25 Aralık 2015 Cuma

SANAT CİNAYETTİR, ÜLKE CİNAYET MAHALLİ

Marina Abramoviç
RAHMİ ÖĞDÜL
25.12.2015
Geçen günlerde medyada şöyle bir haber çıkmıştı, hatırlayacaksınız: “ABD’de bir sanat galerisinde, bıçaklı saldırı düzenleyen kişi performans sanatçısı sanıldı. Saldırıda bir kişi yaralandı.” Bu haber, sanatın doğasının ne denli değiştiğini, neyin cinayet neyin sanat olduğu konusunda şaşkınlık yaşadığımızı gösteriyor. Acaba bu zamana kadar sanat ortamlarında karşılaştıklarımız sanat değildi de cinayet miydi? Bu soru eskiden olsa kolaylıkla yanıtlanabilecek bir soruyken akademik kuralların yıkılmasıyla birlikte sanatın doğası değişince artık neyin ne olduğu pek anlaşılmıyor.
Öncelikle şunu baştan kabul etmeli: Sanat bir cinayettir ve galeri de bir cinayet mahalli. Sanatı bir kurallar bütünü ve sınırları iktidarca belirlenmiş bir alan olduğunu kabul ediyorsanız, eleştirel görünseniz de egemen sistemle bütünleşiyorsanız iktidarla uzlaşıyorsunuz demektir; ya da sanatın kural tanımaz ve sınırları ihlal eden tavrını, iktidarla uzlaşmayan devinimini onayladığınızda ise sanatınız devrimcidir. O halde hangi yapıta bakarsak bakalım, hep bir cinayete tanıklık edeceğiz. Biri, sanatın ele avuca sığmaz doğasını, tahakkümcü, hiyerarşik, egemen değerlere saldırısını evcilleştirerek sanatı öldürecektir; hatta sanatı öldürmekle de kalmayacak, iktidarların yeryüzünde işledikleri cinayetlere de ortak olacak. Diğeriyse, egemen anlayışın dayattığı sınırları ihlal ederek, yeryüzünü yağmalayan iktidarla uzlaşmayı reddettiğinde iktidar-güdümlü sanatı öldürecektir. Egemen devletçi anlayışlar sınırlar koyarak sanatı denetlemek isteseler de sanatçının ele avuca sığmaz tavrı her sınırı, özgürlüğe açılan bir kalkış noktası gibi gördüğünde ve yerleşik değerlerin, nesneler sisteminin alanını terk ettiğinde bir sanat yapıtı çıkacaktır ortaya. Egemen anlayış bunu bir cinayet olarak niteleyebilir. Ve çok geçmeden devletin cinayet masasının sanat komiserleri olayı soruşturarak sanatı dört duvar arasına kapatmaya çalışsalar da iş işten geçmiştir. Sanat, duvarları ve iktidarın nesneler düzenini yıkarak ufka doğru kaçış yolculuğuna başladığında, yeryüzünün ayrı düşürülmüş unsurlarını artık tek bir içkinlik düzleminde yan yana getirerek ve aralarında bağlar kurarak isyan hareketini başlatmıştır bile.
Kazimir Maleviç, nesneler düzenine saldırarak isyanı başlatmıştı. Devletin nesneler düzeni içinde kalarak sanat yapamayacağını biliyordu: “Sanat artık devletin ve dinin hizmetinde olmak, değişen kültür tarihinin kaydını tutmak istemediği için objeden (nesne) kopmak istiyor” diye yazıyordu, 1927 tarihli Süprematizm manifestosunda. Nesneleşmeyi yok etmeden, insanın da nesneler düzeninde bir nesne olduğu iktidarın mekânını yıkmadan ne sanat yapmak ne de yaşamak mümkündür. Devletin kendi düzen anlayışına göre mekân içine yerleştirdiği nesneler, bedenlerin mekân içindeki davranışlarını nesneleştirip biçimlendirmekle kalmıyor, hiyerarşik nesneler zihinleri de kilitliyor.
Duchamp ise iktidarın hiyerarşik nesneler düzenine saldırdı. Nesneler hiyerarşisinde yeri ve işlevi belli olan bir pisuarı alıp bir sanat yapıtı olarak önermişti. Maleviç “Siyah Karesi”nde, nesneleri tamamen ortadan kaldırarak, barındırdığı gizil kuvvetlerle bizi siyahla, içinden yeni ve yaşanabilir bir dünyanın çıkacağı kaosla baş başa bıraktı. Ya Walter de Maria’ya ne demeli; ağzına kadar siyah toprakla doldurarak sergi mekânını yeryüzünün doğurganlığıyla kirletmişti. Sanatçılar, hiyerarşik nesneler düzenini altüst ederek yeryüzünün unsurları arasında hiyerarşik olmayan, yatay bir ilişki ağı öneriyorlar.
İktidarın ışığı kör etmiş bizi, siyahı ve barındırdığı çokluğu göremiyoruz. Tekçi ve hiyerarşik düzenini dengede tutmak için her yolu denese de dengeyi bozacak kaos, yani siyah hep içimizde. Ve dengede tutulmaya çalışılan, nesneler düzenidir, yani cinayet mahalli; direnenleri katlederek nesneleştiren düzen. Sanatçı, iktidarın nesneler düzeninde bir nesne olmak istemiyorsa, içindeki iktidarı öldürmeli. İktidarın sığınağı bedenlerimizden başlamalıyız işe: önce içimizdeki çokluğu görünür kılalım, sonra bakın nasıl da çoğalacak yeryüzü.

    18 Aralık 2015 Cuma

    MEKÂN SAVAŞLARI: PARANOYA MEKÂNLARI VE AÇIK MEKÂNLAR

    Igor Morski

    Wind Man
    RAHMİ ÖĞDÜL
    18.12.2015
    Kapılar ve eşikler: bir mekândan diğerine geçerken aşmak zorunda olduğumuz gözenekler. Plastik sanatlar, enstalasyon ya da sinema; sanat yapıtları, nesnelerden daha çok mekân yaratımıyla ilgilidir. Nesneler, bir mekânın içine bir plana göre yerleştirilir. Ve her eşik ya da kapı, bir mekân içindeki nesneler düzenine geçirir bizi. Nesneler düzeniyle birlikte mekânla kurduğumuz ilişkiyi çözümlemedikçe toplumsalı, politik olanı anlamamız mümkün değil.

    Mekân, içine şeylerin yerleştirileceği politik bir düzlemdir. Dolayısıyla bir dışarısı, bir de nesnelerin düzenini barındıran ve kapılar ve eşiklerle denetlenen içerisinin yaratılmasıdır. Kurulma tarzlarına ve geçirgenliklerine göre mekânları ikiye ayırabiliriz: Paranoya mekânları ve açık mekânlar. Paranoya mekânları korkularımız ve kaygılarımızla beslenen ve her türlü tehdidi, tehlikeyi, vehmi dışarıda bırakacak şekilde inşa edilmiş sığınma cepleridir. Konutlar, kapalı siteler, rezidanslar, AVM’ler bu tür mekânlardır. Girişler sıkı denetime tabidir. Bir de risklerine rağmen bedeni yaşamın tüm kuvvetlerine maruz bırakacak şekilde uzamda yayılan açık mekânlar vardır. Açık mekânlar, doğada, sokaklar, caddeler ve meydanlarda, bedenlerin birleşmesine ve yeni dünyalar yaratmasına olanak sağlar; sınırlarla, biçimlerle değil, bedenlerin kudretine bağlı olarak içeriden dışarıya doğru taşarak oluşturulur. Bu mekânlarda aşılması gereken tek bir kapı ya da eşik vardır, o da bedendir.

