18 Kasım 2017 Cumartesi

HATIRLA AMA ASLA ANLATMA!

Damien Hirst
RAHMİ ÖĞDÜL
17.11.2017

Kim konuşuyor? Konuşan, geçmişten gelen hayalettir. Durmadan geçmişin yükünü yüklüyor sırtımıza. Konuşmaktan, yüzleşmekten kaçındığımız dehşetengiz olaylar birikerek çoğalıyor. Geçmişte korkunç şeyler olmuştur. Ama sır olarak kalmalı, anlatılmaları yasaklanmıştır. Sadece “hatırla!” deniliyor bize, sonra da “unut!” Geçmiş, örtülerin altında saklı; örtüleri hatırlamamızı istiyorlar sadece, örtünün altındaki korkunç olayları ise unutmamızı. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Ermeni Tehciri’ni hatırlıyoruz ama, mağdurlar öykülerini anlatmaya başlayınca susturulmalı. Dersim olaylarını hatırlayın ama olup bitenler sır olarak kalmalı. 15 Temmuz’u hatırlatmak içinse ellerinden geleni yapıyorlar ama olup bitenler örtünün altında kalmalı. Dile getirilmesi yasaklanmış anılarla baş başa bırakıyorlar bizi. Hayatı anlamlandırabilmek için anlatabilmemiz gerek oysa. Yoksa çıldırmamız an meselesi. Hamlet, babasının hatırlamasını istediği ama anlatılması yasak sır yüzünden çıldırmadı mı?

Anlatmak, kaostan kozmos yaratmaktır. Hayatı bir kurmaca haline getirdiğimiz ölçüde akıl sağlığımızı koruyabiliyoruz. Hayatın delice akışıyla başka türlü baş edemeyiz çünkü. Kurmaca, hayatı kalıba sokmaksa, hayatın her zaman bu kalıptan taştığını da biliyoruz. Witold Gombrowics ‘Kosmos’ adlı romanına dair güncesine düştüğü notlarda kurmacayı şöyle tanımlamıştır: “Nedir polisiye roman? Kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi.” Ama bir yıl sonra şu notları düşmüştü güncesine: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi. Her yana uzanan duyargalar… karanlık oyuklar… sapmalar… anaforlar… bütün bunların yaratılması” (Kosmos, çev. Aykut Derman, Can).

Kurmaca sadece edebiyatın ya da sanatın işi değil, sıradan insan da gündelik hayatın her yöne dağılıp saçılmasına katlanamadığı için hayatını kurmacalaştırmak zorunda. Çünkü “kurmacanın birliği var, biçimi var”diyor Aldous Huxley. Biçimsiz olana katlanamıyoruz. Yatay ilişkiler ağı olarak düşünüldüğünde toplum, bireysel kurmacalarımızın birbirine dokunarak durmadan yapılıp bozulduğu, konturları bulanık, devasa bir kurmacadır. Bizler kendi hayatlarımızı kurmacalarla anlamlı hale getiriyoruz ama en kötüsü, başkalarının kurmacalarına katlanmak zorunda olmamız. Ve başkalarının kurmacaları üzerinden hayatı olumsuzlamak ve başkalarının kurmacalarında hayatımızın olumsuzlanması. Ve iktidar öykülerimizi gizlemek için örtüler seriyor geçmişin üzerine. Sonra da örtüleri hatırlatıyor ama öykülerimiz anlatılmamalı.

Tarih bir kurmacadır, resmi tarih ise iktidarın kurmacası. Kurmacasıyla hiçleştiriyor hayatımızı, başımıza gelenleri gizlemek için örtmeceler seriyor. Olayı hatırlatıyor, ama olup bitenler sır olarak kalmalı. Prens Hamlet oyunun başlarında, kral babasının hayaletiyle karşılaşır ve babası “Beni hatırla” der oğluna, “Benim hikayemi anlat”. Ama neyi hatırlaması gerektiğini söylemez, sır olarak kalmalı: “Babanın ruhuyum ben ve bir süre için/Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye/Gündüzleri ateşler içinde kalmaya/Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar/Açıklamam yasak olmasaydı eğer/Yaşadığım zindanın sırlarını/Öyle şeyler anlatırdım ki sana/Tek kelimesi aklını başından alırdı (çev. Sabahattin Eyüpoğlu, İş Bankası).

