilme ve melankoli. Moderniteye tam alıştık derken bastığımız zemin birden altımızdan çekiliverdi ve çıplak gökyüzünün altında, şiddetli patlamaların ortasında kırılgan bedenlerimizle baş başa kalakaldık. Cennet anaların ayakları altındaydı; şimdi analarımız devletin ayakları altında cehennemi yaşıyor. Kutsal olan hızla süflileşirken, tanıdığımız peyzaj cehenneme dönüşüyor ve yitirdiklerimizin yasını bile tutamıyoruz. Yaşadığımız melankolidir, o kadar hızla değişiyor ki her şey, neyi yitirdiğimizi bile unuttuk.

Katı olan şimdi doğrudan buharlaşıyor
Başa döndük. Artık post-moderniteden değil, ‘ur-modernite’den söz edebiliriz ancak. Yani köklerine geri dönen moderniteden (Ur-: ‘en erken’, ‘orijinal’). Urlaşmak da diyebilirsiniz. Modernizmin meşhur sloganı “her yaratıcı hareket öncesinde bir yıkımla başlar”, şimdi sadece yıkımı yüceltiyor. Sistem yıkımla besleniyor. Modernitenin en yıkıcı ve orijinal hâli. Modernite tam gelenekselleşti derken, bir gelenek karşıtı hareket olarak şimdi köklerine, faşizme geri dönüyor. Gelenekselleşirken bireylere akıl bahşetmişti, şimdi kapitalizmin saf araçsal aklı dünyayı yönetsin diye, bahşedilen aklı geri alarak bireyleri tüm kazanımlarından yoksun, çırılçıplak bırakıyor. 1835’te Darwin’in Şili’de yaşadığı depremi iliklerimize dek hissediyoruz: “Kötü bir deprem en köklü kavramları altüst edebiliyor. Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarımızın altından kaydı.” Daha da şiddetlisi. Katı olan her şey sıvılaşamadan, doğrudan buharlaşıyor. Ve biz hâlâ yuvamız ve organlarımız varmış gibi davranıyoruz. Düşten uyanmanın ve Brecht’e kulak vermenin zamanı: “Eski güzel günleri özlemeyi bırakın, yeni kötü zamanlarla başlayın işe.” Organlarımız yok şimdi ama bedenlerimiz var. O zaman direnişe “organsız beden”lerimizle başlamak zorundayız.

23 Mayıs 2017 Salı

ÖLMEYE DEĞİL, YAŞAMAYA YATMAK

Frida Kahlo, "Kökler", 1943

Nele Azevedo, "Minimum Monument", 2009

Asanga Amerasinghe
RAHMİ ÖĞDÜL
19.05.2017

Toplum buz kesilmiş. Bedenlerin sıcaklığı eksinin altında. Yüzeyde kalın bir buz tabakası, tenler donmuş. Egemenler tüm neşeli ritimleri, yaşam sevincini yüzeyde yakalayarak buz tabakasına gömüyor. Ve parlak yüzeyler görüyoruz her yerde, buzun parlaklığı. O kadar parlaklar ki gözümüzü alamıyoruz. Hiperrealist sanatçıların resmettikleri türden bir parlaklık var nesnelerin yüzeyinde. Nesneleri yansıtıcı bir yüzey olarak resmederek fotoğraftan daha gerçek yüzeyler yaratan tablolar, hatta gerçekten daha gerçek. Ve doğrudan birbirimizin yüzüne bakmak ve acılarımızı, sevinçlerimizi, duygularımızı paylaşmak, birbirimize dokunmak yerine, buzdan yansıyan görüntülerle dolayımlıyoruz ilişkilerimizi. Yüzeyde tüm tepkilerimiz, dışavurumlarımız, mimiklerimiz, jestlerimiz kaskatı ve soğuk; donmuş bir mekân ve zamanda buzdan kalıplar olarak poz vermekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Parlak yüzeyler buz pateni yapmaya yarıyor sadece. Tüketim toplumunun parlak yüzeyli nesneleri arasında kaydıkça nesneler arası ilişkileri yüceltirken, insani ilişkileri ayaklarımızın altına alıyoruz. Çünkü tüm insani ilişkiler ve yaşam paten yaptığımız buz zemine gömülmüştür.

