18 Nisan 2020 Cumartesi

MADDE KARANLIKTIR

Kazimir Maleviç, "Siyah Kare"
RAHMİ ÖĞDÜL
17.04.2020
“Açık düşmanı arıyorum” diye yazıyordu, Fransız edebiyatının lanetli yazarı Jean Genet; aradığı düşmanı tarif ederken. Bir de hayatın düşmanı var, apaçık düşman; aramanıza gerek yok, o mutlaka bulur sizi. Nazım Hikmet en açık hâliyle tanımlamıştır: “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,/akar suyun/meyve çağında ağacın,/serpilip gelişen hayatın düşmanı.” Antik Yunan’da Adonia şenlikleri sırasında kadınların, gecenin karanlığında eril sokaklardan geçerek bir araya geldikleri çatılar; Fransızlar sokakları işgal edince Cezayir’deki Kasbah halkının direnişlerini sürdürdükleri çatılar; yani özgürlüğü soluduğumuz boşluklar bile dronlarla denetleniyor. Apaçık düşman gözlerimizin içine baka baka hayatı, hayatımızın her anını boğmaya çalışıyor.


Apaçık düşmanı tanıyoruz. Peki, örtülü olan, göremediğimiz, içimizde kulaçkaya yatmış düşmana ne demeli? “Açık düşmanı arıyorum” ifadesi, benim için açığa çıkarılması gereken düşmanı ifade ediyor. Hayatın düşmanı sadece insanlar arasından çıkıyor ve insandan hayata bulaşıyor. Hızla çoğalıp, “serpilip gelişene” musallat oluyor. August Strindberg, “hâkim irade” tanısı koymuştu buna. Hâkim iradeyle enfekte olmayan var mı?
“Her şeye tepeden bakmaya başlamıştı; ülkeler birer harita, insanlar birer kurşun asker olmuştu. Topograf, kendiliğinden düzlenmesi binlerce yıla bakan bir tepeyi toprakla bir ettikçe, ruhunda bir tanrılık hissediyordu... Üstelik subay olduğu için, alt rütbeli bir sürü insan vardı emrinde; düşüncelerini onlara sadece emir vermekle tebliğ ediyor, bu yüzden hepsine, hâkim iradesine hizmet eden kollar, ayaklar gözüyle bakıyordu” (August Strindberg, Açık Deniz Kıyısında, Varlık). Romanın kahramanı hâkim iradeyle enfekte olmuş; her yere bulaştırıyor. Hayatımız roman; biz yazmadık. Kurmaca bir metinde bize biçilen rolleri oynuyoruz. Mesleğiniz farklı olabilir; kurmacanın kahramanı olduğunuza göre hâkim irade mutlaka bulaşmıştır size de. Bulaşmamış gibi yapmayın; iradelerinizi milli kurmacaya teslim ettiğinize göre hayatınızın romanını onlar yazmıştır. Hakim irade için doğa, biçimlendirilecek formsuz bir madde. Özgürlük nedir ki? Ham madde deposu olarak gördüğünüz doğayı, enfekte olduğunuz hâkim iradeye göre biçime sokabilme serbestliği mi?
Ham madde ya da madde; çamur. Çömlekçi çamurdan ürettiği formları sır ile kapladıktan sonra fırınında pişirir. Mitler, bizim de çömlekçinin fırınından çıktığımızı söylüyor. Yüzeyleri sırlanmış yapay nesnelere ve parlak yüzeylerinde yansıyan imgelere tav olmuştuk. İncil, tanrının insanı kendi suretinde yarattığını söylüyor; tanrı-insan da kozmozunu kendi suretinde yarattı ve imgesinin yansıyacağı parlak yüzeylerle kapladı. Madde giderek görünmez olurken, sonunda maddesiz dijital kozmozun parlak yüzeylerinde sörf yapmayı hayat sandık. Yüzeyler parlak, ama hayatın maddesi karanlıktır. Analog fotoğrafçının, maddeye dokunduğu, maddeyle birlikte kendisini ve imgesini biçimlendirdiği karanlık odasını yitirmesi gibi, bizler de karanlığımızı yitirdik; parlak yüzeyleriz şimdi. Fakat birden sır çatladı, çatlağın içinden maddenin karanlığı sızıyor. Karanlık, gizil güçler alanı; bağrında, dayatılan biçime direnen kuvvetleri saklıyor, ele geçmeyen, boyun eğmeyen kuvvetler.
Madde karanlıktır; hâkim aklın ışığına direnir. Hâkim aklın hakikat dediği, gökyüzünden devşirilmiş ve maddeye giydirilmiş ışıklı aşkın formlardır, idealar. Platinos’a göre madde, hakikatinizi kirletir; hakikati maddede ele geçirebilirsiniz, ama bu ancak “bir camın arkasından görüyormuşcasına bulanık olacaktır”. Madde kötüdür; oyun hamuru gibi biçime sokabileceğinizi sanırsınız, ama oyununuzu içeriden çökertir. Çünkü sanıldığı gibi edilgin değildir; kendi kendine devinir ve kendini biçimlendirir. Virüs; mutasyonla durmadan biçim değiştiren hayatın maddesi değil mi? Hâkim iradenin bastırdığı madde, şimdi hâkim akılla tekinsiz oyunlar oynuyor. Hâkim iradeyle enfekte olanlar da maddeden yapılmıştır ve kurtuluşları parlak yüzeylerde değil, maddenin karanlığında yatıyor. Maddenin karanlığı, mevcut despotik düzeni değiştirecek kudreti; geçmişi, şimdiyi ve geleceği saklıyor. Muhtaç olduğumuz kudret, bedenlerimizdeki karanlık maddede mevcuttur!