Babaların işlediği günah, geçmişten birikerek gelen bu anlatılamaz sır nedir acaba? Eril iktidarların yeryüzünde giriştikleri katliamlar mı anlatılamaz olan, masum insanların çığlıkları mı? Kadıköy Moda Sahnesi’nde Kemal Aydoğan’ın yönettiği Shakespeare’nin Hamlet’inden çıkarken aklımda bin bir soru. Dekorunu ve kostümlerini günümüze taşıyarak Hamlet’in güncelliğini ve bu güncelliğin tüketilemeyeceğini gösterdiler bize. Erkekler arasında geçen, kadınların edilgin varlıklar olarak yer aldığı, hatırlanması ama asla anlatılmaması gereken sırlarla dolu egemen bir tarih anlatısı. Freud ve Lacan’dan tutun da James Joyce’a kadar çok sayıda yazarın çözümleyerek anlamını çoğalttıkları Shakespeare’nin oyununu tek bir anlamın içine hapsetmek mümkün değil. Prens Fortinbras’ın sahnede söyledikleri hâlâ kulaklarımda: “Unutulmamış haklarım var benim bu krallıkta.” Unutturulmak isteneni dile getiremezsek çıldırmamız an meselesi. Gözlerimizdeki karanlık oyuklarla nasıl bakabiliriz ki birbirimizin yüzüne?

10 Kasım 2017 Cuma

ÇOBANLAR, KOYUNLAR VE KEÇİLER


Francisco de Zurbaran, "Agnus Dei", 1640
RAHMİ ÖĞDÜL
10.11.2017

Nedir bu keçilerin bizden çektiği? Tüm kötülükleri keçilerin başına yüklüyor, sonra ya kurban ediyor ya da şehrin dışına sürüyoruz. Despotik sistemler kokuştukça günah keçileri hiç eksik olmuyor nedense. Oysa biliyoruz ki yeryüzü akışlarıyla bağlantısı kesilmiş baskıcı sistemler çökmeye yazgılıdır ve giderek düzensizlik artarken düzeni sürdürebilmek pahasına daha fazla şiddet ve daha fazla günah keçisi üretecekler. Batı’da üretilen kötücül yaratık temsillerinde, satirler ve iblislerden tutun da şeytana kadar adı kötüye çıkmış ne kadar varlık varsa hepsi de keçi formunda resmedilmiştir. Çoban, keçilerin koyunlarını baştan çıkarmasından ve tebaasız kalmaktan korkuyor.

Koyun olmadığınızı iddia edebilir ve “ben kendi kararlarımı veren özgür biriyim” diyebilirsiniz. Ama tüm kudretinizi temsilcilere teslim ettiğinize göre çoban ve sürüsü temsilinde koyunu oynamak dışında, başka bir seçeneğiniz kalmıyor. İktidara boyun eğdiğimizden beri güdülecek koyunlarız: “Firavun Mısırlı bir çobandı. Taç giyme töreninde ritüel olarak çobanın değneğini alırdı; “insanın çobanı” terimi Babil monarkının unvanlarından da biriydi” (Foucault, Özne ve İktidar, Ayrıntı). Doğu’da karşımıza çıkan siyasetnamelerde yine çoban ve sürü metaforuna rastlıyoruz; üstelik Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” tınısıyla: “Eğer hükümdar olmasaydı insanlar birbirlerini yerlerdi. Tıpkı çoban olmayınca sürünün yırtıcı hayvanlar tarafından yenilmesi gibi” (Bahadır Türk, Çoban ve Kral, İletişim). O zaman hiç itiraz etmeyelim, “koyun gibisin kardeşim/gocuklu celep kaldırınca sopasını/sürüye katılıverirsin hemen/ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye” (Nâzım Hikmet).

Peki keçilerin suçu ne? Tevrat’ta geçen “Günahları Bağışlatma Günü”nde Harun biri Yehova’ya, diğeri ise Azazel’e (şeytana) sunulacak iki teke seçer. Yehova için ayrılan keçiyi keser ve hayvanın kanını akıtarak tapınağı kirden arındırır. İkinci keçi ise günah keçisidir. “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar… Keçi, İsrailoğullarının tüm suçlarını ıssız bir yere taşıyacaktır” (Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Metis). Keçileri dışarı attıkça düzeninizi sürdüreceğinizi sanırsınız. Ama yanılırsınız, çünkü keçileri tüketemezsiniz, içimizde ürüyorlar.

Keçiler koyunlardan farklıdır. Koyunların önüne boyama kitapları konduğunda ve çoban çizginin dışına taşırmadan şekilleri boyamalarını istediğinde hiç sorgulamadan yerine getirirler. Boyayı taşırmadan şekilleri boyayanların takdirnameyle ödüllendirildiklerini biliyoruz. Keçi kılıklı iblisler öyle mi? Söz geçiremezsiniz, boyayı taşıracak ve çizgiyi aşacaklardır: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır” (Deleuze).

Keçileri haritanın içine kapatamazsınız. Sınırlar içine kapatılmış bedenler, nelere muktedir olabileceklerini asla bilemezler çünkü. Bir deney alanı olarak yeryüzünde oradan oraya sıçrayarak başka bedenlerle bağlantılar kuracak ve bedenlerinin kudretinin bağlantılarla artacağını keşfedeceklerdir. Keçiler çiğnenmekten aşınmış yolları ve otları değil, dik yamaçlardaki yeni ve taze otları severler. Neşeli bedenlerdir, koyunlarsa kederli; çünkü kudretlerini çobana teslim etmişler. Ve bir koyun keçi-oluş yaşamadıkça nelere muktedir olabileceğini asla öğrenemeyecek. 