Duygular da haliyle buz tabakasının altında yoğunlaşıyor. Buz kesilmiş ‘ben’in dışına çıktığınızda hissedebileceğiniz bir duygu yoğunluğu. Yüzeydeki ‘ben’ler kalıplardır, buzdan kalıplar. ‘Ben’ demeyi bıraktığınızda, duyguların doğaları gereği yoğunlaştıklarını ve birbirine karışıp alttan alta akmayı sürdürdüklerini duyumsayacaksınız; bir olaya hazırlanıyorlar; duyguları donduramazsınız. Duygular ve su; her ikisi de donmuş yüzeyin altında yaşamı saklar. Donmuş bir göle baktığınızda yaşam göremezsiniz önce; yaşam bir yoğunluk olarak şimdilik derine inmiş ve göl ölmeye değil, yaşamaya yatmıştır. Yaşam bir yoğunluk olarak derinlerde yavaşça devinirken, bu yavaşlık bir olayın hızını da biriktirir içinde. Yaşamın tamamen donmasını önleyen suyun yoğunlaşma özelliğidir, tıpkı duyguların yoğunlaşması gibi. Su, artı dört derecede en yoğun hâle gelir ve yoğunlaşan su dibe çöker; yüzey buz tutsa da derinlerde yaşam sürecek. Bedenler de öyle; jestlerimiz, dışavurumlarımız, mimiklerimiz kaskatı kesilse de yoğunlaşan duygular derinlerde yavaşça akarak neşenin, yaşam sevincinin sıcaklığını biriktirirler içlerinde.

Bir insan niye kalkışır açlık grevine, ölüm orucuna? Ölmeye değil tabi ki, yaşamaya ve yaşatmaya yatmıştır. Buz kesilmiş yüzeye rağmen yaşamı ve duyguları yoğunlaştırmak, yitirilmiş yaşamı duyumsatmak için. Tüm toplumsal bağları koparıldığında ve buz içinde yalıtıldığında bedeninizi yaşamaya yatırmaktan başka bir çözüm bulamayabilirsiniz; yaşamın kudretini bedeni eksilterek göstermek için. Bedenler klişelerle, ölü imgelerle doldurulmuş ve dondurulmuştur. Donmuş yüzeyde bir boşluk yaratmak gerekecek. Ve toplumsal bağları kesilerek güçsüz bırakılmış kırılgan bedenler, canları pahasına da olsa bu boşluğu yaratmaya kalkışabilirler, kendilerini eksilterek yaşamı görünür kılmak için. Yoksun bırakıldığımız toplumsal ve yaşamsal bağları çıplak yaşamlarıyla yeniden yaratmayı, bedenlerini bir yaşam aletine dönüştürmeyi amaçlamış olabilirler, yaşam sevincini bulaştırmak için. Bir çığlıktır bu! Duyguların yoğunluğuyla kudretlenmiş yüreklerin çığlığı. Ve bu çığlık, bir bıçak gibi buzu çatlatabilir.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın yürek atışlarıyla sarsılıyor şimdi donmuş zemin, hissetmiyor musunuz? Buzdan saraylarınızda yaşarken, “Nereden çıktı?” bu yürek atışları diyebilirsiniz. Unuttunuz mu? Buz tutmuş bedenlerin altında yaşamaya yatmış kocaman yürekleriniz var. Yürekleri öldüremezsiniz. Edgar Allan Poe’nun ‘Geveze Yürek’ öyküsündeki gibi öldürdüğünüzü zannedip zemine gömseniz de yürek atmaya devam edecek. İşitmiyor musunuz? Duymamak için televizyonun sesini daha fazla açıyor, daha fazla gömülüyoruz gündelik uğraşlarımıza. Numara yapmayın. Öykünün kahramanı da gömdüğü yüreğin şiddetli vuruşlarına dayanamış ve sonunda itiraf etmişti: “‘Alçaklar’ diye bağırdım, ‘Daha fazla numara yapmayın! -Döşemeleri kaldırın! Burada! Burada!” Çıkaralım yüreklerimizi artık ve birbirimize gösterelim; bakın, o zaman nasıl da buzlar eriyecek!

13 Mayıs 2017 Cumartesi

HERHANGİ BİRİ: KİMLİKSİZLİĞİN İMKÂNLARI

Francis Bacon, "Bir Van Gogh Portresi Çalışması", 1957

Francis Bacon, "Bir Van Gogh Portresi Çalışması", 1957
RAHMİ ÖĞDÜL
12.05.2017

Niteliklerle donattığı formunu diğer formlardan ayırmaya ve özellikle de farklılaştırmaya çabalayan birini düşünün. Yani kendinizi. Nasıl da çabalıyoruz fark yaratabilmek için? Ve fark yaratmak için yüzeyimize nitelikler ekliyoruz durmadan. Bedenimiz nitelikler taşıyan bir dayanak gibi. Ve bedenimizin yüzeyine yeni nitelikler ekleyerek fark yaratmaya çabaladıkça tuhaf bir şekilde aynılaştığımızı da görüyoruz. Saç şeklimizle, giyim tarzımızla, derimizin altına enjekte ettirdiğimiz dolgularla, okuduğumuz kitaplarla, tükettiğimiz yiyeceklerle farkı yüzeyde kurmaya çalıştıkça bir sınıflandırma nesnesi olmaktan kaçamıyoruz ne yazık ki. Ve sadece şeklimize bakarak “Siz şu kümeye aitsiniz” diyebiliyorlar; farklı şekilde kurduğumuzu düşündüğümüz formumuz bizi ele veriyor ve enseleniyoruz. Rafların, klasörlerin, kümelerin içine hapsedildiğimizde artık birer sınıflandırma ve manipülasyon nesnesine dönüşmüşüz demektir. Ve süpermarket reyonlarının raflarında kendimize rastladığımızda şaşırmıyoruz. Raflardaki formlar biziz, bu formlarlarda buluyoruz kimliğimizi. Oysa şekil ya da form bir tuzaktır.