11 Nisan 2020 Cumartesi

KOLEKSİYON NESNESİ OLARAK ÖZNE

Renee Verhoeven
RAHMİ ÖĞDÜL
10.04.2020
Yolculuk, evin güvenli ortamı terk edildiğinde başlar; yeryüzü tehlikelerle dolu. Dağlar aşılır, engin denizlerden geçilir, canavarlar öldürülür ve kişi, evine döndüğünde bir kahramandır. Kahramanın yolculuğunu yaşamak için evinizi terk etmenize gerek yok; canavar kapınıza dayandı; üstelik her kılığa girebiliyor. En evcil nesnelerin bile yabanileştiği, varlığımızı tehdit eden canavarlara dönüştüğü tuhaf zamanlar yaşıyoruz. Nesneler, tükettikçe kendini var eden öznenin varoluş dayanakları. Her şey öznenin etrafında dönüyor. Özne, kozmokratördür, yani evren yaratıcı. Kozmozunu, yeryüzünü nesneleştirdikçe, nesnelere simgesel anlamlar yükledikçe yaratıyor: “Eşyalar, davranışların düzenli bir şekilde ve sırasıyla yinelenmesini sağlayacak şekilde belli bir eksen etrafına yerleştirilmiş olup ailenin ev içindeki simgesel varlığını anımsatmaya çalışır gibidirler” (Baudrillard, Nesneler Sistemi, BÜY). Kolaj ve brikolaj yöntemleriyle nesnelerin yer ve işlevlerini değiştirip, aralarında daha önce mevcut olmayan ilişkiler icat etse de öznenin evrenindeki simgesel varlığı değişmiyordu. Nesneleri kendi amacına uygun olarak biçime sokma çabası, evcil ortamda sıradan gündelik bir faaliyet olarak gerçekleşirken, birden işler değişti. Boyun eğdirilmiş sıradan nesnelerin, artık yabanileştiği görülüyor. Ev, öznenin sığındığı kozmoz. Yabani nesneleri kozmozuna dâhil etmeden önce, evin eşiğinde evcilleştirme ritüelleri gerçekleştirmesi gerek. Yeryüzünün tahakküm altına almayı başaramadığımız işleyişi, nesneleri aracılığıyla öznenin giderek küçülen son sığınağını da tehdit ediyor.
Babil’in duvarlarını, dalga dalga yayılan Dicle ve Fırat’ın taşkın suları yıkmıştı. Şimdi virüs formunda dalga dalga yayılan yeryüzünün kaotik suları öznenin duvarlarına çarpıyor. Özne artık rahat değil; en tanıdık nesnelerin bile, Freud’un tabiriyle “tanıdık yabancı”ya dönüştüğü bir sürecin içindeyiz. Tanıdık yabancılar, tanıdığımız ama bastırdıklarımızdır. Birden karşımıza çıktıklarında tekinsiz deneyimler yaşıyorduk. Şimdi en tanıdık olanlar bile bize tekinsiz görünüyor. Kapımızda teslim aldığımız tüketim nesnelerine giydirilmiş parlak, göz alıcı ambalajların bizi yanıltmaya yönelik maskeler olduğunu fark ettik. Ama aldanmıyoruz artık. Erotik bir cazibeye bürünmüş nesnelerin bizi ele geçirmeye, kozmozumuzu yıkmaya yönelik tuzaklar olduğunu düşünüyoruz. Dışarıdan gelen her nesne bastırılmış olanın, yani doğanın yüzeye çıkmış tekinsiz bir formudur. Nesnelere baktığımızda hayaletler görüyoruz; doğanın hayaletini. Nesneler bizim kâbusumuz oldu.
Koleksiyonculardık. Nesneleri bağlamlarından çıkarıp, “hem kullanım değerinden hem de geleneğin onlara yüklediği etik-toplumsal anlamdan yoksun” bırakırdık (Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). Şimdi nesnelerdir, özneleri bağlamlarından çıkarıp toplumsal anlamlarından yoksun bırakan. Walter Benjamin’in alıntılar için söylediği nesneler için de geçerli: “Eserlerimdeki alıntılar, yolda pusuya yatmış, yoldan geçene saldırıp onu kanılarının yükünden kurtaran silahlı soyguncular gibidir”. Koleksiyoncu ve alıntılayan; her ikisi de geleneğin içinde anlam kazanmış parçaları bağlamlarından koparıp, ait oldukları geleneğe karşı yıkıcı bir kuvvet olarak kullanır. Nesneler, kibirli özneyi sadece kanılarının yükünden değil, basma kalıp düşünceleriyle ördüğü anlam ağlarından, toplumsal bağlarından da kurtardı ve bir koleksiyon nesnesi olarak ev denilen steril kutuların içine kapattı.
Hakikat-sonrasının öznesi, kapı eşiğinde karşılaştığı hakikat ile tekinsiz deneyimler yaşarken, kullanım değerinden, geleneğin yüklediği toplumsal anlamdan yoksun kalmıştır. Mutlak bir denge durumu olarak tahayyül ettiği kozmozun, aslında denge ile denge bozumu arasındaki bitimsiz bir geçiş olduğunu, yaşamanın ip cambazlığı gerektirdiğini duyumsuyor. Tahakküm altında boyun eğdirilmiş ve iktidarların elinde olmadık biçimlere sokulmuş organik maddenin özel bir biçimi insan, kendini doğanın işleyişine göre biçimlendirmek zorunda kalmıştır. İçkin aklıyla kendi kendini biçimlendiren madde, kardeşleri kültür ürünlerini de esaretten kurtarabilir. Nesneler, maddenin tekinsizliğini insana da bulaştırıyor.

