17 Ağustos 2019 Cumartesi

EJDERHALAR VE KAHRAMANLAR



Arno Breker
RAHMİ ÖĞDÜL
16.08.2019

Kahraman denince, öncelikle ejderhaları öldürenler gelir aklımıza; hayranlarıydık; dünyayı kötülerden kurtarıyorlardı. Hangimiz kahramanlara özenmedik ki? Devletin bahçesindeki fidanlıkta, ölmeye ve öldürmeye programlı kahramanlar yetiştiriliyor. Bahçıvan, bahçeye girmeye yeltenen, düzeni bozacak ayrık otlarına, tarım zararlarına karşı nasıl kahramanca savaşmamız gerektiğini öğretmişti bize. Kötülük, çok başlı ejderha ya da keçi kafalı şeytan kılığına bürünebiliyordu. Ya da adını hatırlamadığım, gençliğimde izlediğim bir korku filminde şeytan, bildiğiniz hamam böceği formundaydı. Doğanın iğrenç formları. İğrenç, çünkü ‘biz’ olarak kendimizi inşa ederken, ötekileri iğrenç mahlukata dönüştürmekte üstümüze yoktur. Öteki çirkindir, biz güzeliz; öteki iğrençtir, biz nezih. Ötekiler, üzerine basıp ezeceğiniz böcekler. Böceklerle temas etmek, ötekilerle teması deneyimlemektir ya da tam tersi. Ötekilere ve doğanın öğelerine iğrenerek yaklaşmak, dünyaya faşizmin çemberinden bakmaktır.

Çemberin içinde güzel ve nezih bedenler vardır; ideal ve kanonik, kahramansı bedenler. Naziler, kahramanlar ırkı yaratmak üzere yapay seçilimle beden üretmeye giriştiklerinde, model olarak Rönesans’ın kanonik bedeni duruyordu önlerinde: Leonardo da Vinci’nin, çemberin ve karenin içine yerleştirildiği ‘Vitriviusçu Adam’ı. Nazi sanatında boy gösteren erkek bedenleriyle ‘Vitriviusçu Adam’ akrabadır. Nazi heykeltıraşlarından Arno Breker’in yapıtlarının, Rönesans’ın kanonik akrabalarından farkı, boylarının daha uzun olmaları ve omuzlarının aşırı genişliğidir. “Üstün insan, insanlığı eksizliğe, tamamlanmışlığa taşıma iddiasındadır” (Deleuze, Kritik ve Klinik, Norgunk). Üstün insan kahramandır, ucubeleri ortadan kaldırarak insanlığın yozlaşmasını engelleme, insanlığı mükemmel bir forma sokma görevini üstlenmiştir.

Çemberin içindeki beden mükemmel bir formdur, yere değil, göklere ait. Pisagor’un “evrenin yapıtaşları sayılardır” düşüncesinden etkilenen heykeltıraşların, mikrokozmoz olarak inşa ettikleri kanonik beden temsilleri, bütün ile parça arasındaki sayısal simetriye dayanır. Oysa kozmik estetiğin sayısal ölçütüyle yargıladığınızda yeryüzü grotesktir, uygunsuz birleşmelerin yeri. Doğanın ilk bakışta ayrıksı duran ögelerini uygunsuz birleşmelerle bir araya getirerek grotesk bedenler yarattık. Ejderha groteskin en mükemmel örneğidir, insansı, hayvansı, bitkisel ögeleri birleştiren fantastik çizimler. Ejderha, doğanın temsilidir, apayrı duran parçaların bir araya geldiği, aklın tüm estetik yargılarına meydan okuyan, sınıflandırılması, baş edilmesi imkânsız, asla evcilleştiremediğimiz, doğanın ele geçmez kudreti. Doğa, tüm zamanların ötekisidir.

Kozmik estetiğe göre yeryüzü iğrenç ve çirkin ötekilerle, grotesk bedenlerle dolu. Kaostan arındırılmış, hayali bir kozmozun mükemmel estetiğini yansıtan kanonik beden karşısında, yeryüzünün oluşuna batmış, groteskin anti-estetiği çok güzeldir oysa. Yeryüzü, herkesin katıldığı ve katıldıkça uygunsuz birleşimler yarattığı bir karnavaldır ve dışarıdan değil, içeriden baktığınızda şeyler grotesk gözükür gözünüze. Kanonik bedenin aksine, “grotesk beden, oluş halindeki bir bedendir. Asla bitmez, tamamlanmaz; sürekli inşa ve yaratılma halindedir” (Bakhtin, Rebelais ve Dünyası, Ayrıntı).