    Uygarlık tarihi paranoya tarihidir. O yüzden yerleşiklerin mekânı, doğadan, dışarıdan giderek koparılan bir paranoya mekânıdır. Çokluğu, değişimi ve devinimi içeren doğa korkunç bir dış olarak kendisini dayattığı ölçüde, içeride tekçi bir düzen yarattık. Doğa, tüm korkularımızın ve kaygılarımızın kaynağına dönüştü. Duvarlarla doğadan ayrılmış bu mekân, içeride kutsal ve değişmez bir nesneler düzenini barındırırken, dışarıda bu düzeni yıkacak kaotik kuvvetler vardır. Doğa yine de sızacaktır içeri. Bir Alman enerji şirketinin rüzgâr enerjisiyle ilgili, bol ödüllü reklam filmi Wind Man’de (Rüzgâr Adam), doğanın içeri sızarak kutsal nesneler düzenini nasıl bozduğu anlatılır. Filmin sonunda rüzgâr evcilleştirilir ama, şirketin bir çalışanına dönüştürülüp nesneler düzenine dâhil edilir.
    Rüzgârı oynayan aktörün seçimi bile form ve düzene yönelik takıntılarımızı, korku ve kaygılarımızı yansıtıyor. Aşırı kemik büyümesinden, akromegaliden mustarip bir aktörün, yani norm ve form dışı bir bedenin rüzgârı oynaması, doğanın da norm dışı, anormal olduğunu göstermenin bir yöntemidir. Bir norm alanı olarak içerinin, norm bozucu bir unsur olarak anormal doğa tarafından nasıl tahrip edildiği anlatılır kısa filmde; rüzgâr, kent içinde, bedenlerin, nesnelerin düzenini bozarak başıboş dolaşmaktadır. Sonunda şirketin CEO’su ile sözleşme imzaladığında ve iradesini iktidara teslim ettiğinde bir şirket çalışanıdır artık. Bu kısa film, içeriye ancak evcilleştirilmiş, terbiye edilmiş ve forma sokulmuş doğanın girebileceği ve kutsal nesneler düzeninin sonsuza kadar süreceği mesajını vermektedir bize.

    İktidar mekânı, çokluktan, değişim ve devinimden kaçarak “bir” merkez etrafında toplaşanların paranoya mekânıdır. Korkudan iktidara yapışanların, iradelerini iktidara teslim edenlerin mekânı. Oysa kudretli bedenler kendilerine biçilen deli gömleğini parçaladıklarında ve merkezden kaçarak çoklukla temas kurduklarında kendi açık mekânlarını yaratacaklardır. Doğu’da yaşanan mekân savaşlarıdır. İktidarın yukarıdan dayattığı ve kendi nesneler düzenini içeren mekânı ile yerel kudretli bedenlerin birbirine eklenerek yaratacakları kendi mekânları arasında geçen bir savaş. Yıkarak, yakarak, katlederek iktidarın bize biçtiği mekân, yine korku ve kaygılarımızı besleyen, kudretsiz bedenlerin paranoya mekânı olacaktır. Yanıtlamamız gereken soru: Yeryüzünün tüm bedenlerinin eklenerek oluşturdukları açık mekânda mı yoksa çürüyen nesneler düzeninin paranoya mekânında mı yaşamak istersiniz?

    11 Aralık 2015 Cuma

    DENGENİZİ YİTİRMEDEN YÜRÜYEMEZSİNİZ


    RAHMİ ÖĞDÜL
    11.12.2015

    Duvarda asılı, biçim, renk ve kompozisyon bakımından dengeli bir tablonun arkasını çevirin; dengeden uzak bir durumla karşılaşırsanız, sakın şaşırmayın. Tablonun arkasında, dengesini her an yitirebile cek, ip üzerinde dans eden bir sanatçı vardır. Banksy, yaşamın denge bozucu kaotik kuvvetleriyle dans eden bir ip cambazı olarak sanatçının portresini çizmiş bir tablonun arkasına.

    Bir sanatçı, sonsuzca dengede duran, bildik, klişe imgelere sarılmak yerine, yaşamın kaotik kuvvetleriyle dans eden ve yapıtıyla bizleri de ip üstünde dans ettirendir. Klişeleri terk etmek ve kendine ait bir elmayı çizebilmek için durmadan tökezleyen Van Gogh’un tabloları nasıl da bozar dengemizi. Elmaları her an patlayacak gibidir. Sanatçı, dengesizlikten denge çıkaracaktır yine de ya da Prigogine ve Stengers’in dedikleri gibi, “dengesizlik, kaostan düzen yaratır” (bkz Kaostan Düzene). Ama bu, kaosu tamamen terk ettiğimiz ve sabit bir düzene geçtiğimiz anlamına da gelmemeli. Kaos ya da dengesizlik içkin olarak hep vardır, yapıtta da bizde de. Örgütlü madde, kendisini yeniden ve yeniden örgütlerken kaos kuvvetleri hep içindedir. Madde, iki yoldan birini seçeceği yol ağızlarına her geldiğinde, yani çatallanma noktalarında kaotik içkin kuvvetler devreye girecektir. Ve ortaya çıkan yeni yapı, yine içinde kaotik kuvvetler barındıran ve dengesi her an bozulacak yeni bir denge durumudur. Yürümek gibi.

    Düşmemek için düşünmeli
    Sanatçı da malzemesiyle birlikte yürür. Üretim sürecinde, dengesi bozuldukça yeni bir denge konumu arar kendine ve ortaya çıkan yapıt, bizim de dengemizi bozmalı, düşmemek için düşünmek zorunda bırakmalıdır bizi. Sanatçının yaşadığını ve yaşattığını, bizler yürüme eyleminde hep yapıyoruz. Yürümek, yaşama açılmaktır. Uzamı taşıt içinde geçmek ile yürüyerek katetmek arasındaki farkı düşünsenize. Taşıt içindeyken, korunaklı bir kutunun içindesinizdir ve bir olay olmadığı takdirde oturduğunuz yerde sonsuza kadar denge durumunda kalabilirsiniz. Dışarıdaki yaşam, monitörün ekranındaki görüntüler gibi akacaktır taşıtın camından. Oysa yaşam, dengeleri bozarak iş görür, sürekli dengenin bozulup yeniden denge kurmak zorunda kaldığımız, bitmeyen bir ip cambazlığı. Yürürken, yaşamın kuvvetlerine maruz kalan bedeniniz, denge yitimine karşı dengeyle yanıt vererek yol alır uzamda. Attığımız her adım dengemizin bozulmasına yol açar ve bir sonraki adımda yeniden toparlanıp dengemizi kurmak için çabalarız. Rastlantısal tökezlemeleri de hesaba kattığınızda yürüyüş, denge ile dengesizliğin bitimsiz dansıdır, tıpkı yaşam gibi. Yürümek, yaşamın kaotik kuvvetleriyle dans edebilmektir.

    Bildik duraklar
    Düşünce de yürür ve düşüncede yürümekten korkanlar, iktidarın çizdiği güzergâhlar boyunca metaforlar içinde yolculuk edeceklerdir. Seçtikleri sözcükler, kavramlar, akıl yürütmeleri hep dengededir. Haritalanmış yollarda ilerlerlerken, bildik sözcükleri birbiri ardı sıra sıralayarak düşünür gibi yaparlar. Modern Atina’da toplutaşıma araçlarına “metaphorai” denmesi boşuna değil (bkz Michel de Certau, Gündelik Hayatın Keşfi, Dost). Dilde bir bütünün anlamını başka bir bütüne taşımaya yarayan metafor, kentin içinde bizleri de bir yerden başka bir yere taşıyor. Güzergâhları belli metaforlara binip hep aynı yollardan geçiyor ve bildik duraklarda iniyoruz. Ve metaforlardan inip yaşamın ara yollarına saptığımızda dilimiz tökezleyecektir; dengesini yitirir ve kekelemeye başlarız. Kekelemek iyidir.

