29 Eylül 2018 Cumartesi

ZAMANI ÖLDÜRMELİYİZ!

Pawel Kuczynski

RAHMİ ÖĞDÜL
28.09.2018

Hızlı yaşamaya zorlanan ve genç ölenler var. Son yıllarda istatistiklere yansıyan iş kazalarında ölenlerin sayısı dehşet verici. Bunlar bilinenler, bir de bilinmeyenler var. Marx ne diyordu? “Zaman her şey, insan hiçbir şeydir; insan olsa olsa zamanın enkazıdır.” Hızlanan zaman ardında enkazlar bırakıyor, yıkıntılar ve cesetler. Zaman, kapitalizmin zamanı. Giderek hızlanan bir koşu bandında koşmaya zorlanıyoruz, yeni rekorlar kırmaya, kırdıklarımızı da aşmaya. Ama nereye kadar? “Hayat hızlanıyor, ayak uydurmak zorundasınız” diyorlar. Hayat hızlanmıyor, hızlanan makinedir. Makinenin hızına yetişmeye çabalıyoruz. Kapitalist makine öldürüyor.

Makinelerin zamanı
“Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun.” Bir zamanlar gençler arasında çok popüler olan ve hız tutkusunu dile getiren bu mottoyu genç yaşta trafik kazasında ölen James Dean’e atfediyoruz ama asıl dile getiren, 1949 tarihli “Knock On Any Door” (Cinayet Mahkemesi) filmindeki aktör John Derek’ti. Filmde, Şikago’nun varoşlarında yaşayan genç ve yoksul bir İtalyanı, Nick Romano’yu oynamıştı; bir polisi öldürmekle suçlanan bu gencin savunmasını üstlenen avukat Andrew Morton’u ise Humphrey Bogart. Nick’in filmde kız arkadaşına söylediği bu replik, Amerikalı siyah yazar Willard Motley’nin 1947’de yayınladığı ve filmin uyarlandığı aynı adlı romanında bir çok kez geçiyordu.

Oysa “Hızlı yaşa, genç öl” mottosu’nun gündelik yaşamda dolaşıma girmesi çok daha erken bir tarihe, 19. yüzyılın ikinci yarısına rastlıyor. Zaman kapitalizmin zamanıdır, makinelerin zamanı. Giderek hızlanan makinelere ilk başta direnenler olduysa da sonunda yenik düştük. Ve zamanı sadece makinelerin zamanı olarak algılıyoruz. Kapitalizmi hayat sanıyoruz. Hayatın hızlandığı filan yok. Hayat, çok farklı hız ve ritimlere sahip varlıkların kendi ritimlerine göre icra ettikleri devasa bir perküsyon gösterisini andırıyor. Siz hiç bir çitanın bir kablumbağayı koşmaya zorladığını gördünüz mü? Hayat, hız ve yavaşlıklardan oluşan çok ritimli bir akış. Ama çok yakın bir tarihte Homo sapiens diye bir tür çıkıyor, çitlerle çevirdiği ve uygarlık dediği alanda saat zamanını icat ederek saatin giderek hızlanan tik taklarını dayatıyor hayata ve yıkım başlıyor. Tuhaf değil mi? Doğal ritimlerinden koparılanlar, birden bire kendilerini saatin yapay ritmine ayak uydurmak zorunda buldular. Zaman her şeyi öldürüyor. Ve kapitalizm vakti nakite dönüştürünce, küresel olarak ölüyoruz.

Artık kopamıyoruz
Saat, makinelerin makinesi. Ve sanayi devrimiyle birlikte fabrikalarda mekanik makinelerin hızına ayak uydurmaya çalışırken bugün bilgisayarların hızına yetişmek zorundayız. Mekanik makinelerin hiç durmaması için vardiya sistemini icat etmişlerdi. Ve insanlar makineden koptuklarında bedenlerinin doğal ritimlerine geri dönebiliyorlardı. Ama bugün makineden kopamıyoruz. Koptuğumuzda hayatla bağlarımız kesilmiş gibi hissediyoruz, ‘online’ olamadığımızda hastalanıyoruz. Diyaliz makinesine bağlı, dolaşım bozukluğundan muzdarip hastalar gibiyiz. Makineden koptuğumuzda dolaşamıyoruz. İnsan, alet icat eden hayvandır. Aletler, bedenin gücünü çoğaltan protezler. Ama artık bizler protezleriz, makinenin protezleri. Biz bağlandıkça makine gücüne güç katıyor. Biz ise bağlandıkça ölüyoruz.

“Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun” mottosu, Ellilerde Amerikan varoşlarında hayatta kalmak için yasaları ihlal eden yoksul Nick Romano’ların çaresizliğini yansıtıyor. Filmdeki avukatın deyişiyle, “Bu çocuğu üreten mahalleleri ortadan kaldırmazsak, onlarcası onun yerini almak için türeyecek, yüzlercesi, binlercesi. Varoşları yıkıp yeniden inşa etmezsek, hangi kapıyı çalarsanız çalın, karşınıza Nick Romano çıkacak”. Şimdi kentin kıvrımlarını yıkma işini üç kuruşa yoksul gençlere yaptırıyorlar. Hangi inşaatın kapısını çalarsanız çalın, karşınıza Nick Romano çıkacak. Yine hızlı yaşıyor ve genç ölüyorlar. Zamanı öldürmeliyiz, yoksa o bizi öldürmeye devam edecek.

23 Eylül 2018 Pazar

YOKSA SİZ İDİOT MUSUNUZ?

Michael Sowa, "Sahiplerinin sesi"

Pieter Brueghel, "Körler", 1568
RAHMİ ÖĞDÜL
21.09.2018

Maya inanışına göre insanların, henüz yaratıldıklarında ufkun ötesini görebilme yetenekleri varmış ama tanrılar, bu kadar güçlü olmasınlar diye gözlerine kum atmışlar (Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı, Can). Şimdi sadece burunlarının ucunu görebiliyorlar. Burnumuzun ucunda cep telefonları, ekranlar ve vitrin camları.
Bırakın ufkun ötesini, yeryüzüyle gökyüzünü ayıran o çizginin, ufuk çizgisinin bile farkında değiliz. Ufuk çizgisi diye vitrinleri ve ekranları bellettiler bize. Vitrin camlarının ardında metalar; metalara kavuşabilmenin hayalini kuruyoruz.

Ne yazık! Ufuk çizgimiz yok, ufkun ötesi de. Sadece burnumuzun ucu. Oysa ufuk çizgisi, görünür olan ile görünmez olanı ayıran sınırdır. Ufkun ötesinde ‘terra incognita’ uzanıyor, bilinmez topraklar. ‘Terra incognita’, keşifler çağında sömürgecileri kışkırtmakla kalmadı sadece, düşünceyi de yerinden etmiş, göç etmeye zorlamıştır. Düşünmek; sağduyunun, durmadan geri gelen aynının alanı olan çemberi terk etmek ve çizginin ötesindeki bilinmez topraklara doğru göç etmek. Göçebe düşünce yurduna her dönüşünde sırtında başka dünyalardan kasırgalar getirmiştir.

Malamud’un ‘Fixer’ romanındaki kahramanı Yakov’un sırtında da Spinoza’nın Etika’sını okurken kopan kasırga vardır: “Birkaç sayfa okudum ve sırtımda bir kasırga varmışçasına okumaya devam ettim. Her sözcüğünü anlamasam da bu tür fikirlerle uğraştığınızda uçan süpürgeyle yolculuğa çıkmış gibi hissediyorsunuz, nefesiniz kesiliyor. Artık aynı insan değildim.” Yakov, çıktığı yolculuktan geri döndüğünde değişmiştir, Homeros’un Odysseus’u da: “Odysseus sonunda İthaka’ya ayak bastığında İthaka’yı tanıyamaz ve onu da ilk anda köpeğinden başka hiç kimse tanımaz” (Cassin, Nostalji, Kolektif). Ufkun ötesine yolculuğa çıkan, her geri döndüğünde çemberin içindeki yabancıdır. Düşünce geri dönmüş ve çemberde fark yaratmış ve bir gedik açmıştır.

Ufuk çizgisi mevcut olan ile henüz mevcut olmayanı, reel olan ile sürreal olanı, aktüel olan ile virtüel olanı, varlık ile oluşu ayırıyor. Ufuk çizgisi hayal gücünü kışkırtıyor. Hayal gücü, dünyamızın başka türlü olabileceğini şimdi ve burada deneyimleyebilmektir. Varlık âleminden oluş âlemine geçebilmek. Tanrılar, kendi hükümranlık alanlarına, mevcut olana gömülü yaşamımızı istiyor. Hükümranlık alanları kölelik düzenidir çünkü, toplumun ve doğanın alabildiğine sömürüldüğü. Ve özgürlüğü görmeyelim diye, durmadan kum atıyorlar gözlerimize. Çemberin içinde körler körlere yol gösteriyor. Çemberin içinde “idiotes” yaşıyor.

