1 Nisan 2021 Perşembe

KARANLIK DEĞİL, IŞIK ÖLDÜRÜR

 06.11.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Yeryüzü bir boyama kitabı olsaydı, hangi renge boyardınız? Ben ışıklı, beyaz bölgeleri siyaha boyardım. Yeryüzünün geriye kalan kısmı, doğa karanlıkta zaten. Karamsar olduğum için değil, aksine iyimser olduğum için. Henüz ortaya çıkmamış, karanlıkta kalan yaşamın gizil kuvvetlerine inandığım için. Bir de ışıklı bölgedeki zihinleri görünür olandan kurtarmak ve henüz görünmeyen, ama görünmesiyle birlikte mevcut olan despotik düzeni yerinden edecek kuvvetlere yer açmak için. Işıklı bölgenin körleşmiş zihinleri, karanlığa dair kötücül varlıklarla dolu. Oysa asıl korkunç olan ışığın altında yaşadıklarımız değil mi? İktidar, karanlıkla korkutup ışığın altında topladığı sürülerle kuruyor kendi despotik düzenini. Ve her türlü zulme, şiddete, sömürüye maruz kalıyoruz. Ve yeryüzünün dinamik kuvvetleri nedense hep bu bölgede yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Ve bizler, bu bölgede ikamet edenler, ışık altında sergilenen temsilleri, gerçeğin yerine geçirdiğimizden beri doğayı bir felaket olarak deneyimliyoruz. O yüzden felaket deyince benim aklıma karanlık değil, aksine aydınlık geliyor. Karamsar olsaydım, yeryüzünü beyaza boyardım; panoptikon’da olduğu gibi. İktidar ışığı seviyor; biz onu göremesek de o, hücrelerimizde neler yaptığımızı, zihinlerimizde neler tasarladığımızı görebilmek için her yeri ışığa boğuyor. Işık despotiktir.

Bedenlerimizi ve zihinlerimizi gece gündüz aydınlatan uygarlığın ışığı yaşamın dinamik kuvvetlerini baskılamaya yarıyor. Karanlık kıpır kıpır; ışığın körleştirdiği gözler, karanlıkta hareket eden, oluşmayı sürdüren yaşamın kuvvetlerini değil, ışıklı imgeleri görebiliyor sadece. Ve ışığın baskıladığı yeryüzünün canlı kuvvetleri, birdenbire ışıklı bölgede görünür olduklarında felaketimiz oluyor. Oysa onlar hep oradaydılar; evrenin kurucu kuvvetleri. Nabız atışlarını duymamak için ekranların sesini daha fazla açtık. Keşke kulaklarımızı tıkasaydık, hiç değilse kendi nabız atışlarımızı duyardık. Atan, yeryüzünün yüreğidir; capcanlı bir kürenin üzerinde yaşıyoruz. Kuşların kanat çırpışları nasıl heyecan veriyorsa, yerkürenin yürek çırpışları da aynı şekilde heyecanlandırmalıydı bizi; yaşadığımızı duyumsardık. Oysa yaşamın yürek atışlarını ışıklı bölgede yıkım olarak yaşıyoruz; tuhaf değil mi? Ve altında yüzlerce canın kurtarılmayı beklediği yıkıntıların üzerine, iktidar kendi sahnesini kuruyor. Spot ışıklarıyla aydınlatılmış sahnede şov devam etmeli. Ölüm sever iktidarın şovu devam etsin diye, daha fazla ölmemiz gerekiyor. Karanlık değil, ışık öldürüyor.

İktidarın yaşamı sevmemesi için o kadar çok neden var ki. Bir kere yaşam devingendir, statik olan her şeyi yerinden ediyor. İktidarın arzusu, yaşamın akışkan kuvvetlerine rağmen istatistiklerle hayata yön vererek kendini statik konuma getirmek; yeryüzünün dinamik kuvvetlerini istatistiklerle değersizleştirip yaşamı sayılara indirgemek; ancak o zaman varlığını sürdürebiliyor. Ve şimdi sayısal (dijital) ortamda çevrimiçi hayatlar sürüyoruz. Çevrimiçi hayat, “second life”dır, yani ikinci hayat. Ölümden sonraki hayata da ikinci hayat deniliyor. Yoksa biz öldük mü? Öldük herhâlde, hayatı terk edip dijital ortamın bedensiz ikinci hayatında yaşamaya başladığımıza göre. İktidar kendi sürüsünü, yeryüzündeki yaşadıklarına değil, öldükten sonraki ikinci hayatlarında yaşayacaklarına inananlarla kurduğuna göre sürüsü çoğalıyor. Sürüler, dijital ortamın parlak yüzeylerinde dolaşıyor. Işıklı meralar çok bereketli, korkarım sayıları katlanarak çoğalacak.