Çoban boyayı taşırmamamızı öğütlüyor; herkes kendine ayrılan yerde otlasın ve sınırını aşıp olmadık işlere kalkışmasın diye. Çoban izlenecek yolları çiziyor; ana yoldan çıkıp ara yollara sapmasınlar ve olmadık bedenlerle bağlantı kurmasınlar diye. Çizgiyi aşmazsak ve yoldan çıkıp ara yollara sapmazsak nasıl öğrenebiliriz ki kudretimizi? “Olsun, çoban bizi kuzucuklarım diye sevecek ya, o bize yeter” diyebilirsiniz. Sizi sevsin diye çobana boynunuzu uzattıkça şairin dediği gibi, sonunda gideceğiniz yer salhanedir, yani mezbaha. Hegel tarih üzerine tezlerinde tarihi bir mezbahaya benzetiyordu. Çobanlar ve koyunlar oldukça tarih mezbaha olmaya devam edecek.

4 Kasım 2017 Cumartesi

BİZİM NEDEN KARNAVALIMIZ YOK?

Pieter Bruegel

Pieter Bruegel
RAHMİ ÖĞDÜL
03.11.2017

Çürüyoruz farkına varmadan. Çürütüyorlar bizi. İçeride kesif bir çürüme kokusu, duymuyor musunuz? Çürüdükçe birbirimizi zehirleyeceğiz. “Durgun sudan zehir bekle” diyordu William Blake. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilmiş sular bir süre sonra kokuşur ve zehir üretir, insan da öyle: “Düşüncelerini asla değiştirmeyen insan, durgun su gibidir ve aklın sürüngenlerini üretir” (Blake). Özgür düşüncenin önüne çekilen setlerle kurumlarımız bataklığa dönüşürken bataklıkta yaşayan sürüngenlerden farkımız kalmayacak sonunda, birbirimizi tüketeceğiz. Kokuşmaktan kurtulmanın çaresi, yeryüzünün tüm akışlarına, rüzgârlarına açık sulardır; düşüncenin ve bedenin birlikte dalgalanacağı engin sular.

Alman Romantizmi’nin kurucularından Johann Gottfreid Herder, ölü bir noktada kokuşmak yerine 1769’da denize açılmış ve düşüncelerini dalgalandırmıştır: “Gökyüzüyle deniz arasında salınan bir gemi, düşünceye ne kadar geniş alanlar açıyor! Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor! Çırpınan yelkenler, sürekli çalkalanan gemi, gümbürdeyen dalgaların akıntısı, uçuşan bulutlar, sonsuz genişlikteki hava sahası!” (bkz. Rüdiger Safranski, Romantik, Kabalcı). Ölü noktanın çürüyen sularından özgürlüğün çalkantılı sularına atlamak. Toplumlar da denize, çalkantılı sulara açılırlar. Karnavallar kokuşmuş durgun suların alt üst olduğu, dengenin bozulduğu ve yeni akışlarla yeni dengelerin kurulduğu zamanlardır. Guy Debort 1871’de kurulan Paris Komünü’ne “19. yüzyılın en büyük karnavalı” demişti. Karnavalın çalkantılı suları yeni dengelere gebe.

Mikhail Bakhtin Ortaçağ karnavallarının özelliklerini sıralamıştı, hatırlayalım. Karnavalda yaşam alışıldık seyrinden çıkar. İzleyici ve icracı ayrımı silinmiştir. Karnaval icra edilmez, yaşanır. Alışıldık yaşamın yapısını ve düzenini belirleyen yasalar, yasaklar ve kısıtlamalar, karnaval boyunca askıya alınır; hiyerarşik yapı ve bu yapıyla bağlantılı tüm korkutup sindirme, hürmet, dindarlık ve görgü kuralları iptal edilmiştir. İnsanlar arasındaki hiyerarşik engellemeler, mesafeler ortadan kalkar, karnaval meydanında özgür ve içli dışlı, teklifsiz, samimi, sıcak bir temas ortamı yaratılır; jestler ve sözler özgürleşmiştir. Karnaval, bireyler arasında yeni ilişki tarzlarının yaratıldığı yerdir. Hiyerarşik konumların otoritesinden kurtulmuş bedenler, dışarıdan bakıldığında tuhaf ve yakışıksız görülebilir ama bastırılan bedensel arzular geri dönmüş ve insanın gizil yönleri ifade imkânı bulmuştur. Karnaval ortamı uygunsuz birleşmelerin ortamıdır. Daha önce yan yana gelemeyen tüm bedenler, değerler, düşünceler ve şeyler birbiriyle ilişkilenir. Karnaval kutsalı cismani olanla, yüceyi aşağı olanla, önemliyi önemsiz olanla, bilgeliği aptallıkla birleştirir. Karnaval toplumsal hiyerarşik yapıyı parodilerle çökerterek, şeyleri yeryüzünün, bedenin üretken kudretiyle ilişkilendirir.