Yunan kent devletlerinde kentin demokratik yönetimine katılmayanlara “idiotes” denirdi (C. Ruby, Siyaset Felsefesine Giriş, İletişim). Bu sözcük günümüzde alık, budala, aptal anlamına gelen idiot sözcüğüne dönüşmüş. “Yunanlılar şehrin işlerine karışmayan yalnız yurttaşa, başka bir deyişle başkalarına bir şey sunamayan ve iz bırakamayan, varoluşu yersiz, doğuştan sıfatı olmayan “yalıtık”, önemsiz bireye idiotes derler”. İnternet’teki New Testament (Yeni Ahit) sözlüğüne baktığınızda da idiot olduğunuzu göreceksiniz, sakın şaşırmayın: “Hükümdarın, kralın karşısında yer alan sıradan kişi.”

Hükümdarın hükümranlık alanındaki sıradan kişilere “idiotes” denmesi gücendirmesin sizi. Ama öylesiniz. Ve tüm eğitim sistemi “idiotes” üretimine dayanıyor. Ufuk çizgisi olmayanların üretimi. Ufkun ötesini göremesek de keşke görebilmek için yolculuklara çıkabilseydik, döndüğümüzde kasırgalar taşırdık sırtımızda ve kısır döngünün çemberinde gedikler açardık. Ufuk çizgisinin ötesi henüz görünürlük âlemine çıkmamış gizil güçleri barındırıyor, fakat duyumsayamıyoruz. Gözlerimize kum atmakla kalmadılar, tüm duyumsama gücümüzü de körelttiler. Burnumuzun ucundakileri gerçek sanıyoruz. Gerçek! Nasıl da aldatıcı bir sözcük. Robert Musil, “Bir günlüğüne dünyayı yönetmeniz istenseydi ne yapardınız?”sorusunu, “Gerçekliğe son vermekten başka seçeneğim olmazdı” diye yanıtlıyor (Niteliksiz Adam).

17 Eylül 2018 Pazartesi

YOLDAN ÇIKMANIN DAYANILMAZLIĞI

RAHMİ ÖĞDÜL
14.09.2018

Yoldan çıkmak’, motorlu taşıtlar için de kullanılan bir deyim. Taşıt yoldan çıktığında yaşanacak olan kazadır; öngörülebilir olanın alanından çıkıp öngörülemez olanın, rastlantının alanına girmek. “Yoldan çıkan kamyon” haberlerinden yoldan çıkmanın ne tür sonuçlar doğurabileceğini biliyoruz. Ve otoyollar, taşıtların yoldan çıkmamaları için bariyerlerle şeritlere ayrılmış.

Peki, bir insan yoldan çıkarsa ne olur? Tabi ki yine kaza olur. Kaza, öngürülemeyen, beklemedik olay. İnsanlara taşıt muamelesi yapıldığı despotik toplumlarda mekân öngörülebilir olanın alanı olarak, otoyollar şeklinde inşa edilir, bireylerin kendilerine ayrılan şeritlerde, birbirlerine dokunmadan hareket etmeleri için. Aksi takdirde beklenmedik olaylar, mevcut şeyler düzenini değiştirebilir, başka bir dünya kurulabilir. Başka bir dünyanın nasıl kurulabileceğini Lukretius’tan biliyoruz: “Atomlar boşlukta paralel olarak düşerler. Bu atomlardan biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı, bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler.” Bireylerin şerit ihlali yaparak çarpışmaları, çarpışarak başka bir dünya yaratmaları mümkün. Ama iktidar için bir felaket olurdu bu. O yüzden atomların yoldan çıkmalarını yasaklamıştır.

İktidar felaketleri çok sever ama, yoldan çıkmış atomların yarattığı felaketleri değil, kendi tasarladığı felaketleri. Doğal ya da toplumsal. Bunlar, yaratıcı yıkımlardır. Picasso haklı: “Her yaratıcı edim bir yıkımla başlar”. Bir avangard olarak iktidar yıkımlardan beslenir. Doğal bir felaket olan depremin nasıl da kapitalist yaratıcı bir yıkıma dönüştürüldüğünü kentsel dönüşüm projelerinden biliyoruz. Depremi bir tehdide dönüştürerek bizi yerimizden yurdumuzdan etti. İktidarın asfalt zemininde toplumsal deneyimler bir felaket olarak yaşanır. Doğal ve toplumsal bağlar parçalanırken, geriye kendi şeritlerindeki yapayalnız atomlar kalmıştır. O yüzden, modern deneyimleri de pek sever. Walter Benjamin’in I. Dünya Savaşı’na dair gözlemleri modern deneyimi tüm şiddetiyle duyumsatır bize: “Bir zamanlar okula atlı tramvayla giden bir kuşak, artık bulutlardan başka her şeyin değiştiği topraklarda, çıplak gökyüzünün altında buluverdi kendini. Ve bulutların altında, şiddetli patlamaların, akıntıların ortasında kalakaldı küçük, korumasız insan bedeni.” İktidar bizim için yeni yıkımlar tasarlıyor; şiddetli patlamaların ortasında kırılgan bedenlerimizle tek başımıza kalalım diye. “Yozlaştıran, doğru yoldan saptıran iktidardır” (Alain Badiou, Gerçek Yaşam, Sel).

