29 Haziran 2018 Cuma

NE O, NE O, NE O, DENİZ OLUNMALI!

Hokusai

RAHMİ ÖĞDÜL
29.06.2018

Kıyıda tuhaf, ayrıksı biçimler. Açık denizin çalkantılı, kaotik sularında doğmuş ve dalgalarla kıyıya taşınmışlar. Bu yabanıl biçimler kıyıdan merkeze ulaştıklarında sıradan, evcimen nesnelere dönüşecekler. Merkez normun, norma göre biçimlenmiş formların alanı. Merkez, en yabanıl olanı bile evcilleştirebiliyor. Ve akışkan olanı katılaştıran, biçim dayatan norm, kendi üzerine kapandığında kısır ve kokuşmaya yazgılı bir düzendir artık. Sadece formlar basmakalıp değildir, düşünceler de. Van Gogh normun dayattığı formlarla boğuşurken, klişeye düşmemek için az uğraşmamıştı: “Normallik asfaltlanmış yoldur: yürümesi rahattır fakat üzerinde tek bir çiçek bile açmaz.” Rahat yoldan yürümek yerine ara yollara sapmış, kendi patikasını açmış, kıyıya, denize ulaşmıştı. Yaratıcılık, merkezin dışındaki çalkantılı sularda. Merkez ölü bir noktadır, kokuşmuş durgun suların, form denilen ölü kabukların yeri. Romantizmin kurucularından Alman filozof Herder de 1769’da bu ölü noktadan kaçmış ve çalkantılı sulara, açık denize açılmıştı: “Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor… Kıyıdayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı”.

Ölü formları yücelten merkezin bir süre sonra katılaşıp devasa bir nekropolise, ölüler kentine dönüşme tehlikesi vardır. Ve ne zaman başı sıkışsa, katılaşmaya yüz tutsa açık denizin çalkantılı sularında ortaya çıkan ve kıyıya vuran yeni biçimlere tutunacaktır. Yirminci yüzyılın başında Batı'da, yerli halkların ürettikleri “primitif” denilen sanata yönelik müthiş bir ilgi patlaması yaşanmıştı. Müzelerde, fuarlarda, galerilerde, antikacı dükkânlarında, sanatçıların atölyelerinde, her yerde bu egzotik nesnelere rastlanıyordu. Merkezin evcil formları kıyıdan gelen yabani formlarla melezleşerek hayatta kalmayı başardılar. Özellikle yeni çıkış yolları arayan avangard sanatçılar, burjuva değerlerine bir tepki olarak yerli halkların sanatına yöneldi ve sonuçta primitivizmle birlikte anılan dışavurumculuk gibi yeni sanat üslupları çıktı ortaya. Dışavurumculuk, kübizm, dada, sürrealizm gibi Batı’daki pek çok avangard hareketin içine sızan bu Batı-dışı yabani formlar, kurumakta olan merkezi yeniden canlandırdı.

Merkez bir mezarlığa dönüşmeye yüz tuttuğu her seferinde çalkantılı sular, kıyılar imdadına yetişmiştir. Yeni ve farklı olan kıyılarda ortaya çıkıyor ve merkezi canlandırıyor. Mitoloji de bize böyle söylüyor. Venüs’ün doğumunu anlatan mite göre Kronos, babası Uranüs’ün cinsel organını kesip denize atmış ve oluşan köpükten Venüs, güzellik tanrıçası doğmuştur. Roma’daki Venüs, Yunanlıların Afrodit’idir. Yunanca “aphros” sözcüğü deniz köpüğü demek. Güzel olan köpüktür, geçici olan. Venüs bir deniz kabuğu üzerinde kıyıya taşındı ve ardından merkezde tüm zamanların kanonik bedenine, güzelliğin normuna dönüştü. Ve norm haline geldiğinde kendisini kıyıya taşıyan ölü kabuktan bir farkı kalmamıştır. Merkez ölü kabuklarla, formlarla doludur.

Kıyıda doğan ve merkeze taşınan, uyumlu parçalardan oluşan güzel beden, Venüs’ün bedeni merkezde bir kabuğa dönüştüğünde, yine kentin kıyılarında doğan, bu kez uyumsuz ögelerden oluşmuş bir beden, Punk’ın bedeni tarafından yerinden edilmiştir. Alfred Jarry’in “uyumsuz öğelerin bileşimi” olarak tanımladığı canavarın bedenidir bu; bir kolaj beden. Yan yana gelmesi mümkün olmayan uyumsuz parçalar Punk’ın bedeninde bir araya gelmişti: Jilet, tampon, lavabo zincirleri, çöp torbaları, çengelli iğneler, plastikler. Gelgelelim merkeze sızan bu ucube biçim çok geçmeden evcilleştirilecek ve bir tüketim nesnesi haline gelecektir. Nitekim Punk bile moda oldu.

Merkez evcilleştirme alanıdır. En yabani, en aykırı, en ayrıksı biçimler bile evcilleştirilip sıradan bir biçime dönüşebiliyorsa direnişi biçimde değil, biçimsiz olanda aramalı. En asi olan bile merkeze taşındığında kabuklaşacak. Biçimsiz, görünmez olandır. Görünmez olmak, yüzeye çıkmalarıyla birlikte mevcut düzeni değiştirecek tüm gizil kuvvetleri bünyesinde taşıyan çalkantılı bir denize dönüşmektir. Dalga olup kıyıya vurmak. Her dalgada kumsaldaki çakılların düzeni değişecek. Ve köpükleri merkeze taşıyıp katılaştırmayalım artık. Köpükler güzeldir ama Şair’in dediği gibi, “Ne o, ne o, ne o/Deniz olunmalı!” Kuvvet olup, dalga dalga, kıvrım kıvrım yayılmalı. İnsan da kıvrımlı bir denizdir. Yüreklerinizi açsanıza! Yüreklerimiz derya deniz. Yüreklerimizin her atışı kıyıya vuran dalgalardır.

