27 Eylül 2019 Cuma

CENNET AYAKLARIMIZIN ALTINDA!

Pieter Brueghel, "Köy Düğünü", 1567

"Göksel Merdiven", Azize Katherina Manastırı, Sina, Mısır, 12. yy.
RAHMİ ÖĞDÜL
27.09.2019

Masanın etrafında toplandık; üzerinde çeşitli mezeler, ara sıcaklar geliyor arada ve tabi ki içiyoruz. Kadehlerimizi, yaşadıklarımıza ve yaşayacaklarımıza kaldırıyoruz. Ama kimi kadehlerin birbirine dokunmadığını fark ettik. Masanın biçimi toplumsal mesafe dayatıyor. Dikdörtgen masanın kısa kenarlarında oturanlar, uzun kenardakilere nazaran daha az toplumsallaşıyor. Ama sorun değil, yer değiştiriyoruz. Yer değiştirdikçe toplumsal peyzajımız değişiyor, uzak olanlar yakınlaşıyor ve birbirimize dokunabiliyoruz, kadehlerimiz de. Ve kadehlerimizdeki sıvılar aramızdaki buzları çözüyor; birbirimizin içinde eriyoruz.

Masa aynı masa; ama bu sefer bırakın birbirimizin içinde erimeyi, birbirimize dokunamıyoruz bile. Her beden kendi konturları içine kapatılmış. Ve yerlerimiz toplumsal hiyerarşiyi gösteriyor. Yerinizi değiştirmeniz mümkün değil, çünkü protokole göre belirlenmiş. Lider baş köşede; kolları, hemen sağında ve solunda oturuyor. Ve masanın başı ile aralarındaki mesafe, diğerlerinin organsal konumlarını belirliyor; gözleri, kulakları, işkembesi, bağırsakları ve diğer organları. Ayaklar en uzak mesafede duruyor. Yer ve işlevleri tanımlı organlardan oluşan bir organizma olarak masa.

Masa gibi sıradan bir nesne ilişkilerimize biçim dayatabiliyor. Masa bir alegoridir; yani ‘allo agorenei’, ‘başka şey iletir’ (Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). Masa aynı masa, ama biz yer değiştirdikçe anlamı değişiyor. Biçim politiktir ve yer değiştirerek biçimin politikasını değiştirebiliyoruz. Sorun da burada kilitleniyor: Oturtulduğumuz yerde kök salmak mı yoksa yer değiştirerek dayatılan biçimi bozmak mı? Biçimi bozdukça, birbirimize dokunduğumuza, ya da birbirimize dokundukça biçimi bozup kendi biçimimizi yarattığımıza göre biçimin politik olduğunda hemfikiriz. Yer ve işlevi sürekli değişenlerin masasının politikası mı, yoksa baş ve organlarından oluşan masanın politikası mı? Masa bir alegori. Nesneler ve biçimleri politiktir ama hareket etmemize bağlı olarak politik konumları ve anlamları değişiyor. Nesneler politikamızı değil, biz nesnelerin politik konumlarını belirliyoruz.

Baş ve organlarından oluşan masa, yatay bir düzlem olsa da bazı organlar kendi aralarında fısıltıyla merdivenden söz ediyorlar. Merdiven de bir nesnedir ve yüksek bir yere ulaşmaya yarıyor. Led Zeppelin’e göre merdiven cennete çıkıyor: ‘Stairway to Heaven’. Mısır’daki bir manastırdaki 12. yy’da yapılmış resimde cennete çıkan merdiveni görebilirsiniz. Yoldan çıkarıcı iblislere rağmen merdivenin son basamağına yükselmeyi başaranları, cennette İsa karşılıyor. Ve masadaki organlar merdivene tırmanmanın, başa ulaşmanın hayalini kuruyor. Oysa bir önceki masada merdiveni, mesanelerimizi ve bağırsaklarımızı üst katta boşaltmak için kullanıyorduk. Masa gibi yatay bir düzlemde, merdiven gibi dikey bir ilişki nesnesini hayallerimize yerleştiren iktidardır; yükselip başa ulaşmayı düşleyen organlar buna inanıyor. Oysa organlar yerlerinden bir kalkabilseler, başa dokunacak ve başı yerinden edeceklerdi, ama onlar hâlâ başa, merdivene ve iblislere inanmayı sürdürüyor.

