9 Şubat 2012 Perşembe

İBLİSLER IRKI HER AN HER YERDE


RAHMİ ÖĞDÜL

09.02.2012

Sokaklarda, meydanlarda bir heyula geziniyor. Farklı beden parçalarından, yoksulların, dışlanmışların, ötekileştirilmişlerin bedenlerinden oluşmuş şekilsiz bir canavar otoritenin doğal düzenini tehdit ediyor.“‘Şeytan’ diye haykırdım, ‘bana yaklaşmaya nasıl cüret ediyorsun? Defol buradan seni aşağılık böcek!’” Beyoğlu’nda 25 kuruşa bira içen lümpen kitleyle, bu şekilsiz heyula ile karşılaştığında, her ne kadar haykırmaya cüret edemese de Hasan Bülent Kahraman’ın kafasından geçenler bunlar olabilir pekala; belediyenin lümpen kitleyi “çok zarif bir çalımla” Beyoğlu’ndan dışarı sürmesi karşısında duyduğu sevinçten bunu çıkarabiliyoruz. Oysa yukarıdaki cümleler Mary Shelley’in Frankenstein adlı yapıtında geçiyor. Kendi yarattığı canavarla yolda karşılaşan Frankenstein’ın tepkisi. Sermayenin yoksulların farklı beden parçalarından özenle dikip şekil vermeye çalıştığı bu şekilsiz canavar artık sokakları, meydanları doldurmaya başlayınca iktidarın korkulu rüyası haline geldi. Canavarı bir an önce kentin dışına, TOKİ bloklarına tıkmak, göz önünden uzaklaştırmak gerekiyor; iktidar bakışı yoksulluğun, lümpenliğin şekilsizliğine tahammül edemiyor.

Lümpen (proletarya) sözcüğü çoğu kez tüm yoksulları damgalamak için kullanılmıştır. Yoksullara yönelik bu hor görmenin altında, yoksulları sanayi öncesi toplumsal biçimlerin bir kalıntısı, bir çeşit tarihsel süprüntü olarak görme eğilimi yatıyor. Bu şekilsiz süprüntüyü hijyenik kentin sokaklarından atma hamlesi karşısında yazarımız sözcükleri arasında sessiz sevinç çığlıkları atabiliyor. Zira yoksullar, lümpenler tehlikelidir; ahlaki ve toplumsal açıdan tehdit oluşturan, üretken olmayan toplumsal parazitlerdir. Bir heyula gibi her yerde her an karşımıza çıkabilirler.

BEDENLERDEN YARATILMIŞ CANAVAR
Her ikisi de kolektif ve yapma bir yaratık oldukları için Frankenstein ile proletarya arasında analoji kuruyor Franco Moretti, “Korkunun Diyalektiği” başlıklı denemesinde (bkz Mucizevi Göstergeler, Metis). “Proletarya gibi bu canavara da bir isim ve bireysellik reva görülmez. O Frankenstein canavarıdır; bütünüyle yaratıcısına aittir.” Tıpkı yaratıcısının adıyla anılan Frankenstein gibi, proletarya da örneğin Ford işçisi olarak anılabiliyor. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte feodal ilişkilerin çözülmesiyle suça, yoksulluğa ve ölüme sürüklenenlerin, yani yoksulların beden parçalarından yaratılmıştır canavar. Frankenstein, yoksulların beden parçalarını dikip birleştirir ve sonunda onlara can verir. Ama canavar gözlerini açtığı anda yaratıcısı dehşetle irkilir. Artık yarattığı bu canavar kâbusu haline gelecektir. Burjuva kendi mezar kazıcısını yaratmıştır.

Frankenstein ile canavar arasında ikircikli, diyalektik bir ilişki kuruyor Moretti denemesinde. Marx’ın sermaye ile ücretli emek arasında gördüğü ilişkinin aynısıdır bu. Marx’ın dediği gibi “sermayenin varlığı için ücretli emek, ücretli emeğin varlığı için sermaye şarttır. Bunlar karşılıklı olarak birbirinin varlığını koşullandırır… sermaye ile ücretli emek tek bir ilişkinin iki veçhesinden ibarettir.” Ancak Frankenstein ya da sermaye, kendi yarattığı şey karşısında korkuya kapılıp, hemen öldürmek ister onu; kendinden daha güçlü ve artık hep ensesinde olacak bir yaratığa can verdiğini fark etmiştir çünkü. Canavar yaratıcısıyla yolda karşılaştığında şöyle der: “ve sen yaratıcım, ancak birimizin yok olmasıyla çözülecek bağlarla bağlı olduğun yaratığından, benden nefret ediyorsun, beni reddediyorsun, beni öldürmek istiyorsun.”

Kendi yarattığı yoksulları kentin dışına sürerek toplumsal olarak ölüme mahkûm etmeye çalışan sermayenin tutumuyla, Frankenstein’ın yaratığına karşı tutumu örtüşüyor. İktidar, her ne kadar biyopolitik uygulamalarla baskı altında tutmaya çalışsa da yarattığı bu iblisler ırkının çoğalma ihtimali karşısında korkuya kapılıyor: “Bir iblisler ırkı yeryüzüne yayılacak ve insan soyu için artık var olmak demek, her an tehdit altında ve korku içinde yaşamak demek olacak”. 1818 tarihli kitabında Mary Shelley canavarı, yani proletaryayı iblisler ırkı olarak tasvir ederken, onu içgüdüsel, ilksel bir nefretin nesnesi haline getiriyordu aynı zamanda. Aynı nefreti Hasan Bülent Kahraman gibilerinin düşüncelerinde de görüyoruz.