MERHABA DÜNYALI!

Farkas Peter, "Perde"
RAHMİ ÖĞDÜL
03.04.2020
Sanatta ve teoride gerçeklik meselesi uzun zamandır tartışılıyordu; gerçekliği bir travma olarak yaşıyoruz bugün. Hal Foster 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında yaşanan sanattaki değişimin sonucu olarak “gerçeklik artık temsilin bir sonucu değil, bir travma hadisesi olarak görülmeye başladı” diye yazıyor (Yeni Kötü Günler, KÜY). Sanat, iğrenç olan aracılığıyla öznenin sınırlarının kırılganlığını göstererek, anlamın çöktüğü durumlar, evcil imgelere alışkın izleyicilerde travma yaratmayı amaçlıyordu. Sanat değil, travmayı hayat yaşattı. Pimapen pervazların çerçevelediği kent peyzajını, galeride bir tabloyu izlerken kapıldığımız aynı rehavetle izleyemiyoruz artık. Dünyanın bakışı bizi tehdit ediyor; bizi yutup yok edecek bir boşluk. Beyaz küpler bile bakışı evcilleştirmeye yetmiyor. Dış dünya ya da gerçeklik, ya da kurmacamızın dışında uzanan her neyse, bakışlarıyla özneyi tehdit ediyor. Ve işin tuhafı, bu kem bakışları biz göremiyoruz. Bakışlardan korunmak için sığındığımız evlerin kapıları merdiven boşluklarına açılıyor. George Perec, “anonim, soğuk ve neredeyse düşman bir yer” olarak tanımlamıştı merdivenleri; “geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir” (Yaşam Kılavuzu, İmge). Göremediğimiz, ama varlıklarından haberdar olduğumuz bakışlar merdivenlerden gelip kapımızı çalabilir. Bakışlar bizi temsilleştirme yeteneğimizden yoksun bırakıyor ve gerçeklikle karşılaşma, artık travma olarak yaşanıyor.
Göz göze geldiğimiz nesnelerin tehdit edici bakışlarını imge perdesinde yakalayıp evcilleştirmede ustaydık. Resmin ve uygarlığın tarihi, imge perdesinde yakalanıp estetize edilmiş bakışların tarihidir: “Bazı tablolar, göz aldatmacası iken, bütün tablolar bakışı ehlileştirmeyi amaçlar” (Foster). Lacan’dan yola çıkarak imge perdesini Foster şöyle tanımlıyor: “Görsel kültürün kodları gibi sanat tarihinin uzlaşımlarını da kaplayan bu perde, dünyanın bakışını bizim için dolayımlar ve bunu yapmakla bizi ondan korur, nabız gibi atan, göz kamaştıran ve yüzeye yayılıcı olan bakışı kıskıvrak yakalar ve ehlileştirir”. Virüslerle karşı karşıyayız. Lacan’ın dünyaya yerleştirdiği bakış bize doğrudan bakan makroskopik nesneler için geçerli; ya göremediğimiz, bakışlarını tutsak alıp bir imge içerisinde evcilleştiremediğimiz mikroplara ne demeli? Ve ekliyor Foster: “İmge perdesi olmadan görmek bakış tarafından kör bırakılmak ya da gerçek tarafından dokunulmak olacaktır”.
Hacivat’ın kapanış repliğini hatırlayalım: “Yıktın perdeyi, eyledin viran.” Perdesiz kaldık ve gerçek bizi ele geçirdi. Nesnenin bakışını evcilleştiremiyoruz artık. Gerçek bize doğrudan dokunuyor, kör olduk. Milyarlarca kem bakış tarafından izlendiğini bilmek, ama görememek. Gerçeği imge perdesinde evcilleştirdikçe kendini inşa eden özne, imge perdesi yıkıldığında derin bir paranoyanın içine gömüldü. Artık evinde bile kendini rahat hissedemiyor. İktidar aygıtları tarafından evcilleştirilmeye yatkın özne, perde yıkılınca göremediği, imgeleştiremediği, dolayısıyla evcilleştiremediği doğanın yıkıcı bakışlarına maruz kaldı. Philip K. Dick’in tanımladığı şekliyle paranoya şimdi en atavistik haliyle zuhur ediyor: “Kanaatimce paranoya, kimi açılardan, hayvanlarda hâlâ var olan kadim bir hissin, yani izlendikleri hissinin modern çağdaki gelişmiş halidir... Uzun zaman önce, yırtıcı hayvanlar karşısında çok çaresiz olduğumuz dönemden artakalan bir histir ve bu his onlara izlendiklerini söylüyordu” (Foster). En evcil nesneler karşısında bile kendimizi çaresiz hissediyoruz. Dışarıdan gelen her nesne, ev içinde yabani bir hayvana dönüşüyor, durmadan evcilleştirme ritüelleri gerçekleştiriyoruz.
Hangimiz dünyalı diye sormak gerekiyor; bizler mi yoksa virüsler mi? Dünyaya başka bir gezegenden gelmiş ve fanusların içinde hayatta kalmaya çabalayan kolonicileri andırıyoruz. Koloniciler fanusun içinde yaşamak zorunda, çünkü dışarısı, ‘alien’ dolu. Zor günlerden geçiyoruz. Fanusun imge perdesi yıkıldı ve dünya içeri sızıp özneyi ele geçiriyor. Perdesini yitiren dünya, fanus içinde yaratılmış özneyi ve öznenin tüm kavramlarını, temsillerini, simgelerini alaşağı ediyor. Uzun zamandan beri dünya bize hiç bu denli yakın olmamıştı. Merhaba dünyalı!

