22 Nisan 2017 Cumartesi

BU MEKÂN KASTEN BOŞ BIRAKILMIŞTIR


Emanuel M Ologeanu

Annemarieke Kloosterhof
RAHMİ ÖĞDÜL
21.04.2017

Boş sayfalar. Kâğıda basılı kitaplardaki boş sayfalar ile PDF formatlı metinlerdeki boş sayfalar farklı duygular yaratıyor insanda. Bir PDF dosyasına göz attığımızda karşılaştığımız boş sayfa bizi tedirgin ediyor olmalı. Acaba sayfa mı yüklenmedi yoksa eksik bir metinle mi karşı karşıyayız? Tedirginliğimizi gidermek istemeleri, boş sayfalara düşülen şu nottan belli: “This page is intentionally left blank”, yani “bu sayfa kasten boş bırakılmıştır”. Aynı metnin basılı halinde bu sayfalar yine boştur ama yayıncı ya da editör bu boş sayfalara herhangi bir not düşme gereği duymamıştır. Elimizde tuttuğumuz, kokladığımız, içine girdiğimiz basılı kitaptaki boşluk ile sörf yaptığımız parlak ekran yüzeyindeki boşluk arasında fark olmalı. Gerçek uzam ile sanal uzam arasındaki fark. Kitaplardaki boş sayfalar okuma yolculuğumuz sırasında yorgun düşmüş zihnimize ve gözlerimize bir mola, yolculuk sırasında karşılaştıklarımızı yeniden düşünme fırsatı sağlarken, ekranda karşılaştığımız boşluklar nedense bir eksiklik duygusu yaratıyor ve tedirgin ediyor bizi. Kasten bırakılmış boşlukların tedirginliği.

Bir denetim ve biçimlendirme alanı olarak sanal uzamdaki boşluk imgelerle, görsellerle, sözcüklerle doldurulmuş, yalıtılmış kutuların düzlemidir ve sanal uzamda ancak dörtgen kutuların içinde varolabilirsiniz. Ekran düzlemindeki her şey, tüm kimlikler dörtgen formundadır çünkü. Aşırı geometrik, iki boyutlu bir düzlem. Facebook bize “Ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda ya da bir şeyler paylaştığımızda kendimizi kutuya sığdırarak ifade ediyor ve kimliklendiriyoruz.

Oysa gerçek uzamın sınırlarını istediğiniz gibi genişletebilirsiniz, kendinizi de; kudretinize bağlı. Var olan her şey boşlukta kendi kudretince hareket eder çünkü. İbnü’l Arabi “Varoluşun kökeni harekettir” derken, Demokritos’un sesi yankılanır sesinde; atomların boşlukta hareket ettiklerini ve birbiriyle çarpışarak yeni dünyalar yaratabileceklerini söyleyen sesi. Ve başka atomlara eklenerek durmadan genişleyen toplumsal bedene dönüşebilirsiniz. Hareket eden sözcüklerin birbiriyle çarpışarak, birbiriyle kaynaşarak oluşturduğu kitabın bedeni de boşluklu bir bedendir ve sözcüklerin birbirine sızdığı sayfalarda yeni anlamlar yankılanır. Ve anlamlar boşluklarda yankılandıkça, tınıları birbirleriyle karışıp çoğalacaklar.

Kamusal mekânın, yaratıcı boşluğun sanal uzama dönüştürüldüğü zamanlardayız. Sanal ortamdaki metinlere “bu sayfa kasten boş bırakılmıştır” notunun düşülmesi gibi, kamusal mekânlara da benzer notlar düşülüyor artık. Adı üzerinde, kamuya ait olması gereken rastlantısal karşılaşmaların mekânı tanımlı ve kasıtlı bir mülke dönüşmüştür. New York’ta bir şirket, binasının önündeki meydanı, “mülkü ve koruması AT&T’ye ait KAMUSAL MEKÂN” olarak ilan etmesi, kamusallığın ve kamusal insanın çöküşünün ilanıdır (bkz Bakan, ‘Şirket’, Ayrıntı). Kamusal mekânlar: Karşılaşmalar ve kaynaşmalarla yeni bağlar ve yeni dünyalar kurabileceğimiz herkese ait boşluklar. Ama giderek sanallaşan bir mekânda, kasıtlı olarak bırakılmış kutuların içine hapsettiler bizi. Kasten boş bırakılan mekânlar, tek tek atomların izlendiği, yapabilecekleri hareketlerin önceden kestirilebildiği kontrol mekânlarıdır. Bugün hiçbirimiz izlendiğimizden en ufak bir kuşkuya kapılmıyoruz. O halde kasten kamusal mekân olarak ayrılmış kutularda değil, aksine kutuların duvarlarında açacağımız çatlaklarda kamusallaşabiliriz ancak.