Proletaryanın, lümpenlerin, yoksulların, ötekilerin bedenlerinden oluşan iblisler ırkı, iktidarın saf ve soylu bedenini tehdit ediyor. Bir çokluk olarak canavarın şekilsiz bedeninin artık çılgınca hareket ederek, iktidarın çizdiği yurtlardan, kodlardan, sabit niteliklerden kaçarak sınırları ve haritayı ihlal edeceğini biliyoruz. Deleuze’ün dediği gibi, “tanrıların sabit nitelikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilidirler. İblislerin yaptığı ise aralıklar boyunca ve bir aralıktan diğerine sıçramaktır.” Kendi yarattığı canavarın soluğunu artık her an her yerde ensesinde hissedecek iktidar.

3 Şubat 2012 Cuma

BOŞLUK KORKUSU


RAHMİ ÖĞDÜL

02 Şubat 2012

Nesneler, görüntüler, seslerle tıka basa dolu bir evrende yaşıyoruz. Birden bire ortaya çıkabilecek bir boşluk ya da sessizlik fikri bile korkutuyor bizi. Bu boşluktan ya da sessizlikten mevcut düzenimizi bozacak bir şeylerin çıkabileceği korkusuyla daha çok açıyoruz TV’nin, radyonun ya da müzik setinin sesini. Kendimizi görüntülerin, seslerin, nesnelerin içine gömüyor, boşluğun içinden yüzeye çıkabilecek ve varlığımızı tehdit edecek her türlü musibeti hemen kovuyoruz kafamızın içinden, odamızdan. Sesten, görüntülerden ördüğümüz duvarların içinde varlığımızı koruyacak bir niş açıyoruz. Merdiven boşluğu tedirgin ediyor bizi mesela. Georges Perec, Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda apartmanların merdiven boşluklarını, “anonim, soğuk ve neredeyse düşman bir yer” olarak tanımlıyordu: “Geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir.” Bir an önce bu boşluktan kurtulmak için hızla çıkıyoruz merdivenleri. Olur ha, buradan geçen biriyle karşılaşırız da konuşmak zorunda kalırız ve başımıza olmadık şeyler gelir diye.

İKTİDAR TIKA BASA HAYATI DOLDURUYOR
Boş mekânlar ve boş zamanlar hem bizim hem de içimizdeki iktidarın korktuğu tekinsiz alanlar olarak duruyor toplumsalın içinde. Örgütlenmiş ve denetimli çalışma hayatı dışında arta kalan zamanlarımızda bizi başıboş bırakmamak için boş zamanlarımızı bile örgütlüyor iktidar. Kentin içinde tanımsız boşluklar olarak duran evlerin arasındaki arsalarda boş zamanlarımızda ne oyunlar ne arkadaşlıklar icat etmiştik oysa. Artık böyle bir boş arazi ve boş zaman bulmak giderek zorlaşıyor. Hayatın her anını tıka basa doldurmaya çalışıyor iktidar. Boş zamanlarda ve boş mekânlarda yasanın dışına çıkabileceğimiz ve bambaşka bir toplumsal kuracağımızdan korktuğu için boş alan bırakmamak için her yere kendi yasasını yazıyor.
Taksim Gezi Parkı’nı yapılaşmaya açılacağını duyuran TV kanallarının sokak röportajlarında bireylerin nasıl da bir boş mekân olarak buradan tedirgin olduklarını, iktidarın boşluktan korkan bakışını nasıl da içselleştirdiklerini gördük. Ne idüğü belirsizlerin takıldığı bir yer olarak belleklerde yer alıyor Gezi Parkı. Oysa bu boş uzam, sürekli devinen bireylerin kesiştiği, yeni ilişkilere gebe, devingen ve doğurgan bir boşluk olarak duruyor. Mevcut şeyler düzenini yerinden edebilecek, bizi tedirgin eden tekinsizliklerin yüzeye çıkacağı, içimizdeki ne idüğü belirsizi açığa çıkarabileceğimiz bir döl yatağı gibi sanki.

YÜRÜME YOLUMUZ İKTİDARIN ELİNDE
Aristoteles’in “doğa boşluğu sevmez” deyişi en çok da iktidara yakışıyor; her yeri kendi yasasıyla örgütlemeye, boş alan bırakmamaya çalışıyor, iktidar boşluktan korkuyor. Her yere kazıdığı kendi yazısının içinde, haritalanmış patikalarda yürümemizi istiyor. Oysa kendi devinimlerimizle kendi patikalarımızı, karşılaşma, buluşma noktalarımızı belirleyebiliriz; aşkın bir yasaya göre değil, kendi bedenlerimizle yazdığımız içkin ve kendiliğinden ortaya çıkan bir yazının içinde hareket ederken buluveririz kendimizi. İktidarın boşluk dediği ve korktuğu aslında kendi yasasının dışında kendiliğinden örgütlenmiş bir içkinlik düzlemi değil mi?