Çevrimiçi; yasalarla aydınlatılmış, iktidarın ışıklı statik bölgesi. Ve çevrimiçinde asılı kalmış bedensiz hayatların, karanlıkta kalmış doğanın bedenli kuvvetleriyle her karşılaşması felaket. Olmamalıydı. Yerin çarpan yüreğinin sismik dalgaları, çevrimiçinin dijital kabuğunu kırıyor ve yeniden hayata döndüğümüz için sevinmemiz gerekiyordu. Sinoplu Diyojen 2400 yıl öncesinden uyarıyor: “Hiçbir şey anlamıyorsunuz. Bu yüzden doğa sizi cezalandırıyor. Kendinize uygun yasalar uydurarak onlar aracılığıyla en büyük ve en acı yanılgılara neden oluyorsunuz” (Kinik Felsefe Fragmanları, C. Cengiz Çevik, İş Bankası). Başka ne söylenebilir ki? Sadece, siyah rengin size çok yakışacağını söyleyebilirim.

TÜM YOLLAR HÜCREYE ÇIKIYOR

 30.10.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Daha önceleri de yolunuz, yolların çatallandığı yol ağızlarına düşmüş olabilir; yine yol ağzındayız. Daha önceleri de defalarca hangi yolu seçeceğinize karar vermek zorunda kalmış olabilirsiniz; yine kaldık. Her seçim bir kriz ânı. Her seçimde, diğer seçenek elendiği için pişmanlıklar vardır. Merak etmeyin, şimdi her iki yol da hücreye çıkıyor. Yapmanız gereken, hücrelerden hücre beğenmek. Hücrelerden biri, canlının yapısal ve işlevsel özellikler gösteren en küçük birimi. Eşeysiz ya da eşeyli olarak çoğalıyor ve çoğaldıkça yeryüzünde çiçekler açıyor; martılar sevinçli çığlıklarıyla neşeli resimler çiziyorlar havada; balıkların suya yazdıkları yazılar dalgalara karıştıkça tüm bedenlere yaşam sevinci bulaşıyor. Diğeri, tecrit hücresi; bedenleri cezalandırmak için icat edildi ve tecrit hücreleri, kederli bedenler üretmeye yarıyor. Neşe gibi keder de bulaşıcıdır. Tecrit hücreleri çoğaldıkça keder de çoğalır. Tersi de doğru. Tercihimizi, duygular arasında yapacağız. Çok tuhaf bir seçim; diyelim ki sevinci, canlılığa giden yolu seçtiniz, ama yasalar gereği yine kendinizi kederi çoğaltan tecrit hücresinde bulacaksınız. ‘“Off bu çok kötü işte!” diye haykırdı Alice. “Böyle yol kesen bir ev daha görmedim! Hiç!”’ (Lewis Carroll, Aynanın İçinden, Can). Tüm yollar tecrit hücresine çıkıyor.

Her iki hücre de 17’nci yüzyılda yürürlüğe girdi. Robert Hooke, kendi yaptığı mikroskopta şişe mantarını incelerken canlı hücresini keşfetti. Aynı yüzyıl, hücre cezası da bir sistem olarak kurumlaştı. Amsterdam Cezaevi, Roma’daki Saint-Michel Hapishanesi ve daha sonra da başka cezaevlerinde uygulanmaya başlanan hücre sisteminde suçlu bir hücreye yerleştirilir ve diğer mahkûmlarla temasına izin verilmezdi. Gün içerisinde sınırlı bir süreyle hücreden çıkartılan mahkûm, avluda ya da koridorda gezinirken karşılaştığı kimseler tarafından tanınmaması için göz yerleri delikli kukuleta taşımak zorundaydı. Sonrası malum. Tecrit, hücre duvarlarını aştı ve giderek tüm topluma bulaştı. Geldiğimiz nokta, bedenleri tecrit hücresine yerleştirmek yerine, bedenlerin birer tecrit hücresine dönüştürülmesidir. İktidar 19’ncu yüzyıldan beri nüfusu biçimlendirmek için norm denilen aleti kullanıyor. Daha önceleri norm, marangozların ahşaba biçim verirken kullandıkları bir alet iken, artık biyo-iktidarın elinde nüfusu biçimlendirmeye yarıyor. Ve viral salgınla birlikte gündeme gelen yeni normal, tecridin hücrede değil, bedenlerde yoğunlaştırılmasıdır. İktidarın zor kullanmasına gerek yok; bedenler kendi rızaları ile tecrit hücrelerine kapanıyor. Biyo-iktidar bir salgın gibi; yaşamı seçseniz bile, yolunuz yine tecrit hücresinde sonlanıyor.