    Kekelemek, ara yollara saparak olmadık şeylerle karşılaşmamıza ve yan yana gelmeyecek şeyler arasında yeni bağlar kurmamıza yol açar. İktidarın ana yoldan dışladığı etnik, dinsel ve cinsel varoluşlarla karşılaştığımızda, varlığımız tökezler ve kekelemeye başlarız; ardından nefret nesnesine dönüştürülmüş ötekilerle birlikte yürümeyi başardığımızda, yeni bir denge durumuna geçmişiz demektir. İktidarın kancasında asılı kalanlar, ne hayatta ve sanatta ne de düşüncede yürüyebilirler oysa. Dengeyi bozmak gerek; aynadaki imgenizin arkasına bakın, dengesizliği göreceksiniz.

    5 Aralık 2015 Cumartesi

    SESSİZLİK LÜTFEN, İKTİDARIN RAHATI BOZULMASIN!

    Barbara Kruger

    Barbara Kruger
    RAHMİ ÖĞDÜL
    04.12.2015
    Bir fotoğraf karesinde donmuş imgeleriz, iktidar bakışının tutsak aldığı. Bakış, mekân-zaman içinde devinen bedenleri bir kadraj içinde yalıtarak donduruyor. Barbara Kruger’in yapıtındaki fotoğraf karesi sırt üstü yüzen bir kadını ve suyun çalkantılı ortamını dondurmuş ve yüzücünün gözlerine çekilen kırmızı bandın üzerinde iktidar bakışının nesneleştirdiği bireyin düşünceleri: “Aynı anda hem sana bakıp hem de soluk alamıyorum.” Kitle iletişim araçlarından alıntıladığı fotoğrafların üzerine yerleştirdiği iletilerle iktidarın düzenini görünür kılan Kruger’in yapıtlarında “sen” her zaman erildir ve iktidarın fallus düzenine işaret eder. Eril iktidar kendini etkin biçimlendirici kuvvet olarak dayatırken, baktığı her şey biçimlendirilecek, edilgin nesneler haline gelecek. İktidar düzleminde zaman ve mekânın dışına çıkarılmış edilgin varlıklar olarak yer alabiliriz ancak ve bu edilgin nesnelerden bir düzen kurar kendine. Devinmeyen, soluk almayan, ölü nesnelere dönüştüğümüzde iktidara bakıp aynı anda soluk almak mümkün mü? Gün geçmiyor ki bizi devinimsiz kılan, nefesimizi kesen bir katliamla karşılaşmayalım. Ya toplu kıyımlara ya da bireysel infazlara maruz kalıyoruz. Öte yandan göçmenlere nükleer atık muamelesi yapan Batı’nın dayatmasıyla yerinden yurdundan edilmiş insanların depolandığı bir ambar haline geliyor ülke. Havasız, boğucu bir ortamda nefes almak da giderek zorlaşıyor. Tüm hava girişlerinin kapatıldığı, bol oksijenli suları taşıyan dalgaların, düşüncelerin önünün kesildiği bir ülkede hem iktidara bakmak hem de nefes almak olanaksız. İktidarın bakışıyla dondurulmuş durgun bir su birikintisi içindeyiz. Her ne kadar iktidar içme suyu kalitesinde olduğunu iddia etse de giderek oksijen kaynaklarımız tükeniyor ve kokuşan su birikintisinde soluğu kesilmiş, devinmeyen, çürümekte olan ölü nesnelere dönüşüyoruz.

    DOĞA KILAVUZUMUZ
    Yaşamın akışından koparılıp içeriye hapsedilmiş, hareketsiz, denge durumundaki sular kokuşacaktır, bunu doğadan biliyoruz. Baktığı her şeyi yaşamın akışından koparan ve devinimsiz, edilgin nesnelere çeviren, daha doğrusu yaşamı donduran eril iktidarın düzeni de kokuşacaktır, bunu da kültürden biliyoruz. İktidar düzlemi, hareket edemeyecek şekilde deliklerin içine sıkıştırılmış ölü parçalardan oluşan bir yapboz düzlemidir. İktidarın tasarladığı bütünsel ve tekçi bir resmin görünür kılındığı bir düzlem. Bu düzleme uymayan parçalar derhal bertaraf edilecek ya da çıkıntı yapan kısımları budanarak zorla düzlemdeki deliklere uydurulacaktır; yeter ki iktidarın tasarladığı resim çıksın ortaya. Buna düzen adını verir iktidar. Devinimsizlikten sıkılan, ölü taklidi yapmaktan usanan, deliğine sığmayan, tekçi resmin baskıcı ortamından kurtulmak ve kendilerini gerçekleştirmek isteyen parçalar, özgürlük arayışına yöneldiklerinde iktidar daha fazla düzene gerek duyacaktır. Ve daha fazla düzen, daha fazla çürüme demektir.

    Kaosla o kadar korkutulduk ki hemen teslim oluyoruz düzene. Oysa yaşamın doğal akışının ve insanların iktidar olmadan örgütlenmelerinin bir kaos olduğunu söylemek tam bir safsatadır. Yaşam, insanın bedensel ve zihinsel etkinlikleri sayesinde kendiliğinden örgütlenmiştir zaten. Yaşamı kaos olarak ilan eden iktidar, bir düzen yaratıcı (kozmokratör), üçüncü şahıs olarak kendini araya sokup ilişkileri dolayımlayan ve bundan kendine pay çıkarandır: “Ben olmasam düzen ve istikrar olmaz.” Ama iktidarın düzeninden de düzen çıkmaz. İlk bakışta bir paradoks gibi görünse de düzen düzensizliği besliyor, fiziğin kuralı. Termodinamiğin ikinci yasasına göre, yaşamın akışından koparılmış kapalı bir sistemde entropi, yani düzensizlik artacaktır. Sırf iktidarın keyfi olsun, yapbozun düzeni bozulmasın diye daha ne kadar ölü taklidi yapacağız? Barbara Kruger, bizi susturan eril iktidarı gösteren bir başka yapıtında, biz ölülerin düşüncelerine yer vermiş: “Senin rahatın, bizim sessizliğimizdir.”

    27 Kasım 2015 Cuma

    YERYÜZÜNDE KARALAMALAR: VAHŞETİN YÜZÜ MÜ?