VAZGEÇİLMEZ BİR ÖĞE: BOŞLUK
Boşluk kavramına Batı’da yüklenen bu olumsuz anlamın Doğu’ya geçtiğimizde kaybolduğunu görüyoruz. Çin düşüncesinde boşluk kavramı en üst düzeyde etkin ve dinamik bir öğe olarak ortaya çıkıyor. Kendi yerini açan ve dönüşümü gerçekleştiren vaz geçilmez bir öğedir boşluk. Resimde ise özellikle boşluk kavramı, en bütünsel ve görünür bir tarz halinde ortaya çıkar. 13. yüzyıla ait kimi tablolarda, boşluk ifade eden alanların (imge bulunmayan boş alanların) yüzeyin üçte ikilik bir kısmını kapladığı görülür. Bu resimler karşısında izleyici, boşluğun devinimsizlik işareti taşımadığını, aksine görünür bir dünyadan görünmez bir dünyaya esin yoluyla ulaşma olanağı veren bir bağlantı oluşturduğunu belli belirsiz biçimde algılar. Boşluk, Çin resminde somut bir görüntüyle, vadiyle temsil edilir. Burası oyuk bir yer, yani boş bir mekândır; yine de kendi içinde her şeyi taşıyan bir yerdir. Her şey onun bağrında yer alır. Taoculukta sözü edilen on bir varlığı doğuran bu boşluktur (bkz François Cheng, Boşluk ve Doluluk, Çin Resim Sanatının Anlatım Biçimi, İmge Kitabevi).

İktidarın boşluk olarak gördüğü şey aslında kendi devinimlerimiz ve arzularımızla kuracağımız çokluğu, yeni ilişkileri, yeni bir dünyayı bağrında taşıyan dinamik bir öğedir. Egemen sesin dışında başka bir sese ulaşmaya olanak vererek, görünür dünyanın dışında gizil olanı, görünmez olanı, kendi aramızda dokuduğumuz ağlarla kuracağımız yeni bir toplumsalı duyumsatır bize.

19 Ocak 2012 Perşembe

MAJÖRLER ÇOKTAN TÜKENDİ, MİNÖR-OLUŞLARA BAKALIM


RAHMİ ÖĞDÜL

19 Ocak 2012

İktidar durmadan, hayatta yapacağımız her hamleyi ölçeceğimiz, biçeceğimiz standart ölçüler dayatıyor bize. Bu standartlardan saparsak sapık, zındık ya da hain olacağımızı hatırlatıyor her seferinde. Çoğunluk (majorite) içinde kalmamızı öğütlüyor. Çoğunluğun terimleriyle davranmamızı, yaşamamızı, bedenlerimizi kullanmamızı, ilişkiye girmemizi istiyor. İktidarın yaslandığı ve ürettiği çoğunluk kavramının ardında bir ortalama , standart bir ölçü duruyor hep. Bu standart ölçüye göre değerlendiriliyor her şey. Bu standart ölçü faaliyet alanlarımızın, ifadelerimizin sınırlarını belirliyor. İktidarın ve tahakkümünün sırtını dayadığı ve sabitlik üzerinden geliştirdiği bu çoğunluk kavramının içinde kaldığımız ölçüde başka belirlenimlerin açığa çıkması zor görünüyor. Oysa bir norm olarak bize dayatılan bu çoğunluk aslında hiçbir zaman olmadı; herkes kendi yaşadığı mikro oluşlarla bu sabiteden, standarttan saparak toplumsalın çeşitlenmesine yol açıyor kaçınılmaz olarak. Dolayısıyla her oluş bu yüzden bir minör-oluştur.

ÇOĞUNLUĞUN OLUŞTURDUĞU KAVRAM
Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da geliştirdikleri haliyle azınlık (minörlük) kavramı, müzikal, yazınsal, dilsel ve de hukuki, politik göndermeleriyle çok karmaşık bir kavram. Azınlık ile çoğunluk arasındaki karşıtlığın salt niceliksel olmadığını; çoğunluğun, ifadenin ya da içeriğin bir sabitesini ima ettiğini vurguluyorlar. Bir değişmezlik üzerinden oluşturuluyor çoğunluk kavramı. Örneğin, standart bir dil konuşan, yetişkin-beyaz-heteroseksüel-Avrupalı-erkek bir standart, bir sabite olarak konuluyor önümüze. Bu erkeğin sayısal olarak az ya da çok olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Dolayısıyla sayısına bakılmaksızın bu sabiteden farklı olan bir belirlenim azınlıkçı olarak düşünülecektir. Çoğunluk iktidarı ve tahakkümü, standart bir ölçüyü ima ederken, azınlık bu iktidar ve tahakkümden kaçan oluşlara vurgu yapıyor. Örneğin seçimlere baktığımızda bize seçme ve seçilme hakkı verildiğini düşünerek bir özgürlük ortamı içinde bulunduğumuz yanılsamasına kolayca kapılabiliyoruz. Oysa bu hak bize standardın, sabitenin sınırlarını, yani çoğunluğu onayladığımız ölçüde veriliyor. Seçimimizi toplumu değiştirme yönünde kullanmamamız gerekiyor. Deleuze ve Guattari tam bu noktada her şeyin ters yüz edildiğini, zira soyut standartta analitik olarak içerildiği ölçüde çoğunluğun aslında hiç kimse olduğunu belirtiyorlar. Çoğunluk diye bir şeyin olmadığını, çoğunluğun ‘Hiç Kimse’ olduğunun altını çiziyorlar. Buna karşın azınlık-oluş, dayatılan modelden saptığı ölçüde herkesin oluşudur. Bu yüzden herkes azınlıktır, minördür bir ölçüde.