Kendini tanrısal vasıflarla donatan, tanrısallıktan pay aldığını iddia eden bir iktidar var karşımızda. İncil’deki tanrının vasıflarıyla işleyen bir iktidar: “Omniscient” (her şeyi bilen), “omnipresent” (her yerde bulunan) ve “omnipotent” (her şeye gücü yeten). Yeryüzünü haritalandırıp izlenecek yolları ve mekânları biçimlendiren, her şeyi duyan, gören ve bilen, kadir-i mutlak bir iktidarın gözden kaçırdığı çatlaklar vardır her zaman: Bireyler arasındaki mikro ilişkiler. Kamusallık; tanımlı, kısıtlı ve kasten bırakılmış, bireyleri birbirinden yalıtan boşluklarda değil, bireylerin birbirine dokunabileceği, dokundukça genişleteceği çatlaklarda ortaya çıkacak.

14 Nisan 2017 Cuma

ORİGAMİ YAPALIM MI? KATLAYIP AÇALIM


RAHMİ ÖĞDÜL
14.04.2017

Ortaçağ’ın söz sanatında “in media res”, yani tam ortadan başlanırmış yolculuğa. Yaşam da yolculuğuna tam ortadan başlamıştır; maddenin durmadan kıvrılarak bir kıvrım denizine dönüştürdüğü evrenin tam ortasından, bir kıvrım olarak. Madde sonsuzca kıvrılır ve organlar, inorganik maddenin kendi üzerine kıvrılmasıdır (Deleuze, ‘Kıvrım’, Bağlam). O yüzden yeryüzünün kayaçlarını taşıyoruz içimizde; kalsiyum karbonattan kemiklerimiz var; içimizdeki kayalar, jeolojik tarihin izleri. Bedenimiz, içinden yeryüzünün geçtiği kıvrımlı bir denizdir; kıvrımlı madde denizindeki bir kıvrım. Madde kıvrıldığında sonsuz çeşitlikte form yaratabilir. Her kıvrım kendi üzerine katlandığı gibi katlarını sürekli açandır da. Ve açıldığında, yeni şeylerle, madde, düşünce, duygu ve imgelerle yeniden düzenler kendini ve yeni formlar yaratır.

Beden bir kıvrımdır, durmadan açılan ve kapanan; tamamen kapandığında termodinamiğin ikinci yasası girer devreye ve entropisi artacaktır; entropisi arttığında düzensizleşir ve çöker. Kederli duygularla kendi üzerine kapanan bir beden dışarıyı, güneşi, rüzgârı, denizi ve ufku yitirmiş demektir. Ve iktidar, cezalandırma yöntemi olarak bizi hücreye kapatır, dışarıdan yoksun bırakılmış beden hızla çöksün diye. Sadece asi bedenleri kapatmıyor, kendine bir tebaa yaratmak için tüm bedenleri kapatıp kederli varlıklara dönüştürmek zorunda. Çünkü Spinoza’dan biliyoruz, despot ya da rahip kederli varlıklar olmadan yapamazlar; keder, kudretin azalması. O halde hep ortada kalalım, her yöne kıvrılan kıvrımların arasında, kudretli. Yeryüzünün kıvrımlı neşesi despotu hiç takar mı?

Ve Ortaçağ’da olduğu gibi biz de ortadan başlayalım söze. Kıvrılarak her yöne dallanıp budaklanan yaşamın tam ortasından. Kıvrım denizinde küçük bir kıvrımsak, yeryüzünün kıvrımları arasında bir kıvrım, o zaman kıvrımdan başlamalı. Sözümüz de bir kıvrımdır, evrenden bir şeyler saklar içinde. Sonra da açıverir kendini, doğa gibi. “Japon bir filozof, maddenin bilimi ‘origami’yi model alıyor, derdi, yani kâğıt katlama sanatını” (Deleuze). Sözcükler anlamları katlayan origamilerdir; katlanıp açılan kağıtlar; kendi üzerine kıvrılmış doğa. Fark, kıvrımlarda saklı. Her sözün, her cümlenin yüzeysel bir anlamı olabileceği gibi bir de kıvrımlarında gizlediği ve kıvrımlarını açtıkça keşfedeceğimiz gizil anlamları var. Ve sözler de tıpkı tomurcukların kıvrımlarını açıp çiçeğe dönüşmesi gibi baharı bekler. Güneşin ateşi kıvrımlara düştüğünde, bunca zamandır bizden gizleneni yaprak yaprak açacaklar: Yaşam sevinci. Sözcükler açıldığında polenleriyle sevinci ve neşeyi bulaştıracaklar her yere, umudu da.

Ama umudun, neşenin, sözün açığa çıkması, kıvrımın kendisini açması, tomurcukların çiçeklenmesi en çok despotu rahatsız eder. Elinden gelse baharı da yasaklayacak, güneşi de. Sadece yapay aydınlatmayla sahte baharlar yaşatacak bize. Dışarıyı yitireli çok oldu. Dışarıda nelerin olup bittiğini, dışarıya çıkmadan rahat koltuklarımızdan öğrenebiliyoruz şimdi. Dışarıya çıkmadan iklimin en güzelini AVM’lerde yaşıyoruz. Vitrinlerde, ekranlarda açan yapay çiçeklerle, metalarla oyalanıyoruz. Dışarıyı iptal edebileceklerini düşündüler. İktidar; mekânını, kıvrımı olmayan parlak bir iç yüzey olarak kurmuştur, parlak yüzeydeki sinekler gibi, bizi kolayca avlamak için.