Peki, nasıl kurdular bu tuzağı? Aristoteles formu niteliklerin toplamı olarak tanımlıyordu. Nesnelerin nitelikleri vardır ve bu niteliklerin kimi özsel, kimisi arızidir. Özsel nitelikleri soyutlayarak bir nesneyi o nesne yapan ve diğerlerinden ayıran niteliklerini tek tek tespit ettiğimizde tikel nesnenin formuna ulaşıyoruz. Dolayısıyla her tikel nesnenin niteliklerinin toplamı olan bir formu var. Ve kendimizi bir formun içine sığdırabiliyoruz. Formlarımıza bakarak aramızda özdeşlikler kurduklarında kümelerin içinde topluyorlar bizi. Bu kadarla kalsa yine iyi; sonra da hiyerarşik sınıflandırma kulelerinin içine hapsediliyoruz. Tikel, bir tuğladır, tümel ise hiyerarşik bir kule. Tikellerle ördükleri sınıflandırmanın tümel kulelerinde tutuklu kalıyoruz. Kulenin tuğlalarından biriyiz, unutmayın. Hani, Pink Floyd’un seslendiği “duvardaki tuğlalardan biri”. Hapsedildiğimiz kulenin inşasına güle oynaya katılıyor, sonra da saçımızı uzatıp Rapunzel gibi kulenin dışına sarkıtıyoruz, biri gelip bizi kurtarsın diye.

Kendinizi hapsettiğiniz kuleden sizi kurtaracak birini boş yere beklemeyin, gelmeyecek. Tuğla olmayı kendi rızanızla kabul ettiniz çünkü ve şimdi yine kendi arzunuzla tuğla olmayı bıraktığınızda kuleden kurtulabilirsiniz ancak. Duvardaki yeri ve işlevi belirlenmiş tuğla olmaktan kurtulmak için sınıflandırmaya yarayan niteliklerden soyunmanız gerekecek önce. Buna niteliksizleşme de diyebilirsiniz. Hiçbir niteliğe sahip olmayan ve kimliklendirilemeyen ve her türlü sınıflandırmadan kaçan biri. Kimlikli form bir kimsedir, niteliksiz olan ise herhangi biri. Dolayısıyla birinden söz edebiliriz ama herhangi biri sıradanlığın kopkoyu zemininde kaybolmuştur, ayırt edemezsiniz. Bizler ayırt edilebilmek ve farklı olabilmek için kendimizi niteliklerle donattıkça kulede tutuklu kalanlarız. Ama herhangi biri, niteliklerinden sıyrılarak kuleden çoktan kaçmıştır, dışarıdadır artık.

“Herhangi, saf tekilliğin figürüdür. Herhangi tekilliğin kimliği yoktur” diyor Agamben, ‘Gelmekte Olan Ortaklık’da (Monokl). Ve herhangi biri ‘dışa açıklığı’yla, dışarıyla kurduğu ilişki nedeniyle herhangi biridir. Dışarı olmuştur, içeride mahrum kaldığımız tüm mümkün dünyalarla temas edendir. Dışarıyla temas edenin bir kimliği olmadığı gibi bir formu da yok. Bir ‘EKSTASİS’ (kendi dışına çıkma) hâli yaşamış olabilir ve kimlik/form hapishanesinden kaçmıştır. Oysa iktidar, kuleden tek bir çıkış yolu bırakmıştır: tıp jargonuyla ‘EXITUS’; yani ‘eks’, yani ölüm. Sadece öte dünyadan söz edenler, ölüm severler çok severler ölü tuğlaları. Ve faşizmin kuleleri ölü tuğlalarla örülmüştür. Duvardaki tuğlalardan biri olmak istemiyorsak ölü kabuğumuzdan, kimliğimizden kurtulmak gerekecek önce; taşmak, su olup akmak, yaşama karışmak, yaşam olmak. Dışarıda yaşam var. Herhangi biri, dışarıyla temas kurarak yaşamın tüm potansiyellerini bir anda kavrayan ve devindikçe formunu yitirendir. Ayırt edilemez ve ele geçmez; form içine kapatamazsınız; direngendir. Formsuzluğun imkânları…