Yeryüzünün bir cehennem olduğu ve iblislere rağmen cehennemden kaçıp göklerdeki cennete sığınma fikrine ikna olmanız için yeryüzünde yaşamanız yeterli. Ezilenler için yeryüzü, bir cehennemdir: İşçi kıyımları; tecavüz edilen ve katledilen çocuklar ve kadınlar; paraya çevrilecek kaynak olarak durmadan yağmalanan doğa ve insan doğası. Ardı arkası kesilmeyen felaketlere rağmen hayatta kalmaya çalışan felaketzedeler gibiyiz. Ama yeryüzünü yağmalayanlar, duvarlarla çevrili saray ve sitelerindeki yapay cennetlerinde yaşıyor. Ve ezilenlere gösterdikleri tek çıkış yolu, ‘hayali’ merdiven. Merdivene tırmanın, öte dünyada cennete ulaşacaksınız. Unutmadan; bir de bizim için yeryüzünde otoyollar inşa ediyorlar. Ama AC/DC, otoyolun bizi cehenneme götürdüğünü söylüyor: ‘Highway to Hell’. Kesişmeyen paralel şeritlerden oluşan otoyolda yazgımız, cehennemi yaşamaktır. Otoyolu terk etsek ve yürüsek, yollarımız kesişir ve yeryüzü cennetini keşfedebilirdik. Cennet ayaklarımızın altında. Cennet bir alegoridir, bize yitirdiğimiz yeryüzünü iletiyor.

İNSAN SIKICI BİR VARLIKTIR


RAHMİ ÖĞDÜL
20.09.2019

“Hiyerarşi teorisi, virüsün çok dirençli bir türüne ait bulaşıcı hastalığın tüm niteliklerine sahiptir... Katı kurallarla belirlenmiş, pek ilginç olmayan, çok soru sormadan rutinleri takip eden varlıklar üretir. Bu hastalık, hiyerarşi teorisinin dayatıldığı hayvanlar kadar teoriyi dayatan insanlara da bulaşır” (V. Despret, Doğru Soruları Sorsaydık, Hayvanlar Ne söylerdi? Tellekt). Sorgulamayan, itaatkâr varlıklar üreten sistemlerin çıktısıdır insan. Ve doğaya dokunduğunda doğal topluluklara hiyerarşiyi bulaştıran da insandır; sonra da hiyerarşinin doğal olduğunu ilan edip içselleştiren de. Hiyerarşi; zulme, eşitsizliğe isyan etmeyelim diye. Hiyerarşi doğallaştırıldığında, doğanıza, fıtratınıza uymak zorunda kalırsınız. Fıtratınız, kocanıza, şefinize, liderinize boyun eğmek ve emirlerini hiç sorgulamadan yerine getirmektir. Despotik bir toplum için bundan daha doğal bir meşrulaştırma olabilir mi?

Ama Despret’nin özellikle vurguladığı gibi bulaşıcı bir virüs bu. İlk kez ne zaman kaptık bu virüsü? Hiyerarşik tabakaların içine ne zaman hapsolduysak, o zaman. “Gözlemci kuşkusuz görendir; ancak bundan daha önemlisi, önceden belirlenmiş olanaklar dizisi içinde gören, belirli bir gelenek ve sınırlama sistemi içine yerleşmiş birisi olmasıdır.” (J. Crary, Gözlemcinin Teknikleri, Metis). Gözlemci, toplumsal bir inşa olduğuna göre, içinde yaşadığı hiyerarşik toplumu çoğaltandır, her yerde hiyerarşi gören. Hakikati gösterme iddiasındaki medyadaki belgesellere baksanıza; doğa, “öldürmeye programlanmış” olanların kanlı hiyerarşik gösterileriyle dolu. Despret, kurt sürüsünün nasıl örgütlendiğini medyada anlatılanlara göre özetliyor. Sürü, erkek alfa ve dişi alfa olarak adlandırılan çiftin liderliğinde yönetilir. Alfa çifti üreyen bir çifttir. Hiyerarşik düzene göre sürüde alfalardan sonra betalar gelir. Betalar, alfa çiftinin yerine geçecek olanlardır. Daha sonra omegalar gelir. Sürüye yapılan saldırıları göğüslemek zorunda olanlar omegalardır ve sofradaki artıklarla beslenenler de onlardır. Damızlıkların çiftleştiği, bildiğiniz kaz adımlarıyla yürüyen Nazi Almanyası. Aynı şema babunlara uygulandığında kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü.

Primatolog Thelma Rowell, ormanda yaşayan babunlar arasında hiyerarşi olmadığını gözlemledi. Dışarıdan yapılan bir saldırı karşısında hep birlikte kaçarlar. Saldırganlıklar çok enderdir. Ve erkekler arasında rekabetten ziyade işbirliği yapmaya yönelik bir eğilim vardır. Ve görünüşe göre erkekler ile dişiler arasında da bir hiyerarşi yoktur. Rowell’in gözlemi meslektaşları arasında tepkiyle karşılandı. Hiyerarşi teorisinden vazgeçmemek için ormanda yaşayan babunların hiyerarşikleşmemiş, dolayısıyla evrimleşmemiş olduklarına karar verdiler. Ormanda yaşayan babunlarla, hiyerarşik bir örgütlenme sergileyen ovadaki babunlar ayrı türlere ait olmaları gerekiyordu. “Ve türlerinden kovuldular” (Despret). Hiyerarşik değil, yatay, dayanışmacı bir toplum için mücadele eden anarşistler iktidardan kurtulmak istediklerinde, aynı iktidar tarafından insan türünden kovulmadılar mı? İnsan dedikleri, hiyerarşik bir toplumda yaşayan, komutlara körü körüne boyun eğen, itaatkâr, sıkıcı bir varlıktır.