    Anthony Gormley

    Anthony Gormley

    Anthony Gormley
    RAHMİ ÖĞDÜL
    27.11.2015
    Tek bir müsvedde kâğıdı var önümüzde, o da yeryüzü. Eylemlerimizle karalamalar yapıyoruz yerin yüzeyinde; kendimizi resmediyoruz ve geri çekilip baktığımızda çizgilerden oluşmuş bir yumak, portrelerimizi görüyoruz. Bizim portrelerimiz daha çok Jackson Pollock’in boyayı akıtarak yaptığı soyut dışavurumcu resimleri andırıyor. Kimi ise yeryüzü denilen bu müsvedde kâğıdının bir köşesinde kendine ayırdığı özel alanda sınırları net, kimlikli, neoklasik tarzda portreler yapmaya çalışıyor; yeryüzünden yalıtılmış anatomik bir gövdede yaşayabilecekmiş gibi. Sürekli pozlar takınarak kendini sabitleyenler, Facebook ve diğer sosyal medyada yaşayabilirler ancak ya da kimliklerini ibraz edecekleri kimlik kartlarında. Oysa yeryüzünde sürekli devinen bir beden, konturlarını yitirdiğinde bir karalamadır artık. Başka bedenlerle, yeryüzüyle ilişkiye girdikçe ve ilişkinin niceliği ölçüsünde yeryüzüne yayılan eylem çizgilerinden oluşmuş bir yumak. Kim ne kadar karalamışsa, kimliğini yitirmiş demektir; yitirmiş ve sadece eylem çizgilerinden oluşmuş bir keçe gibi yayılmıştır yeryüzüne. Britanyalı heykeltıraş Antony Gormley’nin karalamaları andıran bedenleri de konturlarını yitirmiş ve uzamın içinde yayılarak kendi mekânlarını yaratmışlardır. Bir konuşmasında neden heykeltıraş olduğunu açıklarken, “heykeltıraşların metalarla, nesnelerle, bedenlerle uğraştıklarını düşünebilirsiniz” diyor ve ekliyor: “Ben ise mekân yaratmakla ilgileniyorum”.

    İnsan müsveddesi
    Bedeni anatomik sınırları içine hapsetmek, bedene, yaşama ve sanata ihanettir. Bir sanat yapıtı olarak beden, verili sınırlarını ihlal ettiği ölçüde bir bedendir ve aynı zamanda bir mekân yaratıcı. Henry Lefebvre’in söylediği gibi: “Beden, kendisini mekân içinde üretirken mekânı da üretiyor… her beden bir mekândır ve bir mekâna sahiptir.” Eylem halinde olan insan devindikçe kendi mekânını yaratır; poz veren kimlikli, sabit konturları olan bir gövdenin aksine eylem halindeki bir bedenin sınırlarının nerede bittiğini kestiremezsiniz. Hep bir müsvedde olarak kalacaktır; her ne kadar insan müsveddesi deyimini aşağılamak için kullansak da kim iddia edebilir ki müsvedde olmadığını, tamamlandığını ve konturlarını kapattığını. Üç boyutlu evrende dördüncü boyut olarak işin içine zaman girdiğinde artık kendinizi sürekli açarak şekil değiştiren ve şekil değiştirdikçe konturlarını yitiren bir karalamasınızdır. Eylemlerimizle yeryüzünü karaladıkça bedenimizi ve mekânımızı yaratırız.

    İradene sahip çık
    İnsan verili olan anatomik gövdesini bir fırça olarak kullanarak kendini çizer yeryüzünde ve ortaya çıkan tablo, dediğim gibi Pollock’in soyut dışavurumcu tuvallerini andıracaktır. Ya da Antony Gormley’nin “Duyumsayan Malzeme” adını verdiği heykellerini: “Bu yapıtlar, halkaları kullanarak bedenin uzamını tanımlama çabasından doğdu. Sonra bunları bir çizim gibi yarattığımı fark ettim; bedenin yörüngesinde dönen, ardından uzamın içine doğru kıvrılarak giden ve bedenin etrafında bir koza ören bitimsiz sarmal çizgiler.” İnsan kendini çizer, çizebilmelidir. 1486’da della Mirandola’nın yazdığı “İnsanın Vakarı Üzerine” adlı metinde, insana bu özgürlük tanınmıştır, çünkü insana kimliğini veren, kendine has bir yüzü yoktur. Tanrı, sıra insana geldiğinde, bütün varlık modellerini tükettiği için mecburen yüzsüz bırakmış; kendi iradesiyle kendini biçimlendirirken en vahşi yüze de bürünebilir, barışçıl yüze de. Kendimizi çizebilmemiz için irademiz olmalı ama. İradelerimizi iktidara devrettiğimiz zaman kendimizi çizmemiz mümkün değil; iktidar bizi çiziyor ve iradelerimizi gasp eden iktidar yeryüzünü kana buluyor, herkesin yüzünde dehşet.

    İnsan ortaya çıktığından beri yeryüzünün de yüzü yoktur. Karalamaların, eylem çizgilerinin kesişmesidir yeryüzü ve bireyler iradelerini, bedenlerini, daha doğrusu yaşamlarını iktidara devrettikçe, yeryüzü vahşetin yüzüne dönüşecek ve dehşet sinecek yüzümüze. Yeryüzü barışın yüzü olacaksa şayet, bedenlerini ve zihinlerini gasp ettirmeyenlere büyük iş düşüyor. Çok geç olmadan eyleme geçmeli; gerekli ya da gereksiz karalamalardan kaçınmayalım lütfen.

    21 Kasım 2015 Cumartesi

    ATLAR ÜLKESİ, THOMAS VE JOHN VE DİĞERLERİ

    Versailles Sarayı

    Caravaggio, Şüpheci Thomas
    RAHMİ ÖĞDÜL
    20.11.2015
    Daha ne kadar büzüleceğiz merak ediyorum. Bir cismin büzülmesinin de bir sınırı olmalı. Soğuyoruz giderek; beden ısılarımız düştükçe yaşamdan da soğuyoruz. Sıcaklığını kaybeden cisimler büzülürler, ısınanlarsa genleşir; fizik yasası. Bombalarla, katliamlarla soğutuyorlar bizi; çok üşüyoruz; meydanların, sokakların tüm rüzgârlara açık kamusal alanından geri çekiliyoruz, geri çekildikçe büzülüyoruz ve üşüyoruz. Bir kere üşümeye görün, artık durduramazsınız ve üşümekten mi yoksa korkudan mı titrediğiniz anlaşılmaz olur. Sahneye konulan küresel soğuma senaryosu, kamusal alandan çekilmiş ve korkudan kendi kabuğu içine büzülmüş tespih böceği rolü biçiyor bizlere. Ve meydanlar iktidara kalıyor, istediği gibi at koşturabilsin diye. Ama iktidarın attan düştüğü zamanları da biliyoruz.

    Dizgine gerek kalmadı
    At da biziz; lafı hiç dolandırmadan söylemeli, bizim sırtımıza biniyorlar. Önce çıplak biniyorlardı; sonra eyerlediler ve koşum takımlarıyla istedikleri gibi yönetecekleri kıvama geldik. Artık dizginlere asılmadan ne demek istediklerini bile anlayabiliyoruz. Bazen başımızı başka yöne çevirdiğimiz de oluyor ve işte o an yulara öyle asılıyorlar ki gem ağzımızı yırtacak sanki. Ve daha hızlı koşmamız için üzenginin demirini batırıyorlar böğrümüze. Bizler, her sabah, yaşadığı denizin dibinden çıkarak güneşi doğuran ve akşam batıran Apollon’un arabasını çeken atlarız. Apollon tanrı mertebesine erişirken biz dünyanın yükünü sırtımızda taşımaya devam ediyoruz. XIV. Louis, Versailles Sarayı’nın bahçesini Apollon’un yaşamını anlatan heykel gruplarıyla döşemişti; bir havuzda, atların çektiği arabasıyla sulardan çıkan Apollon. Sarayın bahçesindeki Apollon alegorik bir figürdür, kral kendini temsil etsin diye yerleştirmiş. Kral, güneş-tanrıdır; işçiler, madenciler, emekçiler, şirket ve plaza çalışanlarıysa arabanın atları. Ama dedim ya attan düşenleri çok gördük biz. Atlar güzel hayvanlardır, uzun yelelerini savurarak özgürce kırlarda koşmalarını severim en çok ve esaretten kaçan yılkı atlarını. Atlar kendi kendilerini yönetebilecekleri rasyonel bir toplum kurabilirler; Jonathan Swift, Guliver’in Gezileri’nde Atlar Ülkesi’ni anlatmıştı.