22 Haziran 2018 Cuma

ASİ RUHUN GALERİDE İŞİ NE?

RAHMİ ÖĞDÜL
22.06.2018

Uçsuz bucaksız uzamı duvarlarla bölüp bir içerisi yarattığınızda, bedenlerin doğal ve toplumsal kuvvetlere maruz kaldığı, birbirlerinden etkilendiği ve birbirlerini etkilediği, evrenin tüm akışlarına açık alanı dışarıda bırakırsınız. Dışarısı belirsizliğin alanıdır, öngörülemez karşılaşmaların. Dışarısı sokaktır. Sokaklarda, farklı kimyaları olan bedenler birbirlerine karışıp yeni bileşimler, melez kimlikler yaratabilirler. İçerisi ise saflığın, saflaştırmanın alanı.

Saf ırk yaratmak üzere kapalı duvarların arasında yapay seçilime maruz bırakılmış köpekleri düşünsenize! Sokağa düştüklerinde hangi ırktan olduklarına bakmaksızın birbirleriyle çiftleşecek, saflıklarını yitirip melezleşeceklerdir. Coğrafi, kültürel, dilsel, dinsel etkilerle ayrı düşürülmüş insan topluluklarından saf ırklar yaratmak da yapay seçilim projesidir. Nazi Almanyası’nın liderlerinden Heinrich Himmler uygulanan cinsel sağlık politikasıyla 120 yılda saf Alman ırkı yaratacaklarını hesaplamıştı. Bu modern proje çöktü ama saflık arayışı hâlâ devam ediyor. Genetik kod yerini, sermayenin koduna bırakmıştır. Kapalı duvarların arasında, steril ortamlarda birbirine benzeyenler yaşıyor. Zenginler ve yoksulların duvarlarla birbirlerinden ayrıldığı kentlerde yoksullar kentin dışına sürülürken, kentlerin içi dışarısını, yani sokaklarını, meydanlarını, heterojen öğelerin karşılaşma alanı olan kamusal mekânlarını yitiriyor. Kentler korunaklı, yapay olarak düzenlenmiş devasa bir AVM’ye dönüşmüştür.

Kentin sokakları, insanların bir araya geldikleri, baskıları protesto ettikleri, topluca yürüyüşe geçtikleri, megafonlarla seslerini duyurmaya çalıştıkları, yani demokratik taleplerini dile getirdikleri, karşılaşmalara ve gelişmelere gebe özgürleşme alanlarıdır; politik hayvanın, ‘zoon politikon’un habitatı. AVM’lerde bunların hiçbirini yapamazsınız.

Günümüzdeki mekânsal düzenlemeler ve yasaklarla sokaklar, dolayısıyla kamusal mekân AVM haline gelmiştir. Devasa bir AVM’nin içine kapatıldık. Peki kentte hâlâ sokak, sokağın ruhu var mı? Bir dışarısı olarak sokağın bir ruhu vardı, her an isyan etmeye teşne asi bir ruh. 19. yüzyılda Baron Haussmann bu ruhu öldürmek için Paris’in labirenti andıran kıvrımlı sokaklarını düzleştirmiş ve kenti geometrik ve kontrol edilebilir bir düzleme yerleştirmiştir. Kentlerin doğurgan sokakları kısırlaştırıldı. Tıpkı Nazi Almanya’sında saf ırk yaratmak için, üremelerini istemedikleri bedenleri kısırlaştırmaları gibi.

Ve sanat dergilerinin birinde şöyle bir başlıkla karşılaşabilirsiniz: “Sokağın Asi Ruhu Galeriye Taşınıyor.” Sokak sanatçıları bir galeride sergi açmışlar. Hangi asi ruhtan söz ediyorsunuz? Ya da kentin kıvrımlarında hâlâ yaşıyorsa, asi ruhu niye galeriye taşıyor, neden steril bir ortamda bu doğurgan ruhu kısırlaştırıyorsunuz? Sadece asi ruh değil, sokaklar da galerilere taşınıp kısırlaştırılmıştır. Alışveriş merkezlerine dönüşen kent caddelerinin, kapalı sitelerdeki yolların galerilerden farkı ne? Galeri steril, yani kısır, beyaz bir küptür. Asi ruh sadece hapishanelere değil, galerilere de kapatılmak isteniyor. Oysa 60’larda asi ruh sanatçıların içine girmiş ve galerilerden dışarıya, açık havaya çıkmışlardı.

Gezi’de de aynısı oldu ve sözcüklerin, formların kabuklarını, duvarları çatlatmış, müthiş yaratıcı ve doğurgan bir ortam yaratmıştık. Asi ruhu galeriye kapatamazsınız, kapattığınız ölü formlardır, içleri boş kabuklar; o başka bir yere kaçmıştır. Galerilerde boşuna ruh çağırma seansları düzenlemeyin ya da kendinizi ve bizi kandırmayın. Sokak, ruh çağırma seanslarıyla gelmez, o hep dışarıdadır.