Sıkıcı varlık olması yetmiyormuş gibi, doğaya dahil olduğunda sıkıcılığını hayvan topluluklarına da bulaştırıyor. Araştırmacılar babunlar arasındaki farklılığı ekolojik koşullara bağlamışlardı, oysa sorun araştırmacının bizzat kendisidir; kendi koşullarını dayatması. Bizzat mevcudiyeti hiyerarşi üretiyor. Gözlem yapacağı hayvanları kendine çekmek için, hep aynı yere az miktarda bıraktığı besinler, yer ve besin kıtlığı yaratıp hayvan toplulukları içindeki ilişkileri bozuyor ve aralarında rekabete, çatışmaya yol açıyordu. Hayvan parkları ve hayvanat bahçeleri gibi kapatılma mekânlarında yaşayan babunların kesin şekilde hiyerarşikleşmiş olduğu görülüyor. O zaman hayvanlar arasındaki hiyerarşiyi nasıl doğal bir olguymuş gibi ilan edebilirsiniz ki? Tutsak insan, doğaya müdahale ettiğinde kendi tutsaklık koşullarını hayvanlara dayatıyor; tutsaklık virüsünü her yere bulaştırıyor; her yerde zulüm. Hiyerarşik insan sıkıcı bir varlıktır. Yeryüzünü kurtarmak mı istiyorsunuz? Önce kendinizden kurtulun!


14 Eylül 2019 Cumartesi

DJ İKTİDARDIR: ÖLÜMÜNE DANS!

RAHMİ ÖĞDÜL
13.09.2019

Doğanın ritimlerini işitiyor musunuz? Çok ritimli, çok sesli, müzikal bir yeryüzünde yaşıyoruz. Bitki ve hayvan türlerinin kendilerine özgü biyolojik ritimleri, yerin ve atmosferin ritimleriyle örtüşüyor. Yerkürenin ritmi; canlıların, üzerinde kendi doğaçlama performanslarını sergileyecekleri temel ritim. Hayvanları içgüdüleriyle hareket eden otomatlar gibi gören egemen görüşün aksine, tekhücrelileri bile yeni problemler karşısında doğaçlama çözümler üretebiliyor ve birbirlerine ayak uydurarak yeryüzüyle birlikte deviniyorlar. Ayak uydurmakta zorlanan, ya değişim geçirip evrimleşiyor ya da yok oluyor. Bedenlerimizin içi de ritim dolu. Organizma nedir ki? Farklı hücre ve organlara özgü ritimlerin eşgüdümlü hâle getirildiği bir ritim paketi. Hayatta kalmak için, doğanın ritimlerine göre dans ediyoruz. Ediyorduk demek daha doğru olacak. İçimizde hâlâ doğanın ritimleri var, ama bedenlerimiz şimdi makinelerin ritmine göre salınıyor; dijital makinelerin ritmine göre, makinelerin protezleriyiz. Ve doğanın ritimlerini çoktan unuttuk, evlerimiz makinelerle dolu. Ritimler alışkanlıklardır; ritminizi değiştirirseniz, hayat tarzınız da değişir; ritmimizi değiştirdiler ve evcilleştirildik. Bir zamanlar yeryüzünde dağlarla birlikte yürürken, şimdi duvarların içine hapsedildik.

Avcı-toplayıcıları bir düşünün; onlar için doğa, birlikte dans ederken sık sık ritim, dolayısıyla adım değiştirecekleri bir ritimler çokluğudur. Buğday, arpa ve yulaf gibi doğal tahılların ritmi, orman ağaçlarının yemiş ve meyvelerinin ritmi, sucul ya da karasal hayvanların ritmi. Her bitkinin, avladıkları her hayvanın ortamları ve birbirleri arasındaki ritimleri. Bir de buna avcı-toplayıcıların biyolojik ritimlerini ve yaşadıkları ortamın rüzgâr, ışık, sıcaklık, mevsimler, topografya gibi ritimlerini ekleyin; ortaya, iç içe geçmiş müthiş bir ritimler çokluğu çıkacaktır. Fakat bu ritimler çokluğu, yerleşik hayata geçip çiftçilikle uğraşmaya başladıklarında yoksullaştı. “Hububat ekenler, büyük oranda tek bir gıda ağının içine hapsolmuş durumdadır ve rutinleri o tahıla özgü tempoya bağlıdır” (J. C. Scott, Tahıla Karşı, KÜY). Ve tarladaki DJ’den “tempo!” komutu geldiğinde zihinleri ve bedenleri, ürettikleri tahılın ritmine göre salınmaya başladı. Uygarlaşma süreci, ritimler çokluğunun teke indirilmesidir.