Karnavalı olmayan bir toplumuz. Ama bizim bayramlarımız var. Bayram karnavaldan izler taşısa da karnaval değildir, aksine bayramda mevcut düzen pekiştirilip olumlanır, dayatılan tüm yasalar durmadan kutsanır. Karnaval geleneği de mitolojik geçmişe dayanıyor. Evrenin başlangıcındaki kaotik duruma bir geri dönüş, bir yenilenme, yeniden doğuş anı. Batı’daki karnavalın köklerine Doğu’da rastlıyoruz. Doğu’da yaratılışın yenilenmesi yeni yılın ilk gününde, Nevroz’da gerçekleşir; zamanın yıprattıklarının yenilendiği an. Zaman insanı, toplumu ve kozmosu yıpratmıştır. Ve zamanın yıprattıklarının yenilenmesi her şeyin alt üst olduğu ritüellerle gerçekleştiriliyordu: “Saturnalia şenliklerini andıran bir toplumsal karmaşa, erotik kuralsızlıklar, orjiler vb.” (Eliade, Kutsal Ve Kutsal-Dışı, Alfa). Yıpranmış bedenler, çürümüş toplum yılın son günü, biçimsizliğin tanrısı, deniz canavarı Tiamat’ın yeniden dirilişiyle çalkantılı suların içinde çözülüp dağılıyordu. Ve ardından kozmos bir kez daha yaratılacaktır. Tekrarlar önemlidir, fark yüzeye çıkar çünkü. Ve kozmosun her doğuşu, farkın yüzeye çıktığı yeni bir denge durumudur. Biz dayatılan dengede ısrar ettikçe daha fazla çürüyoruz. Karnavallar özgürlüğü soluduğumuz, yeni olanın yüzeye çıktığı çalkantılı sulardır. Dengemiz bozulmasın diye bataklıkta çürümeye katlanıyoruz.

29 Ekim 2017 Pazar

METAFORDAN HAYATLAR

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
27.10.2017

Tanıdık olmayan bir şeyle karşılaştınız diyelim. Önce şaşırır ama çok geçmeden Alice gibi davranırsınız: “Her şey bilmediğim bir dilde yazılmış… Öyle ya, Ayna kitabı bu elbette! Aynaya tutarsam sözcükler doğru yöne döner!” (Lewis Carroll). Yabancı olanı metaforun aynasına tutuyoruz ve birden yabancılığından arınıp tanıdık bir imgeye dönüşüyor. Metafor, bir anlamı bir yerden başka bir yere taşıyor. Bildik bir anlamı bilinmedik, tekinsiz olana yansıtarak yabancı olanı temellük ediyor, tanıdık ve anlaşılabilir hale getiriyoruz. Metafor, yeni olanla karşılaşmamızı eskitiyor, sayesinde eskitilmiş ilişkiler yaşıyoruz. Kullanılmaktan lime lime olmuş metaforları yabancı olana giydirerek kendimize benzetiyoruz.

Mevcut olanı alt üst edecek bir olayı da eskitiyor ve hiç şaşırmıyoruz. İncil’de yazdığı gibi “güneşin altında yeni bir şey yok”. Çünkü metaforlarımız var bizim. En tekinsiz karşılaşmayı tekinli hale getiren, en rahatsız edici yabancıyı bile evcilleştirip kendimize benzeten metaforlar. Metaforlarla düşünmek evden hiç ayrılmamaktır. Ya da evimizi her yere taşımak. Evimizi her yere taşıdığımıza göre her yeni karşılaşma evin tanıdık bir nesnesine dönüşecek. Ve metaforlarla düşündüğümüzde evi her yere taşımakla kalmıyor, hiç dışarı çıkmadığımızı da fark ediyoruz. Oysa José Saramago “kendinizi terk etmezseniz asla keşfedemeyeceksiniz kendinizi” diyordu. Platon’un mağarasından çıkamadığımız için, izledikleri gölgeleri gerçek sanan tutsaklar gibiyiz.

Gölgeleri metaforlarla dışarı taşıyoruz; gölgelerin gölgelerini. Mağaranın bildik anlamlarını dışarıya yansıttıkça dışarıyı, yabancı olanı mağaraya dahil ediyoruz. Mağaranın, evin tonundan kurtulamayacak mıyız? Zor tabi evden kurtulmak. Ama başaranlar var, on iki ton müzisyenleri: “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” (Webern). Ton metafordur; her yere bu tonu taşımak fetihçiliktir, yabancı toprakları fethetmek. Evden, tek tondan dışarı çıkmayanlar, on iki tonu, yani çokluğu asla işitemeyecekler. Siz hiç yabancı oldunuz mu? Yabancı olmak, dünyaya bir çocuk gözüyle bakabilmek ve şaşırmaktır; yeryüzünün tüm seslerini kucaklamak. Ve aynı anda eşitsizliğe, sömürüye ve katliamlara şaşırmak. Ama biz her şeyi o kadar kanıksadık ki dışarı çıktığımızda da bu despotik havayı soluyoruz. Kurtulalım bu eril, despotik tek tondan! Gerekirse kekeleyelim, kekelemek iyidir. Gerekirse tökezleyelim, dengemiz bozulsun ki çoklukla birlikte yeni denge oyunları icat edelim ve yeni bir dil.