Kahraman, kanonik formlarla döşenmiş çemberin içindeki simetrik parçalardan biridir sadece ve dışarıdaki oluş haline form giydirmek üzere doğaya fetihler düzenlediğinde kozmokratöre dönüşür, kozmoz yaratıcısına. Kahramanı hangi nitelikleriyle tanırsınız? “Ciddi havası, ağırlığı, yük taşımaktan aldığı zevk, yeryüzünü horgörmesi, gülmedeki ve oynamadaki yetersizliği, intikam girişimi” (Deleuze). Ayrıca kahraman titizdir, temizliğine pek düşkün. Kozmoz yaratırken etnik ve ekolojik temizliğe girişir. Yeryüzünün kıvrımları arasında, labirentte yaşayan grotesk bedenleri, boğa-insan Minotauros’u, ötekileri gözünü kırpmadan öldürebilir. Ortadan kaldırmak istediği yaşamdır, yaşamın asi kuvvetleri. Ama yaşam her yerdedir; içinizdeki kıvrımlarda. Yumurta misali, kabuğu soysanız, içinden Dionysos çıkacak; “gülmeyi, oynamayı, dans etmeyi, yani yaşamı olumlamayı” bilen boğa-insan. Grotesk!

9 Ağustos 2019 Cuma

FİLLER POLİTİKTİR

RAHMİ ÖĞDÜL
09.08.2019

“Doğamız tahrip ediliyor” derken, hangi doğadan söz ediyorsunuz? Dışsallaştırdığınız doğadan mı yoksa içeriye kapattığınız doğadan mı? Çünkü bizler doğanın bağrından çıkmış ve sonra da doğadan korunmak için kendini çitlerin arasına kapatmış bir soydan geliyoruz. Doğamızı doğadan ayırdık. İçerideki doğa yoğun bir evcilleştirme sürecine tabi tutuldu. Ve hız kesmeden devam ediyor; her yeni doğan, eğitim adı altında, içindeki yabani doğadan arındırma ritüellerine maruz bırakılıyor. Eğitim şart. Eğitim sürecinde evcil kabuklar, yani kullanışlı kimlikler edinsek de kabuğun altında hâlâ capcanlı doğa var, evcilleştirilemeyen, patlamaya hazır magma. Dayatılan kabuğa karşın, içten içe kendi formunu biçimlendiriyor ve hazır olduğunda kabuk çatlayacak.

DOĞADA ÇOKLUK VAR
Doğal kaynaklar ve insan kaynakları; iktidar, sadece dışsal doğada yıkımlara kalkışmıyor; içimizde, ruhumuzda da derin yaralar açıyor. İçimizde şirketlerin şantiye alanları var; maden bulmak için ekolojimiz talan ediliyor. İçimiz kurudu, içimizde çöller giderek büyüyor. Dengemiz bozuldu. Doğanın, toplumsallığını yitirdiğinde ruhsal sorunlar yaşayacağını herkes biliyor. “Güney Afrika’daki bir parkta 1970’lerin başında oluşturulmuş sürülerden neredeyse hiçbiri hayatta kalmamıştır. Bu fillere yapılan yapılan otopsilerde, genellikle strese bağlanan mide ülseri ve başka lezyonlara rastlanmıştır (V. Despret, Doğru Soruları Sorsaydık, Hayvanlar Ne Söylerdi?, Tellekt). Psikiyatristler, psikologlar, yaşam koçları, psikolojik danışmanlar, şeyhler, tekkeler ve zaviyeler; hepsi de parklara kapatılmış insan doğası üzerinde çalışıyor, ruh tamircileri; hepsi de yıkımdan besleniyor. İçimize iktidar kaçmış, iktidarı kovmak yerine tamircilerinden medet umuyoruz. İktidar ağaçları kesiyor, onlar yenilerini dikiyor. Diktikleri, monokültür ağaçlarıdır, oysa doğada çokluk var.

DOĞA BELLEĞİMİZDİR
Bedenimizi iktidar ele geçirmiş, zihnimizdeki fabrikalarda şirketler görme biçimleri üretiyor: “Masumane biçimde tuzağa düşerek, sandığımız gibi, bir dışsal gerçekliği değil, kendi zihinsel fabrikalarımızın ürünlerini seyrediyorduk. Tanrısal bir vecd ile benliğimizden çıktığımızı sanırken, kendi görme biçimlerimize hayran oluyorduk” (A. Cauquelin, Peyzajın İcadı, Dost). Hayran olduğumuz, zihinsel fabrikalarda üretilen iktidarın bakışıdır. Baktığımızda, her yer peyzaja dönüşüyor, tek bir bakışta tüketilecek bütüncül bir manzara-doğa. Oysa doğa, çokluktur. Her canlı türü, kendi algı yetenekleri ile kendi dünyasında yaşarken, başka türlerle kurduğu bağlantılarla doğayı çok sesli bir müzikale dönüştürüyor. Peyzaj gözlerimizi kör etmiş, işitemiyoruz. Gördüğümüz, tek sesli peyzajdır. Yeryüzünü peyzajlar olarak inşa ettiğinizde, yıkmak da kolay: “Doğa-manzara: Tek bir sözcük, tek bir kavram - peyzaja dokunmak, onu biçimlendirmek veya bozmak doğaya dokunmak demektir” (Cauquelin). Kentsel dönüşümler, mevcut kentsel peyzajın yerine bir başka peyzajı geçirirken ya da park ve bahçelerin peyzajı sık sık değiştirilirken kılınız kıpırdamaz. Dışsal doğayı da yerinden edebilir ve yerine bir başka peyzaj-doğa geçirebiliriz. Kaz Dağları’nda ağaçlar kesilebilir, yerine yenilerini dikeriz. Ya da içinizdeki doğa tahrip edilebilir; meraklanmayın, ruh tamircileri yerine yeni peyzajlar tasarlayacaklar. Her doğa-peyzaj düzenlemesinde yıkılan, toplumsal belleğimizdir.