Seçeneklerden hangisini seçerseniz seçin, kendinizi hep tecrit hücresinde buluyorsanız, yürüdüğünüz yolda bir sorun olmalı. En iyisi yolu değiştirmek. Yoldan çıkarsak ne olur? Yoldan çıktığınız için sapkınlıkla suçlanırsınız. “Yargı, her yeni varoluş tarzının gelişini engeller” (Deleuze). Göze almak gerekiyor. Eskiden her şey çok kolaydı; zaman denilen çizgisel bir yol vardı ve bu yolda ısrarla yürümeye devam ederseniz, zaman sizi kurtaracaktı. Zamanın bizi kurtaracağı yok. Beckett “Godot’yu Beklerken”de ısrarla söyledi; anlamadık ya da anlamak istemedik. Hâlâ çizgisel hikâyelere tutunmak ve kurtarıcıyı beklemek gibi eski bir alışkanlığımız var. John Berger, artık “zaman içerisinde sıralı bir şekilde giden düz bir hikâye anlatmak neredeyse imkânsızdır” diyor (Aktaran Soja, Postmodern Coğrafyalar, Sel). Anlatabilirsiniz, ama hikâyeniz mutlaka tecrit hücresinde geçiyor olacak. Hücrelerinde sevinci gizleyen bedenlerimiz, şimdi bekleme odalarının tecrit koşullarında keder üretiyor.

Bulunduğumuz yerden başlamalı; tecrit hücresi olarak bedenlerimizden. Çünkü “kehanet, artık tarihten çok coğrafyaya dayalı bir tahmin gerektirir; bizden önemli sonuçları gizleyen artık zamandan çok mekândır” (Berger). Mekân, bedenlerimizdir. Ve bedenler, canlılığın en küçük birimi olan hücrelerinde yeryüzünün kudretini gizliyor. İçimde kabaran her sevinçli duygulanımda öteki bedenlere dokunasım geliyor, ama aramıza yeni normalin kolluk kuvvetleri giriyor. Askıda olan ekmek değil, eyleme kudretimizdir.

BİR ANIN İÇİNE NELER SIĞDIRABİLİRSİNİZ?

 23.10.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Blake bir kum tanesinde dünyayı, bir çiçekte cenneti görebiliyor ve bir ânın içinde sonsuzluğu ve sınırsızlığı kavrayabiliyordu. Borges ise bir saniyenin içinde milyonlarca eylem gördü. Ân, tohum gibi, içinde sonsuzluğa uzanan bir diziyi eşzamanlı olarak barındırıyor. Fakat Borges “sonsuza kadar giden bir dizinin birimlerini sıralamak olanak dışı” diyor ve ekliyor: “Ben tek bir dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekânda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. Gözlerimin yakaladığı şey eşzamanlıydı, fakat şimdi yazacaklarım zaman içinde sıralanacak, çünkü dil sıralayıcıdır.” (Alef, İletişim). Anlatmaya ya da yazmaya kalkıştığımızda, bir ânda gördüğümüz milyonlarca eylemi artzamanlı olarak sıralayabiliyoruz ancak. Ve üstelik sadece dile getirebildiklerimizi, önem atfettiklerimizi ipe boncuk dizer gibi diziyoruz peş peşe. Dile gelemeyenler ise anlatma çabasına değmediği ya da ifade edemediğimiz için devre dışı kalıyor. Anlatılarımız çizgiseldir ve çizgisel anlatılardan tablolar yapıyoruz; çizgisel perspektif yasalarına göre çerçevelerin içinde nesnelerden düzenler inşa ediyoruz.

Biz şeyleri anlara değil, tabloların içine sığdırıyoruz. Neler sığdırmıyoruz ki? İktidar, düzen, hiyerarşi, ahlak, yasa, boyun eğme ve eğdirme; toplumda değer verdiğimiz, taptığımız ne varsa. Ve tablolara sığdırdıklarımızla yargılıyoruz yaşamı. Tablolar, her şeyi yargıladığımız referanslarımız. Ve yaşamlarımızı da tabloların içine sığdırdık; duvarda asılı çerçeveli yaşamlar. Peki, tablolar kimin eseri? Tablo olarak yaşam, Rönesans’da zirveye ulaşmış ve kadim zamanlardan beri hâkim olan bir bakışa göre tasarlanmıştır. Bu, iktidarın bakışıdır. İktidarın bakışı bedenleri nesneleştirmekle kalmayıp, hiyerarşik bir düzene göre yerleştiren ve bu düzeni yasalara bağlayan, nesneleştirdiklerine boyun eğdiren ve nesneleşenlerin hiyerarşik ve ahlaki yasalara boyun eğmek zorunda kaldıkları bir bakış. Bu bakış, her zaman çerçeveye gerek duyar; tablo çerçevesiz olmaz çünkü. Çerçeve, iktidarın baskıcı, faşist düzenini, yeryüzünün hayat dolu akışından ayırmak için gerekli. Çerçeve, tablonun içine hayat girmesin ve iktidarın baskıyla, şiddetle kurduğu kendi düzenini bozmasın diye var. Yeryüzü de çerçevelerle tablolara ayrılmıştır. Sınırlarla birbirinden ayrılmış tarlalar ve ülkeler, tablolardır. Tarlalarda, kimi ülkelerde olduğu gibi monokültür uygulanır. Ve iktidarlar, kendi tarlalarında kendi kültür ürünlerini yetiştirirler. Kültürel sermayemiz, hangi tarlanın ürünü olduğumuza bağlı.