Bizim için yaratıcı yıkım, kazalardır. İktidar, yeryüzünün içkin bağlarını yıkarak iş görüyorsa bizim için yaratıcı yıkım, kazalar, karşılaşmalar örgütleyebilmektir; kopardığı bağları yeniden kurabilmek için. Yaratıcı edim, yoldan çıkmak, iktidarın dayattığı ve yürümeye zorladığı asfalttan sapmaktır: “Normallik asfaltlanmış yoldur; yürümesi rahattır fakat üzerinde tek bir çiçek bile açmaz” (Van Gogh). Asfalt yol, fiziksel mekânın yolu da olabilir, zihinsel, davranışsal, duyusal yollar da. Ara yollara sapmadan, çiçeklerle, yaşamın kudretiyle karşılaşamazsınız. Ama ara yollar yasaklanmıştır. Sokrates gençleri yoldan çıkardığı için yargılanmıştı: “Gençlerin önceden saptanmış yollara girmemesini, sitenin gelenek göreneklerine itaate mahkûm olmamasını, yeni bir şeyler yaratabilmesini, gerçek yaşama dair farklı bir yönelim önermesini sağlamaya çalışmak” (Badiou).

İngilizcede kaza anlamına gelen ‘accident’ sözcüğü, felsefede ‘ilinek’ anlamına da geliyor; nesneyi soyutlarken hesaba katılmayan özellikler. İktidar kazalara, hayatı soyutlarken göz ardı edilecek ilinekler olarak bakıyor ve tekil olanı gözden kaçırıyor. Tekil olan, yoldan çıkan ve soyutlanamayandır. Kaza eseridir ve kazaları çoğaltacak olandır. Örgütlendiklerinde kaza “geliyorum” diyecek.

7 Eylül 2018 Cuma

SIRT ÇANTANIZDA NE TAŞIYORSUNUZ?

RAHMİ ÖĞDÜL
07.09.2018

Georg Simmel anlatıyor: “Acemi erler ağır bir sırt çantasıyla uzunca bir yürüyüşten kışlaya dönüp de sırt çantalarını indirdiklerinde, genelde hemen dengelerini bulamaz, bir süre oraya buraya sendelerler. O zaman astsubay ‘Gördünüz mü?’ der. ‘İnsan sırt çantasına yaslanır.’” Simmel, insana güven ve denge sağlayan şeyin yük olduğunu söylüyor (Felsefi Minyatürler, Dost). Demek ki sırtımızda yükümüz olmasaydı dengemizi yitirecek ve güvensiz hissedecektik kendimizi. Oysa hayatımıza yüksüz başlamıştık, “kendiliğinden dönen tekerlekler” olarak. Şimdi bırakın dönmeyi, yere çakılmış vaziyetteyiz. Yaşarken, ne çok şey yüklemişler sırtımıza. Ama merak etmeyin, bizi düşünüyorlar. Sırt çantasına yaslanmazsak düşebiliriz.

Neler var acaba sırt çantanızın içinde? Gereksiz yüklerden kurtulmayı hiç düşünmediniz mi? Hafifleme duygusunu. Yüklerin altında eziliyoruz. Yük, tanrıların cezası. Sisifos’a baksanıza, bıkmadan usanmadan dünyanın yükünü sırtında taşıyor ve gıkı bile çıkmıyor. Ya Atlas’a ne demeli? Atlas, Olimpos Dağı’ndaki tanrılara savaş açmış ve kaybetmişti. Ve tanrılar kestiler cezasını, şimdi gök kubbeyi omuzlarında taşıyor. Gök kubbeyi değil, tanrılar kendilerini taşıttırıyor; göklere yerleşenlerin ağırlığı altında eziliyoruz. Hiyerarşik düzenin tepesindekiler kendi mitlerini uydurmuş ve bizim payımıza da yeryüzünde yük taşımak düşmüş. 14. Louis kendisini güneş-kral ilan ettiğinde mitolojideki Tanrı Apollon figürünü yakıştırmıştı kendisine. Sabah, suların altından çıkıp göğe yükseliyor ve bütün gün evreni yönettikten sonra akşam olduğunda derin sularda istirahata çekiliyordu. Güneşi bile bize taşıttılar. İktidarı taşımaktan bıkmadınız mı? Hafiflemeyi hiç mi özlemediniz?