Kekeledikçe çokluğun çok sesli dilini birlikte keşfedebiliriz. Dil zoraki bir dengeyse ve bu denge tüm tahakküm ilişkilerini içinde barındırıyorsa kekelemek gerekecek. Sözcükleri çatlatmadan, grameri parçalamadan başka bir dünya mümkün değil. Başka bir dünya yaratmaktan söz edenlerin dillerine hiç baktınız mı? Eski dünyanın tüm tahakküm ilişkilerini barındıran bir dil kullanıyorlar. Dil, bir hapishanedir ve tahakküm ilişkilerini barındıran bir dilden yeni bir dünya çıkmaz. Dilden firar edemeyenler, çok sesliliğin özgürlüğünü solumayanlar yeni olanla, yabancıyla hiçbir zaman karşılaşamayacaklar. Dil hapishanesinin duvarlarını çatlatıp firar etmediğimiz sürece erilliğin, tahakkümün, eşitsizliğin dilini üreteceğiz birlikte. Firar etmeliyiz, gerçekliğin çölüne.

Gerçek, sözcüklerin ve dilin ötesinde, ele geçmeyen bir akıştır, sonsuz bir oluş hali. Ve bir metafor olarak dilin kendisi gerçekle karşılaşmamızı engelliyor. “Ağaçlardan, renklerden, kardan ve çiçeklerden söz ettiğimizde şeyler hakkında bir şey bildiğimizi sanıyoruz; fakat özgün varlıklarla hiç örtüşmeyen metaforlardan başka bir şey yok elimizde” (Nietzsche). Siz hiç ağaçla karşılaştınız mı? Karşılaşmıyoruz, ağacı dil hapishanesine kapatıyoruz çünkü. Bir ağaçla, yabancıyla karşılaşsaydık, ağacın dili dilimizi çatlatacak ve doğanın çok sesliliğiyle yeni bir denge, yeni bir dil yaratacaktık. Ağaçla karşılaşsaydık, başka bir dünya kuracaktık. Gezi’de nasıl da çatlatmıştık dilimizi? Çünkü o biricik, eşsiz ağaçla karşılaşmıştık. Unuttuk sonra, yine basmakalıp metaforlara gömüldük.

21 Ekim 2017 Cumartesi

İÇİMDEKİ SES "DENGEYİ BOZ!" DİYOR


Andrey Tarkovski, "Nostalghia", 1983
RAHMİ ÖĞDÜL
20.10.2017

Her şey dengede duruyor, kımıldasanız yıkılacak. Fark etmiyor musunuz? Bu zoraki dengede altta canı çıkanların denge tutkusunu anlayamıyorum. Tepedekilerin kendi denge durumlarını sürdürebilmeleri için sırtımıza yükledikleri onca yük. Bir yük hayvanı gibi bize taşıttırıyorlar kendi yüklerini ve gıkımız çıkmıyor. Sırf dengede kalabilmek uğruna harcanan onca can; canlara kıyıyorlar. Harcanan onca enerji, doğada yaşanan onca kıyım. Şirket diliyle konuşuyor, dışsallıklar (externalities) diyorlar. Dışsallıklar, şirketin kâr amacıyla gerçekleştireceği bir girişimde göz ardı edilen ve hesaba katılmayanlardır. Sadece ve sadece kendi çıkarı peşinde koşan şirketin maliyet hesaplarına dahil etmediği, topluma ve doğaya yüklediği tüm hasarlar, yıkımlar ve kıyımlar. Dışsallıklarız, üç kuruşa harcıyorlar bizi. Şirket-devletlerin savaşlarda harcadığı ölüleriz. Daha fazla çocuk talebi, daha fazla harcanacak can. Kadın bedeni iktidarın tarlası; ölüm tarlaları. Ve biz hâlâ “aman dengemiz bozulmasın” diye susuyoruz. Kımıldasak denge bozulacak.

İşin tuhafı, biz de şirketin gözleriyle bakıyor ve hayatı dışsallaştırıyoruz. Hayatımız boşa harcanacak bir dışsallık. Hayatı harcayıp tüm yatırımlarımızı öte dünyaya yapıyoruz. Yeryüzünün yıkımında, insanların kıyımında hiç mi kabahatimiz yok? “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” Dışsallıklar; çünkü bizim meselemiz değil. Ve hayatı dışsallaştırdıkça içimizi boşaltıyoruz durmadan. Sonunda kimlik denilen içi boş bir kabuk kalıyor geriye. Ve içi boş kimlikler olarak dolaşıyoruz sokaklarda. İçimize hiçbir şey işlemiyor. İçimiz yok, kupkuru kabuklarız. Ya da boş şişeler. İktidarın toplayıp yeniden kendi içeriğiyle dolduracağı atıklar. Ve topladıkları boş şişelere kaçak içki doldurup satanlar gibi iktidar da bedenlere kendi zehrini doldurup yasal olarak pazarlıyor. Artık insanlar arası ilişkilerden söz edemiyoruz, ağzımızı açtıkça iktidarın zehrini bulaştırıyoruz birbirimize. Ve dolduruşa gelip yaşamı değil, ölümü çoğaltıyoruz.