27 Mart 2020 Cuma

DEĞERLİ YALNIZ ÖRÜMCEKLER

Louise Bourgeois, "Örümcek"
RAHMİ ÖĞDÜL
27.03.2020
Spider solitaire’den öğrendiğim bir şey varsa o da, yanlış kartlarla başladıysanız, oyunu asla bitiremeyeceğinizdir. Son aşamaya geldiğinizde boşuna çırpınıp durursunuz. Başa dönüp başlangıç koşullarını değiştirmezseniz oyun kilitlenir. Tıpkı yanlış öncüllerle kurulmuş bir hayatın içinde kilitli kalmamız gibi. Adorno söylemişti: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz”. Yanlış hayatın içinde doğruyu ararken tükendi ömürler. Lakin oyunu biz kurmamıştık. Başlangıç koşullarından haberdar olan devrimciler hayatı değiştirmek istediler. Ama çoğumuz nerede ve ne zaman başladığını bilemediğimiz, başa dönüp başlangıç koşullarını değiştirebilme fırsatı bulamadığımız hayatlar yaşadık. Yaşamı, yeryüzünü değersizleştiren, metaya dönüştüren bir oyunun içinde kıstırılmıştık. Umudunu yitirenler, kısır döngüden bitkin düşenler, hayattan ayrılmayı seçtiler. Açmazlarla dolu bir hayatın içinde kilitli kalanların, karanlık tünelin ucundaki ışığı beklemekten başka bir seçenekleri olamazdı. Işığı bekliyorduk ama sonunda karanlığın içinden koronavirüs çıkageldi. Ve oyun bozuldu.
Doğa, önünde poz vereceğiniz statik bir dekor değildir. Doğa devinir, devrimcidir. Egemenlerin kurduğu oyunu eylemleriyle bozar ve birden kendimizi başlangıç koşullarında buluruz, çırılçıplak. Böyle anlar, hayatı yeni baştan, hep birlikte örgütleyebilme fırsatını yakaladığımız nadir anlardır. Fransız Devrimi’nin koşullarını da doğa hazırlamıştı. 1783 yılında faaliyete geçen iki volkan, Japonya’nın merkezindeki Asama Dağı ve İzlanda’nın güneyindeki Laki Dağı, altı yıllık bir araya rağmen 1789’daki Fransız Devrimi’ni tetiklemişler. Volkanik patlamalar atmosfere çok büyük miktarda kükürtlü kül karışmasına ve böylece kısmen de olsa güneş ışınlarının dünyaya ulaşmasını engelleyerek iklimin geçici olarak soğumasına yol açmıştı. Jean Starobinski ‘Özgürlüğün İcadı’ adlı kitabında 1788-89 kışının çok soğuk geçtiğinden söz ediyor: “Venedik’teki lagün donmuştu: karşıdan karşıya yürüyerek geçiliyordu. Paris’te ise buzlar Seine Nehrini tıkamıştı” (Metis). 1789 kışı çok sert geçmiş ve taşrada isyanlar, yağmalamalar görülmüştü. Ve 5 Mayıs’ta devrim patlak verdi.
Her doğal felaket, hayatın öncüllerini değiştirebileceğimiz başlangıçlar yaratabilir. Oyun bozulmuş, kapitalizmin otoyolu tıkanmış, çizgisel zaman kırılmıştır. Ve zamansal ve mekânsal kırılmayla ortaya çıkan boşluk, çocukluk günlerinde birlikte oyunlar kurduğumuz, aramızda yeni bağlar icat ettiğimiz arsalardır. Von Kleist’ın ‘Şili’de Deprem’ öyküsü, hiyerarşik tabakalar, duvarlar arasına sıkışmış insanların bir deprem sonrası kentin dışındaki boşlukta bir araya gelişlerini anlatır. Hiyerarşik kurumlar ve kurumların yargıları çökmüş, insanlar bir boşlukta birbirlerine çırılçıplak yakalanmışlardır. “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık. Birbirlerine yardım etmek için adeta yarışıyorlardı… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki.”
Koronavirüs paranın, malların ve bunların üzerine uçan halı misali oturanların dolaştığı küresel neo-liberal akışlar üzerinden yayıldı. Ve zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kılan bu akışların ne kadar sağlıksız olduğunu birden fark ettik. Şimdi hiç olmadığı kadar seviyoruz yaşamı; kendimizi küresel akışlardan sakınmamızdan belli. Depremden farkı; boşluklarda bir araya gelemiyoruz; hayatta kalmak için tek başına yaşamak zorundayız şimdilik: ‘solitaire’. Değerli tek taşlara da ‘solitaire’ deniyor; değerlisiniz ve yalnız. Düşünmek yalnızlığı gerektirir, tüm değerleri yeniden sorgulamak için. Virüs, hakikat diye yutturulan yalanların, yargıların, kurumların foyasını ortaya çıkardı. Kriz var; kriz kritik düşünceyi tetikler. Tek başına yaşayan örümcekler, hayatta kalabilmek için yerel dayanışma ağları örmek zorunda. Oyun bozuldu; hayatın öncüllerini değiştirme fırsatını bir kez daha yakaladık. Doğa bunu hep yapıyor. Devinir, devrimcidir, hayatın alışıldık ritmini değiştirir, zihinleri de. Noam Chomsky ne demişti: “Alışılmış zihinsel düzenler değiştiğinde devrim patlak verir”.