TEK CİNSİYETE DAYALI MODEL
İktidarlar tahakkümünü modellerle kuruyorlar. Günümüzde erkek-dişi karşıtlığına dayalı cinsiyet modeline bakalım; bu modelin, Newton ve Descartes’a özgü mekanik felsefeyle birlikte ancak yakın zamanlarda Batı tarihine hakim olduğu biliniyor. Rönesans’a kadar süren klasik zamanlarda tek cinsiyete dayalı bir model tercih ediliyordu; bu modele göre, en altta yer alan incelikten yoksun bedenden başlayıp, en üstte yer alan ideal bedene dek uzanan, mükemmellik dizisi halinde sıralanmış insan bedenleri vardı. Bu model de en az çift cinsiyet modeli kadar cinsiyetçiydi. Tek cinsiyetli modelde geleneksel erkeklik, dişi bedenine nazaran canlılık bakımından daha sıcak olduğundan mükemmellik dizisinin tepesinde duruyordu; oysa karakteristik dişi formu, erkekle kıyaslandığında üretici kuvvetlerinin görece zayıflığından dolayı bu merdivenin çok aşağısına yerleştirilmişti. Beden ısısına göre kurulan bu tek cinsiyetli modelin cinsiyetçi söylemi, modern zamanlardaki çift cinsiyetli modelde de devam ettiği görülüyor. Tüm varyasyonlarıyla her yöne uç veren yaşamın içinden çekip çıkarılan bir sabiteyi, kurmaca bir gelişim çizgisini model alan iktidarın söylemi bize hayatı dar ediyor.

DEVRİMCİ OLUŞ
Çoğunluk oluş diye bir şey yoktur, çünkü hayat modellerle, akıllı tasarımlarla değil, rastlantılarla, karşılaşmalarla, hatalarla, sapmalarla çeşitleniyor ve her oluş iktidarın modelinden saptığı ölçüde bu yüzden bir azınlık oluştur. O yüzden, bir sabite ve homojen bir sistem olarak çoğunluk (majörite); alt sistemler olarak azınlıklar; ve potansiyel, yaratıcı bir oluş olarak azınlık (minöriter) arasında ayrım yapmamızı öneriyorlar Deleuze ve Guattari. Dil içinde aynısı geçerli. Azınlık dilleri, majör dil ve majör dilin azınlık (minör)-oluşu sürecine girmesi arasında da yapıyoruz bu ayrımı. Azınlıklar, nesnel olarak tanımlanabilir durumlardır, kendi getto yurtlarına sahip, dil, etnisite ya da cinsiyet halleridir. Fakat aynı zamanda bunlar, ortalamanın ya da çoğunluğun kontrol edilemez hareketlerini ve yersiz yurtsuzlaşmalarını başlatacak oluşun tohumları ve kristalleridir de. Bir çoğunluk dilinin oluş yaşaması için, bir azınlık diline eklemlenerek bir oluş sürecine girmesi gerekiyor. Salt bir azınlık dilini konuşarak, bölgeselleşerek ya da gettolaşarak devrimci olunamayacağını vurguluyorlar Bin Yayla’da. Devrimci oluş, bir çok azınlık unsurunu kullanarak, bunları birleştirerek, özgün, öngörülemeyen özerk bir oluştur ancak. İktidarın majörleri çoktan tükendi; birbirimize eklenerek erkleneceğimiz minörlere, devrimci-oluşlara yolculuk ise tüm hızıyla devam ediyor.

12 Ocak 2012 Perşembe

TENİN BİLGİSİ: DOKUNALIM VE KİRLENELİM!


RAHMİ ÖĞDÜL

12 Ocak 2012

Geçen yaz ders sonrası kampüsün çimenlerine oturup söyleşmeyi sürdürmek isteyen bir grup öğrenci arkadaşımla aramızda geçen konuşmayı hatırlıyorum. Doğa Temsilleri dersinden sonra çimenlere doğrudan oturmaktan kaçınmamı çoğu garipsemişti. Doğadan kopmuşluğumuz üzerine onca laf ettikten sonra çimen yeşilinin, tozun üzerime bulaşmaması için gösterdiğim çaba tuhaftı gerçekten de. Aşırı kültüre edilmiş ve kapatılmış bedenler olarak her türlü bulaşmayı kirlenme olarak algılayan metropol insanlarıydık eninde sonunda. Gevezelik yapmakta üzerimize yoktu, ama iş uygulamaya gelince birden duraksıyorduk. Doğa ya da kentler bir görsel şölen olarak açılmalıydı önümüzde. Bulunduğumuz ortamı bir tensel şölene çevirmeyi ne yazık ki beceremiyorduk. Aramıza görsel mesafeler yerleştirdiğimizde kendimizi güvende hissediyorduk.

Dokunmak, artık unutulmaya yüz tutmuş bir özelliğimiz; 18. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş inşa edilen hijyenik beden için dokunma bir kirlenme kaynağıdır. Biyo-iktidar olarak tıbbi söyleme öylesine kaptırdık ki kendimizi artık birbirimize bile dokunamaz olduk, her taraf mikrop kaynıyor. Mikropların başkalarından bize bulaşacağı korkusuyla, giderek tüm gözenekleri kapalı, dokunamayan bireylere dönüştük. Bedenlerimizin ve toplumlarımızın düzenini bozan bir unsur olarak kire karşı takınılan bu tavrın köklerini modern öncesi toplumlardaki tabuyla ilişkilendiren Mary Douglas, “Saflık ve Tehlike” (Metis) kitabında şöyle yazıyor: “Kir kavramı, çağdaş batı kültürü ile evrene ilişkin önemli sınıflandırmaları bulanıklaştıran davranışların tabu haline getirildiği başka kültürler arasında bir köprü kurmaktadır. Bizler kiri pis ve tehlikeli bir şey olarak ifşa ederken onlar tabu haline getirir.” Kirlenme düzensizle bir tutuluyor çoğu kültürde. Ve mutlak kirlilik diye bir şey olmadığının, kirlilik kavramının toplumdan topluma, kişiden kişiye değiştiğinin altını çiziyor Douglas. Kirlilik kurulu düzeni tehdit eden bir unsur olarak çıkıyor karşımıza. Zihinsel ve bedensel düzenimizi korumak için dışarıyla kurulan her türlü temasa bir tabu gibi yaklaşılıyor hala. Bir saflık, temizlik takıntısıyla başka nesnelere, bedenlere, düşüncelere dokunmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Douglas, “Saflık değişimin, muğlaklığın ve uzlaşmanın düşmanıdır” dedikten sonra, düşünsel saflık peşinde olanlara Sartre’ın anti-semitlerle ilgili sert satırlarını hatırlatıyordu: “onlar, katı ve nüfuz edilemez olmayı diler, değişim istemezler; değişimin ne getireceğini kim bilebilir?”