    Yeniden ısınıp genleşelim
    Houyhnhnms denilen akıllı atların ülkesi, düzenli ve barışçıl bir toplumdur. Politik ve ahlaki saçmalıklar içermeyen felsefeleri ve dilleri vardır. Yalan nedir bilmezler ve dillerinde böyle bir sözcük de yoktur. Sanatlarında hep doğa vardır ve doğadan esinlenirler. Swift, biz atların ütopyasını yazmış, hep ertelediğimiz barış düşlerimizi. Ütopya, “yok-yer” anlamına geliyor; İngilizcesi ise “nowhere”. Bu sözcüğü boşuna hayale kapılmayalım, hayale kapılıp da olmadık işlere kalkışmayalım diye “hiçbir yer” olarak da okuyanlar olabilir, cesaretimizi kırmak için. Ama biz bu sözcüğü, “now” ve “here” diye okuyoruz, yani şimdi ve burada. Uzaklarda aramayın “yok-yeri”; o şimdi ve burada “var-yer”dir zaten. Yeter ki üşümekten ve korkudan titremeyi bırakıp birbirimize dokunup yeniden ısınalım ve genleşelim. Genleştikçe yeniden dolduralım meydanları; yoksa Thomaslar ve Johnlar dolduracak.

    Yelelerini savuran özgür atlar
    Önce Şüpheci Thomas çıktı ortaya; ardından Cihatçı John. Bir Batılı ve iktidar olarak Thomas, parmağını yeryüzünün tüm deliklerine sokma hakkını gördü kendinde. Thomas, her deliğe girerek ülkeleri ve bedenleri sömürgeleştiren bir sömürgecidir ve Batı’ya girmek isteyen göçmenleri parmaklayarak aşağılayan bir gümrük memuru. John ise kafalarımızı bedenlerimizden ayırarak düşünmeyen gövdeler yaratıyor. Her ikisi de aynı bedenin iki yüzüdür ve her ikisi de yeryüzünün bedenine, yaşama dehşet salıyor, en derin korkularımızı kanatarak kafasız ve koşulsuz boyun eğmiş tebaalar yaratmak için: Batı’nın yeryüzündeki havarileri. Ve korkudan, şimdi ve burada gerçekleştirebileceğimiz düşlerimizi ve umutlarımızı hep daha ötelere, ölüm sonrasına erteliyoruz. Yeryüzü ve yaşam onlara bırakılmayacak kadar değerli. Uzun yelelerini savurarak kentlerin sokaklarında dolaşan özgür atları özlüyorum.

    13 Kasım 2015 Cuma

    DİKKAT SIĞ ÜLKE, BOYNUNUZ KIRILABİLİR!


    RAHMİ ÖĞDÜL
    13.11.2015
    Tuval iki boyutlu, yassı bir nesne olsa da ressam imgeleriyle derinleştirir yüzeyini. Çizgisel perspektif yardımıyla yaratılan derinlik yanılsamasından söz etmiyorum. Sanatçının hiç de yanılsama olmayan, düşüncelerde ve duygularda yaratacağı derinlikten bahsediyorum. İyi bir tuval resmi bizi derinliklerine çekecektir; korkmadan balıklama atlayabilirsiniz. Düşünce ve duygunun derin sularına daldıkça boyutlarınız genişleyecektir.
    Öte yandan üç boyutlu bir evrende yaşasak da ülke giderek yassılaşıyor ve ortalık derinliksiz, iki boyutlu, sığ figürlerden geçilmiyor. Derin sulara atlamak isteyecekleri yıldırmak için de uyarı levhaları koymuşlar her yere: “Dikkat Sığ Su, Balıklama Atlama! Boynunuz Kırılabilir, Felç Olabilirsiniz.” Giderek sığlaşan bir ülkede düşünce ve duygularını derinlemesine yaşayanların başına nelerin gelebileceğine dair bir uyarı ve aynı zamanda bir tehdit. Sığ figürlere derin düşüncelerle yaklaşmak tehlikelidir; çok derin düşünüp duygulanmayın, boynunuzu kırabiliriz, demeye getiriyorlar.
    ‘Derinlik tehlikelidir’
    İktidar derinliği pek sevmez. Dibini görmek ister her şeyin; içinde nelerin olup bittiğini, neler düşündüğünü, nasıl duygulandığını bildiği sığ bir figürün seri üretimine gerek duyar o yüzden; fabrikasına bu figürleri üretecek makineleri kurdu. Tasarım ve deneme aşamasını çoktan tamamladı ve üretim aşamasında şimdi.
    Derinlik tehlikelidir. Derinlerde nelerin büyüdüğü, nelerin olup bittiği bilinmediği için tedirgin edicidir. Derinlerde büyüyen bir şey birdenbire yüzeye çıktığında ve iktidarı tehdit ettiğinde canavar görmüş gibi olacaktır; nasıl baş edeceğini bilemediği bir canavar. Gezi Direnişi tam da derinlerden yüzeye çıkan ve varlığıyla iktidarı tehdit eden bir canavardır. Dolayısıyla sadece yüzeyden ibaret, derinliksiz bir dünyadır iktidarın istediği. Bir yüzey okuma sanatı olan fizyonomi ya da eskilerin dediği gibi feraset ilmi bir bedeni, tüm derinliğini yok ederek sadece yüzeydeki işaretlerine indirger. Yüzeyine bakarak bir bedenin nelere muktedir olabileceğini kestirir. O yüzden içi boşaltılmış, sığlaştırılmış, yüzeyine bakarak tanıyacağı ve istediği gibi kullanacağı figürlerden yassı bir ülke kuracaktır kendine. Bunu yapmanın en kolay yolu, biçimlerin en soyutu olan geometrik formlara başvurmaktır. Yassı geometrik formlara indirgenmiş figürlerden bir ülke, iktidarın en sevdiği ülkedir; derinlik gibi baş belası bir şeyle karşılaşmamak için iki boyutlu yassı figürlerden bir tebaa yaratacak; elinde karacağı, toplayıp yeniden dağıtacağı iki boyutlu yassı oyun kâğıtları.
    Edwin A. Abbott’ın Victoria dönemini hicvettiği, 1884 tarihli ‘Düz Ülke’sinde (Flatland) yaşayanlar iki boyutlu, yassı figürlerdir ve her bireyin, ait olduğu toplumsal sınıfa özgü geometrik bir şekli vardır (Ayrıntı Yayınları). Toplumun en alt tabakasını oluşturan askerler ve işçilerin en dar açılı ikizkenar üçgenlerle, orta sınıfı oluşturan esnafın eşkenar üçgenle, meslek erbabı erkeklerin ve kibar beyefendilerin kare ya da beşgenle, soyluların altıgen ve soyluluk derecesine göre kenarları giderek artan çokgenlerle ve en üstte yer alan din adamlarının ise daireyle temsil edildiği düz ülke; iktidarın geometrik düzlemi.
    Silmek öyle kolay değil
    Bu düz ülkede istenmeyen figürler (persona non grata), silgiyle hiçbir leke bırakmadan kolayca silinebilir de. Oysa derinliği olan insanları yeryüzünden silmek hiç de kolay değil. Yaşadıkları coğrafyayla derinlemesine ilişki kuranları yeryüzünden silemezsiniz; sildiğinizi sansanız bile izi kalacaktır mutlaka. Bir devlet yetkilisinin “Silvan’da üç mahalleyi haritadan sileceğiz” demesi, ülkeyi harita gibi iki boyutlu düz bir ülke olarak tasarlayacaklarını sananların nasıl da yanıldıklarını gösteriyor. Yaşadıkları topraklara derinlemesine sinen ve yeryüzünün belleğine kazınan bu insanları her silme girişimi, bir iz, bir yara bırakmıştır yeryüzünde ve açılan her yaranın zonklayarak isyanın titreşimlerini çoğalttığını biliyoruz; her ne kadar biz yassı figürler bu titreşimleri hissedemezsek de.