Tarlaları birbirinden ayıran sınırlara da an deniliyor (bkz. TDK). Sınırlar genellikle derin bir şekilde çapalanır ve bu bölgelere çalı türü bitkiler ekilir. Tabii biz sınırlarla değil, tablolarla ilgileniyoruz; gözlerimiz çerçeveye değil, tabloların, tarlaların, ülkelerin hiyerarşik şeyler düzenine, kültür ürünlerine yöneliyor. Tarlalarda insan yetiştiriyorlar; üç, beş çocuk derken, kültür ürünleri logaritmik olarak çoğalıyor. Ve ürün fazlası savaşlarda harcanıyor. Sınır, yani an, tabloların hiyerarşik düzeninden, yasalarından, iktidarın bakışından kaçan yaşamı tüm çeşitliliğiyle barındırıyor. Doğal ekosistemlerde bile sistemleri birbirinden ayıran geçiş bölgeleri, tür çeşitliği bakımından çok zengindir; buralara ekoton deniyor. Bir de ülkeleri ayıran sınır boylarındaki ekotonları düşünün; tabloda olmayan çok dillilik, kültür çeşitliliği çerçevelerde birikiyor.

Yeryüzü, çerçevelerle parsel parsel tablolara ayrılmış; artık yaşam sınırlara, anlara sığınıyor. Bir ânın içine sonsuzluluğu ve sınırsızlığıyla evreni sığdırabilir; bir ânda milyonlarca eylemin birbirini gölgelemeden gerçekleştiğini görebilirsiniz. Ama sıra anlatmaya gelince, çizgisel tablolar yaratıyor ve yarattığımız tabloların çizgisinde, askıdaki ekmek gibi asılı kalıyoruz; ya da bir tablodan bir başka tabloya göç etmeyi özlüyoruz. Anlatmayalım artık, âna gömülelim. Borges’in dev bir saniye içinde gördüğü milyonlarca eylemden biri olmak. Bir ânda yaşamın tüm kudretini yakalamak. Yaşam, ânın içinde birikiyor.

TELEMATİK KÂBUSLAR

 16.10.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Zaman çürüdü, akmıyor artık. Çürüyen zaman, bir tren gibi kompartımanlara ayrılmış, mekânsallaştırılmış zamandır; aynı trenin ayrı ayrı kompartımanlarında, bir türlü gelmeyeni bekleyenlerin zamanı. Bekleyenler de, bekletilen su gibi çürür elbet ve kompartımanların içine kapatılmış bedenlerle birlikte toplum da çürüdü, havada keskin bir bataklık kokusu. Geçmiş ve gelecekte icat edilmiş noktalar arasına sıkıştırıldığından beri zamanı hapishane olarak deneyimliyoruz; kalkış noktası ile varılacak terminal arasına sıkıştırılmış despotik bir tren-zaman yolculuğu. İki noktayı birleştiren çizginin içinde tutsak kalmaya yolculuk denemez tabii. Çizgisel zaman hapishanesinin kompartımanlarında bekleyenler artık neyi beklediklerini unutup uykuya daldılar; derin uykudan uyanamıyoruz bir türlü. Uyandığımızı sanıyoruz, ama bedenimizi kımıldatamıyoruz; uyku ile uyanıklık arasındaki o felç hali. Henry Fuseli’nin “Karabasan” (1781) tablosundaki gibi, her an lanet olası iblis ile göz göze gelmek; göğsümüzün üzerine oturmuş, nefes alamıyoruz. Kaçıp kurtulmak istiyoruz, fakat uzuvlarımıza söz geçiremiyoruz. Henüz uyanamamışız demek ki.

Karabasanı kısaca uyku felci olarak tanımlıyor uzmanlar. Uykunun en derin evresi olarak tanımlanan ve rüyaların görüldüğü REM uykusu sırasında, beyin ile beden arasındaki iletişim engellenir. Solunum ve göz kasları dışında tüm kaslar devre dışı bırakılır; bedeninize söz geçiremezsiniz; anlık felç hâli. Karabasan, uykudan uyanmamıza rağmen, REM uykusundaki fizyolojik felç halinin devam etmesinden kaynaklanıyor. Ve bu geçici felç hali geçmiyor artık. Karabasandan kurtulmak istesek de kurtulamıyoruz. Gerçekten uyanmış olsaydık, bedenimiz sözümüzü dinler ve gündüz kâbuslarından kurtulabilirdik. Olmuyor, bedenlerimiz telematik aygıtın içine gömülü; beden, bizim bedenimiz değil, onlar kullanıyor. Telematik; telekominikasyon ve enformatik terimlerinden türetilmiş araç takip sistemi. Bilginin gönderimi, alımı ve depolanması yöntemi. GPS teknolojisi, bilgisayar ve kablosuz iletişim araçlarının entegrasyonu ile oluşturulmuş. Bedenlerimizin yönetimini telematiğe devrettik; bedenlerimiz artık telematiğin emrinde. Bazen uzuvlarımıza söz geçirmeyi deniyor, bir araya gelmek ve kendi mekânlarımızı yaratmak istiyoruz, fakat “bekleme yapma!” komutu geldiğinde olay mahallini hızla terk ediyoruz. Bedenlerimiz araçlara dönüştü.