Oysa doğa bir origami ustasıdır. İktidarın parlak yüzeylerde dondurduğu zamanı ve mekânı durmadan katlayıp açandır ve biz bunu bazen doğal felaket olarak deneyimliyoruz, bazen de toplumsal. Ama doğanın varoluş tarzı bu; yüzeyleri bir kâğıt gibi katlayıp açmak. Ve bizler, yeryüzünün kıvrımları, doğanın isyanlarını taşıyoruz içimizde. Güneşin, denizin, toprağın, rüzgârın kıvrımlarını. Doğanın isyanları jeolojinin kıvrımlarına, taşlara ve kemiklerimize yazılmıştır. Stoacı Kleanthes tablet alacak parası olmadığı için sığırların leğen kemiklerine yazarmış düşüncelerini. Doğa da yoksul bir düşünürdür, kemiklere, taşlara, kıvrımlara yazmıştır isyanlarını. Jeolojik katmanlar doğanın isyanlarıyla dolu. Söz de kıvrımlarda saklı. Ve güneşin ateşi kıvrımları açınca, söz kıvrıldığı yerden açığa çıkacak. Ve işte o zaman yine tam ortadan başlayacağız yolculuğa.

7 Nisan 2017 Cuma

BANA ÖYLE BAKMA YA DA BAK!

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
07.04.2017

Yerin yüzü, dikmiş gözlerini bize bakıyor. Yeryüzünün milyarlarca gözü var. Dağların, taşların, bulutların gözleri; bitkiler ve hayvanların; mikroorganizmaları da ekleyin; gözleri saymakla tüketemezsiniz. Bakışları tehdit edici. Kendimizi tutarlı özneler olarak kurmaya çalışsak da bakışları bizi yerimizden ediyor, kabuğumuzu kırıyor, tutarımızı bozuyor, yekûnumuzu eksiltiyor. Hep yeniden kurmak zorunda kalıyoruz kendimizi.

Nesnelerin delici bakışları var. Lacan’ın “bakış” derken kastettiği de, nesnelerin bize bakmasıdır zaten. Gençliğinde Normandiya kıyılarında, bir balıkçı teknesinde konserve kutusunun tehdit edici bakışıyla karşılaşmıştı. Nesnelerin kem bakışı öylesine güçlüdür ki elimizi çabuk tutmazsak bizi ele geçirebilir, hatta öldürebilir bile. “Kem göz büyülenmedir, hayatı durdurma ve kelimenin tam anlamıyla hayatı öldürme gücüne sahip olan budur.” Medusa’nın taşa dönüştüren bakışı. Ve öznenin nesneye bakması ile nesnenin özneye bakışı arasındaki çatışmayı özne lehine sona erdirmek için bir evcilleştirme yüzeyi, “imge perdesi”ni icat ettik. Hızlı davranıp nesneyi imge perdesinde kıskıvrak yakalayamazsak, nesnenin bakışı yakalayacak bizi. Özne ile nesne arasına yerleştirilen imge perdesinin işlevi, geçici de olsa bakışı evcilleştirmektir (bkz Hal Foster, ‘Yeni Kötü Günler’, çev. Ferit Burak Aydar, Koç Üniversitesi).

İçeri aldığımız imgeler
Yeryüzünün bakışından korunmak için imge perdesiyle çevirdik etrafımızı ve sadece, bu perdede evcilleştirdiğimiz imgeleri aldık içeri. Yeryüzünün yabani bakışını çaldık ve bir süse, imgelerin sıradan dünyasında herhangi bir imgeye dönüştürdük; yetmedi, kültürel ve toplumsal olarak kodladık, sınıflandırdık. Ve süreç devam ediyor: yeryüzünü, nesneleri resmedip fotoğraflıyor, katalogluyoruz durmadan. Sanat ürünleri de nesnelerin kem bakışından korunmak için ürettiğimiz birer imge perdesidir, tablolar mesela. Kem bakışlar kabuğumuzu çatlatmasın diye duvarları tablolarla, nazar boncuklarıyla donattık. Lacan demişti: “Bazı tablolar birer göz aldatmacası iken, bütün tablolar bakışı ehlileştirmeyi amaçlar.” Ve imge perdesiyle çevrili korunaklı, tutarlı evcimen özneler dünyası yarattık. Zaman zaman tehdit edici bakışlar perdeyi aşıp bize ulaşmaya çalışsa da hemen bertaraf ediyoruz. Ve evcil imgelerden hiyerarşik babil kuleleri örüyoruz, kendimizi yerleştirdiğimiz. Evcilleştirilmiş bakışlar arasında tutarlı özneler olarak, elimizi kolumuzu sallayarak dolaşabiliyoruz.