Kirlenme aslında deneyimin ta kendisi; kendimizi dünyaya açtığımız andan itibaren, başka bedenlerle, düşüncelerle karıştıkça giderek daha fazla kirlenmiyor muyuz? Kirlenmeden kaçınmak deneyimden kaçınmakla eş anlamlı hale geliyor. Kirlenmeden kaçınmak aynı zamanda erksizleşme anlamına da geliyor. Mutlak anlamda saf kalabilmek için cinsel organları kesen, kendilerini hadım eden ‘Skopzi’leri hatırlayalım. 18. yüzyılın ortalarında Rusya’da ortaya çıkan bu Hıristiyan mezhebinin üyeleri, cennete ulaşmak için yeterince saf ve iffetli olmanın tek yolu olarak hadım edilmeyi, erksizleşmeyi seçmişlerdi. Kendilerine “beyaz güvencinler” diyorlardı. Her türlü tensel ilişkiden kaçarak, tüylerini dünyanın kiriyle pasıyla kirletmemeye çalışıyorlardı.

Öte yandan, tüm bedenleriyle kendilerini dünyanın içine gömen, dünyanın kirine, çamuruna bulaşmış halklar duruyor önümüzde. Doğu Peru’da yaşayan Cashinahua yerlileri, tenleri aracılığıyla elde ettikleri bilgiye “ichi una”, yani tenin bilgisi diyorlar. Tenleri sayesinde güneşi, rüzgârı, yağmuru ve ormanı duyumsayarak kazandıkları dünya bilgisini anlatmak için kullanıyorlar bu tabiri. Ten bilgisi, yaşadıkları ormanın içinde kendi yollarını bulmalarını sağlıyor, bu bilgi sayesinde av hayvanlarının yerlerini tespit ediyorlar. Yine Mexico’nun Chipas dağlık bölgesinde yaşayan Tzotzil’ler, tensel bilgiye dayanarak kurdukları termal bir coğrafya yaratmışlar kendilerine. Doğuyu “Yükselen Isı”, Batıyı ise “Azalan Isı” olarak adlandırıyorlar. Tzotzil’lerin yaşadığı dağlık bölgelerin adı “Soğuk Ülke”dir, buna karşın ılık ovalara “Sıcak Ülke” derler.

Evrenin kuvvetlerinin tenimizde bıraktığı izlenimler sayesinde elde ettiğimiz bu bilgiden yoksunuz artık. Bedensel ve zihinsel olarak saf kalabilmek için hiçbir şeye dokunamıyoruz. İçinde yaşadığımız ortamlar, evrenin bize dokunmasını, birbirimize dokunmamızı engelleyecek biçimde tasarlanıyor. Hiçbir şey içimize işlemiyor. Pürüzsüz, geçirgen olmayan kabuklarımızın içinde kendimizi güvende hissediyoruz. İktidarın hijyenik bedeni, yerel dokunuşlarla aramızda kuracağımız mikro-ilişkilere (mikro-politikaya), defedilmesi gereken mikrop gözüyle bakıyor. Erksizleştirilmiş, deneyim yoksunu beyaz güvercinlere benziyoruz. Her şeye, birbirimize ve dünyaya dokunalım ve kirlenelim.

5 Ocak 2012 Perşembe

BİR RİZOM GİBİ BAĞLANTILI VE ÇOK BAŞINA


RAHMİ ÖĞDÜL

05.01.2012

“Batı’da ağaç kendisini bedenlerimizin içine dikmiştir” diyordu Deleuze, dikine gelişen hiyerarşik merkezi kurumların nasıl da her yere sızdığını vurgularken. Yatay bağlantıları kopararak kendini merkeze ve zirveye yerleştiren, erki kendi ellerinde yoğunlaştırarak kendinden başka her şeyi erksizleştiren merkezi iktidar yapısını sanattan politikaya, cinsellikten toplumsal ilişkilere dek yaşamın her alanında görmek mümkün. İşin tuhafı bu yapıları dışarıda arama kolaycılığına düşmeden, doğrudan kendi bedenlerimize bakmamızı öneriyor Deleuze. İktidarın tohumlarını içimize özenle yerleştiren ve sulayıp büyüten bir toplumsal örgütlenmede en büyük kırılma, içimizdeki ağacı köküyle, gövdesiyle birlikte söküp atmaktan geçiyor galiba. Modern öznenin bir ağaç gibi tek ve hür yaşama söylencesine karşı, her yöne yatay uçlar vererek birbirine bağlanan ve birbirine bağlandıkça hep birlikte erklenen rizomu, ağsal yapıyı bir yaşama modeli olarak koyuyor önümüze.