Telematik, araçlaştırılmış bedenlerden filolar kurmaya yarıyor. Bir internet sitesi ne güzel tanımlamış: “Filo yönetimi; verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı, üretkenliği artırmayı, taşıtlar ve sürücüler için güvenliği arttırmayı amaçlayan, araçlara ve sahada görev yapan personellere dayanan bir iş rolüdür. Telematik ve gelişmiş GPS izleme çözümleri ise filo yöneticilerinin araçları izlemesini, yakıt tüketimlerini raporlamasını, sürücü davranışlarını izlemesini ve araç bakım süreçlerini yönetmesini sağlamaktadır.” Filo yönetimi, Foucault’nun bahsettiği biyo-iktidardır; verimliliği arttırmak için tüm yaşam süreçlerini kontrol altına almak. Ve bugün bu filolara halk deniliyor. Halk biziz; bedenlerimizi tepe tepe kullanıyorlar, hurdası çıkıncaya dek. İstediğiniz kadar beyniniz ile bedeniniz arasında iletişim kurmaya, uzuvlarınızı hareket ettirmeye çalışın; telematik aradaki bağlantıyı hep koparıyor, kâbus gibi; hiç geçmeyen felç hali. Bekliyoruz bir umutla. Beklentilere bile tahammülü olmayan despot, gelmeyecek olanı bekleyenlere “bekleme yapma!” komutu gönderiyor.

Komutu işittiğimizde iblis ile yeniden göz göze geliyoruz. Göğsümüzde oturan iblis, çürümüş zamandır. Beton duvarlarla ıslah edilmiş dere yataklarında bekletilen su gibiyiz; akışının önüne set çekilmiş, çürümeye yazgılı. Oysa zaman her yöne doğru akabilir; homojen değil, heterojendir. Bazen, duvarların ötesindeki ıslah edilmemiş taşkın akarsuların, kayaları parçalayan zamanların sesleri yankılanıyor içimizin boşluğunda. İşte o zaman Jean Genet’nin kısa filmi, “Bir Aşk Şarkı” (Un Chant D’Amour)’sındaki gibi duvarları delesi geliyor insanın; yalıtılmış, tutsak bedenlere dokunası. Sonra birden bedenlerimizi hareket ettiremediğimizi fark ediyoruz. Ve kâbus, kaldığı yerden devam ediyor.

SU ÇÜRÜDÜ, ZAMAN DA

 09.10.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Marc Chagall zamanı, keman çalan kanatlı bir balık olarak resmetmiş ve “kıyısı olmayan nehir” olarak adlandırmıştı. Artık zaman, o bildiğimiz zaman değil, çok değişti. Durmadan akan, anların birbirini kovaladığı, her anın bir diğerinden farklı, her sabahın yeni ve taze bir başlangıç olduğu zaman yerini, akamayan, boz bulanık, kıvamlı, iğrenç bir sıvıya bıraktı. Giderek, daha fazla çürüyen günlere uyanıyoruz, ağzımızda çürümenin tadı. Tüm durgun sular gibi zaman da çürür. Çürüdü, kokuştu ve sonunda kurudu. Ve zamanın kıyısı var şimdi; kıyısından taşıdıkları molozlarla doldurdular yatağını; yatağında beton binalar yükseliyor. Düşünsenize, bir zamanlar “aynı nehirde iki kez yıkanamazdık”. Şimdi bırakın yıkanmayı, hepimiz aynı beton nehrin içinde sıkışıp kaldık; Marcel Ayme’nin Duvargeçen öyküsünün kahramanı Dutilleul gibi.