Ruhu boş kabukların içinde ya da içinizde aramayın. “Ruh derinin altında yatmaz. Bedenlerin... arasındadır. Birbirlerine karşı duydukları bağlanma isteğidir. Bir biçim değil, bir ritim, belirli bir titreşim hali, rezonans” (Bifo, Ruh İş Başında, Metis). Biçimleri galeriye taşıdığınızda ruh ve beden dışarıda kalmıştır. Galeri bedensiz ve ruhsuz bir küptür; formları izlemek için sadece gözler içeri girebilir; beyaz küp kirlenmesin diye bedenler içeri alınmamıştır. Mekânsal düzenlemeler ve yasaklamalarla kentler de bedensiz ve ruhsuz bir beyaz kübe dönüşürken ruhu, içleri boş kabuklarda, formlarda, nesnelerde, metalarda boşuna arıyoruz. Bir zamanların asi ruhları, grafiti sanatçıları da dekoratif bir öğeye, esnafın kepenklerini, dükkânının duvarlarını süslediği basmakalıp bir motife, nezihleştirme elemanına dönüşmüştür. Asi ruhu boş yere galerinin sokaklarında aramayın. Ruh dışarıda, bedenlerin arasındadır. Kabuklarımızı kırmamızı ve birbirimize doğrudan dokunup titreşmemizi bekliyor.

20 Haziran 2018 Çarşamba

KANONİK TOPLUM


RAHMİ ÖĞDÜL
15.06.2018

Despotun eline düşmeye görün, elinde oyun hamuruna dönüşürsünüz. Ülkeyi kendi oyun alanı, toplumu ise kendi imgesine göre biçimlendireceği bir kil kitlesi olarak görecek ve bir heykeltıraş edasıyla imgelemindeki toplumsal bedeni yaratmaya koyulacaktır. İmgelemindeki toplumsal beden, Salisburyli John’un 12. yüzyılda tanımladığı organlı bedendir, bir organizma: ‘Devlet bir bedendir.’ Despot bu bedenin başıdır; gözler, kulaklar ve ağız despotun savcıları, yargıçları ve valileri. Kolları ise kolluk kuvvetleridir. Ayaklar halktır, ayak takımı; işçiler, köylüler, üretenler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar ya da günümüzdeki tüm örgütsüz ve güvencesiz çalışanları tanımlayan prekarya.


Biçimi sadece sanatın, edebiyatın ya da mimarlığın konusu, bir estetik mesele olarak düşünmeyin. Biçim politiktir. Akışkan olan bir şeyi biçime sokmaya kalkıştığınızda politikanın, kanunların alanına giriyorsunuz demektir. Kanun sözcüğü Batı dillerinde ‘kanon’a dönüştüğünde, sadece yasaları vurgulamakla kalmadı, edebiyat ve sanattan tutun da hayatın her alanında ilke, kural ve sınırlarla akışkan olan bir şeye bir biçim dayatma meselesi haline gelmiştir. ‘Kanun’ ya da ‘kanon’ sözcüğünün, kamış anlamına gelen İbranice ‘kane’ ya da Yunanca ‘kanna’dan türediği ve ilk önceleri ölçüm sopası olarak kullanıldığı biliniyor. İngilizcedeki ‘ruler’ sözcüğünün hem cetvel hem de hükümdar anlamına gelmesi boşuna değil; hükümdar ölçüm sopasıdır. Gerektiğinde yeryüzünü ölçüp biçen, parsel parsel bölen emperyal bir sopadır, gerektiğinde kolluk kuvvetlerinin elinde kafamıza inen sopa. Ve finans-kapitalin en sömürücü, en ırkçı ve en emperyalist unsurları, yani ölçüm sopaları bir araya gelip diktatörlük kurduklarında bunun adı faşizmdir. Faşizm, kalın sopadır; sağlam olsun diye sıkı sıkı sarılmış çok sayıda çubuktan oluşan sopa anlamına gelen Latince ‘fascis’ten türemiştir. Sopa iktidardır. Heterojen unsurların yatay ilişkilerle kendi aralarında kurdukları toplumsal bedeni biçimsiz ilan edecek ve inşa edeceği kendi kanonik bedenini halka, yani ayaklara taşıtacaktır.

Sanat tarihinde ilk kanonik bedene İÖ 5. yüzyılda rastlıyoruz. Heykeltıraş Polikleitos ‘Mızrak Taşıyıcısı’ adını verdiği erkek heykelini biçimlendirmiş ve yapıtı üzerine ‘Kanon’ adını taşıyan bir de kitap yazmıştır. Günümüze ancak fragmanlar halinde gelen kitabında Polikleitos, güzelliğin sayılardan yavaş yavaş ortaya çıktığını söylüyordu. Kanonik beden sayıların bedenidir; bütün ile parçaları arasında kurulan sayısal bir simetriye dayanıyor. Parçalar tek başlarına güzel değillerdir, ancak bütün içinde yer aldıkları ölçüde güzelliğe katkıda bulunurlar. Platoncu anlayış da parçaların bütün içindeki orantısal ilişkileri sayesinde güzelliğin ortaya çıktığını, bütünün güzel olduğunu vurguluyor.