Tüm engellemelere rağmen yabani bakışlar içeriye sızabiliyor ve bizi tuzağa düşürebiliyor bazen: Yoksulların, ezilenlerin, mültecilerin bakışları. Aman! Elimizi çabuk tutalım; daha fazla fotoğraf, daha fazla tablo üretelim; yabani bakışlar mutlaka evcilleştirilmeli. Üretilen her imge sadece ve sadece bakıştan korunmaya yarıyor bizi. “Aylan bebek”in kumsalda cansız yatan, içimize işleyen bakışının her ortamda evcilleştirilmesi gibi. Ya da aramızda “Les fauves”, yabani hayvanlar peydah oluyor bazen, Henri Matisse’in dahil olduğu sanat akımı. Ya da 70’lerin punk’ları gibi. Punk grubu Sex Pistols’ın konserlerini hatırlayalım: Ortaya koydukları performans, öznenin evcilleştirici imge perdesi kurmasına izin vermeyen ve sadece bakışıyla değil, davranışıyla da özne konumunu yerle bir eden bir performanstı. Seyirci konumunda, nesnesini evcilleştirmeyi düşünen özneler, özne konumlarını yitirmekle kalmıyor, nesne ile özne ayrımının silindiği bir kavganın ortasında buluyorlardı kendilerini.

İktidarın kolay lokmaları
Sonra ne mi oldu? En yabani olanı, imgeye dönüştürüp evcilleştirdik ve sonra da yabanilerin evcilleştirilmiş imgeleri, “post”ları çıktı ortaya. Yabani bakış imge perdesinden süzülüp içeriye, merkeze alındığında modaya dönüşmüştür çoktan, yıkıcılığından arındırılmış tüketim imgeleri. Şimdi “post-punk”lar var, punk’ın yumuşatılmış, nezihleştirilmiş, tüketime hazır, evcil imgeleri; kolaylıkla sindirebilirsiniz. Ya peki bizler? Bizler de iktidarın imge perdesinde birer evcil imgeye dönüştürülmedik mi? İktidar için kolay lokmalara. Bir oturuşta mideye indirebileceği hazmı kolay işlenmiş besinlere. Ama şimdi, en yabani bakışımızı takınmanın ve dimdik iktidara bakmanın zamanı. Aklıma Nietzsche’nin “hayır” diyen aslanı geliyor.

1 Nisan 2017 Cumartesi

AVANGART DEĞİL, BADİGART ARANIYOR

Antony Gormley

Fotoğraf: Rahmi Öğdül

RAHMİ ÖĞDÜL
31.03.2017

Her yerde yıkım var ve her yerde ölüm. “Terörün ve kaosun mimarları” iş başında. Yıkımdan besleniyorlar sadece ve varoluşları yıkıma bağlı. Yeryüzünü, bedenleri iliklerine dek sömürüyorlar, posalarını çıkarana dek. Nükleer santrallar gibi: önce toplumu atomlarına ayrıştırıyorlar, sonra da atomları çekirdeklerine ve parçalıyorlar; açığa çıkan enerjiyle semirdikçe semirdiler. Her yerde yıkım araçları, her yerde buldozerler.

Yıkımdan beslenmek
1960’larda avangartlar da fırçalarını terk ettiklerinde buldozerlere sarılmış ve doğanın içinde, araziye biçim vererek yapıtlar üretmişlerdi. Arazi sanatçısı Robert Smithson da fırça yerine buldozer kullananlardan. Buldozerler, her yerdeler; yıkımın araçları. Evleri yıkılıyor insanların başlarına; toplumsal ve doğal bağlar, ağlar parçalanıyor; yürekler paramparça. Yıkıntılar arasında dolaşıyoruz; yüzler harabeye dönmüş. Yıkımın mimarlarıysa sırtlarını Picasso’nun avangart mottosuna dayamış, yüreğimize su serpiyorlar: “Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar.” Yıkım hiç biter mi? Yıkımdan besleniyorlar. Ve hâlâ sanatta avangarttan medet umanlara şaşıyorum. En avangardın iktidar olduğu bir dönemde sanatçı avangart yıkımı savunabilir mi? Fenerbahçe’deki bir inşaat şirketinin, Picasso’nun mottosunu aşırdığını daha önce de yazmıştım. Araziyi çevirdiği tahta perdenin üzerine bu sloganı yerleştirmiş, altında da sanatçının imzası. Ve fotoğraflayıp yazıda kullandıktan sonra Facebook’taki bazı devrimci sitelerin bu fotoğrafı yazıdan bağımsız olarak kullandıklarını gördüm. Ve inşaat şirketinin bu avangart mottosunu beğenen ve paylaşan devrimciler vardı. Kapitalizmin tersten bir “détournement” gerçekleştirdiğini fark edemediler. Sitüasyonistlerin egemen kapitalist kültürel kodları tersine çevirme, saptırma yöntemini şimdi iktidar avangartlara uyguluyor ve “terörün ve kaosun mimarları”nın tuzağına düşüyoruz.