    6 Kasım 2015 Cuma

    YAŞAMI DA KAYYUMA DEVREDECEKLER Mİ?

    Tommy Ingberg

    Kathrin Longhurst


    RAHMİ ÖĞDÜL
    06.11.2015
    Anlaşılan iktidar tüm yaşama el koyacak. Çünkü yaşamın kendisi iktidara muhalif olarak akıyor; kafasına göre manşetler atıyor yeryüzüne. Önce sokaklara el konuldu ve arındırıldı yaşamdan. Hain kurtlar, öcüler, canavarlar, bombacılar, keskin nişancılar peyda olunca, yaşamın aktığı sokaklardan korkar olduk. Masallardaki gibi. Bir oturuşta kırmızı başlıklı kızı midesine indiren hain kurdun masalıyla büyüdük biz. Evin güvenli ortamından çıkıp yaşam ormanında yolunu yitirenlerin ve kurtlara yem olanların hikâyeleriyle. Artık korkmaya gerek yok, yaşam kayyuma devredilince her yer ev olacak. Ev güvenlidir, düzenin hâkim olduğu dört duvar arasında başınızı hiçbir olay gelmez. Olay, evin dışında gerçekleşir; kaosun, karmaşanın kol gezdiği, derin gölgelerde öcülerin, canavarların beklediği dış ortamda, yaşam ormanında.
    Diyelim ki bundan sonra yaşamınızı korunaklı dört duvar arasında geçirdiniz. Ve başınıza hiçbir olay gelmedi. Bu, mumyalanmış olduğunuzu gösterir. Yaşayan her varlık zamansaldır ve başına olay gelir mutlaka; kimi niteliklerini yitirir, kimisini kazanır. Ve olaysız bir evrende yaşıyorsanız dondurulmuşsunuz demektir, bir mumyasınız yani. Biz olayı hep olumsuz olarak anladık. Değişime, dönüşüme yol açan ve sahip olduğumuz nitelikleri, mülkleri yitirdiğimiz bir felaket. Peki, değişimin, dönüşümün, olayın olmadığı bir yaşam, gerçekten yaşam mı yoksa bir katılık hali mi? Öldükten sonra beden katılaşır; işte biz ölüm sonrası katılıktayız şimdi; iktidarın mumyacıları bizi birazdan mumyalayacak.
    Yaşam ormanında yaşayan her varlık olaylara maruz kalarak sürekli dönüşen bir oluş haline bürünür; yaşamın dışına çıkarılmış varlıklar ise ölüm katılığına. Yaşamı korkunç bir orman olarak anlatan iktidar masalcılarına inandık ve eve kapandık: Varlığın katılaşmış hali. O kadar çok nedenimiz var ki evde kalmak için. En iyisi kapılarımızı sıkıca kapatıp, kendi üzerimize kapanmak. Ve despot bir babanın ev içine yerleştirdiği modüler mobilya sisteminin bir parçası haline gelmek. Babanın mırıldandığı tek tonlu ezginin içinde sonsuza kadar dondurulmuş bir düzendir bu. Sürekli tekrarlarla, hep aynı olanın geri döndüğü kısır döngülerle yaşamın askıya alınması.
    Evden kaçamıyoruz, Alice gibi. Karşıdaki tepeye ulaşmak için önünde uzanan kıvrımlı yolların hangisini seçerse seçsin, her seferinde başlangıç noktasında, evin kapısının önünde bulur kendisini: “Böyle yol kesen bir ev daha görmedim!” (Lewis Caroll, Aynanın İçinden). Kim inşa etti bu lanet olası evi? İnşasında bir filozof olarak Parmenides’in katkısı çoktur. Hiçbir şeyin değişmediği, hareketin olmadığı küre biçiminde tasarlamıştır evini. Açık adresini bile vermiş: Dosdoğru ilerleyin, yol çatallandığında “sağ”a sapın ve karşınıza kapısında “BİR” yazan ev çıkacak. Aman sakın “sol”a sapayım demeyin; o yol yaşama çıkıyor, değişime, dönüşüme, çokluğa, çeşitliliğe. Evde hiçbir şey değişmez, hareket etmez. Tek olanın diktası vardır. Olay dışlanmıştır çünkü. Merak etmeyin bu evde, engin ufuklara doğru kanat çırpmaya teşne düşüncelerinizi de kayyum belirleyecektir artık, kafanızın içine manşetler atacak. Donup kalacağız, “tıp” oyunundaki gibi; çocukken donar kalırdık ve hareket eden oyundan atılırdı ya, şimdi de hareketin olmadığı evde hareket edenleri, düşüncelerini kanatlandıranları oyundan atacak iktidar.
    Yine de çok korkutmasın sizi bu ev. Evin boğucu havasından kurtulmak mümkün. Ülkeyi terk etmekten söz etmiyorum; aksine, iktidara rağmen evin tek sesli ezgisini, çok sesli hale getirmekten. “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” diyor Webern on iki ton müziğini anlatırken. Aslında yaptıkları, evin on iki tona, çokluğa, değişime, yaşama kapalı duvarlarını yıkmak ve yaşamın tüm seslerinin içeri dolmasını sağlamaktı. Nietzsche çekiçle felsefe yaptığını söylüyor; biz de balyozla müzik yapacağız anlaşılan.