İNSAN, DOĞASINA KATILACAK
Doğanın binlerce yıldan beri ince ince dokuduğu ekolojik bellek parçalandığında filler isyan edebilir. Son yıllarda bazı filler Uganda’nın batısındaki köylere saldırmış ve defalarca geçişi engelleyecek şekilde yolları kapatmışlardır. Hayvanat bahçelerinde ve sirklerdeki, tutsak alınmış, şiddete ve sömürüye maruz kalmış fillerin, insanlara saldırmaları önceleri “kaza” olarak adlandırılsa da bu eylemlerin isyan ve direniş eylemleri olduğu kabul edilmiştir (Despret). Hayvanlar politiktir. Hitchcock’un ‘Kuşlar’ filminde, kuşlar örgütlenmiş ve Bodega (market)’ya saldırmışlardı; filmdeki bir karakterin dediği gibi: “Kuşlar saldırgan yaratıklar değillerdir. Bu gezegeni ısrarla yaşanmaz hale getiren insanlardır.” Kirazlı’daki maden şirketinin CEO’su protesto eylemlerinin politik olduğunu söylemiş; haklı: Doğa politiktir. İnsan da kabuğunu çatlattığında doğasına katılacak.

HAYAL GÜCÜNÜ İKTİDARA TAŞIMAK!

RAHMİ ÖĞDÜL
02.08.2019

İktidarın gözü ve kulağı üzerimizde. Gözü panoptikondur, her şeyi görür; kulağı panakustikondur, her şeyi işitir ve her şeye muktedir: Omnipotent (herşeye gücü yeten), omniscient (her şeyi bilen) ve omnipresent (her yerde hazır ve nazır olan).  Oysa tüm bu sıraladıklarım tanrının vasıfları. İktidar kendini tanrının vasıflarıyla donatarak tanrılaşmak mı istiyor? Yoksa İktidar, tanrının tüm vasıflarına sahip bir tanrı-kral mı? Ya da tanrı, bildiğiniz politik iktidar mı? Kafam karışık.

Hakikati, doğru yolu gösteren iktidardır ve hakikatten saptığımızda bizi hücrelere kapatan da o. İktidarın hakikat dediği, çiğnene çiğnene yavanlaşmış, basıla basıla basmakalıplaşmış yoldur. Hatamız, anayoldan çıkmak ve hayatın dallanıp budaklanan ara yollarına sapmak. Sonsuzca kıvrılan ara yollar, arayışın yolları. Anayol asfaltlanmış, zift karası, üzerinde tek bir ot bile bitmez. Ama hayat, asfalttan kaçmıştır, ara yollara, kıvrımlara. Biz de hayatın peşinden gidiyoruz, arayışımız sürüyor. Hata, denemekten doğar; basmakalıp yolları terk edip bir bedenin neler yapabileceğini keşfetmek. Demek ki bir bedenin kendi kudretini keşfetmesinden rahatsız kendilerini. O yüzden ara yollar yasak. Her yol ağzına geldiğimizde, yüreğimiz ağzımıza geliyor; acaba saparsak hainlikle ya da döneklikle suçlanır mıyız diye. Ama hayat ara yollarda, otlar aralarda, çatlaklarda bitiyor ve biz her seferinde ıskalıyoruz. Güney Doğu bölgesinde bir deyim var: ‘Araya gitmek’. Boşa gitmek, ziyan olmak, demek. Anayoldan ayrılmasınlar diye, ‘ara’ya olumsuz anlamlar yüklemişler. Kim ister ki ziyan olmak? Akıllı olan, anayoldan, doğru yoldan ayrılmaz; tanrı-kralın çizdiği harita üzerinde hareket etmeli.

“İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır” (Deleuze). Ortaçağlarda manastırlarda elyazmalarını çoğaltan keşişlere musallat olan ve bir aralıktan diğerine sıçratan Titivillus da bir iblisti. Elyazmaları anayoldu; kopyalarken hata yaptıklarında, anayoldan sapıyor, anayolu saptırıyorlardı. Küçük bir hata, araftaki bekleme sürelerini artıyordu; biz de hata yaptığımızda hücredeki bekleme süremiz artıyor. Titivillus musallat olmasaydı, her şey yolunda gidecekti; iblis işte, anayoldan çıkarıyor. Anayol sıkıcıdır, “olmuş olan yine olacak”, İncil’de yazıyor. Anayol hayal gücünüzü kurutur, durmadan yinelenen olgularda ziyan olursunuz. Titivillus zihni, olmuş olanın ve yine olacak olanın düzleminden, imgelem düzlemine sıçratıyor. İblis işte, hayal gücünü iktidara taşıyor.