Dutilleul, birdenbire duvarların içinden geçebilme yeteneği olduğunu keşfeden sıradan biri, bizler gibi. Nasıl oluyor demeyin, duvarlar belki de sadece zihnimizde var; hiç geçmeyi denediniz mi? Dutilleul çekingen bir memurken, duvar geçme yeteneği sayesinde amirleriyle dalgasını geçer, kapatıldığı hapishaneden kaçar ve geceleri yasak aşk yaşar. Artık her ilişki, yasak ilişki değil mi? Yan yana gelmek, yatay bağlarla kudretli bir toplumsal bedene dönüşmek yasaklanmıştır. Yan yana gelmenin, birlikte görüntü vermenin yasak olduğu bedenler var. Yasaklanmış bedenlere dokunmayı hiç denediniz mi? Dokunabilirsiniz; aranızda fiziksel engeller yok; engel zihinlerde. Zihinleri yasalara bağlamışlar, bedenler serbest dolaşıyor; “taşları bağlamışlar, köpekler serbest dolaşıyor” misali. Zihinlerinizi kanun hükmünde kararnamelerden kurtarıp bedenlerle, bedenlerinizle henüz mevcut olmayan bağlar inşa ettiğinizde duvarları geçmişsiniz ve Duvargeçen olmuşsunuz demektir. Asıl zihinlerimiz beton kalıpların içinde sıkışıp kaldı. Beton kalıplar, bedenler ve ruhlar birbirlerine doğru akmasın, birleşerek yeni ve kudretli karışımlar, hayat iksirleri yaratmasınlar diye var. Betonun içine gömülü kederli zihinlerin zaman mevhumu yoktur. Zaman, ancak beton duvarlar geçildiğinde ve yeryüzüne dokunduğunuzda yeniden kazanabileceğiniz bir özellik; yeryüzüyle birlikte akmaya başladığınızda. İşte o zaman, “zaman kıyısı olmayan bir nehirdir” ve Herakleitos’un deyişiyle, “aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız”.

İki kez yıkanamadığımız zamanın çalkantılı ve pırıltılı sularının aynasına yansıyan imgelerinizi hatırlıyor musunuz? Hatırlamak için kalın kapaklı albümlere siyah beyaz fotoğraflarla notlar düşerdik ve albümlerin sayfalarını hızla çevirdiğimizde hayatımız bir film şeridi, kıyısı olmayan bir nehir gibi akardı gözlerimizin önünden. Şimdi sosyal medyanın sayfalarını parmağınızla ne kadar hızla değiştirirseniz değiştirin, hep aynı sabit, öğrenilmiş, öğretilmiş bakışla karşılaşacaksınız. Artık zaman geçmiyor. Zaman durdu, çürüyor. Sabit bakışlar, çürümüş zamanın göstergesi. Bakışlar, duvarın içinde sıkışıp kalan Dutilleul’un bakışlarıdır.

Dutilleul, yine bir gece vakti yasak ilişkisinin odasına gizlice girmek için tam duvarı geçerken yeteneğini yitirir ve duvarın içinde sıkışıp kalır. Duvarın içinde sıkışıp kalan kahramanın neler hissettiğini bilmiyoruz, yazar söylemiyor, okura bırakmış. Duvarların içinde sıkışmanın ne demek olduğunu en iyi biz biliriz. Pink Floyd demişti: “Duvardaki tuğlalardan birisiniz”. Biliyorum, duvar metaforu o kadar çok kullanıldı ki artık size sakız gibi gelebilir; geviş getirmek gibi.

Doğru, geviş getiriyoruz; “yutmuş olduğu yiyeceği midesinden ağzına çıkarıp yeniden çiğnemek” (TDK). Aynı mide içeriğini ağzımızda biteviye çiğniyoruz. İşkembeden sallamak, işkembe-i kübradan atmak gibi deyimler de var; işkembe meselesi önemli. Ekranlar geviş getirenlerle dolu; sesler ve parlak sözcükler yanıltmasın sizi; kapatın ekranların sesini; keyifle ya da öfkeyle geviş getirdiklerini net olarak göreceksiniz. Mide asidiyle çürümüş ve kokuşmuş aynı mide içeriği ekranlardan sokağa taştığında, sokak da aynı içerikle konuşuyor, sanki ağızlar tek bir işkembeye bağlı. Duvarların içinde zamanı, artık reflü olarak deneyimliyoruz. Sabahları ağzımızdaki çürük tat, zamanın tadıdır.

YÜRÜYÜŞE ÇIKMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

 02.10.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Hayaletlerdik, heyulalar; henüz biçime sokulmamış, sınır tanımayan hayalleri olan havai çocuklar. Metinler tarafından kıskıvrak yakalandık: Yasalar, yönergeler, komutlar, bildirgeler, talimatlar, kanun hükmünde kararnameler. Kim tarafından yazılırsa yazılsın her metin, henüz mevcut olmayan hayali bir okura seslenir; her metin hayalet avcısıdır. Yakaladığını, ete kemiğe bürünmüş bedenlere dönüştürüp sözcüklerden ördüğü kafeslerin içine yerleştirir. Sadece hayaletleri değil, hayalleri de kapatan metinler var. Hayallerimiz market raflarında tutsak. Hayal ettiklerimizi satın aldıkça ya da satın almayı hayal ettikçe metne daha fazla gömüldük. Peşine düştüğümüz ve bizden hep kaçan hayallerimizin çizgisi, ufuk giderek flulaştı; uzağı göremiyoruz artık. Ufuk çizgisi diye camları belledik. Ütopya, camların ötesinde: Hayallerimizi süsleyen albenili nesneler. İster doğaya kaçın, ister içinize, hayalleriniz ile aranızda ya ekran camı ya da vitrin camı var. Metnin dışına çıkmaya çabalayan, ama durmadan camlara çarpan sinekler gibi, biteviye mızmızlanıyoruz.