Özleyemezsiniz, çünkü sırtınızı yüke yaslamanızı öğütlediler, yoksa dengeniz bozulacak. Dengemiz bozulmasın diyedir sırtımızdaki yükler. Daha fazla yük, daha fazla denge. Denge, düzen demektir. Dengemiz bozulursa düzenleri bozulacak, yer ve işlevleri sabitlenmiş mevcut şeyler düzeni. Dengeye nasıl da körü körüne bağlıyız; körleştik, ok yaydan çıkmış, fakat göremiyoruz: “Zaman oku görünmüyorsa, madde görmez, dengeye körü körüne bağlı kalır; zaman oku ortaya çıktığındaysa, madde dengeden uzaklaşmış olarak görmeye başlar” (Prigogine, Kesinliklerin Sonu, Sarmal). Sırtınızdaki yüklerden kurtulmadan, dengenizi bozmadan göremezsiniz. Göremezsiniz gelmekte olanı; gelmekte olan, mevcut şeyler düzenini değiştirecek. Ama yine de siz bilirsiniz. Dengeniz bozulursa, hafifleyeceksiniz.

Düzenin zamanı döngüseldir, hep aynı olanın durmadan geri geldiği kısırdöngü. Despot yerinden olmak ister mi? O yüzden aynı olanı durmadan geri getiriyor. Sisifos’u döngüsel zamana hapsettiler. Kısırdöngü içinde kıskıvrak yakaladılar bizi; sırtımızda ağırlık, kuvvetsiziz. Oysa yaşam nasıl da kuvvetli; denge ile dengesizlik, düzen ile düzensizlik, kozmos ile kaos arasındaki bitimsiz geçişler, dinamik süreçler. Siz hiç hayatın donup kaldığını gördünüz mü? Ama bizler iktidarın zamanında donup kaldık. Nobel ödüllü kimyacı Ilya Prigogine, “madde dengedeyse kördür” diyor. Châtelet “maddenin siyaseti”nden söz ediyor: “İnsan kuvvetlidir, insan maddedir” ve ekliyor: “kuvvet; buna özgürlük de denir” (Deleuze, F. Châtelet’nin Felsefesi, Bağlam). Kuvvet ya da özgürlük, zaman okunu görebilmektir. Zaman oku, kısırdöngünün çemberini çatlattı bile. Yaşamın kuvvetleri sızıyor içeri.

“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç.” Geri dönemeyiz artık. Zaman oku fırladı; geri dönüşü olmayan dinamik süreçlerdeyiz, yaşamın kudreti. Birazdan gecenin karanlığı çökecek yeryüzüne. Ve gece yeni zamanlara gebe. Zamanlar ise yeni biçimlere. Hâlâ dengeden mi söz ediyorsunuz? Yol ağızlarındayız, karar ile kararsızlık arasındaki o ince çizgide. Ama zaman kararını çoktan verdi. Zaman yeni biçimler doğuracak: “Biz zaman okunun çocuklarıyız” (Prigogine).

31 Ağustos 2018 Cuma

YARASINI ARAYAN ANNELER

Guercino, "Kuşkucu Thomas", 1621, detay

Fotoğraf: Bahadır Altan
RAHMİ ÖĞDÜL
31.08.2018

Çocukluktan kalma yaramız var; çoktan kurumuş, izi kalmış sadece. Bir de sürekli kanayan yaramız; durmadan kabuğunu kanırttığımız. Çocukluk yarası bize çocukluğumuzu, yitirdiğimiz yeryüzünü hatırlatır. Diğeriyse dünyaya açık olmanın yarası; evi terk edip yollara düştüğümüzde açılan yara; yolda oldukça hep kanayan, bir türlü kabuk bağlamayan. Richard Sennett, Oidipus’un iki yarasından söz ediyor: “Oidipus’un bedenindeki iki yaradan biri gizlenemeyen bir köken yarası, diğeri de iyileşmiyor gibi görünen gezgin yarasıdır” (Yabancı, Metis). Oidipus ülkesinden ayrılıp uzaklara gittiğinde kökeniyle ilişkisini yitirmiştir. Ama kimliğini öğrenmek isteyenler, bedenini incelemek zorunda kaldıklarında aradıkları kanıtı ayak bileklerinde bulurlar. Ayak bileklerinde çocukluktan kalma bir yara izi vardır. Oidipus, Yunancada “ayak bilekleri deşilmiş” anlamına geliyor.