İçerideyiz; doğayı, doğamızı dışsallaştırdıkça yarattık içerisini. İçeride düzen var. İçerideki zoraki düzen doğaya, doğamıza rağmen. İçeride denge var, zoraki bir denge. Ve dışsallaştırdığımız tüm yıkımlar, içerideki dengenin sürdürülmesi uğruna. Dışarıda doğa var, doğanın kaotik kuvvetleri; denge ile dengesizliğin muhteşem dansı. Ve içimizdeki doğayı, denge bozucu kuvvetleri dışsallaştırdık, içimiz boş. Tehlikesiz bir sınıflandırma nesnesi olarak raflarda yerimiz hazır. İşlevi belirli hazır nesneler olarak istedikleri yere yerleştiriyorlar bizi şimdi. Dengenin bozulmaması için hazır nesne rolüne alıştırıldık. Hazır nesneler olarak her yerde rastlayabilirsiniz kendinize; ekonomide, politikada, gündelik hayatta ve sanatta. Gerçekleştirdiğimiz tüm eylemler bile iktidarın galerisinde bir sanat gösterisine, performans sanatına dönüşüyor. Eylediğimizi sanıyoruz ama bir vantrolog gösterisindeki kuklalarız. Biz konuşmuyoruz, iktidar konuşuyor bizim yerimize. Yaşadığımızı sanıyoruz, ama ölmeye ve öldürmeye programlamışlar bizi. İçimizdeki ve aramızdaki çokluğu öldürüyoruz.

Andrey Tarkovski’nin 1983 tarihli Nostalghia’sındaki deli “tek kişi olamıyorum” diye haykırıyordu, “kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.” Biz akıllılar değil, deliler işitebilir çokluğu: “Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz… Kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltıları girmeli.” Dışarıda bıraktığımız, dışsallaştırdığımız yaşamın çokluğu girmeli içimize. Çokluğu hissetmiyor musunuz? Nasıl da korkuyor iktidar çok işlevli doğanın içeri girmesinden. Aristoteles de sevmezdi çok işlevliliği; sınıflandırılması zor: “Doğa, kadın ile köle arasında ayrım yapmıştır. Çünkü doğa, pek çok kullanımı olan Delfi bıçağını yapan demirci ustası gibi eli sıkı değildir; her bir şeyi tek bir kullanım için yaratır.” İktidar konuşuyor, tek kullanımlık kadından, kadının fıtratından söz ediyor. Ve ağzımızı açtığımızda da iktidar konuşuyor, ölümüne seviyoruz. Keşke çokluk konuşabilseydi, yaşamına sevebilirdik o zaman. Çok işlevli, sınıflandırılamayan, iktidarın ele geçiremediği Delfi bıçakları bileniyor içimizde. İşitmiyor musunuz? İşitsek denge bozulacak.

14 Ekim 2017 Cumartesi

HAYAL KURMAYI BIRAKIN ARTIK!

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
13.10.2017

Hayal gücünüzü çalıştırmadan önce bir değil, bin kez düşünün. Hayallerinizin gerçek dışı olmasından değil, aksine bir kez daha gerçek olmasından korkuyorum. Kurduğunuz hayaller başkalarının kâbusları oluyor çünkü. Hayallerimizi, mitolojik zamanlardan beri yeryüzüne ve bedenlerimize kazınmış eril ve dişil tahakküm yapıları içinde kuruyoruz. Kahraman oluyor, ejderhaları öldürüyor, uyuyan prensesleri öpüp uyandırıyoruz. Ya da saçımızı kuleden sarkıtıp beyaz atlı prensimizi bekliyoruz. Biliyorum, gerçekliğin içine gömüldüğümüz bir dönemde hayal kurmanın giderek güçleştiğini ve cesaret istediğini. Ama zaten mevcut gerçeklik belirlemiyor mu hayallerimizi? Ve verili gerçeklik içinde kurduğumuz hayallerimizin bir kez daha gerçekleştiği günlerdeyiz. Yine eril kahramanların canavarları öldürdüğü, yine dişi kahramanların boyun eğdirildiği karanlık günlerde. Erilliğe ve dişiliğe biçilen rollerin durmadan tekrarlandığı bu kısırdöngüyü kırmazsak hayallerimiz kâbusumuz olmaya devam edecek. Hayal kurmayalım o yüzden. Ya da imkânsız olanı düşleyelim, mevcut gerçeklikten bizi koparacak olanı. Olmadık şeylere inanmak için alıştırma yapalım mesela: “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan; bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu” (Aynanın İçinden, Lewis Carroll).