      30 Ekim 2015 Cuma

      BEKLENTİ VE EYLEM YA DA KRONOS VE KAİROS


      Igor Morski
      RAHMİ ÖĞDÜL
      30.10.2015
      “Bekle!” diyorlar; bazen de “bekleme yapma!” Dur kalklarla ilerleyen taşıtlar gibiyiz. Şaşkınız. Bekleyelim mi yoksa yola çıkıp yürüyelim, hatta mümkünse koşalım mı geleceği karşılamak için? “Bekleme yapma!” dediklerinde, iktidarın hız için ayırdığı parkurlarda, tasarlanmış bir geleceğe doğru koşuyoruz ya da beklerken yine tasarlanmış bir gelecek geliyor başımıza. Nasıl olsa gelecek gelecekse kendimizi yormamıza gerek olmadığını düşünenler var. Bir de geleceğe doğru yürüyelim, adımlarımızı hızlandıralım, onu yolda karşılayalım diyenler. Siz hangisisiniz? Eğer iktidarın parkurlarında hareket ediyorsanız hangisi olduğunuz fark etmiyor. Her halükârda başınıza gelecek olan, iktidarın tasarladığı gelecektir.
      EYLEM VE BEKLENTİ 
      Eğer geleceği karşılamak için ona doğru koşuyorsanız eyleme geçmişsinizdir, ama eyleminiz, size ayrılan parkurlarda gerçekleşiyorsa eylem sözcüğünün hakkını vermiyorsunuzdur. Yok, ne gerek var, nasıl olsa gelecek, bekleyelim diyorsanız, beklentilerle yaşamınızı sürdürüyorsunuzdur. 1918 yılında Psikiyatr Eugéne Minkowski yakın geleceğe yönelik iki tavrın olduğunu gözlemlemişti: Eylem ve beklenti. İkisi arasındaki temel fark öznenin zamandaki yönelimiydi. Eylem tarzında birey geleceğe doğru gidiyor, eylemleriyle olaylara katılarak geleceğe doğru yürüyor. Beklenti tarzında ise bunaltıcı bir ortamda kendi üzerine kapanmış bir birey, geleceğin gelmesini bekliyor. Minkowski’nin gözden kaçırdığı, eylem ya da beklentinin nerede gerçekleştiği. İktidarın çizgisel otoyolunda bekliyor ya da hareket ediyorsanız beklenti ile eylem arasında neredeyse fark yoktur. Oysa hakiki eylem, çizgisel zamanın kırıldığı bir aralıkta, tüm potansiyelleri yakaladığımız anda gerçekleşecektir. Çizgisel zamana, “kronos”a karşıt olarak Stoacıların zamanı, “kairos”. Geleceği ötelemek yerine, bir karar anında otoyoldan çıkıp yaşamın tüm yollarını, kuvvetlerini bir anda ele geçirdiğimiz andır “kairos”. Ve bu anda eylemlere katılmayız, eylem oluruz; işte o zaman, geçmişi de geleceği de içeren şimdinin içinde başka bir dünya yaratmak mümkün olacaktır. Aksi takdirde çizgisel otoyolda beklesek de hareket etsek de tasarlanmış bir gelecek gelecektir başımıza. Sosyal medyada geleceği bildiren Fuat Avni var örneğin. Beklentiler yaratarak tam da iktidarın istediği, beklentilerle iş gören devinmeyen bir kütlenin üretilmesine katkı sağlıyor.
      YÜRÜDÜKÇE ALINAN YOLLAR 
      Çizgisel otoyoldan sapıp her yöne yürümek, dünyaya açılmaktır; bedenleşmektir. Beklentilerle iş görmekse bedensizleşmek; bedensel kudretin askıya alınması. Sürekli bekliyoruz, bekleme odasında bekletiyorlar bizi; seslenmelerini bekliyoruz, her seslenişlerinde aramızdan birilerini alıyorlar içeri. Ölüm kılığında kapımızı çalıyorlar ve geleceğimizi, gençlerimizi, Dilek Doğanlarımızı alıyorlar bizden.
      Bekleme odalarından çıksak ve şimdi ve burada bir bedenin nelere muktedir olduğunu yürüyerek, eyleme dönüşerek keşfetsek. İktidarın çiğnenmekten aşınmış yollarında yürümekten bahsetmiyorum ama. Yürüdükçe, attığımız her adımda geleceği birlikte açmaktan söz ediyorum. Eylem ve beklentinin ayrımsızlaştığı iktidar parkurlarını terk ettiğimizde, çizgisel zamanın kırıldığı “kairos” anında tüm potansiyelleriyle gelecek açılacak önümüzde. Bekleme odalarının edilgen varlıklarından değil, eyleme dönüşmüş oluşlardan söz ediyorum.
      KESİN BİLGİ YAYALIM
      Yürüdükçe, birbirimize doğru yürüdükçe henüz keşfedilmemiş, adım adım açığa çıkaracağımız patikalarda yürüdükçe tanıyacağız birbirimizi. Birbirimize yaklaşmanın yeni yollarını keşfettikçe birlikte inşa edeceğiz geleceği. Uzaklardaki bir gelecek değil bu, şimdi ve burada, hemen elimizin altındaki bir gelecek. Yeter ki iktidarın yürüyüş parkurlarından, bizleri ayırdığı şeritlerinden çıkalım ve birbirimize yaklaşmanın, birbirimizi yakalamanın yeni yollarını keşfedelim. Bir insana yaklaşmanın yolu sonsuzdur. Ve biz birbirimizi yakalayamazsak, iktidar yakalayacak bizi. Kesin bilgi, yayalım.

      23 Ekim 2015 Cuma

      AYRIKOTLARI CANDIR, CANLANDIRIR

      Hannah Höch
      RAHMİ ÖĞDÜL
      23.10.2015

      “Ot gibi yaşıyorsunuz.” Genellikle bu cümleyi yaşamasını bilmeyen, dünya nimetlerinden habersiz olanlar için kullanırız. Yaşamasını bilsek de ot gibi yaşarız yine de. Yeryüzü denilen ortamın hep ortasında biten otlarız çünkü. Ateşin, suyun, havanın ve toprağın kuvvetlerinden kaçamayacağımıza göre ot benzeri bir yaşam sürmekten başka seçeneğimizin olmadığı gün gibi ortada. Bir de sürekli iklimi ve toprağı manipüle eden, tarlaya biçim veren despot bir bahçıvanın eline düşmüşseniz vay halinize. Çekilecek kahır değil, her gün olmadık eziyetlere katlanmak, çim makinesiyle biçilmek.

      BAHÇIVANIN SEVMEDİĞİ OT
      Hele ayrıkotuysanız, tarım zararlısı muamelesi görüyorsanız neler çekiyorsunuzdur kim bilir. Çünkü bahçıvanın evcilleştirme ve biçimlendirme tarzına, hiyerarşik düzenine direniyorsunuzdur. Ayrıkotları, despot bahçıvanın sevmediği bitkilerdir. Sevmez, çünkü ayrık otları dikine değil, toprağın hemen altında düğüm denilen bağlantı noktalarından çıkardığı köksaplarla bir ağ gibi yayılarak yatay olarak örgütlenen bitkilerdir. Sevmez, çünkü merkezin tepesine yerleşen iktidarın, her şeyi denetim altında tuttuğu bir tarlada ayrıkotlarının kendi aralarında örgütlenerek yayılmaları ve tarlanın hiyerarşik düzenini bozmaları işine gelmez. Tarım zararlısı, çapulcu dese de onlara, aslında hiç de zararlı değillerdir ve iktidarın düzenden anladığı ile ayrıkotlarının kurdukları ilişki ağı arasında dağlar kadar fark vardır. Evet, dağlar kadar. Kendini bir dağ gibi yükselten iktidar ile yatay olarak örgütlenen ayrık otları arasında tam da dağ kadar fark vardır. Kendilerini tanrı-kral ilan eden hükümdarların yapıları da dağa benzer. Yükseldikçe kudretleneceği sanısına kapılan iktidarın aksine, yeryüzünde yayıldıkça, başka gövdelerle bağlantılar kurdukça kudretleneceklerini bilirler ayrıkotları.

      Adı aldatmasın sizi; birbirleriyle bağlantılar kurarlar ama iktidarın merkezi, hiyerarşik yapılarından ayrı dururlar. İktidarın kudretsiz bıraktığı varlıklarla inşa ettiği hiyerarşik yapılarda rastlayamazsınız onlara. Hem ayrıdır hem yan yana. Ayrıkotlarını kolay kolay sınıflandırıp torbaların ya da sınıflandırmanın hiyerarşik kulelerine hapsedemezsiniz. Bağlantılar kurdukça kendilerini kendileri bile tanıyamazlar. Çünkü ayrıkotları öze değil, işler haldeki bir fonksiyona gönderme yaparlar. Tanımak, kimliklendirmek için bir öze gerek duyacaktır iktidar. Bu açıdan ne idüğü belirsizlerdir ayrıkotları. Ne idüğü belirsizler, iktidarın her türlü sınıflandırmasından kaçarak, kendi aralarında kurdukları bağlarla yeryüzüne yayılmışlardır ama iktidar soy sop belirlemek için ayrıkotlarının işler haldeki bağlantılarını tek tek keserek bir öz verir onlara. Sonra bu özlere göre dini, cinsiyetçi ya da etnik torbalar içinde aidiyetler yaratır. Ama ayrıkotları sadece yeryüzüne aittirler.