Bedeni bir ağaç gibi, hiyerarşik katmanlardan oluşmuş yerleşik bir yapı gibi düşünenler var; onlara kalsa ayaklar, gövdeden çıkan ve bedeni toprağa bağlayan köklerdir. Oysa beden yürür, yürüdükçe kendi yolunu açar ve yürürken yaratır kendini, köklerini yitirmiştir; bir rizom, ayrık otu. Ayaklar, bedenler arasında bağlantılar kuran bağlaçlardır. Oidipus yeryüzünde dolaşırken ayakları bağlaca dönüşmüş ve kökenini yitirmiştir. Fakat ille de kökenini öğrenmek isteyenler, kök diye tutturanlar ayaklarına bakınca bileğindeki yara izini görmüşler. Kökler, kimliklendirmeye yarıyor. Devletler için bedenler ağaçlardır ve toplum soyağaçlarından oluşmuştur; bedenler kök salmak zorunda: “Çoğu kişi kimlik kriterine önem vermez, hatta bunun farkında bile değildir. Hitler öncesi Almanya’sında, kimileri Yahudi olduklarının dahi bilincinde değildi; ta ki Naziler onları buna zorlayana kadar” (J. Sémelin, Arındırma ve Yok Etme, İletişim). Soyağaçları en çok soykırıma yarıyor. Soykırım, bahçıvanın bahçesini zararlı bitkilerden arındırma yöntemi. Ayrık otlarına ise hiç tahammülü yok; yatay bağlantılar kurdukça tekilleşen ve bahçesinin düzenini bozan ayrık otları.

Ayaklar kök değil ki saksıya dikesin. Ayaklar, yersiz yurtsuzlaşmaya meyilli. Yürüyen, yürüdükçe olmadık şeyler arasında bağlantılar kuran ayaklar. Çocukluktan kalma ayak bileğindeki yara izi bir kökeni, kimliği gösterebilir mi? Çocukluk, yitirdiğimiz ortak ülkenin adıdır, yani yeryüzü. Çocukluktan kalma yara izleri, bir etnisiteye, bir dine, bir mezhebe, bir kimliğe aidiyeti değil, bir zamanlar yeryüzüne, oyuna, oyulcul bir yaşama, çocukluk ülkesine ait olduğumuzu gösterebilir ancak. Biz de çocukluk yaralarımıza bakıyoruz ama devleti değil, yitirdiğimiz yeryüzünü hatırlıyoruz. Çocukluk izleri belleklerdir, yeryüzünü hatırlatır. Çocukların kökeni yoktur, köksüzdürler; şeylerin arasında devinen ve her şeyi her şeyle ilişkilendiren ayrık otları. Ya da Nietzsche’nin deyişiyle “kendiliğinden dönen tekerlekler”. Çocukluk yarasından köken çıkarmak, devletçi zihniyetlerin işidir.

Bir de anneler vardır. Çocuklar, annelerin kanayan yarasıdır, asla kapanmaz; kapanırsa yürekleri kurur sonra. O yüzden gözlerinin önünde olsun isterler, yaralarına dokunmak, yaralarını iyileştirmek için. Anneler çocuklarını yaralarından tanır. Ama çocukları, gecenin karanlığında kaybeden devletler vardır. Bir gece yaralı çocuk, yarasıyla birlikte ortadan kaybolur. Anne yarasını ve yarasını taşıyan bedeni yitirmiştir. O geceden sonra yitirdiği yarası yüreğine yerleşir. Cumartesi Anneleri, kanayan yürekler. Yürekler, sızılarla birbirine bağlanan ayrık otları. Anneleri, yaraları birleştirir. Yara, umut demektir. Yara, yitirdiği bedenine bir gün kavuşabilme umuduyla kanar durmadan. Kanayan yürekleriyle çağırırlar çocuklarını. Çocuklar, bir gün karanlıktan çıkıp gelecek. Çocuklar mutlaka gelmeli; onlar geleceğimiz. Çocuklarla birlikte özgürlük gelecek. Ve birlikte yeryüzü şarkıları söyleyeceğiz.

24 Ağustos 2018 Cuma

ŞİMDİ CANAVAR OLMAK VARDI!



RAHMİ ÖĞDÜL
24.08.2018

Canavarı düşman bellettiler bize, yedi başlısı vardı, ağzından ateş çıkaranı. Ve öldürdüğümüzde kahraman olacaktık. Canavarlar icat ettiler, öldürdük. İktidar kendi bekası için canavarlar icat etmek zorunda. Ama canavarlarını öldürerek tüketemezsiniz, asıl mesele canavar üreteni ortadan kaldırmak. Canavar da biziz, kahraman da. Canavarları bizden yaratıyor ve sonra bizi bize kırdırıyor. Niye yatay bir düzlemde yan yana gelerek biz bir canavara, canı olana dönüşemiyoruz ki? Canavarın canı vardır; iktidarın üretmediği, dolayısıyla yok edemeyeceği canlı bir bedene dönüşmek. Aradan iktidarı çıkarın, geriye kalan toplumsal beden canavardır ve çok güzeldir.