Batı düşüncesinde tohumla ve ağacımsı bitkilerle ilgili metaforlar çok sık çıkıyor karşımıza. Sokrates bile ister yazılı ister sözlü olsun söylemi yani logosu, alıcının zihnine ekilmiş bir tohuma benzetiyordu. Sokrates’e göre bir bilginin büyümesi, dışsal uyaran olan tohum yani logosla (yani dinleyicinin ya da okurun zihnine ekilen kavram ya da fikirle) bağlantılı. Bir tohum gibi zihnimize ekilen kavramlardan iktidar yapısının modeli olan ağaçlar büyüyor içimizde. Birbirine bulaşmadan, dokunmadan dikilen ağaçlardan oluşan bir ormanın ne kadar kardeşçe olabileceğini de sorgulamamız gerekiyor.

Ama öte yandan Sokrates’in hakkını da yememek lazım. Yazılı metni değil de sözlü iletişimi yeğliyordu filozof. Sokrates’e göre sözlü söylem dayanıklı, sağlıklı filizler üretir, oysa yazılı metinlerin filizleri kısa ömürlü ve kırılgandır. Yazılı metnin suskunluğundan, cansızlığından dem vururken, sözü ise canlılık anlamına gelen enargeia terimiyle tanımlıyordu. Canlı anlamına gelen enargés’e Homeros’un metinlerinde rastlanıyor; tanrıların göze görünmesini tanımlamak için kullanıyor bu terimi Homeros. Sözlü diyalektiğin düşünceleri ve argümanları mükemmel bir berraklıkla, tıpkı Homeros’un tanrıları gibi adeta bedenleriyle gözlerimizin önünde beliriveriyor. “Sokrates’in, sözlü söylemin yazılı metne üstün olduğuna dair argümanı, insanın hayal gücünü bir bahçıvanın arazisine dönüştüren öğretmeye ve öğrenmeye dair bir anlayışa dayanır. Burada şeyler hatırlanmaz; yaşam bulur ve büyürler. (bkz Danielle Allen, Platon Neden Yazdı, çev. Ayşe Batur, İletişim Yayınları).

Bu arada tüm bahçıvanların, bir tür rizom olan ve toprağın altında yanlamasına gelişerek bahçeyi istila eden ayrık otlarından nefret ettiklerini biliyoruz. Tohumdan başlayarak geliştirdiği ağacımsı türleri istediği biçime sokabilir bahçıvan, oysa ayrık otları her türlü biçimlendirmeden kaçarak toprağın altında bambaşka bir örgütlenme yaratırken ağacımsı formları da içten içe çökertirler. İçselleştirilmiş bir yazı yasanına göre biçimlendirilmiş bir bahçede, sözün bir tür ayrık otu gibi sağlam ve dayanıklı filizlerle herkese bulaşabileceğini ima ediyor Sokrates. Bağlantıyı koparan ağacımsı formun aksine her yöne doğru başka bedenlerle bağlantı kurmak için hala sözün canlılığına ihtiyacımız var. İktidarın tohumlarını içlerinde büyüten bahçıvanlar olmaktan kurtulmak, sözün bulaşıcı, dönüştürücü özelliğinden geçiyor. Söz içimizde değil, bir rizom gibi hep arada büyüyor, başka bedenlerin arasında yaşam bulup çoğalıyor.

Bedenleri katı konturlardan değil de tıpkı söz gibi titreşen, tınlayan kümelere dönüştürmüş Çağrı Saray. Yankılanan bir ses gibi yayılıyor resim düzleminde bedenler. 4/12: Bir Ev’in Topoğrafyası başlıklı sergisinde sanatçı her ne kadar evin geometrik mekânında beden-ev makinesinin topografyasını çıkarmaya çalışsa da söz gibi titreşen bedenler katı sınırları ihlal ederek kendilerini durmadan çoğaltıyorlar. Kabına sığmayan, her yöne titreşerek mekânın geometrisini bozan bedenler bahçıvanın ya da mimarın cetveline boyun eğmiyorlar. Tınlayan ses kümeleri olarak birbirine karışan, bulaşan bedenlerin kasırgası, içimizdeki ağaçları kökünden sökecektir, hiç kuşkum yok.

Not: Çağrı Saray’ın “4/12: Bir Ev’in Topografyası” başlıklı sergisi, Tophane’deki Daire Sanat’ta 7 Ocak tarihine kadar izlenebilir.

29 Aralık 2011 Perşembe

POZLAMA SÜRESİ UZUN TUTULMUŞ BİR BAKIŞ



RAHMİ ÖĞDÜL

29.12.2011

Algısal yetilerimizin kültürel olarak kurulduğuna dair yeterince birikim var elimizde. Rönesans’tan beri Batı’da hâkim görme biçimi olarak sunulan perspektifin hiç de doğal olmadığı, sonradan öğrenildiği, kültürel bir inşa olduğu biliniyor artık. Görme psikoloji üzerine çalışan Richard L. Gregory farklı kültürlere ait insanlarla yapılan çalışmalara dayanarak Batı’ya özgü pespektif algısının ve yanılsamasının toplumsallığını vurguluyordu Görme Psikolojisi kitabında (1966). Batı dünyasında mekânların perspektif kuralarına göre inşa edildiğini, dolayısıyla perspektife dayalı bir mekân algısının doğallaştırıldığını, oysa Batı dışı kültürlerde perspektif dışı bir mekân algısının mevcut olduğunu yazıyordu.