Uygarlaştıcı süreçler, “ziraatçıları, koreografisi en ince detayına kadar belirlenmiş bir dansın rutinine mahkum eder, bedenleri biçimlendirir, evin mimarisini ve bölümlerinin yerleşimini şekillendirirler. Belli bir işbirliği ve koordinasyon örüntüsünü dayatırlar” (Scott). Evcilleştirdiğimiz canlılar zaman ve mekân deneyimlerimizi belirlemeye başladığı andan itibaren sormamız gereken soru şu: “Biz mi evcilleştirdik yoksa evcilleştirildik mi?” Scott kitabında bu sorunun peşinden gidiyor: “Homo sapiens’in tarıma geçerek attığı ve kaderini tayin eden adımla birlikte türümüz, davranışlarımıza esas olarak bir kaç bitkinin... yön verdiği katı bir manastıra kapanmıştır.” Manastır hayatı çileci bir hayattır ve her manastırın bir kilisesi vardır. Faithless grubunun parçası, ‘This Is My Church’ (Burası, benim kilisem) ile dans etmeye başlayabilirsiniz artık. Parçanın diğer adı “God Is A DJ”; elektronik müziğin ritmiyle kendinizden geçip esriyebilirsiniz de. Tarla denilen manastırın hemen yanı başındaki kiliseden yükselen ‘gospel’, tarımın ritmini kutsallaştırdı. Daha sonra fabrikalardaki makinelerin kutsal ritmiyle hizaya girmeyi ve uygun adım yürümeyi öğrendik. Bedenlere eziyet eden çileci bir yaşamın acısını makinelerin ritmi dindirebilir mi?

“Tahıllar antik çağda temel gıda kaynağına dönüşür dönüşmez zirai takvimin nasıl kamusal törenlerin büyük kısmını belirler hâle geldiği şaşırtıcıdır: rahiplerin ve kralların öncülüğünde yapılan toprağı sürme törenleri, hasat ayinleri ve kutlamaları, hasatta bolluk için edilen dualar ve verilen kurbanlar, belli tahıllar için tanrılar” (Scott). Sonra beton şehirler yükseldi ve beton tanrısını yarattılar; tanrılar kurban istiyordu, inşaatlarda işçilerin kanını akıttılar. İktidar bir DJ’dir. Tempo hızlanmalı, eller havaya, ölümüne dans!

8 Eylül 2019 Pazar

BARBARLARI BEKLEMEYİN, BARBAR OLUN!

RAHMİ ÖĞDÜL
06.09.2019

Yeryüzünden hayat fışkırıyordu. Kapatıldığımız medya küresinde, fışkıran hayatı değil, ölü imgeleri seyrediyorduk. Zaten yeryüzü ile aramıza, Lacan’ın tabiriyle ‘imge perdesi’ girmişti. İmge perdesi olmadan yeryüzüne tahammül etmek ne mümkün, aşırı kaotik. İmge perdesi sayesinde bir bakışımızla karmaşık olanı düzene sokuyor, yabani olanları evcil imgeler haline getiriyoruz. İmge perdesi, türümüze özgü bir özellik; hayatta kalmak için kaosun ortasında düzen kurmamıza yarıyor. Ama imge perdemiz yetmiyormuş gibi, bir de medya perdesi icat ettiler. İmge perdemizle yeryüzünü biz evcilleştiriyor, hayatta kalacağımız nişler yaratıyorduk. Oysa medya perdesine yansıttıkları ölü imgelerle evcilleştirilip köleleştirilen biz olduk. Etkin bir varoluştan edilgin bir varoluşa, oradan da yokoluşa gidiyoruz. Medya perdesinde gösterilenlere göre hayatımızı düzenliyoruz; ne düşüneceğimize, ne yiyip ne içeceğimize onlar karar veriyor. İmge perdesiyle hayatımızı doğal gerçekliğe göre biz tasarlıyorduk. Şimdi gözlerimizin önünde kalın perdeler; perdelerden yeryüzünü göremez olduk. Gözler, katarakttan muzdarip.

GÖZE PERDE İNMESİ
Halk arasında göze perde inmesi olarak bilinen katarakt, gözün iris dokusunun arkasındaki doğal lensin saydamlığını yitirmesi ve görmeye engel olmasıdır. Biyolojik açıdan göz lensinin saydamlığını yitirmesi çoğunlukla ileri yaşlarda gerçekleşse de toplumsal açıdan yeni doğanlar bile medya denilen katarakt ortamına doğuyor. Bebekler gözlerini açıyor ve gördükleri, medya perdesindeki ölü imgeler. Medyadan boca edilen imgelerle yeryüzü giderek bulanıklaşıyor. Yunancada ‘kataraktes’, yukarıdan birden bire inen, çullanan, baskın yapan şey anlamlarına geliyor. Ve bu sözcük Latinceye ‘cataracta’ olarak taşındığında Batı dillerinde katarakt, şelale anlamını da taşımaya başladı. Gök yarılmış sanki, bardaktan boşanırcasına imge yağıyor. İmge perdelerinin arkasında belli belirsiz bir yeryüzü.