Parlak yüzeyli nesneler üretmek
Düştüğümüz durumu tanımlayan, yine bir avangart olmuştur, Marcel Duchamp: “Yeni-Dadacılar benim hazır-nesnelerimde güzellik buluyorlar! Pisuarı ve şişeliği meydan okumak için suratlarına fırlatmıştım, oysa onlar estetik açıdan övüyorlar bunları.” Yıkımdan beslenen hazır-yapım TOKİ konutlarını estetik açıdan övüyoruz şimdi. Duchamp’ın ardından gelen avangartlar, hazır-nesneleri bir tür nesne fetişizmine vardırmış ve bıkkınlık veren nesne enstalasyonu, enflasyonuna yol açmışlardır. İktidar da parlak yüzeyli nesnelerle oyalıyor bizi. Bir zamanların “eksik olan halkı çağıran” sanat anlayışı yerini, mevcut halk için üretilen sanata bıraktığında, mevcut nesneleri yeniden üretmeye koyulan sanatçı da içini yitirmiş ve bir yüzeye dönüşmüştür. Bugün sanatçının, dış dünyayı içine alarak demleyecek ve buradan kendi yapıtını üretecek bir içi, karanlık odası var mı? Herkes gibi imge bombardımanı, yıkım altında yaşayan sanatçı, yine herkes gibi bu imgeleri içine almama, parlak yüzeyinden kaydırma stratejisi geliştirerek sadece parlak yüzeyli nesneler üretmekle yetiniyor ve her ne kadar eleştirel gözükse de mevcut nesneler düzenine yeni nesneler ekliyor sadece. En eleştirel, yıkıcı hâli bile iktidarın yıkım projesiyle birlikte işliyor ve yeni rantlar üretmek üzere yıkımı merkeze taşıyan iktidar gibi avangart da yıkıma, kendini merkeze taşıyacak bir araç olarak bakıyor.

Sanat eleştirmeni Hal Foster, eski avangart fikrine bağlı kalsa da bu kavramı yeniden tanımlamak ve güncellemek gereği duymuş: “Verili düzende zaten var olan çatlakların izini sürme, bunlara daha da baskı bindirme, hatta bunları bir şekilde harekete geçirme” (‘Yeni Kötü Günler’, Koç Üniversitesi). Oysa yıkım yerine, çatlaklardaki, boşluklardaki özgürleştirici momentlerin izini sürene hâlâ avangart denilebilir mi? Bizim artık yıkıcı avangartlara, öncülere değil, hep arada duran örücülere ihtiyacımız var; Paul Klee’nin dediği gibi, “henüz eksik olan bir halkı çağıran”lara, delikleri örenlere; çatlaklara yerleşip özgürlükçü ilişkiler ağı örecek sanatçılara; bedenleri koruyup kollayacak ve çoğaltacak, kudretlendirecek, aralarındaki bağları pekiştirecek, çatlaklarda yeşeren özgürlük mekânlarını savunacak ‘bodyguard’lara. Yıkım çağında bedenleri koruyup kollamak gerekiyor.

25 Mart 2017 Cumartesi

RÜZGÂR, ÇALI VE ÇOCUK: HAYIR VE EVET

Antony Gormley

Annie Fourguette
RAHMİ ÖĞDÜL
24.03.2017

“Yalvarırım size kardeşlerim, bağlı kalın yeryüzüne ve inanmayın öte dünya umutlarından bahsedenlere!” Yeryüzünün kuvvetlerine, rüzgâra, suya, toprağa, ateşe, bedenlere inanmamız için yalvarıyor Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt). Umut, bu dünyadadır; suda, ateşte, toprakta ve rüzgârda. Bir rüzgâr çıksa diye az umutlanmıyoruz; mevcut şeyler düzenini dağıtsa, sırtımızdaki yükleri boşaltsa, yuvarlasa bizi diye. Rüzgârda yuvarlanan çalı umuttur. Ama kentin içinde, rüzgârın işe yaramaz bir çocuk, ucube muamelesi gördüğü ve evcilleştirildiği bir ortamda, ne bizi yuvarlayacak bir rüzgâra ve ne de rüzgârda yuvarlanmaya teşne bir çalıya rastlamak mümkün. Sosyal medyada dolaşan bir rüzgâr enerjisi şirketinin reklamındaki gibi rüzgâr, insanların başına saksı düşüren, eteklerini kaldıran, saçlarını bozan, çöpleri dağıtan, şapkaları uçuran, çocukların gözüne kum atan baş belası bir ucube olarak tanımlanmıştır ve ancak şirketin CEO’su ile sözleşme imzalayıp evcilleştirildiğinde içeriye alınır ve kabul görür (bkz The Wind Man). Evcilleştirilen rüzgâr değil, biziz aslında. Kentte delice esmemizden korkuyorlar. Kentin yolları asfaltlanmıştır. Van Gogh demişti, “normallik asfaltlanmış bir yoldur”, bırakın çiçeklerin büyümesini, rüzgârın delice esmesine bile tahammülleri yok. Oysa göçebe, yani rüzgâr norm dışıdır ve estiğinde normları ve formları dağıtıyor. İktidarın formlarını yerleştirdiği asfaltı çatlatacak göçebe rüzgârları, umudu bekliyoruz dört gözle.