Örnek okurlarız, bizleri metin yarattı ve metne sadık kaldığımız için okuma bayramında kırmızı kurdele taktılar yakamıza. “Metinle yaratılan, onun içinde hapsolmuş kimseler olarak örnek okurlar, metnin onlara verdiği özgürlük oranında özgürlükten yararlanabilirler” (Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Can). Kırmızı kurdele, özgürlüğün kanayan yarasıdır; kafeslerin içinde için için kanayan. Dışarıyı özlüyoruz; çok girişli ve çok çıkışlı metinleri, metinler arasında özgürce dolaşanları, karşılaştıkları öteki bedenlerle olmadık bağlantılar icat edenleri hatırlatıkça, kurdele daha fazla kanayacaklar. Bir yolunu bulup metnin dışına çıkmalı; açık havada dolaşmak. Yeryüzünün öteki bedenleriyle ilişkiler kurduğumuzda, metni yanlış okuduk diye azar işitiyoruz. “Oyunun kuralları vardır ve örnek okur oyunda kalmayı bilen kimsedir” (Eco). Oyunun kurallarını despot belirliyor, örnek yazar o. Olur ha, kurallara uymadınız ve metin dışı bağlantılar kurdunuz, örnek yazarın hışmına uğrayacaksınız.

“Oysa örnek yazar bizimle sevgi dolu bir biçimde (ya da buyurganlıkla veya aldatıcı bir biçimde) konuşan, bizi yanında isteyen bir sestir ve bu ses anlatısal strateji olarak, her adımda bize iletilen ve örnek okur olmaya karar verdiğimizde, uymamız gereken talimatlar bütünü olarak kendini gösterir” (Eco). Örnek okur olmaya biz mi karar verdik, yoksa içine doğduğumuz ya da bizi doğuran metnin kararı mıydı? Metne yakalanmayacaktık; oldu bir kere, yakalandık. Metnin duvarlarında çınlayan despotun sesini her işittiğimizde, uymamız gereken talimatlar bütününü hatırlıyoruz: “Sakın metni yanlış okumayın, yoksa size sınıfta tek ayak üzerinde durma cezası veririm”. Despotun sesi içimize o kadar işlemiş ki, metinden sıdkımız sıyrıldığı halde birden kendimizi metni savunurken bulabiliyoruz. Sanki varlığımız metne bağlı. Metin biziz. Ve “varlığım varlığına armağan olsun” diyebiliyoruz. Bazen öyle oluyor ki kurtuluşumuz için savaştığımızı sanıyoruz, ama Spinoza’nın dediği gibi, aslında köleliliğimiz için savaşıyoruz.

Uzayda başıboş dolaşan gaz ve toz bulutlarıydık. Metinsel tuzaklarla düzenli, kurallı, yasalı mikro kozmozlar yarattılar bizden; genetik metinler (genotip) ile kültürel/politik metinlerin (fenotip) bir karışımı. Genotipimizi biz belirleyemiyoruz, ama fenotipimiz başka türlü de olabilirdi; çok girişli ve çok çıkışlı, özgürlükçü bir metnin içine yerleşebilirdik. Despot bizi can evimizden yakaladı; soya sopa o kadar düşkünüz ki köken deyince akan sular durur. Kişisel ve toplumsal tarihimizi tek bir kökenden türetmek, hayali genetik kökenler ile soyağaçları yaratmak çok hoşumuza gidiyor. Despot da metnini, yani örnek okurunu, genetik bir şifreye göre kodlamıştır: “Örnek okurların yetkisi, metnin onlara aktardığı genetik şifrenin türünce belirlenir” (Eco). Aktarılan şifrenin türü faşizmdir, örnek okur ise faşizm ile yetkilendirilmiştir. Metnin içinde noktalama işaretleri olmak. Paul Klee ne demişti? “Çizgi, yürüyüşe çıkmış noktadır”. Çizgiler metinden kaçabilir ve kesiştiklerinde, metne rağmen özgürlükçü ilişki ağları yaratabilirler. Metni terk edip yürüyüşe çıkmanın zamanı gelmedi mi?