BOYUN EĞMEYİ ÖĞRENMEK
Perdeler o kadar kalınlaştı ki Çin Seddi’ne dönüştü. “Büyük Çin Seddi, barbarları dışarıda tutmak kadar Çinli vergi yükümlülerini içeride tutmak için inşa edilmişti. Zaman içinde aldığı formlar ne denli çeşitli olursa olsun, görünüşe göre esaret, antik devletin hayatta kalma koşullarından biri olmuştu. Kölecilik kurumunu ilk devletler icat etmemişti, ancak onu sistemleştirmiş ve bir devlet projesi olarak düzenlemişlerdi” (J.C. Scott, Tahıla Karşı, KÜY). Bir devlet projesi olarak, duvarların içinde vergilerle, kredi kartı borçlarıyla köleleştirilen biz olduk. Barbarlar dışarıda kaldı. İçeride kalan bizler, köleleştirme projesinin nesneleri, barbarlarla korkutulduk ve boyun eğmeyi öğrendik.
Medya perdesi yeni bir şey değil. Medya, devletle birlikte form değiştirse de işlevi hep aynı kalıyor: İçeridekilerin gözlerine perde indirmek. Rönesans’ın sanat koruyucuları, sadece sanatı korumuyor, sanatçının üretimine karışarak onun biçimlenmesinde de rol oynuyorlardı. Papa olunca VII. Clement adını alan, Medici ailesinden kardinal Giulio, Michelangelo’nun gerçekleştirdiği Aziz Laurentius Kilisesi’ndeki Yeni Sakristi’nin tasarımına karışmıştı. Yine Michelangelo’ya ait olan, Sistine Şapeli’nin tavanındaki freskler de Papa II. Julius’un müdahaleleriyle biçimlendirilmişti. (bkz Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). İktidarın ürettiği/ürettirdiği imgeler, yeryüzü ile aramıza giriyor.

BARBAR OLMAK
Yunanlılar ‘barbar’ terimini, Yunanca konuşmayanların, yabancıların çıkardıkları sesleri alaya almak için türetmişlerdi. Scott kitabında barbarları yeniden tanımlıyor: “Barbarlık esasında kültürel bir kategori değil, devletin idaresine girmemiş halkları tanımlamada kullanılan politik bir kategoridir” (Tohuma Karşı). Çıkardıkları sesleri anlamadıkları için hâlâ barbarlarla kafa bulan köleler var. Ama artık ne dediklerine kulak kabartmamız gerekmiyor mu? Barbarlar, medya perdesi olmadan yeryüzüne doğrudan bakabilenler ve baktıklarında, ağaçların ruhlarını görenlerdir. Amazon ormanlarının yerli halkı Muraların kabile liderlerinden Raimundo Mura bir barbardır: “Beyaz adamın tek derdi yok etmek, bu ağaçların bir ruhu var, hepsinin dünyada bir yeri var. Kanımın son damlasına kadar bu ormanı savunacağım.” Barbarları beklemeyin artık, barbar olun!

30 Ağustos 2019 Cuma

KEDERLİ KARBONLAR


Albrecht Dürer, 1600
RAHMİ ÖĞDÜL
30.08.2019

Ev ile benlik arasında özdeşlik kurulur genellikle. Cortazar’ın ‘Ele Geçirilmiş Ev’ öyküsünü, benlikleri ele geçirilmiş ve sonunda kendilerini sokakta, kapitalist akışların insafsızlığına terk edilmiş bulan bedenlerin öyküsü olarak da okuyabilirsiniz. Foucault’nun dispozitif dediği, iktidarın yakalama aygıtlarıyla bedenlerin nasıl ele geçirildiğini ve biçimlendirildiğini modern toplumlarda deneyimlemeyen yoktur. Kullandığımız, satın aldığımız, okuduğumuz, tükettiğimiz her şey; yani bir özne, kimlikli varlık olarak kendimizi inşa ederken seçtiğimiz her şey; tam da aktif olarak kendimizi inşa ettiğimizi düşünürken, tuzağa düşürüldüğümüzün kanıtları. En direngen bedenler bile yakalanıp ele geçiriliyor. Diyelim ki yeryüzünü iliklerine dek sömüren çokuluslu bir giyim şirketine yönelik boykota aktif bir beden olarak katılmak istediniz. Üzerinde şirket karşıtı mesajlar taşıyan bir tişörte rastladınız ve satın alıp sırtınıza geçirdiniz. Bedenleri giysileriyle sömürgeleştiren şirkete karşı bu direnişiniz, sizin özerk, bağımsız bir beden olmanızı garantilemiyor. Satın alıp bir direniş göstergesi olarak sırtınıza geçirdiğiniz tişört, boykot ettiğiniz şirket tarafından üretilmiştir.