25 Mart 2020 Çarşamba

MAĞARADAN ÇIKIŞ: KORONA İMGELERİ

RAHMİ ÖĞDÜL
20.03.2020
Mağaradaki tutsaklar sadece gölgeler, imgeler görebilirler. Hakikati görebilenler, beden denilen mağaradan çıkmayı başaranlardır. Platon’un mağarasından çıkış var mı? Medya denilen, durmadan imge üreten mağarada kıstırıldık. “İmgeler bize bir dünya gösterir ama dünyayı göstermez. İmgeler gösterilen şeyin kendisi değildir, onların temsilcileridir: bir tür yeniden gösterimdir. Hatta imgelerin temsil ettiği olgular gerçekte var olmayabilir ve bunun yerine hayal dünyasına, ümitlerimize, rüya ve fantezilerimize sıkışmış olabilir” (Leppert, Nü, Ayrıntı). Elbette korkularımıza da sıkışmış olabilir. Korona imgelerinin gösterdiği dünya, kirli, hastalıklı bir dünyadır. İmgeler, bizden yeryüzünü saklıyor. Ve giderek en yerel olana, bedenlerimize kapanıyoruz. Üstelik bu imgeler, bize bedenlerden tiksinmeyi de öğretiyor, kendi bedenimizden bile. Bedenine yabancılaşma, yoğun tecrit koşullarında yaşayanlarda görülür. Yoğurda arap sabunu karıştırıp yiyenler mi ya da ellerini ova ova kanatanlar mı ararsınız? Bedenin hapishaneye dönüştüğü tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Platon bedenin, kurtulunması gereken bir hapishane olduğuna inanıyordu. Korona imgeleri, bedeni terk ettiğimiz, ama yaşamlarımızı medya mağarasında sürdürdüğümüz bir dünyanın ön gösterimidir.
Platon’un dünyasında görülebilir nesneler vardır, bir de akılla kavranabilir nesneler. Görünen dünya ile göremediğimiz, ama akıl yoluyla kavrayabildiğimiz dünya arasındaki gerilim, sanat ve düşünce tarihini, politikayı da ilgilendiriyor. Görünür nesneler, bedenler yanıltıcıdır, üstelik kirletici. Hakikati kirletiyorlar. Aman dikkat! Aramızdan hainler çıkabilir, hâlâ bedenli olmakta, yeryüzünü bedenleriyle duyumsamakta ısrar edenler var. Bunlar yeryüzünün bulaştığı kirli bedenlerdir; bulaşan ve bulaştıran bedenler. Matrix’te Cypher, bedenli olmayı, ‘bir bifteğin ağızda bıraktığı sulu tadı’ duyumsamayı özlediği için Platoncu Morpheus’a ihanet etmişti. Sorun, bedenli olmak ya da olmamak. Duyumsadığımız imgeler, akıl yoluyla kavrayabileceğimiz ideaların eksik, yanıltıcı kopyalarıdır. Kokladığımız, tattığımız, dokunduğumuz dünyayı terk ederken, yaşamlar Korona ideasına göre tasarlanıyor; bir mağaradan çıkıp, bir diğerine giriyoruz. Bedensizleşme için teknik altyapılar çoktan hazır. Tamamen imgelerden oluşan ve imgeler aracılığıyla aklımızın ve algılama yetilerimizin manipule edileceği sanal mağara. Bedenlere gerek yok artık; bundan sonra tüm yaşamsal faaliyetler internet üzerinden gerçekleşebilir.
En iyi, en doğru, en güzel yaşam, yani ideal olan, korona ideasına göre yaşanabilir. Bu idea, steril bir yaşam ideasıdır; dışarısı virüs dolu; yeryüzünde yaşamak, mikroplarla temas etmek ve hastalanmaktır. Bedenler mikrop saçıyor, bedenlerden uzak durulmalı. Oysa Korona bir idea değil, yeryüzünün bir bedenidir; yakalanmayan, sürekli kimlik değiştiren, ele geçmeyen. Gerçek bedenleri, mutlak hakikatler olarak idealardan ayıran, oluş yaşamalarıdır. Virüsler mutasyon geçirip bir başka kimlikle karşımıza çıkabilirler. Korona ideası ile virüs gerçeği arasındaki yarılma, gündelik yaşantımızda yaşadığımız yarılmadır. Steril kimliklerinde asılı kalmış varlıklarla, sürekli oluş yaşayan tekil olanın ele geçmezliği. İktidar, kimliklendirdiği özneler için her zaman elinin altında ‘antibiyotikleri’ hazır tutuyor; adı üzerinde ‘yaşam karşıtı’. Özneler ne zaman yaşamı talep etseler, bastırılıyor.
Virüslerden öğreneceğimiz şey, yaşamın asla bastırılamayacağıdır. Koşullara göre hem cansız, hem canlı özellikler gösteren virüs bir geçiş formu olarak, inorganik olanla organik olanı, yeryüzünün taşı toprağı ile bedenleri birbirine bağlıyor. Bir göçebe. Yaşamlarını sabit ve steril kimlikler üzerine inşa etmiş yerleşiklerin büyük anlamlar yüklediği tüm yerleşik değerleri nasıl da değersizleştiriyor. En değerli olanın yaşamak ve asıl hapishanenin kimlik olduğunu öğretiyor bize. Nietzsche, yaşam için en tehlikeli koşullar altına bile, yaşamı korumak için hiç isyan etmeden kara uzanan, bir nevi kış uykusuna dalan Rus askerlerinden söz ediyordu. Virüs gibi şimdilik ölü taklidi yapıyoruz. Umarım kış uykusundan uyandığımızda mağaramızdan çıkar ve yeryüzünü, yaşamı çok daha güçlü talep ederiz.