Canavarı ‘uyumsuz öğelerin birleşimi’ olarak tanımlayan Alfred Jarr klasik güzellik anlayışını reddetmiştir: “Ben kendine özgü, tükenmez her güzelliği canavar olarak tanımlarım.” Klasik güzellik, bütün ile parça arasındaki sayısal simetriye, uyuma dayalı kanonik bir beden anlayışıdır. Ve bedenin kanonlaşması, akışkan olan bir şeyin kalıba sokulması. Kanonik beden anlayışında parçaların kendi başlarına bir değeri olmadığı gibi, güzel de değillerdir. Ancak bütünün içinde, bütüne orantılı ve uyumlu bir şekilde katıldıkları ölçüde değer kazanırlar.

Hükümdarın baş, işçilerin ve köylülerin ayaklar olduğu hiyerarşik bir toplum kanonik bir bedendir. Ayaklar kendi başlarına hiçtir. İktidar açısından ‘ayaklar baş olursa kıyamet kopar’, muhalefete göreyse ‘akılsız başın cezasını ayaklar çeker’. İktidar için hiyerarşik bütün güzeldir. Bu yüzden aynaya baktığında kendini güzel buluyor. Oysa canavar öyle mi? Canavarın bedeni uyumsuz parçalardan oluşmuştur, tek tek parçaları da güzeldir ve değerli, bütünü de. Kadim zamanların canavar imgelerine bakın! Doğanın tek tek parçaları birleştirilmiştir.

Yunanlıların Chimera’sının gövdesi aslandır, sırtında keçi kafası vardır, kuyruğu yılan. Ya da Çin ejderhasının gövdesi yılandır ve yine uyumsuz öğelerin birleşimidir: kartal pençeleri, geyiğin boynuzları, devenin başı, boğanın kulakları, kaplanın bacakları ve yarasa kanatları. Ve iktidarın aynasından baktığımız için canavar çirkindir. Bakışımız, uyumlu parçalardan oluşan bir bütünü güzel olarak algılayacak şekilde evcilleştirilmiş. Ve modern toplumlarda biçim, norm ile yargılandığında, uyumsuz parçalardan oluşan bedenler norm dışı ilan edilecektir.

Doğa, tüm zamanların canavarı. Üst paleolitik dönemdeki canavar imgesi (teriantrop), doğanın bedenleştirilmesidir; insan, doğanın tekil parçalarını yan yana getirerek doğayı bir canavar olarak imgeleştirmiş. Baykuş gözleriyle, geyik boynuzlarıyla, ayı pençeleriyle, iki ayağı üzerinde duran bir yaratık. Hıristiyanlıkta Aziz George’un öldürdüğü yedi başlı canavar da doğadır, insan doğası. Doğa topyekûn düşmandır, öldürülmeli. Ve doğa, modern zamanlarda akılla yenilmesi gereken baş düşmana dönüşmüştür.

İktidar doğaya karşı kendisine müttefik ararken kapitalist üretim bandında bir başka canavar ortaya çıktı. Burjuvazi, feodal bütünü parçalayıp parçalarını kentlerdeki fabrikalarda bir araya getirdiğinde proletaryayı yaratmıştı. Mezarlıktan toplanan ceset parçalarından yaratılmış Frankenstein canavarı. Ve burjuvazi kendi yarattığı canavarın kendisini öldürmesinden korktuğu için bu canavarı ortadan kaldırmış ama bu sefer de zombileri yaratmıştır. Artık zombiler yürüyen cesetlerdir: “Anlamsız fakat doymak bilmez açlıklarıyla” her şeyi “silip süpürmek... isteyen” zombiler (Luckhurst, Zombiler, Koç). İktidar, ayrıştırıp hiçleştirdiği parçalardan beyinsiz ve belleksiz zombiler üretti, düşünmeden tüketmeleri için. Oysa Jarr canavarı ‘tükenmez güzellik’ olarak tanımlamıştı, ‘uyumsuz öğelerin birleşimi.’ Ayrı düşürülmüş doğal ve toplumsal parçaların yatay düzlemde kendiliğinden yan yana gelişlerini bir düşünsenize; o tükenmez güzelliği. Şimdi canlanma, canavar olma zamanı.

23 Ağustos 2018 Perşembe

KONUŞANLAR YAŞAMAYANLARDIR

RAHMİ ÖĞDÜL
17.08.2018

Kasaba meydanındaki kahvede oturuyorum. Arkadaki masadan aralara ‘amk’lerin sıkıştırıldığı konuşmalar geliyor. Dönüp bakmıyorum. Yüzlerin ne önemi var ki tabii ki konuşanlar, kasabanın eril toplumsal bedenidir. Ama erilliğin seslerini de bir müzikal dinler gibi dinliyorum. Konuşulanlar kasabanın sıradan, gündelik olaylarıdır ama olaylar âdeta bir müzikalde geçiyor. İstanbul Türkçesinde yitirilen dilin melodisi buradaki konuşmalarda hâlâ devam ediyor. Ağızlar, bir melodiyi birlikte icra eden enstrümanlardır.