İçimizde deli gibi esen bir rüzgâr var
“‘Hayır,’ demişti. ‘seni sevemeyecek kadar güçsüzüm artık, yalnız yaşayacaksın bundan böyle. Unutacağım seni.’” Andrey Platonov’un ‘Can’ adlı romanında annesi tarafından terk edilen küçük Nazar çölde tek başınadır (Metis). Ve yeni yaşamına yersiz yurtsuz, rüzgârda yuvarlanan kuru bir çalıyla başlar, Rusça “perekati-pole” (tarlada sürüklenen) diye bilinen dikenli bir çalıyla. Çölde karşısına çıkan çalıya dokunur ve şöyle der: “Seninle geleceğim ben de, yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.” Ve yürüyüp giderken çalının peşi sıra, birlikte düşünürler. Çalı, rüzgârın yardımına gerek duymadan, tozlara bulana bulana önünde yuvarlanıyordu.

Çocuk mu yuvarlanıyordu yoksa çalı mı? Çalı mı rüzgâr olmuştu yoksa çocuk mu? Rüzgârın, çalının ve çocuğun ayrımsızlaştığı bir düzlemdeyiz, çölde. Çöl oluşların yaşandığı göçebelerin uzamıdır, yerleşik alışkanlıkların, sağduyunun terk edildiği, yeni oluşların zuhur edeceği kaygan bir zemin. “Çocuk… kendiliğinden dönen bir tekerlektir” demişti Nietzsche, Zerdüşt’ün önsözünde üç dönüşümden bahsederken: “Ruhun üç dönüşümünden söz edeceğim size: Ruhun nasıl bir deve, devenin nasıl bir aslan ve aslanın nasıl bir çocuk olduğundan.” Deve, yaşamı değersiz kılan yüklerin altında ezilen bir ruhu temsil ederken, aslan bu yüklere “hayır” diyebilen bir ruhtur. Ancak yeni değerler yaratmak aslanın bile elinden gelmez. Yeni başlangıçlar ve değerleri yaratacak olan, masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuktur. “Hayır” diyerek, iktidarın sırtımıza yüklediği yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak, hafiflemek yetmiyor; bir çocuk gibi, kocaman bir “evet” diyerek yaşamı kucaklamak da gerekli. Ancak o zaman yaratabiliriz. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze, ‘Nietzsche’, Otonom). Rüzgâra, rüzgârda yuvarlanan çalıya, “kendi kendine dönen tekerleğe”, bir çocuğa dönüştüğümüzde sakın şaşırmayın: İçimizde deli gibi esen bir rüzgâr ve önümüzde icat edilecek yeni bir yaşam var.

Yeryüzü olun kardeşlerim!
Bernard Malamud’un Türkçeye ‘Kiev’deki Adam’ olarak çevrilen ‘The Fixer’ (Tamirci) romanındaki, Spinoza’nın ‘Etika’sını bir kopek karşılığında bir eskiciden satın almış roman kahramanı kitabı okurken sırtında delice esen rüzgârı, kasırgayı hissetmiştir. Ya siz? Deneyin: “Birkaç sayfa okudum ve sırtımda bir kasırga varmışçasına okumaya devam ettim”. Sırtında kasırga hisseden, kasırga olmuştur zaten. Rüzgâra sadık kalın! Yaşamı aşağılayanlara “hayır” deyin kardeşlerim; yeryüzünün kuvvetlerine ise “evet!” Ateş, su, toprak, hava olun, kudretli olun! Bırakın su yürüsün bedenlerinize, cemreler düşsün içinize. Yeryüzüne bağlı kalın, yeryüzü olun kardeşlerim!

17 Mart 2017 Cuma

DÜNYAYI SATİRLER KURTARACAK


Maurice Guiraud Rivière, "Dans eden çıplak ve satir", 1930

Henri Matisse, "İkarus", 1947
RAHMİ ÖĞDÜL
17.03.2017

En çok tanrı Apollon’un sesini işitiyoruz; ölçüden, akıldan, itidalden söz ediyor ve formlarla dolduruyor yeryüzünü. Dionysos ise şimdilik suskun; bazen, derinlerde yankılanan neşeli, coşkulu haykırışları çınlıyor içimizde. Sonra iktidarın buyurgan sesi: Düzen mi, düzensizlik mi? İstikrar mı istikrarsızlık mı? Dionysos için ne saçma bir soru, aralıklarda, çatlaklarda dans eden biri için? Bu tuzağa asla düşmez. Apolloncu mekânların içinde yaşasak da içimizden Dionysosçu bir çılgınlık yapmak da geçmiyor değil hani; yaşamı tüm çokluğuyla kucaklamak ve oluşu olumlamak. ‘Tragedyanın Doğuşu’nda Nietzsche, Sokrates felsefesinde vücut bulmuş ve buradan da Batı kültürüne taşınmış aklı temsil eden Apollon ile karnaval, dans ve esrimede açığa çıkan bedenselliği, yaşam enerjisini yücelten Dionysos arasında ayrım yapmıştı. Nietzsche yaşamı tüm hâlleriyle olumlarken Dionysos’tan yanadır elbette: “Ben Dionysos’un müridiyim. Aziz olacağıma bir satir olmayı tercih ederim.” Dionysos, Yunan kültüründe yarı tanrı yarı keçi olan satir olarak tasvir edilmiştir.