SÖZCÜKTEN GERÇEĞE
Kapitalist bir toplumda yaşayan bir sanatçısınız. Ele geçmemek için piyasa kuvvetlerine karşı var gücünüzle mücadele ediyorsunuz, ama kapitalizm sizi sponsorluklarla, sistem-karşıtı kimliğinizi üretirken yarattığınız imgelerde yakalıyor. Ele geçirilmemiş beden olmadığını, tüketim toplumunda en direngen bedenlerin bile ele geçirildiğini, kapitalist akışların insafına terk edildiklerini söylemek mümkün. Öyle bir matriksin içine gömülüyüz ki, çırpındıkça daha da batıyoruz. Tamamen özerk, tüm kuvvetlerden arınmış bir beden var mı? Hepimiz biliyoruz ki bedenler, birbirleriyle parça alışverişinde bulundukça var olabilirler. Ve diğerlerinin parçaları bedenimize katıldıkça, ya gücümüz artıyor ya da azalıyor. Saf bir bedeni düşünmek bir hayal. Bu beden olsa olsa Adem ve Havva’nın kovulmadan önceki cennetteki varoluşları olabilir ancak. Evden kovulup yeryüzüne düştükten sonra tüm bedenler, yeryüzündeki kuvvetler tarafından ele geçirilip kirletilmiştir. Yeryüzünde kirlenmek güzeldir. Hele ki göçebe zamanlarda.

Asıl sorun yerleştikten sonra başladı, yeryüzünü parsel parsel bölüp mülklerine geçirdiler. Bedenleri de. Kadının bedenini physis’in, yani doğanın alanına yerleştirirseniz, çitlerle çevrilip mülk edinilecek, sömürgeleştirilecek bir araziye dönüşecektir. Öyle yaptılar, kadını ‘physis’in alanına yerleştirdiler. Erkeğin alanı ‘nomos’tu, yasaların alanı. Physis/nomos karşıtlığı yeryüzündeki eril tahakkümün meşrulaşmasıyla sonuçlandı. Erkek, yasalarıyla doğayı, kaosu düzene sokandı. Kadın ise doğanın kaotik, göçebe güçlerinin ele geçirdiği beden. 19. yüzyılda kadınlara yönelik ‘histeri’ tanısıyla, bedene özgü doğanın yaşamsal kudretini bir ruh hastalığına dönüştürdüler. Yunanca ‘hysterikos’, döl yatağına ait demek. Histerik kadın bedeni, döl yatağı tarafından ele geçirilmiş ‘nomos’u, yasaları yıkıcı bir kuvvet olarak tanımlandı. Oysa göçebeler kadının doğurganlığını, yaşamsal kudretini yüceltmişlerdi. Vilendorf Venüsü olarak adlandırılan, yirmi bin yıl öncesinde üretilmiş kadın heykelciklerine bakın!

KADIN CİNAYETLERİ POLİTİKTİR
Albrecht Dürer’in, kadın bedenini bir arazi gibi parsel parsel önündeki kâğıda geçiren erkek ressamı gösteren gravürü (1600), sanat tarihi kadar toplumsal tarihi de özetliyor. Erkeğin bedenini nomos/namus, yasalar ele geçirmiş, kendini devlet sanıyor. Yeryüzünü fetheden bir fatih sanki; kadın bedenini, parsel parsel nomos’una geçiriyor. Nomos, eril yasaların geçerli olduğu erkeğin arazisidir. Mülk erkeğindir, kadının tapusu önünde duruyor. Despotik devletlerin, nomos’larına karşı çıkanları terörist ilan etmeleri gibi, erkekler de ayrıldıkları kadınları nomos’suz ilan edip katlediyor. Kadın cinayetleri politiktir. Katledilen canların çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor: “Yaşamak istiyorum!” Çığlıklar, isyana dönüşmeli! Bedenlerimizi yaşamın kuvvetleri ele geçirmeli! Hani “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” yaşayacaktık. Şimdi ülkenin ormanları gibi için için yanıyoruz. Geriye, kederli karbonlar kalacak.

24 Ağustos 2019 Cumartesi

HARİTA KIVRIMLARINDA GELECEĞİ SAKLAR

El Greco, "Toledo Manzarası ve Planı" (1610-14)
RAHMİ ÖĞDÜL
23.08.2019

Gündelik hayatta haritaların içinden geçiyoruz. Planlı bir düzlem üzerinde, verili bir haritanın yollarını arşınlıyoruz. Ama hiç kimse körü körüne, verili bir kent haritasını izlemekle yetinmez. Kendi haritalarını yaratır. Bir palimpsest gibi, çok sayıda haritanın üst üste çakıştığı, kişisel ve toplumsal, çoklu belleklerin iş başında olduğu, geçmiş ve imgelemsel yolların gerçek olan ile durmadan şimdi ve burada kesiştiği bir ortam olarak gündelik hayat, içinde geleceği saklayan kirli bir çıkıdır. Geçmişin izlerine saplanıp kalmak yerine, geçmiş denilenin, henüz gerçekleşmemiş olan gizil kuvvetler alanı olduğunu anladığımızda, şimdiki haliyle kent, hüzünlü bir ortam olmayı bırakır ve eşiklerden, kapılardan, geçitlerden oluşan bir oluş mekânına dönüşür.