Tek tek parçaları, tekil bedenleri birleştirerek inşa edilmiş bütünsel kanonik toplum, bedenin, bedenlerin düşmanıdır. Kanonik bir toplumsal beden yaratmak için tekil bedenler zorla kanonun içinde hapsedilmiştir. Despotun baş olduğu ve bedenlerin başın organlarına dönüştüğü bir organlı bedendir bu, bir organizma. Antonin Artaud demişti: “Organizmalar bedenin düşmanları.” Ve eklemişti: “Beden bedendir yalnız başına, organa ihtiyacı yok, beden asla bir organizma değildir.” Artaud’nun keşfettiği organsız bedendir: “Esasında organsız beden organları olmayan bir beden değildir, sadece organizması, yani organların organizasyonu yoktur. O halde organsız beden belirsiz bir organ olarak tanımlanır, oysa organizma belirli organlarla tanımlanmaktadır” (Deleuze, Duyumsamanın Mantığı, Norgunk). 

Salisburyli John "devlet bir bedendir" dediğinde yeri ve işlevi tanımlı organlardan oluşan bir organizmadan söz ediyor, despotun baş olduğu bir organizma. Ve bu organizma içinde tekil bedenler yerleri ve işlevleri belirlenmiş organlara dönüşmüştür. Organsız beden yeri ve işlevi belirsiz bir organ olarak tanımladığına göre yerinden çıkmış bir organdır ve çıktığı an çok amaçlı hale gelmiştir. Gezi’de yerimizden çıkmış ve çok işlevli organsız bedenlere dönüşmüştük. Ama devlet, yerinden çıkmış organları yeniden yerine yerleştiren bir çıkıkçıdır. “Çok amaçlı bir organ olabilmek için organik olmayı bırakmak”, çıkmayı gerektiriyor. Kanonun dışına çıkıp açık havada gezmek. Yapabiliriz, despotun baş olduğu organizmadan kurtulmak için başka da çıkışımız yok. Despotun organı mı yoksa organsız beden mi? Başka bir dünya, organsız bedenlerin kendi aralarında kuracakları bağlantılarla yaratılabilir ancak, despotun organlarıyla değil.

9 Haziran 2018 Cumartesi

FORM HAPİSHANESİ

Cem Dinlenmiş, "Esarete Giriş"

Cem Dinlenmiş, "Esarete Giriş"

Cem Dinlenmiş, "Esarete Giriş"
RAHMİ ÖĞDÜL
08.06.2018

Formlar görüyoruz sadece, olup bitmiş, sınırlarının içine kapatılmış biçimler. Nesnelerin birbirlerinden kesin sınırlarla ayrıldığını ve birbirine karışmadığını düşünüyoruz. Kafalarımızın içi form hapishanesi. Nesneler zihinlerin F Tipi hücrelerinde tecrit edilmiş. İktidar, yeryüzünde birbirine dokunan, iç içe geçen, hareket ettikçe değişip dönüşen hayatın unsurlarını birbirinden yalıtıyor. Platon, hayatı yargılamak için idealar dünyasını, formlar hapishanesini icat etmişti. Bu hapishanenin demir parmaklıkları arasından yeryüzüne baktıkça formlar görüyor ve yaşam unsurlarının birbirine uç vererek oluşturdukları içkinlik düzlemi yerine bağlamlarından kesip çıkardığımız biçimleri algılıyoruz. Yaptığımız dekupajdır, formları konturlarından kesip çıkarma işlemi. Üstelik bu formları da soyut geometrik formlara uydurmaya çalışıyoruz. Ve yeryüzündeki yaşamı formlara göre yargıladığınızda, formları hakikat, yaşamın akışınıysa bir yanılsama olarak algıladığınızda vay halinize! Vay halinize, çünkü bizi bir hâlde, “OHAL”de dondurup, içimizi boşaltıp salt bir biçime, tahnit nesnesine dönüştürebilirler. Tahnitin bir formu vardır ama eyleme geçemez. İnsanın ise bir formu yoktur, eyledikçe ve ilişki kurdukça hâlden hâle geçendir.

Çocukluğumda, renkli taş kırıklarından yapılmış yer karolarındaki rastgele yerleştirilmiş parçacıklardan tanıdık biçimler yaratarak oyalanırdım. Karmaşadan bir form çıkarmanın, kaostan kosmoz yaratmanın mutluluğu. Sadece parçaçıklar vardı, biçimleri ben uydururdum. Bir başkası da kendi formlarını uydurabilirdi. Formların geçici uzlaşımlar olduğuna karar vermiştim. Formların geçici uzlaşımlar değil, hayatın temeli, görülen şeylerinse formların kusurlu yansımaları olduğunu söyleyen Platon’a göre sadece formlar vardı oysa. Ve tanrısı Demiurgos bu formlardan yaratmıştı evreni. Resme yeni başlayanlara da, gördükleri şeylerin altında yatan aşkın formları çizmeleri öğütlenir. Bir nesneyi çizerken bireyleşmenin o biricik imgesi sizi yanıltmasın, o biricik imgenin altında soyut geometrik formlar vardır. Bir armut mu çizeceksiniz? Önce bir çember çizin ve çemberin üzerine de bir üçgen yerleştirin; alın size armut. Sonra da bu geometrik kompozisyonu, karşınızda duran biricik armuda benzetmeye çalışabilirsiniz tabii ama aslolan geometrik formlardır, gerisi teferruat.