Örneğin Afrikalı Zuluların dünyasında mekânların düzenlenmesi perspektif dışı bir dünyaya işaret ediyor. Batı’nın köşeli, dik açılı, birbirine paralel uzanan çizgilerden oluşan perspektif dünyasının aksine, Zulular “dairesel kültür” olarak tanımlanan perspektif dışı bir mekân düzenlemesinde yaşıyorlar. Kulübeleri ve kulübelerinin kapısı daireseldir; tarlalarını bile birbirine paralel uzanan düz çizgiler halinde değil, eğri çizgiler halinde sürerler. Kullandıkları eşyaların da dairesel ya da eğri oldukları görülür. Zulular’da uzaklıkla ve nesnelerle ilgili perspektif yanılsamalarının olmadığı görülüyor. Aynı şekilde sık ağaçlardan oluşan bir ormanda yaşayan yerliler de ağaçların arasındaki açıklıklar dar olduğundan nesneleri ve mesafeyi Batı’nın perspektif kurallarına göre algılamıyorlar; Batılının öğrenilmiş ve kültüre edilmiş perspektif bakışının aksine uzak nesneleri sadece küçük olarak algılıyorlar.

Batı’nın görme biçimleriyle batı dışı kültürlerin görme biçimleri arasındaki fark sadece perspektifle sınırlı değil. Foucault bir söyleşisinde, Afrika’nın ücra köşelerinden birine, bir test filmi göstermeye giden psikologların öyküsünü anlatır. Gösterinin sonunda psikologlar seyircilere filmden ne anladıklarını sorarlar. Üç kahraman arasında geçen bu öyküde seyircileri yalnızca tek bir şey ilgilendirmiştir: Ağaçların arasında gezinen ışık ve gölge oyunları. “Bizim algılarımız ise kişilere göre belirleniyor. Gözlerimiz bir şartlanmışlık içinde, gelip giden, ortaya çıkan ve kaybolan kişileri arıyor” diyor Foucault bu öyküyle ilgili olarak. Bakışımız durmadan sınırları net olarak tanımlanmış formlar arıyor ve kimliklendirilmiş bu formların maceralarını izlemeye alışmış gözlerimiz. Hayatın ışık ve gölgenin şekilden şekile girdiği anonim bir gösteri olarak algılanabileceğini ima ediyor yerlilerin algısı.

Ve bir fotoğraf, tarihin tozlu sayfalarından. Paris’teki Boulevard du Temple’ın Louis Daguerre tarafından 1838 sonlarında ya da 1839’un başlarında çekilmiş fotoğrafı. Bu fotoğraf, içinde insan figürü barındıran ilk fotoğraf olarak tarihe geçmiş. Daguerreotype fotoğraflama tekniğiyle çekildiği için pozlama süresi on dakikanın üzerinde. Pozlama süresi uzun tutulduğu için günün en işlek saati olmasına rağmen bulvardaki hareket halinde olan nesneler ve insanlar görüntüye girmemiş. Belirli bir açıdan bakarak hayatı dondurduğu karesinde fotoğrafçı sadece hareket etmeyen ya da çok yavaş hareket eden figürleri dâhil edebilmiş karesine (Sol alt köşede ayakkabısını boyatan adam ve ayakkabı boyacısı ve sağ tarafta bir bankta gazetesi okuyan bir başka adam).

Zamanın tekniği devinimi çekmeye yetmediği için bulvardaki curcuna ne yazık ki görünmez olmuş. Caddeyi dolduran halkın kayıp olduğunu, görünmez olduğunu hissediyoruz fotoğrafa bakarken. Kendini görsel deneyimin merkezine yerleştiren ve hayata tek gözle bakarak insanları ve nesneleri perspektifin geometrik kurallarına göre hareketsiz kılan, sabitleyen iktidarın bakışını gösteriyor bu fotoğraf bize. Sürekli devinen, bir halk bakanın retinal imgesinde kayboluyor birden. Ve devinen bir halk görünmez bir kuvvet olarak içten içe kendini başka bir şeye dönüştürürken duran nesnelerle oyalanıyor göz. İktidarın gözü, değişen, dönüşen bir halkı, tıpkı bu fotoğrafta olduğu görmeyi beceremiyor. Karede görünmeyen halk birden bambaşka bir formda görünür hale geldiğinde iktidarın bakışı şaşırıyor: “Yoktular, nereden çıktı bunlar!”

Kültürel ve toplumsal olarak kurulan algılarımız devinen, dönüşen ve oluşan varlıkları göstermiyor bize. Kendini görsel deneyimin merkezi olarak algılayan ve duran nesnelerle oyalanan göz hep olup bitmiş, belirli bir forma girmiş ve uzamda belirli bir yer işgal eden sabitlikler üzerinden düşünce üretiyor. Pozlama süresi uzun tutulmuş bir görme tekniğiyle bakıyoruz hayata hala. Bir gazetenin 2011’in Yılın Sergisi başlığı altında sıraladığı on sergi arasından oylamayla en iyisini seçtirme çabası da yine uzun pozlama süresini gerektiren bir iktidar bakışı olarak tarihe geçiyor. Sürekli devinen, değişen ve dönüşen binlerce sanatçı bu fotoğraf karesine giremiyor haliyle. Devinimi görebilmemiz, iktidarın görme ideolojisiyle yoğrulmuş algı kapılarının temizlenmesinden geçiyor.

23 Aralık 2011 Cuma

NORMAL İNSAN KİMDİR?