14 Mart 2020 Cumartesi

TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK

RAHMİ ÖĞDÜL
13.03.2020
Bizi öldürecekse, iyimserlik öldürecek; tünelin ucunda ışık görenlerin iyimserliği. Gördükleri, yaklaşmakta olan, üzerimizden silindir gibi geçecek trenin ışığı olmasın sakın? Karanlık bir ortamdayız, ama tünel olduğunu hiç sanmıyorum. Tünel metaforu, doğrusal düşünmenin bir ürünü; zamanı çizgisel olarak düşündüğümüz gibi, mekânı da doğrusal bir tünel olarak tahayyül ediyoruz. Ve inanışa göre ışık, mutlaka tünelin ucunda, yani gelecekte belirecek. Tünel yolculuğu şamanların, trans hâle geçenlerin öznel, psikolojik bir deneyimi olabilir. Ama bizim yaşadığımız zifiri karanlık, herkesin gömüldüğü, zamansal ve mekânsal olarak her yöne yayılarak yaşamı örten gerçek bir karanlık. Karanlık şimdiyi kapladıkça, gelecek de karanlığın içinde birikiyor. Karanlığın içinde birikenler bizleriz; hem geçmiş hem de geleceğiz. Işığa aldanmayın! Gördüğümüz tek ışık, sahnenin ışığı. Gölgeden çıkıp, sahneledikleri oyunu bozduğumuzda gelecek de gelmiş olacak, ama şimdilik henüz biçimlenmemiş kuvvetler alanında, karanlıktayız.
Sahneyi aydınlatan ışık dışında tüm ışıklar söndürüldü ve karanlığa gömüldük. Sahnede sergileyecekleri oyunu seyretmek için koltuklarınıza yaslanın. Seyredeceğimiz bizim hikayemiz, kaderimiz gözler önüne serilecek. France Farago sinema ya da tiyatroyu, “içerdiği sorunsal açısından kendi kaderlerini gözler önüne serip birlikte tartışmak üzere insanları bir araya toplamaya dayanan” sanat olarak tanımlıyor (Sanat, Doğu Batı Yayınları). Sahnedeki oyuncular, temsilcilerimiz; biz seçtik. Sergilenen oyunu izlerken içiniz sızlayacak ama adı üzerinde, temsili demokrasi. Seyretmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Öyle sözleştik; biz temsilcilerimizi seçecek ve temsilcilerimiz de bizim yerimize ve adımıza oynayacaklar. İrademizi temsilcilere devretmiştik.
