28 Temmuz 2017 Cuma

HATIRLAMAK DİRENMEKTİR


Fergus Channon
RAHMİ ÖĞDÜL
28.07.2017

Geride hiç iz bırakmak istemeyen bir suçlunun titizliğiyle işaretleri tek tek sildiler önce. Sonra kıvrımlara geldi sıra; kıvrımlarda saklı tek bir bellek kırıntısına bile tahammülleri yoktu; düzleştirdiler. Ellerinden gelse tüm yüzeyleri asit dökerek yakacak ve bir bellek kıyımı gerçekleştireceklerdi; ama yapamadılar. Tüm çabalarına rağmen mutlaka küçük bir iz, bir işaret, bir bellek kırıntısı kalacaktır geriye. Ve bu kırılgan izlerden yola çıkanlar, geçmişi ve geleceği silmeye çalışanlara rağmen yitirdiklerimizi hatırlayacak ve hatırlayanlar başlatacak direnişi. Bir yıkım çağında hatırlamak, işaretleri okuyabilmektir ve işaretleri okumak ise direnmek.

Yeryüzündeki her şey yüzeyinde, saklı doğasını gösteren işaretler taşır. Adem ve Havva cennetten kovulmadan önce deneyimsiz ve işaretsizdir. Yeryüzüne düştüklerinde işaretlerle donatılırlar, çünkü doğa hiçbir şeyi işaretlemeden bırakmaz. Dolayısıyla şeyler, kendi görünmez niteliklerini görünür kılan ve açığa çıkaran bir gösterge taşır mutlaka (Agamben, Dünyevileştirmeler, Monokl Kitap). Yeryüzünde var olmak, deneyimlerle yaralanmaktır zaten; yaralar, yeryüzünün ilişkisel ortamında, doğaları bu ilişkilerce belirlenmiş olanların gizli doğalarını dışa vuran izlerdir. Ve çok eski zamanlardan beri insanlar bu izleri okuyarak hayatta kalabilmişler ve geleceklerini okuyabilmek için yine bu izlere başvurmuşlardır. Çin’de insanlar, ateşin kaplumbağa kabuklarında açtığı çatlakları ya da kuşların kumda bıraktıkları ayak izlerini kehanet amacıyla okurlardı. Roland Barthes’ın “yazı aslında yüzeyin üzerindeki bir çatlaktan başka bir şey değildir” saptaması, yazının da içeride gizlenmiş olanı dışarı sızdıran bir yara olduğunu hatırlatır bize. Yeryüzüne eylemlerimizle yazılar yazarken, doğa da gizli doğamızı dışavuran işaretlerle donatıyor bedenlerimizi. Ve bedenleri belleksiz, deneyimsiz bırakan bir yıkım çağında, gözden kaçmış işaretleri okuyarak hayatta kalabiliriz. Ama izleri okuyabilmek için duyumsayacak bir bedenimiz olmalı. Kimsenin dikkatini çekmeyen küçük bir ize bile duyarlı bir beden, yitirdiğimiz toplumsal ilişkileri yeniden kurabilir ancak.


Kim tarafından yapıldığı belli olmayan bir resmin failini bulabilmek için sanat tarihçisi Morelli de önemsiz ayrıntılara yoğunlaşıyordu. Morelli’nin yöntemi, en çok göze çarpan ikonografik ve üslupsal özellikler yerine, kulak memelerinin, el ve ayak parmaklarının, tırnakların biçimi gibi önemsiz ayrıntıların incelemesine dayanıyordu. Tam da bu tür ayrıntılarda, sanatçı ikincil özelliklerle uğraşırken, üslup çabasını yitiriyor ve farkına varmadan en bireysel ve bilinçdışı çizgileri kullanıyordu. Morelli’yle aynı yıllarda Conan Doyle’un dedektifi Sherlock Holmes da yine kimsenin dikkatini çekmeyen ipuçlarından yola çıkarak suçun failine ulaşacaktır. Suçlu suçunu gizlemek için tüm izleri silmeye çalışsa da geride mutlaka bir iz bırakmıştır. Morelli’den etkilenen Freud, farkına varmadan yaptığımız küçük bilinçdışı jestlerimizin gizli kalmış yönlerimizi ele verdiğini keşfetmiştir. Yitirdiğimiz belleğimiz, gözümüzden kaçan, değersiz ve önemsiz saydığımız izlerde, işaretlerde saklı. Marcel Proust geçmişin asla geçmediğini, şimdi ve burada gizlendiğini ve kurtarılmayı beklediğini söylüyor: “Aslında hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Sainte-Beuve’e Karşı, Doğu Batı Yayınları). Ya da bir işaret aracılığıyla onu tanır ve çağırırız. Ama işaretleri, duyumsama kudreti olan bedenler tanıyabilir sadece.

Kurt Wimmer’ın 2002 tarihli ‘Equilibrium’ adlı filmi, faşist bir rejim tarafından Prozium adlı bir ilaçla duyguların köreltildiği ve sanatın yasaklandığı distopik bir dünyayı anlatır. Filmde Prozium kullanmayı reddeden, duyularını yitirmeyen sanatçılar başlatır isyanı. Bu yıkım çağında da iyi ki aramızda hâlâ Prozium kullanmayanlar var. Ve umut, duyumsama kudretini yitirmeyenlerin, işaretleri okuyabilen ve çoğaltabilenlerin bedenlerinde gizli; çağrılmayı bekliyor.