Geçmiş, bir esintide asılı kalmış bir kokudur bazen, burnunuzu sızlatır. Bazen de gözünüze çarpan yıkık bir duvardaki bir imge; göz yaşlarına boğulursunuz. Ya da tavan arasında rastladığınız atalardan kalma bir nesne de olabilir, dokunursunuz ve tüyleriniz ürperir. Geçmiş sık sık musallat olur bize, hele ki belirsiz şimdiyi, olup bitmiş geçmiş uğruna değersizleştirir ve bir arkeolog gibi, şimdinin altında saklı olduğunu düşündüğünüz geçmişe ulaşmaya koyulursanız. Geçmişin hayaleti peşinizi bırakmaz, ama bizi asıl korkutan şimdidir; her şey korkunç derecede kirli ve karmaşık. Ve giderek de karmaşıklaşıyor. İnsanlar, nesneler, binalar. Şimdiyi yitirmişseniz geleceği de yitirmişsiniz demektir. Şimdiden umudunu kesenlerin, geçmişin dip çamurunda debelenmekten başka bir şey gelmez ellerinden.

‘Eski güzel günler’ bizim icadımız. Kim iddia edebilir ki geçmişin iyi ve güzel olduğunu, daha da beterdi belki. Geçmişin şimdi olarak yaşandığı o günlerde, icat ettiğimiz daha derindeki bir geçmişe sığınmışızdır mutlaka. Her şey belleğin oyunu; başımız sıkıştıkça, şimdinin karmaşası ile baş edemediğimizde geçmişe sığınıyoruz. Şimdinin karmaşası karşısında, geçmişi iyi ve güzel kristaller halinde donduruyoruz. Ve iktidar belleğimizle oynuyor. Geleceğimizi karartırken, geçmişimizi aydınlatıyor. Çünkü gelmekte olan, dengesini bozacak, oysa geçmiş hep dengede. Mekânını düzenlerken, geçmişin kristallerini yerleştiriyor yol üzerlerine. Anıtlar, bellek yapıları, tapınaklar; şimdinin kaotik durumu karşısında, eski güzel günleri hatırlatan kozmik bellekler. Kentler, anıtlar sayesinde kozmoz olarak inşa ediliyor: Sabit yıldızlar hep aynı noktada duruyor, gezegenler hep aynı yörüngede dönüp duruyor. Bizler, anıtların etrafındaki yörüngelerde döndükçe yeryüzünde kozmik düzenler kuruluyor. Ve iktidar, şimdide geleceklerini kurmak için mekânsal ve zamansal mücadeleye girişenlere durmadan kayyum atıyor. Kayyum, yörüngelerinden çıkanları yeniden güneş sistemine bağlayandır. “Güneşin altında yeni bir şey yok. Olmuş olan, yine olacak” (İncil).

Oysa şimdinin karmaşası, baskısı, kötülüğü geleceğe gebe; çünkü şimdi, geçmişten geliyor ve geleceğe akmalı. Şimdinin önüne set çekmişler, akmasın diye. Setlerin içinde zaman birikiyor; gerçekleşmemiş arzuların için için kaynadığı kazan; ha patladı ha patlayacak. İmgelemsel olan ile gerçeğin birbirine karıştığı yollarda yürüyoruz. Ama sadece yaşanmış geçmişe, olup bitmişe saplanıp kalırsak, geçmişin kokuşmaya yazgılı durgun sularında çürüyeceğiz birlikte. Gelecek, gizil güçlerin şimdide edimselleşmesidir. Geçmişte bastırılmış olanın dışa vurulması. Bastırılan yaşamın kudretidir, yaşamın önüne setler çekiliyor. Oysa insan hem mekânsal hem de zamansal bir varlıktır. Kendi mekânını yarattığı ölçüde şimdiyi geleceğe taşıyacak. Gelecek, ne yazık ki setlerin ötesinde. Ve setin içinde kokuşmuş sular; dip çamurunda debelenip duranlar, eski güzel günleri arıyor.

Kentte eski güzel günlerin anısı silinmiş, yerlerini belleksiz parlak yüzeyler almış olabilir. Ama bir harita olarak kent, yürüyüşlerin mekânıdır. Adımlar, görünmez çizgiler çizerler kentin sokaklarında. Çizgiler, arzulu bedenlerin kent içindeki hareketleridir, arzu haritaları. Örtüştüklerinde kentin haritası değişecek; kesiştiklerinde, hep birlikte geleceğe akacaklar. Ve bedenler kendi mekânlarını yarattıklarında mevsim, yeryüzü olacak. Meydanlarda şenlik ateşleri.