İnsan bir teferruat mı? İnsanı, yeryüzünde kurduğu ilişkiler ağından kesip çıkardığınızda, soyutladığınızda, bir forma dönüştürür, insanı insan yapan tüm niteliklerini de teferruat olarak görebilirsiniz. Ve “söz konusu form ise, gerisi teferruattır” diyebilirsiniz. Ama o zaman da vatan formlardan oluşan bir hapishaneye dönüşecektir. “Uykusuz” mizah dergisindeki “Her Şey Olur” köşesinden tanıdığımız sanatçı Cem Dinlenmiş’in galeri x-ist’deki “Blok Sakinlerinin Dikkatine” başlığını taşıyan dördüncü kişisel sergisinde, farklı kentlerdeki cezaevlerinin giriş yapıları da var: “Esarete Giriş”, yedi resimlik bir seri. Yapılar, birbirinin tıpa tıp aynısı; dikdörtgen, üçgen ve kareden oluşan soyut bir kompozisyon. Cezaevine mi giriyoruz yoksa kapısında “Geometri Bilmeyen Giremez” yazan Platon’un “Akademi”sine mi? Anlayamazsınız. “Devlet” adlı kitabında anlattığı mağara meselinde, insanları hayat denilen mağarada yaşayan tutsaklara benzeten Platon, mağaradan çıkmayı ve zihin gözüyle formları görmeyi kurtuluş olarak öneriyordu. Fakat hayattan çıkınca devletin form hapishanesine giriyoruz.

Devlet form hapishanesidir. Bizi tikel ile tümel arasında kıstırıp formların içine hapsediyor. Bir nesneyi gereksiz niteliklerinden arındırıp bir tikele dönüştüren ve ardından tikeller arasında kısmi özdeşlikler kurarak tümellere ulaşan Aristotelesçi sınıflandırma da formlar üzerine kurulmuştur. Devlet, insanı gereksiz niteliklerinden arındırıp işlevsel bir biçime sokma ve biçimine göre sınıflandırma aygıtıdır. Diyelim ki formunuzu bozdunuz, haddinizi aştınız. Hapishaneler ne güne duruyor? Sizi tekrar form haline getirmek için varlar. Tüm ilişkilerinden soyutlayarak hücreye kapattığı bedeni tikel bir biçime sokmayı amaçlıyor. Devlet tikeli seviyor, sınıflandırması kolaydır. Ama kurduğu ilişkilerle hem o hem de bu olabilen, her türlü sınıflandırmadan kaçan biricik beden tekildir, yakalayamazsınız. Mücadele, devlet ile devlet-olmayan, tikel ile tekil, tecrit ile özgürlük arasında geçiyor: “Gelmekte olan yeni siyasetin yeni gerçeği, bu siyasetin artık devletin denetimi ya da ele geçirilmesi için bir mücadele olmayacağı, ancak devlet ile devlet-olmayan (insanlık) arasında bir mücadele olacağıdır” (Agamben, Gelmekte Olan Ortaklık, çev. Betül Parlak, Monokl).

Not: Cem Dinlenmiş'in "Blok Sakinlerinin Dikkatine" adlı sergisini 16 Haziran'a kadar Nişantaşı galeri x-ist'te izlenebilirsiniz.

1 Haziran 2018 Cuma

AYNI ŞEMSİYENİN ALTINDA

Juan Miro

RAHMİ ÖĞDÜL
01.06.2018

“Tek istediğimiz, kendimizi kaostan korumak için bir parçacık düzen” (Deleuze ve Guattari, Felsefe Nedir?). Yitip gitmekten bizi koruyacak bir şeyler bulmalı. Yeryüzünde, oluşun yüzeyinde kalıcı olanı aradık ama aradığımızı yerde değil, gökte bulduk. Gökyüzü sabit yıldızları ve gezegenleriyle kutsal ve mutlak düzenin yeri olarak göründü gözümüze. Gökyüzündeki noktaları birleştirip şekiller yarattık ve yıldız kümelerinden oluşan bu bildik şekillerin hayatımızı yönlendirdiğine inandık, yaşamlarımızı göksel harita, burçlar biçimlendiriyordu. Yeryüzünde yolumuzu yitirdiğimizde yine göklere baktık. Yoldan saptığımızda göksel hakikat bize doğru yolu gösterecekti. Yoldan sapanları göksel haritaya göre yargılayıp cezalandırdık. Yasalar gökten geldi, yasaklar da. Tek istediğimiz kendimizi kaostan koruyacak bir parça düzendi, ama biz tüm ağırlığıyla yaşamı ezen bir gökkubbe yarattık ve bu gökkubbenin altında gücünü göklerden aldığını iddia eden iktidarlar peydah oldu. Ve bu iktidarlar yeryüzünü göksel hakikate göre yargılayıp yaşamı mahkum ettiler. Yaşamak, cezalandırılması gereken bir suça dönüştü. Yasaklarla, yasalarla yaşamaktan men edildik.

“İnsanlar… onları koruyacak bir şemsiye imal ederler, bunun alt yüzüne bir gökkubbe çizer ve uzlaşımlarını, görüşlerini yazarlar buraya” (agy). İktidarlar da kendilerini kalıcı kılmak için basma kalıp düşüncelerle, klişelerle, ahlak yasalarıyla, yasaklarla doldurdular gökkubbeyi. Gökkubbenin tüm ağırlığını üzerimizde hissettikçe ne yaşayacak gücümüz ne de direnecek kudretimiz kaldı. Yeryüzünden vaz geçtiktikçe göksel haritanın bize vaad ettiği öte dünyayı özlemekten başka seçenek bırakmadılar. Ve bazen yeryüzünü özlediğimiz oluyor, o zaman da bizi kaosla korkutuyorlar. Bizim kuşak çocukken öcüyle korkutulurdu; büyüdük, öcünün yerini kaos aldı. Çokluğuyla, çokluğun kendiliğinden yan yana gelişiyle ve aralarında kurdukları bağlantıların sayısı çoğaldıkça bir içkinlik düzlemine dönüşmesiyle yeryüzü, hiyerarşik kulenin tepesinden bakıldığında kaos gibi görünebilir. İktidar, yatay düzlemde kurduğumuz bağları, dayanışma ağlarını, direnme gücümüzü kaos olarak görüyor, oysa bu, iktidar için kaostur; hiyerarşik kulesinin alaşağı edileceği, yerinden edileceği bir kaos.