Büyük prodüksiyon
Azizler düalizmin tuzağına düşenlerdir, yaşamı olumsuzlayanlar: Bir tarafta aklı, ölçüyü, uyumu, düzeni, kontrolü, kendini tutmayı temsil eden Apollon; diğer tarafta, taşkınlığı, çoşkuyu, duyguları, tutkuları, dansı, kendinden geçmeyi temsil eden Dionysos. Tüm despotlar gibi 14. Louis Apollon’dan yanadır. Kendini güneş-kral olarak ilan ettiğinde güneş-tanrı Apollon’a özenmiş ve Versailles Sarayı’nın bahçesini Apollon’un yaşamından kesitler içeren heykel kümeleriyle donatmıştı. Bu heykel kümeleri kralın yaşamından alegorik kesitlerdir; tanrı-kralı oynamak için tasarladığı sahnenin dekorları. Ve tanrı-kralı oynayanlar, yeryüzünü kendi bahçelerine dönüştürürlerken, yaşamı, Dionysos’u çitlerin dışına sürecek ve sonra da soracaklar: Düzen mi düzensizlik mi? Aslında ölüm ile yaşam arasında ayrım yapmaya zorluyorlar bizi. Ölü dekorların arasında, ölü bir metne göre davranan, yerleri ve işlevleri belirlenmiş ölümsever aktörlerin düzenidir önerdikleri. Ve bu aktörler güneşin etrafında dönen uydular gibi tanrı-kralın etrafında dönecekler. Büyük prodüksiyon. Akışkan yaşam dekorların, kalıpların, metinlerin, haritaların, yolların ve yörüngelerin içine kapatılmıştır.

Tanrı-kral yeryüzünü ve bedenleri haritalandırırken, izlenecek yolları, aşılmaması gereken sınırları belirler. Ama yaşam haritalara boyun eğer mi hiç? Dionysos’u kalıpların içine kapatamazsınız; mutlaka taşacak ve taştığında sınırlar silinecektir. Delice akar, olmadık yerlere sıçrar, şaşırırsınız. Deleuze’ün tanrılar ile iblisler arasında yaptığı ayrım, Nietzsche’nin Apollon ile Dionysos arasındaki ayrımını yansıtır; satirlerle iblisler akrabadır çünkü: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır.” En ince ayrıntısına dek haritalandırılmış tekçi bir düzlemde bile yaşama açılan kapı aralıklarını, çatlakları buluverirler hemen; bir aralıktan diğerine sıçrayan yaşamın direngen kuvvetleri.

Satirleri tuzağa düşüremezsiniz. Harita nedir bilmezler çünkü. Ama (b)alıklar. Balıkların sürüler halinde geçtikleri yolların haritasını çıkarmak tuzaktır zaten. Boğaz, balıkların yoludur; Karadeniz ile Akdeniz arasında yaptıkları mevsimsel göçler sırasında balık tuzakları, dalyanlar kurulurdu Boğaz’da. Dalyanlar ortadan kalkarken otoyollarda AVM’lerin çoğalması manidardır. İnsanların sürüler halinde hareket ettikleri yollara tuzaklar kuruluyor şimdi. Dalyanlara girmesi kolaydır, ama çıkamazsınız. Sağduyunun sesini dinliyoruz çünkü; sağduyunun oku, farklı olanı değil, vasat olanı gösterir. Tanrı-kral sağduyunun formlarından vasat tuzaklar kuruyor: Milliyetçi, dinci, cinsiyetçi, ırkçı tuzaklar. Vasatın semirtildiği besi çiftlikleri. Vasati kırk çöp barındıran kibrit kutuları. Oysa Dionysos taşkındır, sağduyuya sığdıramazsınız; taştığında yaşamın hesaplanamaz çokluğunu, tekilliklerini bir hamlede kucaklayıp yaşamı olumlayacak. Dünyayı azizler değil, satirler kurtaracak.

11 Mart 2017 Cumartesi

TEKNO RİTİM, ANAMORFOZ VE EMMA'NIN DANSI

Man Ray, "Metroda Dans", 1948

Yaşlı Pieter Bruegel, "Düğün Dansı", 1566
RAHMİ ÖĞDÜL
10.03.2017

Güm! Güm! Güm!... Keşke yüreklerimiz de bu kadar güçlü atsa! Kadıköy Çarşı’da içkili yemekli bir mekân; içerideki müziğin basları o kadar yüksek ki içim titreşiyor, arada belli belirsiz melodiler. Resmen ritim pompalıyorlar içimize. Hayatın çok farklı ritimleri vardır ve bu ritimlerin üzerinde melodiler dolaşır, birbirlerine dolanır ve bağlanırlar. Doğanın ritim sazcıları, ağustos böcekleri ve çekirgeler; doğanın diğer çalgıcıları kendi melodilerini, doğaçlamalarını icra etsinler diye tempo tutuyorlar sanki. Ve herkes kendi müzikal cümlesini kurduğunda ve bu cümleler kontrpuanlarla birbirine bağlandıklarında doğanın çok sesliliğini işitiyoruz, tabi işitebilirsek. Doğanın işaretlerini okuyamıyoruz artık, seslerini de. Doğa bir kakofoni olarak duruyor.