Dil, birlikte icra edilen ve her icra edildiğinde değişikliklerle yeniden üretilen çok sesli bir müzik ama melodisini yitirince dil de kurudu ve dil ile birlikte bizler de. Dil kalabalık bir orkestrayla icra edilirken orkestra dağıldı ve yapayalnız kaldık. Ve sololarımız giderek yavanlaştı ve sonunda sadece kakofoni üretir olduk. Ağzımızdan çakıl taşlarının çarpışmasını andıran gürültüler çıkarabiliyoruz ancak ama bu dil değildir. Dil, doğal ve toplumsal ritimler eşliğinde bedenlerini bir enstrüman gibi kullanan, birbirlerini dinleyip birlikte çalan ve doğaçlama diyaloglar üretenler tarafından icra edilir, bir tür ‘jazz session’. Kimseyi dinlemiyoruz artık, sadece kendi kakofonimizi seslendiriyoruz. Ve kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. 

Dil hapishaneyse, bizlerin yaşadığı tecrit hücresidir. Oysa konuşarak dilin duvarlarını çatlatmış ve dili birlikte zenginleştirmiştik. Sözcükler gözenekli ve geçirgendi, olmadı kırardık. Şimdi sözcüklerimiz kalın kabuklu, içlerinde tutsak kaldık. Kapatıldığımız dil iktidarın dilidir, ayrıştırmanın ve nefretin dili. Sözcüklerin dört duvarı içinde biz bize kaldık. Sözcükler bir bıçak gibi, bizden olmayanlara saplandıkça yaralıyor, öldürüyor da. Sözcükler hem silahımız hem tecrit hücremiz. Başkalarını dışlamakla kalmıyor, kendimizi de tecrit hücrelerinde toplumsal ölüme mahkum ediyoruz. Sözcükler mezarlarımız bizim.

Mezar taşlarımızda kimliklerimiz yazılı. Ya da kimlikler, mezar taşlarıdır. Konuşanlar yaşamıyor, çoktan ölmüşler. Baksanıza kullandıkları sözcüklere; yaşama, oluşa, birlikte yaşamaya dair hiçbir şey barındırmıyor. Sadece ölümden ve öte dünyadan söz ediyorlar. Ölüler konuşuyor. Herkes kendi mezarından sesleniyor birbirine. Ve hücrelerin içinde sadece ölüm yankılanıyor, ölümü çoğaltıyoruz.

Oysa dili ölüler değil, yaşayanlar icat etmişti, birlikte yaşamak ve yaşamı çoğaltmak için. Ama dil, ölülerin dünyasından sesleniyor şimdi. Dil de ölüdür, fosilleşmiş. Fosil yakıtlar gibiyiz, mezarların içinde için için yanıyoruz. Şairin “Sen yanmazsan/biz yanmazsak/nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerini yanlış anladık. Yanmayı fosil yakıtların yanması sandık. Yeryüzünü aydınlatmak isterken kararttık ve tükettik. Ama güneş gibi yanabileceğimizi, ışıdıkça yaşamı çoğaltan mekânlar yaratacağımızı hiç düşünmedik. Çünkü yanmayı bize iktidar öğretmişti, kendi üzerine kapanıp için için yanmayı, tıpkı kor gibi. İçin için yanmak ölümdür. İçin için yandıkça arzularını gerçekleştiremeyen, kendini tüketen kederli varlıklara dönüştük. İktidarın istediği de buydu, çünkü rahip ve despot kendi iktidarları için kederli bedenlere muhtaçtır (Spinoza).

Dil kendi üzerine kapandıkça kudretini yitirir ve keder üretirir sadece. Dil de bir yanmadır, ya mezarına kapanıp için için yanar ve ölümü çoğaltır ya da bir güneş gibi ışıyarak yaşamı ve neşeyi çoğaltır. Dilin duvarlarını birlikte konuştukça çatlatabiliriz ancak ve sınırını ufka doğru genişletebiliriz. Ama konuşanlar, mezarlarındaki ölülerdir. Oysa dil bir mezarlık değil, içinde bin bir türlü canlının yaşadığı bir coğrafyadır. Marx’ın İsa’ya atfen söylediği gibi, “Bırakın ölüleri, kendi ölülerini gömsünler!” Biz yaşamdan, yaşamı çoğaltmaktan ve birlikte yaşamaktan konuşalım.