Zihin, çizgisel bir yolda ilerlemek yerine, hayal gücüyle oradan oraya sıçramaya teşnedir. İmgelem, şimdi ve burada olmayanın, namevcut olanın akılda tutulması; fantezi ise onun yeniden işlenmesi. “İşlevsel açıdan phantasia, imaginatio demektir. Spesifik anlamda, imaginatio ortakduyu tarafından toplanan formları akılda tutma melekesidir; phantasia ise aksine, imaginatio tarafından tutulan fantazmaları yeniden birleştirme melekesi” (M. Ferraris, İmgelem, Dost). Yeryüzünün formlarını birleştirip ejderhalar yarattık. Ya da imgelemin verdiği keçi ve insanı birleştirdiğimizde, ortaya satir çıkmıştır. Dionysos, Yunan mitinde yarı tanrı yarı keçi olan satir olarak temsil edilirdi. Ve hayatı olumlayan Nietzsche satir olmayı tercih etmiştir: “Ben Dionysos’un müridiyim. Aziz olacağıma bir satir olmayı tercih ederim.” Biteviye tekrarların asfaltından, ara yollardaki hayata sıçramak.

Hata yapmaktan korkuyoruz, arafta beklemekten. Her şeyi gören, her şeyi işiten iktidarın paranoya makinesine bağlıyız çünkü. Çekin makinenin fişini, kurtulun kablolardan ve gönlünüze imgelemin dönüştürücü ateşi düşsün! Hayal gücü iktidardaysa şayet, parçaları birleştirip çok başlı çok gövdeli ejderhalar yaratabilirsiniz. İktidar, modern zamanlarda toplumsal kadavralardan kendi canavarını yaratmıştı, Frankenstein’ın canavarı. Şimdi sıra bizde. Biz, parçalar, birleşebilir ve kendi ellerimizle dipdiri bir toplumsal beden yaratabiliriz. Hayal gücü iktidara!

29 Temmuz 2019 Pazartesi

DÜŞENE GÜLÜNÜR YA DA GÜLEREK DÜŞÜRÜLÜR


RAHMİ ÖĞDÜL
26.07.2019

Yerçekiminin keşfiyle ilgili anlatılan hikâyede, Newton kafasına düşen elmaya gülmemiş olabilir. Ama bu durumu dışarıdan izleyen biri mutlaka gülmüştür. Düşene gülünür çünkü, hele ki düşen, havalara girmiş ve ayakları yerden kesilmiş biriyse. Yerçekimini ne Newton keşfetti ne de herhangi biri. Kütle çekim kuvveti evrenin ortaya çıkışından beri var ve yeryüzünde yaşayan her canlı bunun farkında. Herkes, yükselen bir cismin mutlaka yerin çekimine yenik düşeceğini bilir. Yeryüzünün bağrından çıktık ve yeryüzünden her kopma denemesi aşkın bir hakikatle sonuçlandığında, aşkın ve yüce olanın, kendini hakikat olarak dayatanın düşüşü güldürür en çok bizi. Değersizleştirdiği yeryüzüyle buluşmuştur çünkü. Hiyerarşik olanın yataylaşması, yerin hakikatiyle buluşması çok komiktir. Karnımızı tuta tuta, katıla katıla gülebiliriz. Tıpkı Ortaçağ karnavallarında olduğu gibi. Karnavalın gülmesi yerin, yeryüzüne ait bedenin neşesidir, bedenin kudreti. Ve yeri geldiğinde tek başına gülmenin, iktidarın yerleştiği kaideyi yıkabilme kudreti vardır, o yüzden pek sevmezler gülmeyi, gülenleri, güldürenleri.