17 Ağustos 2019 Cumartesi

EJDERHALAR VE KAHRAMANLAR



Arno Breker
RAHMİ ÖĞDÜL
16.08.2019

Kahraman denince, öncelikle ejderhaları öldürenler gelir aklımıza; hayranlarıydık; dünyayı kötülerden kurtarıyorlardı. Hangimiz kahramanlara özenmedik ki? Devletin bahçesindeki fidanlıkta, ölmeye ve öldürmeye programlı kahramanlar yetiştiriliyor. Bahçıvan, bahçeye girmeye yeltenen, düzeni bozacak ayrık otlarına, tarım zararlarına karşı nasıl kahramanca savaşmamız gerektiğini öğretmişti bize. Kötülük, çok başlı ejderha ya da keçi kafalı şeytan kılığına bürünebiliyordu. Ya da adını hatırlamadığım, gençliğimde izlediğim bir korku filminde şeytan, bildiğiniz hamam böceği formundaydı. Doğanın iğrenç formları. İğrenç, çünkü ‘biz’ olarak kendimizi inşa ederken, ötekileri iğrenç mahlukata dönüştürmekte üstümüze yoktur. Öteki çirkindir, biz güzeliz; öteki iğrençtir, biz nezih. Ötekiler, üzerine basıp ezeceğiniz böcekler. Böceklerle temas etmek, ötekilerle teması deneyimlemektir ya da tam tersi. Ötekilere ve doğanın öğelerine iğrenerek yaklaşmak, dünyaya faşizmin çemberinden bakmaktır.

Çemberin içinde güzel ve nezih bedenler vardır; ideal ve kanonik, kahramansı bedenler. Naziler, kahramanlar ırkı yaratmak üzere yapay seçilimle beden üretmeye giriştiklerinde, model olarak Rönesans’ın kanonik bedeni duruyordu önlerinde: Leonardo da Vinci’nin, çemberin ve karenin içine yerleştirildiği ‘Vitriviusçu Adam’ı. Nazi sanatında boy gösteren erkek bedenleriyle ‘Vitriviusçu Adam’ akrabadır. Nazi heykeltıraşlarından Arno Breker’in yapıtlarının, Rönesans’ın kanonik akrabalarından farkı, boylarının daha uzun olmaları ve omuzlarının aşırı genişliğidir. “Üstün insan, insanlığı eksizliğe, tamamlanmışlığa taşıma iddiasındadır” (Deleuze, Kritik ve Klinik, Norgunk). Üstün insan kahramandır, ucubeleri ortadan kaldırarak insanlığın yozlaşmasını engelleme, insanlığı mükemmel bir forma sokma görevini üstlenmiştir.

Çemberin içindeki beden mükemmel bir formdur, yere değil, göklere ait. Pisagor’un “evrenin yapıtaşları sayılardır” düşüncesinden etkilenen heykeltıraşların, mikrokozmoz olarak inşa ettikleri kanonik beden temsilleri, bütün ile parça arasındaki sayısal simetriye dayanır. Oysa kozmik estetiğin sayısal ölçütüyle yargıladığınızda yeryüzü grotesktir, uygunsuz birleşmelerin yeri. Doğanın ilk bakışta ayrıksı duran ögelerini uygunsuz birleşmelerle bir araya getirerek grotesk bedenler yarattık. Ejderha groteskin en mükemmel örneğidir, insansı, hayvansı, bitkisel ögeleri birleştiren fantastik çizimler. Ejderha, doğanın temsilidir, apayrı duran parçaların bir araya geldiği, aklın tüm estetik yargılarına meydan okuyan, sınıflandırılması, baş edilmesi imkânsız, asla evcilleştiremediğimiz, doğanın ele geçmez kudreti. Doğa, tüm zamanların ötekisidir.

Kozmik estetiğe göre yeryüzü iğrenç ve çirkin ötekilerle, grotesk bedenlerle dolu. Kaostan arındırılmış, hayali bir kozmozun mükemmel estetiğini yansıtan kanonik beden karşısında, yeryüzünün oluşuna batmış, groteskin anti-estetiği çok güzeldir oysa. Yeryüzü, herkesin katıldığı ve katıldıkça uygunsuz birleşimler yarattığı bir karnavaldır ve dışarıdan değil, içeriden baktığınızda şeyler grotesk gözükür gözünüze. Kanonik bedenin aksine, “grotesk beden, oluş halindeki bir bedendir. Asla bitmez, tamamlanmaz; sürekli inşa ve yaratılma halindedir” (Bakhtin, Rebelais ve Dünyası, Ayrıntı).

Kahraman, kanonik formlarla döşenmiş çemberin içindeki simetrik parçalardan biridir sadece ve dışarıdaki oluş haline form giydirmek üzere doğaya fetihler düzenlediğinde kozmokratöre dönüşür, kozmoz yaratıcısına. Kahramanı hangi nitelikleriyle tanırsınız? “Ciddi havası, ağırlığı, yük taşımaktan aldığı zevk, yeryüzünü horgörmesi, gülmedeki ve oynamadaki yetersizliği, intikam girişimi” (Deleuze). Ayrıca kahraman titizdir, temizliğine pek düşkün. Kozmoz yaratırken etnik ve ekolojik temizliğe girişir. Yeryüzünün kıvrımları arasında, labirentte yaşayan grotesk bedenleri, boğa-insan Minotauros’u, ötekileri gözünü kırpmadan öldürebilir. Ortadan kaldırmak istediği yaşamdır, yaşamın asi kuvvetleri. Ama yaşam her yerdedir; içinizdeki kıvrımlarda. Yumurta misali, kabuğu soysanız, içinden Dionysos çıkacak; “gülmeyi, oynamayı, dans etmeyi, yani yaşamı olumlamayı” bilen boğa-insan. Grotesk!