Durmadan eşitsizlik ve tahakküm üreten bir dünyada yaşadığımızın ve hayallerimizin bile bu tahakküm ilişkilerince belirlendiğinin farkındayız. Dolayısıyla Wilhelm Reich’ın saptaması canımızı acıtıyor: “Kitleler kandırılmadı, faşizmi arzuladılar.” Nasıl kazıdılarsa bedenlerimize, tahakkümden kaçmaya çalışıp serüvenlere atılsak da sonunda yine eril tahakküme yakalanıyor ve kendimizi faşizmi arzularken bulabiliyoruz. Başımıza olmadık şeyler geliyor, canavarlar çıkıyor karşımıza, gözümüzü kırpmadan öldürüyoruz. Yeni yerlerle karşılaşıyor, fethediyoruz. Fethettiğimiz yerlerde norm dışı bedenleri yok edip norm dayatıyoruz. Kahraman Theseus’u mu yoksa yarı boğa, yarı insan Minator’u mu seviyorsunuz diye sorsam? Theseus diyenler çoğunluktadır. Labirentin içine yerleştirilmiş ucubeyi öldüren kahraman. İçinde yaşadığımız kent denilen labirentin kıvrımlarını, farklı davranan ve düşünenlerden, yani sizin deyişinizle ucubelerden arındırıp norm bedenleri dayatan anlayış faşizm değil mi? Eril şiddetin mekânlarını yaratan ve bu mekânlarda kâbuslar yaşatan ve yaşayan bizleriz. Kıskıvrak yakalamışlar bizi, tahakküm ilişkilerinden kurtulamıyoruz.

Dünya tarihi, egemenlerin hayal kurması ve diğerlerinin bu hayallerden ölmesidir. Ve bizler birilerinin hayallerindeki hazır-nesne ölüleriz. Ve işin tuhafı, egemenlerin düşlerini düşlüyor ve kendi ölümümüzü arzuluyoruz. Bize biçilen ölme ve öldürme rollerini çeşitlendiriyoruz sadece. Hayal kurduğumuzda egemenlerin hayallerini çoğaltıyoruz. Tahakküm ilişkilerinden canı yananlar, iktidarın hayallerini kendi hayalleri sanıyor. Düşlerimiz yok, düşlerimiz kurumuş. Oysa bizim hayallerimiz, mevcut gerçeklikten bir kopuşu gerektirmeli ve bu kopuşla birlikte bambaşka ilişkileri içeren bir dünya yaratmayı. Mitolojilerin bedenlere kazıdığı basma kalıp düzeni üretmekten başka bir işe yaramıyoruz.

Başa dönelim, mitolojik zamanlara. Erkek kendine öyle bir dünya imgesi yaratmış ki nereye baksak erkek öğenin tahakkümünü ve dişil öğenin boyun eğdirilişini görüyoruz. Ve hayallerimizde mevcut gerçekliği yeniden üretiyoruz. Her şey dünyanın yaratılışına dair mitlerle başladı. Ve biz, mitolojik tahayyülün eril zihniyeti içinde hareket ediyoruz. Ne anlatıyordu Hesiodos Theogonia’sında? Önce kaos vardı. Kaostan ilk olarak Gaia, dişil öğe, toprak ana ortaya çıktı. Sonra Gaia erkeği, gök tanrı Uranus’ü doğurdu. Gök tanrı toprak anayı dölledi ve sonunda bildiğimiz dünyaya ulaştık. Daha dünyanın kuruluşunda tüm pozisyonlar belirlenmiştir. Erkek üstte, kadın alttadır. Bu kutsal misyoner pozisyon toplumsal hiyerarşiye taşındığında eril ve aktif olan ile dişil ve edilgin olanın konumları meşrulaştırıldı. Güya mitolojilere inanmıyoruz ama hâlâ mitolojileri uyguluyoruz. Hayal mı kurmak istiyorsunuz? Olmadık şeyleri düşleyin, pozisyonları sorgulamakla başlayın işe.

7 Ekim 2017 Cumartesi

BİENALİ İŞGAL EDELİM!