Ve yatay düzlemde aramızda kurduğumuz bağları parçalamak, parçalardan hiyerarşik kuleler kurmak için durmadan kaos üretiyor iktidar. Ve hep kaosla korkutuyor bizi. “Boyun eğmezseniz, kaos yaratırım” dediğinde gücünü göklerden alan tanrı-krala dönüşmüştür. Yaratıcı ve yıkıcı tanrı; Tiamat ve Marduk iktidarın bedeninde birleşmiştir. Yıkım, kentsel dönüşüm ve inşaat sektörüyle yeryüzünde gücünü gösteren bu beton tanrının kutsal sözleri yankılanıyor: “Her yaratıcı hareket bir yıkımla başlar”. Yeryüzünü yıkıyor önce, sonra yarattığı beton kulelerin içine gömüyor bizi, lahitlerimizde huzurluyuz. Ve üstelik görüş sahibiyiz, gökkubbenin ekranlarından hazır görüşler pompalanıyor. 

Kaostan korunmak için şemsiyelerin altına sığınıyoruz. Juan Miro da iktidarın yarattığı kaostan kaçmış ve şemsiyesinin alt yüzüne çizdiği gökkubbeye sığınmıştı. Yıl 1939, bir ay sonra İkinci Dünya Savaşı başlayacak, faşizmin kaosu dalga dalga yayılıyor. “Derin bir kaçış arzusu hissettim. Umutsuzca kıstırılmıştım. Gece, müzik ve yıldızlar resimlerime girmeye başladı” diye yazıyor. Faşizmin boğucu gökkubbesinden, Paris’ten kaçıp Normandiya’nın küçük bir kasabasına yerleşti ve burada kağıtların üzerine 23 parçadan oluşan “Takım Yıldızları”nı boyadı. “Şair, sanatçı şemsiyede bir gedik peydahlar, hatta özgür ve esintili bir parçaçık kaosu içeri alabilmek… uğruna gökkubbeyi bile yırtar” (agy). Joan Miro faşizmin boğucu gökkubbesini yırtmış, yaşamın içkin kaosuyla kendi şemsiyesini yaratmıştı, istediği bir parça düzendi. Boyalı fırçalarını kağıtlara temizlerken ortaya çıkan rastlantısal biçimsiz lekeler ve çizgilerle başladı resimlerine; yaşamın özgür esintisiyle kendine bir gökkubbe yarattı. 

İstediğimiz bir parça düzen, bizi kaostan koruyacak bir şemsiye. Ama bizi kaosla korkutan iktidarın taşlaşmış gökkubbesinin ağırlığı altında ezildikçe eziliyor, boğuluyoruz. Kafanızı kaldırın! Kubbe çatlaklarla dolu, dokunsak yıkılacak. Dokunalım, yıkılsın! Ve eğer bir şemsiyenin altında birlikte yaşayacaksak, ne olur bu şemsiyenin yırtıkları olsun, yaşamın içkin kaosu, özgürlüğün esintisi içeri girsin diye. Ve yaşarken, yeryüzünün tüm renkleriyle boyayalım gökyüzünü; gerekirse silelim, yeniden çizelim. Yerin yüzü değiştikçe göğün yüzü de değişsin!

27 Mayıs 2018 Pazar

YERİMİZ DAR, YENİMİZ DE

Francis Bacon, 1969
RAHMİ ÖĞDÜL
25.05.2018

Geline “oynar mısın?” diye sormuşlar, “yerim dar” demiş. Yer göstermişler, “yenim dar” demiş. Yerimiz dar, giderek de daralıyor. Yer vardı ama oynamaya gönlümüz olmadığı için dar dedik; yer gösterdiler, bu kez de yenimiz dar dedik. Gönlünüz yoksa bahane çok. Ama bu sefer gerçekten yerimiz ve yenimiz dar, bırakın oynamayı, kımıldayamıyoruz bile. Oynamadan, halaya durmadan birlikte yaşamayı nasıl öğrenebiliriz ki? Oyunlarla, oyunlarda kurulur dünyalar.

Çocukluğumuz mahallede geçti. Evlerin arasındaki boşluklarda oyunlar oynar, oynadıkça birlikte mikro dünyalar kurardık. O zamanlar âlem henüz sanal değildi, el âlemle birlikte sokaklarda düşe kalka büyüdük. O günlerden kalma yaralarımız var. Büyüdükçe hayallerimiz de büyüdü ve oyunlarımızı caddelere, meydanlara taşıdığımızda mevcut dünyanın yerine başka bir dünya kurmaya kararlıydık; yoksulluğun, eşitsizliğin, savaşın olmadığı adaletli bir dünya. Meydanları doldurup özgürlük şarkıları söyledik.