      Ayrıkotları mikro iklimleri severler en çok. Mikro iklimlerin yerel bağlantılarında iyi hissederler. İktidar ise kendi denetiminden kaçan yerel kuvvetleri engellemek için makro iklimler yaratacaktır; tüm koşulların sabitlendiği ve düzeni bozacak unsurların dışlandığı seralar. Ya da doğal ortamlarından koparılmış, yerel koşullarla, mikro iklimle ilişkisi kesilmiş otların, despot bahçıvanın elinde genetik oyuncaklara dönüştüğü AVM’ler.

      TANIDIK YÜZLER
      Her şeyi, genetiğiyle oynayarak oyuncağa dönüştürür iktidar. Sanatı da sanatçıyı da. Her sanat yapıtı, duyumsanan ve duyumsatan bir ayrıkotu olarak başka ayrıkotlarıyla bağlantılar kurarak yatay olarak yayılır yeryüzünde. Ama hiyerarşik kulelere tırmanmaya teşne olanlar arasından sanatın ruhban sınıfını devşirir ve düzenlediği ayinlerle sanatı da kendi makro iklimine kapatmak ister. Ressam Jean Dubuffet de kültürün ruhban sınıfından bahsederken adeta kültürün cenaze törenini anlatıyordur: “Tıpkı din gibi şimdi onun da rahipleri, peygamberleri, azizleri, yetkililerden oluşan organları var.” İktidarla hep aynı karede gördüğümüz tanıdık yüzlerdir onlar. Ayrıkotlarını kareye ya da çembere kapatamazsınız oysa. Biçim ölüm demektir, ölüm katılığı demektir. Ayrıkotları candır ve dokunduklarında tüm ölüleri canlandıracaklar.

      16 Ekim 2015 Cuma

      GELECEĞİ OLMAYANLARIN ŞİMDİSİ: KÂBUS MEKÂNLAR

      Henry Fuseli, Kâbus, 1781

      Francisco Goya, Çocuklarını Yiyen Satürn, 1819-1823
      RAHMİ ÖĞDÜL
      16.10.2015
      Toplumda patlatılan her bomba zaman ayarlıdır, çünkü kronolojik zaman duygumuzu çökertmek, korkularla örülü bir şimdi inşa etmek için patlatılmıştır. Aramıza, zaman ayarlarımızı bozan bombalar yerleştiriyorlar. Baş edemeyeceğimiz korkular üreterek bizi geçmişten koparıp geleceksiz bırakmak niyetleri. Bakmayın siz insanın üç boyutlu olduğuna ve üç boyutlu bir evrende yaşadığına; bir de zaman boyutu vardır. Evrenden zaman boyutunu çekip çıkardığınızda ölü bedenler ve ölü mekânlar kalır geriye. İnsan, bir taraftan anılarıyla geçmişle bağlantı kuran, diğer taraftan beklentileri ve umutlarıyla geleceğe uzanan zamansal bir varlıktır. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği, yani kronolojik zamanı yaşıyorsanız sorun yok. Ama bir karabasan gibi hep şimdide yaşıyor ve her sabah hayata her başlayışınızda korkulara uyanıyorsanız zaman ayarınız paranoyaya çevrilmiş demektir. Bir karabasan gibi; çünkü içinde yaşadığımız şimdi bir kâbusu andırıyorsa, her uyandığımızda Henry Fuseli’nin tablosundaki gibi göğsümüze tüm ağırlığıyla oturmuş o çirkin varlıkla karşılaşıyorsak sonsuz şimdinin içindeyiz demektir. Canlarımızı yitirdiğimiz, sıranın bize de gelebileceği bir mezbahada sonsuz bekleyiş. Zaman duygumuzla oynayarak mezbahalaşan bir toplumun şimdisi içine hapsetmek istiyorlar bizleri.

      ZAMAN DUYGUSU
      Psikiyatr Eugéne Minkowski, hastalarının zamanı nasıl deneyimlediklerini araştırırken bir paranoya hastasının geçmişinden tamamen kopuk olduğunu ve her gün hayata yeniden başladığını gördü. Normalde tehlike ve kaygı duygularımızı geçmiş deneyimlerimizden yararlanarak yatıştırabilirken, geçmişi olmayan bu hasta, her gece panik halinde paranoid hezeyanlara ve korkunç ölümün onu beklediği düşüncesine gömülüyordu. Geleceği olmadığı için hiçbir şeyin değişmeyeceğine, kötülüğün ve korkunun her yere sindiğine inanmıştı (bkz. Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Minkowski, hastanın paranoyasının birincil olduğu ve zamansallığı çarpıttığını öne süren geleneksel psikiyatri düşüncesinin aksine, zaman duygusunun birincil olabileceğini ve bozulduğunda paranoid tepkiye yol açabileceğini söylüyor. Farkında mısınız? Zaman duygumuzu bozarak paranoid tepkilerimizi tetikliyorlar. Herkes canlı bomba gibi gözükebilir gözümüze. Daha dün bir kadın metroda yanında oturan kişiden şüphelenerek “Bomba var!” diye bağırdığında kaçacak delik aradık. Oysa akan bir zaman duygusu her şeyin geçici olduğunu ve karşılaştığımız tehlikelerin ve kaygıların üstesinden geleceğimizi ve umut dolu bir geleceği birlikte kurabileceğimizi öğretir bize. Akan zaman akarsu gibidir. Bachelard, “Akarsu size konuşmayı öğretecektir” diyor, “Acılara ve anılara karşın, iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecektir size” (Su ve Düşler, YKY). Korku dolu şimdinin içine hapsedilmişlere ve dilsizleşenlere akan zaman da konuşmayı, acılara ve anılara karşın iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecek. Acılarımızı ve anılarımızı paylaşarak geleceği nasıl kuracağımızı da. Ama iktidar, akan zamanı kâbus mekânlar içinde donduruyor ve kokuşmaya yazgılı bir su birikintisine dönüştürüyor zamanı ve mekânı. Üç boyutlu bir kâbus mekân yaratmayı, geleceği olmayanlar isteyebilir ancak.

      ZAMAN BİZE DİRENMEYİ ÖĞRETİR
      Zaman duygusunu doğanın döngülerinden öğreniriz. Akarsuyun akışı, kuşların ötüşleri, ağustos böceklerinin sesleri, dalgaların gelgitleri, rüzgârın şiddeti, güneşin doğuşu ve batışı. Zamanın akışı her seferinde bir fark yaratır. Oysa iktidar farkın ortaya çıkmaması için dördüncü boyutun iptal edildiği mekânlar yaratarak bizi zamanın akışından koparıyor ve AVM’lerin sonsuz şimdisi içine kapatıyordu zaten. İktidar beton döküyor tüm doğal döngülerin üzerine. Keyif aldığı beton dökme makinesinin sesi “böyle pat pat vurdukça” geçmiş ve gelecek betonun altına gömülüyor. Bombalar da pat pat patladıkça zaman duygusunu yitirmiş paranoyaklara dönüşüyoruz. Ancak geleceği olmayanlar bizi geleceksiz bırakmaya çalışacaklardır. Ama zaman akıyor ve direnmeyi öğretiyor bize.