Kendini göklere yerleştirenler dokunulmazlıklarını ilan etmiş ve aramıza mesafe girmiştir. Buna ister kutsal deyin, ister hukuki; temas yasaklanmıştır. Bu andan itibaren giderek kendilerini mitleştirir ve epik bir söylem içinde kahramanlara dönüşürler. Ve tarih, yani zaman onların kahramansı edimleriyle başlamıştır. Ve durmadan geri gelen bu epik başlangıç kendi üzerine kıvrıldıkça, şimdi ve gelecek hiç gelmeyecektir. Yeryüzünde saklı gizil kuvvetlerin kıvrımlarını açarak şimdi ve burada edimselleşmesi, şimdi ve burada geleceği içeriden birlikte biçimlendirmemiz yasaklanmıştır. Epik zaman, dondurulmuş bir bellekten ve bu belleğin durmadan geri gelmesinden oluşur; deneyim, değişim, oluş dışarıda bırakılmıştır. İktidar bu belleği durmadan yinelerken kendini kalıcılaştırır ve kutsal günlerle kendi takvimini, anıtlar ve tapınaklarla kendi mekânını yaratır. Zaman dışı bu mekândaki anıtlar, doğmadan öldürülmüş çocukların mezar taşlarıdır.
Ama doğa hiç sevmez mezar taşlarını; doğada ölüm son değil, yeni yaşam biçimleri için bir başlangıçtır. Doğayı epik ölü formların içine kapattığınızda, sadece ölümü kutsamış olursunuz ve yaşam olsa olsa ölmek için bir fırsattır. İnsan mesela, çamurdan yaratılmıştır. Çamurdan yaratılmış olması, bir oyun hamuru gibi onu istediğiniz biçime sokacağınız anlamına gelmez. Ama iktidar için insan bir oyun hamurudur, şimdiden ve deneyimden arındırılmış epik bir form içine kapatılarak, kendi kendini biçimlendirme kudretinden yoksun bırakıldığında öldürülmüştür. Ama çamur, yani yeryüzü, yani doğa kudretlidir. Kalıba sığmaz, kabuğunu çatlatacak ve kendisini içeriden kendi kudretince biçimlendirip kendi mekânını yaratacaktır. Ve iktidarın kudretli bir çamura durmadan form dayatması ve çamurun bu formu durmadan parçalaması çok komiktir. Dışarıdan baktığınızda bu absürd duruma katıla katıla gülebilirsiniz.
Maddede içkin bir aklın olduğunu ve kendi kendine hareket edip kendini biçimlendirebildiğini sezgileriyle biliyordu insanlar. Herakleitos’un sürekli değişime, maddenin oluş haline vurgu yaptığı düşüncesine, Parmenides değişmeyen, kalıcı, aşkın bir varlık düşüncesiyle karşı çıkmıştı. Ama daha sonra gelen filozoflar, bu aşkın varlığı parçalayıp çoğaltmış, atomlara dönüştürerek yeryüzüne dahil etmişlerdi. Parmenides’in güneş kızlarının çektiği arabayla ulaşabildiği varlığın, gökten yere düşürülmesi, karşılaşmalar ve çarpışmalarla oluşa katılması komiktir.
Düşene gülünür, çünkü havalara girip aşkınlaşan varlık yeryüzüne düştüğünde oluşun çamuruna bulanır. Bakhtin, gülmenin şifa ve hayat veren evrensel bir felsefe ilke ve karnavalesk gülmenin bedensel yaşam kudretinin olumlanması olduğunu söylediğinde, ancak gülen, neşeli, kudretli bedenlerin düşünebileceğini vurguluyordu (Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yayınları). Sokratik diyaloglar karnavalesk bir ortamda doğmuştu. Diyalojik düşünme, hakikat olduğunu iddia edenleri, tepeden form dayatanları gülerek yeryüzüne düşürme, birlikte düşünerek arayışımızı yeryüzünde sürdürme eylemidir.