Eric Mack

RAHMİ ÖĞDÜL
06.10.2017

Sanat yapıtlarını bir metnin içine gömebilirsiniz. Ya da yapıtlar tüm metinlerin üzerinde yüzebilir. Önce metinlerini tasarlayan ve yapıtlarını metnin içine gömererek bir arada tutan sanatçılar vardır. Ya da yapıtlarını metin denizinin akıntılarına, rastlantısal karşılaşmalara bırakan sanatçılar. Mutlaka her sanatçının kavramları vardır ama kavramlarla ördüğü anlatıların içine yapıtlarını gömenler ile yapıtlarını bir denizanası gibi kavramsal akıntılarla sürüklenmeye bırakanlar arasında fark vardır. Metne gömülü sergi düzenlemelerinde izleyiciler önceden metni bilemedikleri ve metnin içine giremedikleri için kendilerini dışlanmış gibi hissedebilirler. Yapıtlar sergi mekânına bir kurmacanın karakterleri gibi yerleştirilmişlerdir. İçine giremedikleri, bilmedikleri bir kurmacanın karakterleriyle karşılaşmışlar ama ne olup bittiğini anlamamış olabilirler. Ya da izleyici, sanatçının kendi metnine göre ilişkilendirdiği yapıtlar arasında kendi bağlantılarını kurabilir. Yapbozun parçalarını bir araya getirdikçe önceleri anlamsız gelen parçalı dünya anlamlı hâle gelecek ve kaostan düzen kotarmanın tadını çıkaracaktır. Ortaya çıkan anlamlı dünya sanatçının niyetinden çok farklı olabilir.

Yapıtları tek tek yorumlayıp yapıtlar arasında bağlantılar kurarak kendi anlatınızı oluşturmak çaba ister. Çoğunlukla metni önceden okuyup sanatçının yarattığı anlam dünyasında rahat bir yolculuğa çıkmayı yeğleriz. Sanatçının niyetine bağlı kalırsanız, sorunun çözümü için sanatçının size verdiği bir cevap anahtarınız olacak. Sorunla karşılaşmak ve kendi başınıza çözmek yerine cevap anahtarından doğru cevapları bulabilirsiniz. Ya da cevap anahtarını bir kenara bırakıp, tek tek yapıtlarla karşılaşabilir, bir duygulanım ve düşünme nesnesinin size sunduğu sorunları çözmeye girişirsiniz. Daha sonra anahtara baktığınızda verdiğiniz tüm cevapların yanlış olduğunu görebilirsiniz. Ama unutmayın, sanatta doğru cevap yoktur, sadece yorumlar vardır. Bir açık yapıt olarak sanat yapıtı, yorumlara açıklığıyla cevap anahtarını ihlal etmeye kışkırtacaktır zaten.

O yüzden sanat yapıtı ve yapıtların her yan yana gelişi yeni bir dünya imgesidir, bir ‘imago mundi’. Bildik bir dünyanın düşünce şemalarını terk etmeye davet eder sizi. Ya da bildik dünyayı görünür kılarak içinde bulunduğumuz ilişki ağlarına, kendimize dışarıdan bakmamızı sağlayarak hayatımızı bir düşünce nesnesine dönüştürebilir. Ve bu yüzden sanat yapıtlarının yer aldığı galeri mekânı bir şantiyedir. Sanatçıyla birlikte kendi inşanızı gerçekleştireceğiniz bir yıkım ve yapım yeri.

Sanat günümüzde yıkımla, insanı yerinden yurdundan eden kentsel dönüşümle birlikte anılır olmuştur. Nerede yoksulların yaşadığı bir semtin nezihleştirilmesi varsa, orada önce sanatın ortaya çıkışına ve ardından konut fiyatlarının yükselişine ve semt sakinlerinin yerinden edilmesine tanık oluyoruz. Zaman içinde kurulan komşuluk ağları sanatın öncülük ya da eşlik ettiği nezihleştirme hareketiyle birlikte parçalanmakta ve geriye kutuların içinde ilişkisiz bireyler kalmaktadır. Ve bu yılki İstanbul Bienali’nin temasının ‘İyi Bir Komşu’ olması da bir o kadar manidardır. Sanatın komşuluk ilişkilerinin yıkılmasındaki suç ortaklığını örtbas etme çabası mı yoksa bir vicdan kanaması mı?

Sanat komşuluk ilişkilerini yıkılmasına eşlik ediyor ve yoksulları yerinden yurdundan ediyorsa yoksullar da nesneler olarak değil, failler olarak sanatı işgal etmeli ve sanatın kurduğu dünya imgesini yerinden etmeli. Bu zamana kadar yoksullar sanatta, bir nesne, betimlenecek ve yüksek fiyatlardan satılacak bir imge olarak yer bulmuştur. Kültürel sermayeden yoksun bırakılanların bu dengesizliği ancak işgal sırasında gidereceklerinden hiç kuşku yok. Hazır metinlerin içine yerleştirilerek edilginleştirilenlerin, dünya bilgisinden yoksun bırakılanların sadece öte dünya bilgisine ulaşmalarına izin veriliyor. Sergi mekânı, dünya bilgisinden yoksun bırakılanların kendi dünya imgelerini kurabilecekleri, şimdi ve burada dünyayı kavrayabilecekleri ve çözümlerini kendilerinin bulacağı kendi sorularını sorabilecekleri bir şantiyedir. Bienali işgal etmezsek, bizim adımıza soru sorup bizim adımıza yanıt veren egemenlerin bir yerleştirme nesnesi olmaktan kurtulamayacağız.