Sonra bir gece ansızın oyun alanlarımızı geri aldılar, şimdi isteksek de oynayamıyoruz, oynatmıyorlar. Yerimiz dar, çünkü iktidar mekân politikasıyla tüm boşlukları tıka basa dolduruyor. Yenimiz dar, çünkü beden politikasıyla bedenleri anatomik sınırlarının içine kapatıyor. Anatomik sınırları içine kapatılmış mekânsız bedenlerimiz bir dolgu malzemesine dönüşmüştür. Ve bazen geçmişin hayaleti ziyaret ediyor bizi, meydanlarda oyunlar oynadığımız eski güzel günleri hatırlıyoruz ve yeniden oynamak istediğimizde kentin dışında, kıyıdaki dolgu alanlarını gösteriyorlar. Doğrusu da bu, dolgu malzemeleri ancak dolgu alanlarına yakışır. Kendi zaman ve mekânını yaratamayanlar, dolgu malzemesi olabilir ancak.

Duvarlar anatomik sınırları içine kapatılmış bedenlerle örülmüştür, meydanlar ise dolgu malzemeleriyle doldurulmuş. Bedenin biçim değil, eylem olduğunu, bedenin mekân ama aynı zamanda kendi mekânını yaratan mekân olduğunu duyumsadığınızda duvarlar yıkılacak. Tuğla biziz, duvarı bizle örüyorlar; dolgu malzemesi de biziz, meydanları bizle dolduruyorlar. Dolgu malzemeleri boşlukları doldurmaya yarıyor sadece, oysa beden kendi mekânını yaratacak denli kudretli. Yerimiz hep dardır, yenimiz de, fakat bedenimiz, bedenlerimiz var, bedenlerimizin kudretiyle düşüncelerin dans edeceği mekânlar yaratabiliriz. İnsan doğurgandır, içinde mekânlar, dünyalar saklar.

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: “Boşluklara doğru ilerle!” Hep birlikte taşıtın içindeki boşlukları doldurduk. Boşluklar doldurulmalı ve mallar olabildiğince rantabl şekilde istiflenmeli. Toplu taşıma araçları kamusal mekândan sayılır ama bizde Batılı anlamda kamusal değil, sürücünün özel alanıdır. Diyelim ki belediyelerin hizmet götürmediği gecekondulu zamanlardan kalma taşıtlar olan minibüslere bindiniz; sürücünün davranışlarından özel bir mekâna girdiğinizi hemen fark edersiniz. Frene ani basışları, yolcuları hiçe sayan sürüş tarzı, çaldığı müzikler. İtiraz ettiğinizde ağzınızın payını verecektir. Çok fazla üstelerseniz, en iyi ihtimalle aracı kenara çekip özel mülkünden dışarı atabilir sizi, en kötü ihtimalle sürücünün darbelerine maruz kalabilirsiniz. Toplu taşıma aracını ya sevecek ya da terk edeceksiniz.

Meydanlar da kamusal mekânlardır, kamunun yatay bir düzlemde birbiriyle karşılaşacağı, müzakere edeceği, oyunlar oynayacağı alanlar. Roma hukukuna dayalı Batı kentleri böyledir. Kamusal mekân ile özel alan tek bir çizgiyle, sokağa açılan kapının eşiğiyle ayrılır. Evinizin eşiğinden sokağa adım attığınızda artık kamusal mekândasınız. Ama Osmanlı kentinde özel olanın, en mahrem yer olan evden başlayarak seyrele seyrele dışarı doğru yayıldığı görülür. Bu topraklar özel, mahrem olanın yayılarak kamusal olanı yuttuğu topraklardır.

“Yerim dar, yenim dar” dediğinizde bir de bakmışsınız size verilmiş olan kamusal mekânı da kaybetmişsiniz. Ve mekânınızı yitirdiğinizde tıpkı toplu taşıma araçlarında olduğu gibi boşlukları doldururken bulursunuz kendinizi; cisminiz kadar yer kaplarsınız. Ve sokağa adım attığınızda, birisinin özel mekânına girmiş gibi oluyorsanız bu faşizmdir. Oynayacak yerimiz yok, kamusal mekânlar özel mülk sayılıyor, hükümdarın özel mülkü. Cisminiz kadar yer kapladığınızda faşizme dolgu malzemesi olabilirsiniz ancak. Kamusal mekânlar, özgürlük alanları birlikte eyleyen ve titreşen bedenlerce yaratılabilir. Yaratmıştık, aylardan yine mayıstı.
Unuttunuz mu?

19 Mayıs 2018 Cumartesi

YATAY VE DİKEY: OLUŞ VE ÖLÜŞ

Paul Klee
RAHMİ ÖĞDÜL
18.05.2018

İki düzlem var önümüzde, biri yatay diğeri dikey. Ve bakışımız bu iki düzlemde dolaşıyor; kâh yeryüzünde yayılıyor, kâh gökyüzüne yükseliyor. Algı ve düşüncemizi de bu iki düzlem belirliyor. Ayaklarımızı bastığımız, var olduğumuz yatay düzleme nedense süfli olanı, yükselmeyi ima eden dikey düzleme ise ulvi olanı yerleştirmişiz. Yeryüzünü sırf yatay olduğu için aşağıladığımızı bile söyleyebiliriz. Eril tahakkümün mitolojide yeryüzüne dişil, gökyüzüne ise eril cinsiyet yüklediğinden beri yatay düzlemi dişil özelliklerle, pasiflik, dağınıklık, parçalılık, biçimsizlikle anıyoruz. Dikey olan ise erilliğin sembolü, aynı zamanda aklın, bütünlüğün ve formun. Dik olan şeylere, fallik nesnelere, dikey mimariye tapıyoruz. Soyutlamalarla yerden göğe doğru yükseldikçe göksel ve eril hakikate en yüksek değeri biçiyor ve yeryüzünü bu değere göre yargılayıp sürekli aşağılıyoruz. Gestalt psikolojisi de dikey düzlemi, “Pragnanz” düzlemi olarak tanımlıyor, yani bütünlüğün, formun düzlemi, aynı zamanda güzelliğin düzlemi de. Yatay düzlem ise maddi olanın, bayağı olanın düzlemidir. Yatay olarak yerleştirilmiş nesneler parçalanmayı, tutarsızlığı, çokluğu ve süfli bir varoluşu ima ediyor.