RAHMİ ÖĞDÜL

22 Aralık 2011

Bazı kavramlar hayatımızı öylesine belirliyor ve etkiliyor ki sanki hep varmışlar, hep olagelmişler hissine kapılıyor insan. Norm ve normallik böylesi kavramlardan mesela. Hayatımızı, düşüncemizi, dünyaya bakışımızı norm denilen bir ölçüye göre biçimlendiriyoruz ve normalliğin sınırları içinde hareket etmeye çalışıyor ya da zorlanıyoruz. Her şeyi ama her şeyi normallik ölçüsüne göre değerlendirmeyi, normallikten sapmayı ise bir sapkınlık olarak görmeyi öğrettiler bize. Aslında bunun çok da yeni bir şey olduğu, on dokuzuncu yüzyıl gibi oldukça geç bir tarihte ortaya çıktığı görülüyor.

NORMUN HAYATTAKİ İZDÜŞÜMÜ
Norm sözcüğünün İngilizcede bugünkü anlamında boy göstermesi 1840’larda gerçekleşiyor. Daha önceleri norm, marangozların kullandıkları gönyeye verilen bir isim ve dikey anlamına geliyormuş. Normun dikey anlamından çıkıp da tüm hayatı belirleyen bir kavrama dönüşmesi, istatistik denilen bilim dalının gelişimiyle çakışıyor. Önceleri sağlam bilgiye dayalı devlet politikalarının geliştirilmesi için kullanılan sayısal veriler, daha sonra sağlık ve hastalığın doğal tarihini anlamak için devreye sokuluyor. Dolayısıyla istatistik kavramının devletten bedene kaydığını görüyoruz. Kamu sağlığı alanında kullanılan istatistik, beden ile sanayi arasındaki, daha doğrusu birey ile kapitalizm arasındaki bağlantıyı da açığa çıkarıyor. 19. Yüzyılda istatistik kurumlarının üyelerinin çoğu ya sanayici ya da sanayi ile sıkı bağları bulunan kişiler (bkz Sakatlık Çalışmaları, Koç Üniversitesi Yayınları).

ORTALAMA İNSAN KAVRAMI
Aynı dönemde sayısal verilerden yola çıkarak norma uyan, normdan sapmayan ortalama insan kavramı ortaya atılıyor. Fransız istatikçi Quetlet’ye göre ortalama insan, bir ülkedeki tüm insan özelliklerinin ortalamasıydı. Fiziksel ve ahlaki ortalamayı birleştirerek inşa edilmişti ortalama insan. Aslında bu ortalama insan, orta sınıflar için bilimsel bir veri olarak da sunulmuştu. Ortalama insan, yani istatistiki ortalama kavramından sapma göstermeyen, dolaysıyla norma uyan ortadaki insanın bedeni, ortalama bir yaşam tarzı haline dönüşüyordu. Burjuva ideolojisine dayanak sağlayan ortalama insanın macerası başlamış oldu böylece.

Normal olanı saptamaya ve toplumu bu normal olana göre örgütlemeye çalışan öjeni yandaşlarının da istatistik bilimine ve dolayısıyla ortalama insan kavramına katkıları azımsanmayacak kadar çoktur. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur düsturunu benimseyen Öjeni yandaşları, bedenin ve düşüncenin normlarını saptamışlardı.

İNSAN BEDENİ ERKEKTEN İBARET
Normal ve ortalama bir insan oluşturma çabaları yirminci yüzyılda da devam etti; le Corbusier’in modüler insanı normal bir insanı tanımlıyordu. “Binaları insanın ölçüsüne göre yapmak gerekir” diyordu le Corbusier ama insan ölçüsü dediği şey, sayısal olarak belirlenmiş, sağlam bir bedeni olan ve dik duran bir erkekten başkası değildi. Bu modüler insanın tüm modernitede ve kapitalizmde ölçü haline gelmesinin ve mekânların, hayatın bu norma göre biçimlendirilmesinin acılarını gerçek insanlar yeterince duyumsamışlardır herhalde. Tüm yaşam bir çeşitlenme olarak yeryüzünde yayılırken, soyut bir norm kavramına göre hayatı örgütlemeye ve çeşitliliği yok saymaya çalışan zihniyet, eline geçirdiği marangozun gönyesiyle bizleri biçimlendirmeye ve bu biçime uymayanları toplumdan dışlamaya çalışıyor.

NORM PERDELEMİŞ GÖZLERİMİZİ
Bizler de pek masum değiliz. İktidarın gönyesinden çıkmış bu norm kavramına göre yargılıyoruz her şeyi. Bedensel, cinsel, toplumsal sapma gösterenleri görmüyoruz, görmek istemiyoruz; iştahla hep eksiksiz, norma uyan bedenler arıyor gözlerimiz. Norm perdelemiş gözlerimizi. İngiliz heykeltıraş Marc Quinn’in 2000 tarihli The Complete Marbles (Eksiksiz Mermerler) sergisinde yer alan, bir şekilde sakatlanmış, uzuvları eksik bireyleri model olarak kullandığı heykellerini, antik dönemden kalma kolları bacakları kırılmış heykeller gibi görüyoruz. Quinn normun nasıl da bir perde işlevi gördüğünü gösteriyor. Antik dönemden kalma heykelleri andıran pozlarıyla sakat bedenleri norm içine yerleştirmeye çalışıyor bakışımız. Hayatı hep norma göre yargılıyor ve biçimlendiriyoruz.

Soyut, sayısal ve eril olarak belirlenmiş bir norm kavramı üzerinden hayatın tüm çeşitliliğini hiçe sayan, hayatı bu norm kavramına göre biçimlendirmeye çalışan iktidarın sakatladığı bireyleriz hepimiz. Bedensel ve düşünsel dünyamıza bir deli gömleği gibi geçirilen norm ve normallik kavramlarını verili bir gerçek gibi kabul ettiğimiz sürece kendi kendini sakatlayan bireyler olmaya devam edeceğiz.