FELAKET VE UYGUNSUZ BİRLEŞMELER

Hannah Hoch
RAHMİ ÖĞDÜL
19.07.2019
Geçen hafta, felaketimsi bir ortamda dolaysız olana dokunmaktan, bedenlerin kıvrımlarını birlikte açıp geleceği birlikte kurmaktan söz ederek bitirmiştim yazımı. İzleyici konumunda olanlar, medyanın olay dalgalarıyla, peşpeşe gelen felaketlerle sürüklenir halde buldular kendilerini. Felaketler, doğal ya da toplumsal, duvarların, hiyerarşik kulelerin yıkıldığı, otoyolların tıkandığı ve birbirimize doğrudan dokunabilme fırsatı yakaladığımız eşsiz anlar. Ama otoyol tıkandığında hâlâ direksiyonunuzun başında oturmaya devam ediyorsanız, dolaysız temas fırsatını kaçırıyorsunuz demektir. Ve ne yazık ki koltuklarında oturanlar ve ısrarla yetkililerden otoyolu açmalarını bekleyenler var. Beklerken de tek yaptığımız, kornaya basmak; tüm öfkemizi kornadan çıkarıyoruz. Korna çalmak yerine taşıtlarınızın dışına çıkmayı ve hemen yanı başınızdaki, sizin gibi kendilerini çelik kutuların içine kapatmış olanlarla dışarıda buluşmayı neden denemiyorsunuz? Doğrudan, yüz yüze konuşmak varken, ısrarla kornaya basmakla yetinenlerle dolu dünya. Korna cehenneminde yaşıyoruz. Dil yerini, kornaya bırakmış, makine bedeni ele geçirmiştir. Boşuna uğraşmayın, kornayla cümleler kuramazsınız. Sizin yerinize konuşan makinedir.
Zaten peşpeşe yaşadığımız felaketlerin nedeni, bizim adımıza hep başkalarının konuşması ve karar vermesi değil mi? Neden kendi adımıza konuşmayı denemiyor ve durmadan araya aracıları, temsilcileri, kornaları sokuyoruz ki? Felaket aracıların, temsilcilerin, duvarların ortadan kalktığı ve birbirimizle doğrudan konuşabilme fırsatı yakaladığımız andır. Julio Cortazar’ın ‘Güney Otoyolu’ öyküsündeki gibi, otoyol tıkanır ve ilişkisel bir ortama dönüşebilir; dolaysız olanı, birbirimizi yakalayacağımız ve geleceği içeriden birlikte biçimlendireceğimiz eşsiz bir fırsat. Otoyol, tıkanmadan, hep ileriye doğru akması amaçlanmış bir hız mekânıdır. Taşıtlar: Kendilerine ayrılan şeritlerde birbirlerine dokunmadan paralel olarak hareket eden varlıklar. Ekranlar da, hız sınırlaması olmayan otoyollardan farksız. Yan yana oturanlar, birbirlerinin farkına bile varmadan kendilerine ayrılmış ekranlarda parmaklarıyla hız yapıyorlar. Düzlem geometrisinden biliyoruz, paralel çizgiler asla birbirleriyle kesişmez. Paralel çizgilerin kesişmesi felakettir. Hayatın normal akışında karşılaşma fırsatı bulamayanlar felakette ilk kez birbirleriyle kesişir ve birbirlerine dokunurlar. Otoyol tıkanmış ve mahalleye dönüşmüştür.
Paralel çizgiler kesiştiğinde ayaklar yere basar. Yeryüzü; yolları kesişen ve kesiştikçe yeni ilişki biçimleri icat edenlerin oluş mekânı. Yerden kopmuş, başımız göğe ermişti ve hayatımızı göksel plana göre düzenlemiştik. Düzen ve kozmoz fikri göklerden gelmiştir çünkü; yeryüzünden gıptayla seyrettiğimiz, her şeyin değişmeden sürüp gittiği, hep aynı olanın durmadan geri geldiği o göksel plan. Yeryüzünün dinamik ortamından, oluş mekânından kaçalım, kendimize güvenlikli ortamlar ve sabit kimlikler yaratalım derken, çemberlerin içine kapatıldık. Ve çemberlerin içinde erklerini ve yetkilerini göklerden aldıklarını iddia eden tanrı-krallar peydah oldu ve kendi iktidarlarının sürüp gitmesi, hiçbir şeyin değişmemesi için gökyüzü gibi hep aynı olanın geri döndüğü düzenler yarattılar. Ama felaket, çemberin, kısırdöngünün kırılmasıdır, yeryüzünün, oluşun içeri girmesi. Düzlem kırılmış ve yolların birbiriyle kesiştiği eğri mekâna evrilmiştir.
Mikhail Bakhtin’e göre yol, farklı toplumsal kesimlerin, farklı dillerin karşılaştığı, toplumsal ve tarihsel heterojenliğin açığa çıktığı, karnavalımsı bir mekândır (Karnavaldan Romana, Ayrıntı). Normal hayatın homojenleştici, ayrıştırıcı, hiyerarşik mekânlarında yan yana gelmeleri engellenmiş olanların bir araya gelebildiği şenlikli ortam. Karnaval, bu yüzden “uygunsuz birleşmeler”in zamanıdır. İktidarın aşkın planında ayrı düşürülmüş parçalar, karnavalın özgür ve teklifsiz ortamında karşılaşır ve birleşirler. Ortaya çıkan, kudretli bir toplumsal bedendir. Gerisini iktidar düşünsün.

18 Temmuz 2019 Perşembe

FELAKET DALGASINDA BİRBİRİMİZE DOKUNMAK

William Turner, "Kar Fırtınası", 1842
,
RAHMİ ÖĞDÜL12.07.2019

Öyle anlar vardır ki koltuğunuzu terk etmek zorunda kalırsınız, izler kitle birden yüzer kitleye dönüşür, sel olup akar. Devrim ya da karnaval anları böyle anlardır. Olayı seyredebileceğiniz bir dışarısı yoktur, herkes olaya katılır. Bugün yine böyle bir durumda bulduk kendimizi. Ama ne devrim var ne de karnaval. Görünüşe bakılırsa kısa süreli bir şey de değil yaşadığımız. Üstelik koltuklarımızda oturuyor, ama olup bitenleri seyredip yorumlamanın keyfine varamıyoruz ya da dehşetli bir olay karşısında kırılgan ama güvenli bir yerde olmanın duygusunu yani yüceliği bile duyumsayamıyoruz; keyifli dehşet yerini salt dehşete bırakmıştır. Dehşete düşüyoruz, çünkü felaketin içindeyiz. Felaket istisnai bir durum değil, günümüzde bir normdur. Birbirine eklenen felaketlerle serseme çevrildik ve olup bitenleri yorumlayacağımız sabit bir görüş noktamızda yok artık. Otursak da koltuklar bir fırtınada dalgalarla sürüklenen sallar gibi. Fırtınanın tam ortasındayız; William Turner’ın 19. yüzyılda bizzat deneyimleyip resmettiği “Fırtına”nın (Tate Galery). Galerinin beyaz küpünde duvara asılı fırtına, şimdi çerçevesini kırmış ve beyaz küpün steril bedenlerini de içine katmıştır. Güvendiğiniz istikrarlı yapılar çökerken tutunacak sabit bir dal arıyoruz ama her dal parçası yerinden kopmuş; birlikte anaforlara kapılıyoruz. Dışına çıkılacak zamanlar değil artık. “Zaman kıyısı olmayan bir nehirdir” (Marc Chagall).