MEKÂNLARIN EN KÖTÜSÜ

 25.09.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi şöyle başlar: “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü”. Bir de şöyle başladığını düşünelim: “Mekânların en iyisiydi, mekânların en kötüsü”. Kulağa tuhaf geliyor; çünkü başımıza gelenleri mekâna değil, zamana bağlıyoruz; zamanı yeriyor ya da övüyoruz. Beddualarımız bile zamanla ilgili: “Tuhaf zamanlarda yaşayasınız”. Oysaki tuhaf mekânlarda yaşıyoruz. Modernleşmeyle birlikte yeryüzünde mesken tutmayı unuttuk. Konfeksiyon giysiler gibi hazır yapım konutları sırtımıza geçiriyoruz. Varoluşumuzu biçimlendiren yer ile, yeryüzünün kuvvetleri ile temasımız kalmadı artık. Soyut mekânlar içinde yeryüzünden kopuk, soyut hayatlar sürdürüyoruz. Dışarısı ile içerisi, ev ile yeryüzü arasındaki süreklilik yerini, yeryüzünün kuvvetlerinden tamamen kopuk, yapay olarak iklimlendirilmiş bir içerisine bıraktı. Yeryüzünde mesken tutuşumuz da, varoluşumuz da bir felaket. Yeryüzünün yıkımı pahasına mekânlar üretiyoruz. Mekân ile varoluş biçimimiz, ayrılmamacasına birbirine kenetli. İnşa ettiğimiz mekânlarla yeryüzünde felaketler yaşıyor, yaşatıyoruz. Gelgelelim mekânı değil, zamanı suçluyoruz. Zamanların değil, mekânların en kötüsünde yaşıyoruz. Nasıl bir yaşam sürdüğümüz, ürettiğimiz kentlerden belli. Arapça ‘kevn’ kökünden gelen mekân, varoluş ve aynı zamanda var olunan yer, konum, uzay demek; bir şeyin varlık hâline geldiği yer. Biçimlendirdiğimiz ve bizi biçimlendiren mekânlar yeryüzünü felakete sürüklerken, zamana bıraktık her şeyi; kurtuluşu zamandan bekliyoruz.

Asıl tuhaf olan, felaketleri zamanla, göksel cisimlerin hareketleriyle ilişkilendirmemiz. Mekânı sorgulamak, tüm toplumsal yapıyı, yaşam biçimlerimizi sorgulamayı gerektiriyor. Aşırı politik bir mesele, kim uğraşacak şimdi? Zaman öyle mi, apolitik gibi duruyor. İrademizin dışında akıyor; günler birbirini kovalıyor, mevsimler geçiyor ve bir büyücü gibi, dokunduğunda koşullarımızı değiştirebiliyor. Oysa zaman da aşırı politik. Her iktidar kendi zaman ve mekân düzenlemesiyle gündelik hayatı, yaşamlarımızı kendi imgesine göre örgütlemek istiyor. Ama zaman, sanki gündelik hayatın, dünyevi yaşamın dışında, yukarılarda bir yerlerden hayatımızı belirliyormuş gibi. Haklısınız; zaman tanrısaldır: “Yehova, mekân değil zaman tanrısıydı, takipçilerine mutsuz gezileri karşılığında ilahi bir anlam vaat eden bir tanrı... Eski Ahit’in Yahudileri kadar ilk Hıristiyanlar da oradan oraya dolaşmayı ve bu yüzden her şeye maruz kalmayı imanın zorunlu neticesi olarak görüyorlardı” (Sennett, Yabancı, Metis).

Tanrı mekânın değil, zamanın tanrısıdır. Yeryüzü, yani mekân ise tanrının yeryüzündeki temsilcisi kapitalist iktidarın insafına terk edildi. Dünya, bir sınav yeri. Sınav düzenleme ihalesini kapitalist iktidar aldı. Sınavların koşullarını, zorluk derecelerini, aşamalarını onlar belirliyor. Zaman tanrısı adına, ekolojik ve toplumsal yıkımlarla sınıyorlar bizi. İmanımızın sınandığı parkurlar giderek zorlaşıyor. Kapitalistlerin sömürüsüne, acılara, açlığa, işkencelere katlananları, zaman tanrısı sonsuz yaşamla, cennetle ödüllendirecek. Ödüle kavuşmak için iktidara boyun eğmeniz gerekiyor. Güzel numara. Zaman tanrısı, vaktin nakit olduğunu bildirdiğinden beri, yeryüzünü yağmalayıp zenginlik biriktirenler, sömürülenlere sıkıntılara göğüs germelerini öğütlüyor. Şirketin din işlerinden sorumlu müdürü fetva veriyor: “Sizi açlıkla sınayacağız, maddi ve manevi sıkıntılar alın yazısı, isyan etmeyin”. Zamana bırakın her şeyi, biz sizi iliklerinize dek sömüreceğiz, ödülünüzü zaman tanrısından alacaksınız, ama öldükten sonra. Ve ölümüne çalışıyor ve yaşıyoruz.

Umut, zaman tanrısından medet umma duygusudur. İçinde yaşadığımız kötü koşulların zamanla iyileşeceğini beklemek. Beckett’in bir türlü gelmeyen Godot’su, bu duyguyu boşa çıkarmış ve gelmesini bekleyenleri minimalist, felaketimsi bir dekorla baş başa bırakmıştır: “Bir kır yolu, bir ağaç, akşam. Aynı zamanda hem her yerdir hem de hiçbir yer; yersizdir, bağlamsızdır” (N. Thompson, İktidarı Görmek, KÜY); Marc Augé’nin “yer-olmayan”ı; tıpkı yaşadığımız mekânlar gibi. Mekânların en kötüsünde yaşıyoruz; bunun sorumlusu zaman değil, zamana inanıp iktidara boyun eğenlerdir.