Yüreğinin ritmi
Kentin de farklı ritimleri var. İçinde bulunduğum mekândaki tekno vuruşların şiddetinden insanların birbirlerini işiteceklerini ve dolayısıyla cümle kurabileceklerini hiç sanmıyorum. Kurulamayan cümlelerin birbirlerine kontrpuanlarla bağlanmasından da söz edemeyiz tabii. Bir kakofoni. Bu ritim sadece bedenin sindirim sistemini hızlandırıyor, daha fazla içmeyi ve yemeyi. Susuyoruz. İçime pompalanan ritmin hızıyla mekânı terk ediyorum. Dışarıda kaldırımdaki bir sokak müzisyeninin kurduğu melodik cümleler, otomobillerden yükselen motor ve korna seslerine, “dum dum tıs”lara karışıyor. Modernitenin giderek hızlanan ritmine tapan fütüristler bu ortamı çok yaratıcı bulabilirlerdi ama bu karmaşada cehennem azabı çekenler de var. İnsanın kendi özünden yabancılaşmasının semptomlarını görenler. İnsanın gerçekten bir özü var mı? Varsa, bu öz hiç değişmeden kalabilir mi? İnsanın bir özü varsa bir de bu öze uygun bir ritmi olmalı; yüreğinin ritmi. “Yüreğinin götürdüğü yere git”, diyorlar. Yüreğin ritmi, nabız. Nabzın atışı bireyden bireye değiştiği gibi, farklı duygu durumlarında da değişebiliyor. Ne tümel bir insan var ne de tümel bir insan ritmi. Herkes kendi yüreğinin ritmini izleseydi nereye giderdik acaba? Gideceğimiz ortak bir yer var mı?

Şimdi bir yer inşa edebilir miyiz?
İnsanın özünü ve ritmini sabitleyenler, gideceği yolu ve varacağı yeri de sabitliyorlar: Ütopya, yani “yok-yer”. Farklılıkların yadsınmasıyla varabileceğimiz olmayan bir yer yerine, tüm farklılıklarımıza rağmen birbirimize dokunarak, yeni bağlantılarla şimdi ve burada bir yer inşa edebilir miyiz? Sanattan yardım alırsak işimiz kolaylaşacak: Anamorfoz, bir perspektif tekniği. Aynı düzlemde farklı perspektiflerle farklı olanı, görünmeyeni gösterme yöntemi. O kadar dik durmaya alıştırdılar ki bizi, belkemiğimiz kireçlendi, esnekliğimizi yitirdik. Oysa esnediğimizde yeryüzü farklı bir açıdan, bambaşka ilişkiler düzeni olarak görülecek. Anamorfoz tekniğiyle yapılmış Holbein’ın “Büyükelçiler” (1533) tablosuna dik durup baktığınızda gördükleriniz ile eğildiğinizde gördüğünüz arasındaki fark. Büyükelçiler şatafatlı giysileri ve sahip oldukları nesneleriyle kendi kimliklerinden ne kadar da eminler; ama aynı düzleme yöneltilen anamorfik, eğik bir bakış kibirlerinin aslında boş olduğunu açığa çıkarıyor. İktidar havada duruyor, dokunsak düşecek.

Tekno ritimlerin üzerimize boca edildiği mekâna geri dönüyorum. Konuşamıyoruz, konuşsak da birbirimizi duyamıyoruz. Dans mı etsek acaba, bedenin evrensel diliyle mi anlaşsak? Bedenler bir kez devinmeye başlayınca durduramazsınız. Ve birbirine bağlanan ve birlikte devinen bedenlerden yayılan kudreti bir düşünün! Madem artık yüreklerimiz tekno ritimle çarpıyor, o halde vakit yitirmeden birbirimize bağlanmalı. İnsanı tanımlayan özü değil, kurduğu bağlantılar ve ilişkilerdir. Ve ne çıkarsa bu ilişkilerden çıkıyor; devlet bile. Anarşist Gustav Landauer, devletin insanlar arasında bir ilişki biçimi olduğunu, farklı bağlanma biçimleriyle ondan kurtulabileceğimizi ve gerçek bir topluluğa dönüşebileceğimizi vurguluyor. Anamorfik bir bakış gerekli, aramızdaki doğrudan bağlantıları görünür kılmak için. İşte o zaman iktidarın tüm numaraları boşa çıkacak. Bedenlerin doğrudan birbirine bağlandığı ve herkesin kendi nabzına göre eğilip büküldüğü, anamorfik, doğaçlama bir dans hayal ediyorum, Emma Goldman’ın dansını: “Devrimde dans olmayacaksa ben gelmiyorum.”