Hep birlikte sürükleniyoruz. “Bedenlerimiz ve hayatlarımız, çarpıp içimizden geçen, çarpıp ötemize geçen medya kaynaklı tedirginliklerin adeta yankılanarak çoğaldığı kapalı bir oda gibi işlev görüyor” (Brian Massumi, Duygu Politikası, Otonom). Olaylar ekranların camını kırıp odayı dolduruyor ve bizleri yerimizden ediyor. Yorumlamak için sabit bir pozisyon almaya fırsat bulamadan bir başka olay dalgasına yakalanıyor ve durmadan savruluyoruz. Denizcilerin konumlarını saptayacağı ve bir sonraki hareketlerine yön verecekleri bir kerteriz noktasından da yoksunuz. Ne tutunacak sabit bir dal ne de kerteriz ama biz varız; her biri farklı eylem potansiyellerine sahip akıştaki varlıklar. Durup, “ne oluyor?” demeye bile fırsat bulamadan hızla akıyoruz ve düşünümsel ya da eleştirel bir konum almak için gerekli mesafe yok artık, yan yana ve doğrudan olayların içinde. Yalnız değilsiniz; uzansak dokunabiliriz birbirimize.

Massumi’ye göre “her birimiz farklı eğilimler, alışkanlıklar ve eylem potansiyelleriyle olaya dahil oluyoruz”. Olaylar medya denilen ortamda gerçekleşiyor ve sözcüğün köklerine indiğimizde ‘mediate’, yani dolayımlama ile karşılaşacaksınız. Olup bitenlerin, gerçeğin durmadan dolayımlandığı ve kırılarak ekranlara yansıtıldığı ortam. Gerçek ile aramıza aracılar giriyor ve gerçeği çarpıtılmış olarak alımlıyoruz. Ama biz olayları bir kez daha dolayımlamaya fırsat bulamadan, Massumi’nin deyişiyle kendi eğilimlerimiz, alışkanlıklarımız ve eylem potansiyelimizle “dolaysızlık”a gömülüyoruz, dışarısı yok, olayların içindeyiz. Ne yazık ki doğal ekosistemle bağlantımız koparıldı, hepimiz medya ekosisteminde yaşıyoruz. Dolayımlanan gerçekliğin, felaketimsi gerçekliğin içinde. Ne yazık ki başka bir ekosistem de tanımıyor ve sadece bu ekosistemin içinde var olabiliyoruz. O yüzden hayatta kalmak için gerçeklikle, yeryüzüyle yeniden temas kurmamız lazım.
Dolayımlanan bir ortamda Massumi’nin deyişiyle “dolaysızlığı” yaşamak. Gerçeklikle doğrudan temas kurabilmek. Ortam gerçekliği dolayımlasa da dolayımlayıcı dalgalarla savrulan bizleriz; gerçeklikle temas kurabilmek, birbirimize doğrudan dokunabilmektir. Gerçek olan bizleriz çünkü. Geçmiş ve gelecek, bedenlerimizin kıvrımlarında saklı. “Dolaysızlık, her bireyi şahsen konumlandırmaktan ziyade, bireyleri diğerleriyle birlikte bir tür diferansiyel uyumlanmaya sıkıca bağlar”. Nedir diferansiyel uyumlanma? “Duygulanımsal bir olayın dolaysızlığında, kolektif olarak ama her durumda farklı şekilde gerçekleşen bir içeriden hazırlık.” İçerideyiz ve gelmekte olanı içeriden biçimlendirmek zorundayız. Gelecek, bedenlerin kıvrımlarını açmaktır, birbirimize dokuna dokuna özgürleşebilmek.

BANA MASAL ANLATMA BABA!