Yatay hareket edenleri, yaratıkların en aşağısı kabul ediyoruz, sürüngenler mesela. Sevmediklerimize sürüngen dememiz bundandır. Ve evrime çizgisel bir otoyol olarak bakan sosyo-darvinciler de yolun sonunda dikleşmiş erkeği görüyor ve gösteriyorlar. Maymunla başlayıp Homo sapiens ile son bulan popüler çizimleri hatırlayın. Kentsel evrimimiz bile dikleşmenin evrimidir. Çatalhöyük’ün yataylığının yerini günümüzde dikey kentler almıştır. Ülkelerin gelişmişlikleri bile dikeylik ve yataylığa göre belirleniyor. Gelişmemiş olarak var sayılan ülkeler, toprakla uğraşan, tarım yapan ülkelerdir. Gelişmiş ülkeler ise yeryüzünü yıkıma uğratan ve yaşamı dikey düzlemde arayan, uzayda yaşanacak yeni gezegenler için keşfe çıkanlardır.

Hint mitolojisinde yılan kaosu temsil eder ve yılan yatay olarak hareket eden bir sürüngendir. Hintli bir yapı ustası, bir yapı, yani bir dikeylik inşa ederken temel kazığına önce bir yılanı başından çivilemek zorunda. Yatay kaosu, dikey ise kozmosu, formu temsil ediyor. Form yaratabilmek için yatayı, kaosu öldürmeniz gerekiyor. Göksel hakikate inanlara göre yatayın, yani yeryüzünün süfli ve kaotik düzlemi ejderhalar, canavarlar, iblisler üretiyor. Ve della Mirandola’nın kaleme aldığı, Rönesans’ın manifestosu sayılan “İnsanın Vakarı Üzerine” adlı metinde de insanın verili bir yüzü yoktur, insan kendini dikey bir düzlemde hareket ettikçe yaratabilir ancak. En alt düzeydeki en sefil yaratığın yüzüne de, en tepedeki göksel bir varlığın, bir meleğin yüzüne de bürünebilirsiniz. İktidar, varoluşumuza dikey düzlemine göre değer biçiyor.

Dikey düzlem, yerden, yeryüzünden koparılmış kutsalın düzlemidir. Yunanca kutsal anlamına gelen “hieros” ve erk, düzen anlamına gelen “arkhe” sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş hiyerarşi sözcüğü ilk önceleri melek gruplarının göksel seviyelerini göstermek için kullanılmıştı. Çok geçmeden kilise yönetimine özgü otorite aşamalarını gösteren bir sözcüğe dönüşmüştür. Ve devletlerin hiyerarşik düzenini kutsallaştırdığımızda iktidarı göksel bir hakikatle ilişkilendiriyoruz. Ya da şirketlerin hiyerarşik yapısında yükselenleri melek yüzlüler sanıyoruz. Ve varoluşu dikey bir düzlemde yükselmek olarak algıladığımızda iktidarın tuzağına düşmüşüz demektir. Hiyerarşide yükseldikçe yeryüzünden, birbirimizden uzaklaşıyor ve nefretin, kederli varoluşun kulelerine kapatıyoruz kendimizi.

Yatay yeryüzüdür, ilişkiler ağı. Ve hep aradasınız. İnsan dikeylikler icat ederek ilişkiler ağından, yatayın karmaşasından kaçmış ve aşkın hakikati göklere çıkararak yeryüzünü aşağılaşmıştır. Yatay, çokluğun alanıdır. Ve çoklukla ilişki kurduğunuzda artık formunuz, biçiminiz değil, işleviniz tanımlayacaktır sizi. Oysa iktidar dikey düzlemin tepesinden baktığında sadece formlar görüyor ve formumuza göre değer biçiyor bize ve formlu olmayı yüceltiyor. Formlarla kuruyor hiyerarşik ölüm kulelerini.

“Yerde, yani yatay düzlemde mi olmak yoksa dikey düzlemde yükselmek mi istersiniz?” diye çocuklara sorsanız. Bahçeli bir evde yaşamak ve yeryüzünde oynamak isteyeceklerdir. Değer verdikleri şeyleri nereye yerleştirmek istediklerini sorduğunuzda “yeryüzü” diyecekler; yükseğe yerleştirdiklerinde aralarındaki ilişki kopacak çünkü. Büyümek, yeryüzünden kopmak ve tüm gücümüzü tepedeki iktidara teslim etmekse, büyümemeyi ve durmadan deneyerek Paul Klee’nin bahsettiği henüz var olmayan halkı icat etmek için çabalamayı yeğlerdim. Yeryüzünde olmak, yılmadan, usanmadan denemektir. Klee demişti: “Biçim sondur, ölümdür. Oluş yaşamdır”. Ölüşü değil, yaşamayı denerdim.