Zamanlar değişiyor, ama konumumuz hiç değişmedi; koltuklar rahat. Birazdan oyun başlayacak ve bizler karanlıkta, rahat koltuklarımızda, oyuncuların sergilediği oyunu içimiz burkula burkula seyredeceğiz. İzleyeceğiniz sizin hayatınız. Uyarmamız gerekiyor: İzleyeceğiniz oyun, şiddet/korku, öldürme, yaralama, tecavüz, işkence, savaş sahneleri, parçalanan bedenler içerebilir. Keyifli seyirler! Birazdan kadınlar katledilecek, çocuklara yurtlarda tecavüz edilecek, çoluk çocuk demeden insanlar savaşlarda öldürülecek ya da yerinden yurdundan edilecek. Merak etmeyin, tüm izleyecekleriniz sahnede gerçekleşecek, siz karanlıktasınız, güvende. Ve olayların sizin başınıza gelmediği için kötücül sevinçler duyacaksınız. Ama o da ne! Sahnedeki, yan koltukta oturan komşumuz değil mi?
Yanınızdaki koltukta oturan komşunuz sahneye çıkabilir, siz de çıkabilirsiniz. Şaşırmıyoruz artık. Çünkü sahne ile seyirci bölümü arasında görünmez duvarlar var. Ve dip dibe oturduğunuz, ama kim olduğunu bilmediğiniz komşunuzu ancak sahnenin ışıkları altında tanıma fırsatı bulacaksınız. Komşunuz ya bir cinayete kurban gitmiş, ya yoksulluktan intihar etmiş, veya savaşta öldürülmüş, yahut en iyi ihtimalle şiddete maruz kalmış olabilir. Ve ancak o zaman komşunuzun hayatını, sahne denilen medyadan öğreneceksiniz. Size de çıkabilir ve o zaman komşunuz sizin kim olduğunuzu öğrenecek. Ama biz hâlâ karanlıktayız, seyirci bölümünde. İ.Ö. 1. yüzyılda yaşamış Romalı ozan Horatius uyarmıştı: “Tua res agitur paries cum proximus ardet” (Komşunuzda yangın varsa bu sizi de ilgilendirir). Hiçbirimiz güvende değiliz.
Sahnedeki temsilcilerimizin bir adım öne çıkmasını ve oyunu bir kenara bırakıp doğrudan bize seslenmelerini ve yaşananları bizimle tartışmalarını bekliyoruz. ‘Parabasis’ denilen bu durum antik dönemde Yunan komedyalarında oluyordu. Artık temsilcilerimiz bizi temsil etmiyor. Sanatta olduğu gibi toplumda da temsil krizi yaşanıyor. Siz biriciksiniz, kendinizi ancak kendiniz temsil edebilirsiniz. Sahnenin ışığı yerine, karanlığa çevirin yüzünüzü. Çağdaş olan, “kendi zamanından gelen karanlık huzmesini tüm yüzünde algılayan kişidir” (Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Karanlık, henüz var olmayan gizil kuvvetler içeriyor. Hiçlikten varlık alanına geçtiğimizde mevcut şeylerin seyri değişecek. Halk henüz mevcut değil. “Sanat, henüz eksik bir halkı bekleyen, çağıran şeydir” (Paul Klee).

10 Mart 2020 Salı

REJİMLER YIKILMALI!