Francisco Goya, "Çocuklarını Yiyen Satürn", 1819-1823
RAHMİ ÖĞDÜL
05.07.2019

“Bana bir masal anlat baba”, dışarısı çok kötü olsun, dışarıda hain kurtlar dolaşsın. Babaların anlattığı masallarla büyüdük. Dışarıda zombiler, zebaniler, şeytanlar, teröristler, sapıklar, ötekiler dolaşıyor; sokaklarda kir pas, hastalık, sapkınlık, kötülük, ölüm kol geziyor. Hayatta mı kalmak istiyorsunuz? O halde uzak durun sokaklardan, içeriye kapanın, evlere, AVM’lere. Hatta, devasa bir şemsiye imal edelim sizin için ve bunun alt yüzüne bir gök kubbe çizelim ve basmakalıp sözcükler yazalım buraya, yeter ki her yer içerisi olsun. Anlaşılan, dışarısını tamamen ortadan kaldırmadan rahat yüzü yok bize. Bilim kurgu yapıtlarındaki, atmosferi, dolayısıyla dışarısı olmayan bir gezegende fanus içinde yaşamak zorunda kalmış kolonyalistlere benziyoruz. Çoğalıyoruz ve yerimiz daralıyor, fanusu genişletmek gerek. Fanusu genişlettikçe dışarısını içerisi kılıyoruz. Fetihçilik dışarısını içerisi kılmaktır, farklı olanı aynılaştırmak. Dışarısını mülk edindikçe sınırlarımız genişliyor ama kötücül bir dışarısı mutlaka kalmalı, beka için.


Kötülüklerin dışarıda kaldığından emin misiniz? Yaşananlar öyle demiyor ama. Kötülükleri evde yetiştiriyoruz, home-made ürünler. Örneğin, BM raporuna göre, kadınlar için en tehlikeli yer kendi evleri. Kadın cinayetlerinin yüzde altmışı aile üyelerinden biri tarafından işleniyor. Ensestin, ırza geçmenin, şiddetin kapatma mekânlarında ne denli yaygın olduğunu duyuyoruz. İçerisi kötülük üretiyor, çürüyoruz. Canavarları önce içimizde büyüttük, şimdi bizi yutuyorlar. Bizi yutan, ötekiye, kadına, cinsel, etnik, dinsel, düşünsel farklılıklara duyduğumuz nefrettir. Ötekileri fantezilerimizde canavarlaştırdıkça, ötekilere duyduğumuz nefretle canavarlaşan biz olduk. Hani tüm kötülükler, kötü olanlar dışarıdaydı, dışarıyı fethedecek ve kötülük ortadan kalkacaktı; olmadı, beceremedik. Onun yerine hayali canavarlara yenik düşmemek için biz canavarlaştık, birbirimizi tüketiyoruz. İçerisinin tarihi katliamların, kıyımların, soykırımların tarihidir. Baba, dışarıda canavarların yaşadığına dair masallar anlatıyor, anlatmalı, çünkü anlattıkça biz canavarlaşıyoruz. Birbirimizi tükettikçe iktidarlar palazlanıyor.
İçimizde canavarların yaşadığı doğru, tanıdık canavarlar; canı olanlar; içimizde yeryüzünün çokluğu var; binbir türlü bitki ve hayvan. Tanıyoruz ama unutmak ve bastırmak istiyoruz. Birden karşımıza çıktıklarında tekinsiz deneyimler yaşıyoruz çünkü. Bastırmaya çalıştığımız, içimizdeki çokluktur. Fethedilip aynılaştırılmış bedenler farklı olana tahammül edemiyor. Ve iktidar, şeytan çıkarma seansları düzenleyip içimizdeki çokluğu şeytanlaştırdığında bize de şeytanları taşlamak düşüyor. İçimizi kendi ellerimizle öldürüyoruz. Geriye, ölü kabuklar, kimlikler kalmıştır, iktidarın oyun nesneleri. Taşladığımız, yaşamın direngen kuvvetleridir, evcilleştirmeyi başaramadığı, ele avuca sığmayan asiler. İçimizde canavarlar var, canlılar, yeryüzünün çokluğu, çok başlı ejderhalar; kudretimiz.
İradeniz özgür mü? Sanmıyorum, Mitoloji Genel Müdürlüğü’nün yürürlüğe soktuğu mitik şemaya, milli iradeye göre davranıyoruz. Kötüye karşı iyi; hain kurt karşısında kırmızı başlıklı kız; sapığa karşı ahlaklı; doğaya karşı uygarlık; canavara karşı kahraman; çirkine karşı güzel; göçmene karşı yerleşik; kaosa karşı kozmoz. Olumsuz olanın hanesine nedense hep ötekileri, içimizdeki çokluğu yerleştiriyoruz. Popüler romanların ucuz kahramanlarıyız. Çok satan kitaplar da aynı şemayı uyguluyor. James Bond romanlarının yazarı mesela. “Her durumda, Fleming şemadaki “kötü” hanesini bir Rus ya da bir Yahudiyle doldurduğu için gerici değildir. Şemalarla yol aldığı için gericidir. Şemalaştırma, Manici ikili ayrım, her zaman dogmatiktir, hoşgörüsüzdür. Demokratik kişi şemaları reddedip nüansları, ayrımları kabul eden, çelişkilerin varlığına hak tanıyan kişidir” (Popüler Roman Kahramanları, Can). Ve Umberto Eco ekliyor: “‘Fleming “faşist” ise bunun nedeni, mitolojiden akla geçmedeki beceriksizliğin ve fetişlerden yararlanarak yönetme eğiliminin, faşizmin tipik özelliği olmasıdır.’” Bize masal anlatma Baba, martavallara karnımız tok!