Piet Mondrian
RAHMİ ÖĞDÜL
06.03.2020
Rejimler yıkılmalı! Taş üstünde taş koymayın. Durun, sağa sola saldırmaya başlamayın! Taş derken, iktidarın duvarlarını örerken kullandığı taşlardan bahsediyorum, yani bizlerden. Pink Floyd’tan mülhem, tuğla da diyebilirsiniz. Rejim derken de merkezi bir hükümetin toplumsal bedene hükmetme biçiminden, yani öznenin kendi bedenine uyguladığı rejimlerden söz ediyorum. Bedenler sömürgeler; özneler de merkez tarafından atanmış sömürge valileri. Biyo-iktidar kendi rejimini, bedenlere atadığı sömürge valileri aracılığıyla uygulatıyor: Yeme içme rejimi, görme rejimi, düşünme ve konuşma rejimi, ilişki kurma rejimi. Ve tüm bu rejimleri ya televizyonlarda ‘eller havaya’ların arasına sıkıştırılmış uzmanlardan ya da kitapçılardan seçtiğiniz kişisel gelişim kitaplarından, yaşam koçlarından edindiniz. İktidar sizsiniz. Sıkı düzenler, isyanları önlemek içindir. Bedenleriniz yeryüzünün çokluğunu içeriyor ve çokluğun, bedenin sesini bastırmak üzere atandınız. Bedenleriniz isyan etmesin diye, kendi rızanızla kendinizi durmadan kafeslerin içine kapatılıyorsunuz. Hiç şikayet etmeyin, rejim sizsiniz.
Milföyü, çok yağlı olduğu için beslenme rejiminizden çıkarmış olabilirsiniz, ama milföy sizsiniz, milföy hamuru gibi kat kat rejimlerle kaplı bedenleriniz, kat kat kafeslerle. Biyo-iktidarın empoze ettiği rejimleri, sıkı düzenleri bedenlerinize uyguladıkça sağlıklı olacağınızı düşünüyorsunuz, ama tüm çileci uygulamalar gibi, giderek yeryüzünden ve bedenlerinizden daha çok nefret ettiniz. Yeryüzü ve bedenleriniz sizi baştan çıkaracak şeytanlarla dolu; şeytanları çıkarmadan rahat edemeyecektiniz. Şeytan dedikleri, yeryüzünün ruhu Dionysos’tur; sizi yeryüzüyle birlikte esrimeye, yeryüzünün tüm bedenleriyle birleşmeye çağıran yaşam sevinci. Dayatılan tecrit koşullarına boyun eğdikçe, yaşamdan nefret ettiniz. Artık sizin için yeryüzünün bedenleriyle temas etmek, kirlenmektir; uzak durun bedenlerden! Ötekilerin bedenleri mikroplarla dolu. Ama unutmayın, mikroplar artık karantinada tutulamıyor. İktidar insanları yerinden ettikçe ötekiler her yere yayılıyor. O halde bir sömürge valisi olarak daha sert rejimler uygulamalısınız bedenlerinize ve içinizde bir nebze yaşam sevinci, yeryüzü sevgisi kaldıysa, öldürün ve faşistleşin! En sağlıklı beden, faşistin bedenidir.
Hijyenik beden, yeryüzünün tüm akışlarından yalıtılmış, ötekilerinin bedenlerine pislik olarak, nefretle bakan ve ötekilere dokunmamak için kendine sıkı düzen uygulayan bedendir. Rejimler, içinizdeki çokluğun isyanını bastırmak içindir. Despot sizsiniz, içinizdeki çokluğu kat kat kafes tellerinin içine kapattınız. Bedeniniz sizin bedeniniz, kapatılan sizsiniz. Kafes tellerinin içinden baktıkça tutsaklığı her yere taşıyor, her şeye bulaştırıyorsunuz. Buna rağmen hâlâ yaşanası bir dünyanın mümkün olduğuna inanabiliyorsunuz. Tuhaf, çok tuhaf! Kafes tellerinin ardındayken nasıl mümkün olabilir ki bu? Yaşanası bir dünya yeryüzünün tüm çokluğunu kucaklamakla mümkün. Çokluk sizsiniz, bedenleriniz. Ancak bedenleriniz özgürleştiğinde siz de özgürleşebilirsin. O yüzden yıkım işlemine önce algı rejimlerinden başlayın. Mevcut algılarımızı yıkmadığımız takdirde, dünya mevcut haliyle devam edecek ve biz hep başka bir dünyayı özlemekle yetineceğiniz. Başka bir dünya, dışsal olanın yıkılmasıyla kurulmuş olsaydı, şimdiye kadar çoktan kurulmuş olurdu. Her doğal ya da yapay yıkımdan sonra mevcut algı rejimleriyle özneler, hep aynı dünyayı yeniden kuruyor. Rejimleri dışarıda aramayın, rejim dedikleri sizsiniz, kendinizi yıkın; hiç değilse küllerinizden yeniden doğabilme fırsatı yakalayabilirsiniz.
Nereden başlamalı, bilemedim; baştan aşağı rejimlerle kaplı bedenlerimiz. O halde baştan başlayıp aşağı doğru ilerleyelim: Görme rejiminden. Gerçeği tüm çıplaklığıyla gördüğünüzü iddia etmeyin. Kafes tellerinin arkasından bakıyorsunuz. Baktığınızda kafes telleri yeryüzünü ızgara planına göre parçalara ayırıyor. Baktığınızda, en yabani olanı kafes tellerinin içine kapatıp evcilleştiriyorsunuz. Oysa o yabani bizi tutsaklıktan kurtarabilirdi. O yabani, kafesten kaçış yollarını gösterebilirdi bize. O yabani şimdi, kafesinin içinden dışarı bakmakla yetiniyor: Bedenlerimiz.