FELAKETİM OLURDU AĞLARDIM

Henri Michaux
RAHMİ ÖĞDÜL
21.07.2017

Ne diyordu Attila İlhan ‘Üçüncü Şahsın Şiiri’nde? “Gözlerin gözlerime değince/Felaketim olurdu ağlardım.” Keşke gözlerin gözlerime değseydi, felaketim olsaydı da ağlasaydım. Olmuyor, kesişmiyor bakışlarımız. Öklidçi geometrinin paralel çizgileri gibi bakışlarımız birbirine değmeden sonsuzluğa dalıyor. Sartre “başkaları cehennemdir” diyordu; gözlerin gözlere değmesi cehennemse şayet, varsın olsun, felaketi göze almak zorundayız. Arafta sıkışıp kalan ve başlarına gelecek olayı bekleyen ruhlar gibiyiz. Birbirimize bakmadığımızda, gözlerimiz birbirine değmediğinde, cehennem zebanilerinin tasarladığı cehennem gibi hayatlar yaşatıyorlar bize.

Gözlerin gözlere değmesi, “paralel çizgiler sonsuza kadar kesişmezler” yasasının ihlalidir. Titanik gemisinin batması da yine Öklidçi yasanın ihlaliydi ve bir felaketti. Bir kurtarma filikasından, gecenin karanlığında gemi çok güzel görülmektedir; ama bu güzelliği sadece deniz yüzeyiyle lomboz ışıkları şeridinin oluşturduğu ‘korkunç açı’ bozmaktadır. Bu basit geometrik yasasının açıkça ihlali dışında geminin yara aldığını gösteren başka hiçbir şey yoktur (Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Gecenin karanlığında, bekleme odasındaki selfie’ler de güzel görünüyor. Selfie’lerin, kapalı öznelerin gözlerinin birbirine değmesi bir felakettir; kendilerine ayrılmış paralel şeritlerde birbirine dokunmadan duran öznelerin yara alması ve batması. Yara alan öznelerin felaketi, yeni bir dünyanın doğuşuna gebedir. Göz göze değince, birbirine paralel çizgilerden oluşan görsel koordinatlar sistemi çökmüş ve görselliğin çöküşüyle birlikte göz gözü görmeyen bir felaket ortamında bedenlerin birbirlerine dokunmaktan başka çaresi kalmamıştır. Bedenler kullanmadıkları ellerini keşfederler yeniden. Gelecek, birbirimizin yaralarına dokunan ellerimizde saklı.

Arafta kaderlerini bekleyen kederli ruhlara, sırf yara almaktan korktukları, birbirlerinin gözlerine bakamadıkları, birlikte kendi yazgılarını yaratamadıkları için sahte cehennemler yaşatıyorlar şimdi. Bekleme odalarında hazır-yapım felaketleri bekliyoruz. Ve Öklidçi yasayı ihlal etmezsek, paralel evrenlerdeki bekleme odalarında daha çok cehennemler yaşatacaklar bize. Kesişmeyen bakışlar ülkesinde birbirlerinin felaketi olamayanlar, birbirlerinin yaralarına dokunamayanlar, kendileri hayatta kaldıkları için avunmakla yetinecekler. Ama şimdilik. Sonra sıra onlara da gelecek. Perspektifimizi yitirdik, kesişmeyen çizgilerin perspektifi olmaz çünkü. Ve perspektifsiz bir dünyada bakışlarımız, birbirine değmeden dipsiz kuyularda kayboluyor. Dipsiz kuyuların içinde sesimizi de birbirimize duyuramıyoruz artık. Kuyudan çıkmak için bir felaket yeterli: Gözlerin gözlere değmesi.

“Tüm sanatlar içinde resim, zorunlu olarak, kendi felaketiyle bütünleşen ve o andan itibaren kendini ileriye doğru bir kaçış çizgisi olarak kuran tek sanattır” diye yazıyor Deleuze, Francis Bacon kitabında (Norgunk). Ressam, yaratım öncesi kendi felaketini hazırlayandır. Ve bu felakete Bacon ‘diyagram’ adını veriyor: Tuvalde rastgele yapılmış çizgiler, lekeler; rastgele çizmek, süpürmek, silmek, farklı açılardan ve çeşitli hızlarla boya fırlatmak. “Diyagram, anlamdırmanın dışındaki ve temsili olmayan çizgilerle bölgelerin, çizgilerle lekelerin işleyiş halinde oldukları kümeler.” Özne kendini bir diyagrama, bir kaos, felaket ortamına yerleştirdiğinde artık görselliğin temsil rejimi yerini, dokunsal rejime bırakmıştır. “Ressamın eli, kendi bağımsızlığını kurtarmak ve hüküm süren optik organizasyonu kırmak için araya girmiştir. Sanki bir felaketin, bir kaosun içindeymişçesine, göz gözü görmemektedir.” Bu görsel kaosun içinde el, yeryüzü kuvvetlerini duyumsayarak kendi yolunu bulacak ve yolları sürekli çatallanan bu kaotik bahçeden bir düzene doğru bir kaçış çizgisi yaratacak. El, yeryüzünün tüm yaralarına dokunmuş, felaketi yaşamış ve felaket olmuştur. Bekleme odalarında, hazır-yapım felaketleri bekleyen kederli ruhların gözleri birbirine değmek zorunda, felaketimiz olmalı. Ve çoklu perspektifler barındıran yeni bir dünyaya, göz gözü görmeyen bu görsel felaket ortamından geçerek ulaşabiliriz ancak. Gelecek, ellerimizde saklı.

14 Temmuz 2017 Cuma

YAZARI KAPATTINIZ, PEKİ YAZIYI?


RAHMİ ÖĞDÜL
14.07.2017

İktidar yazıyı sevemedi bir türlü. Yazıya ve yazı yazanlara yaptıklarına baksanıza! Yazarı dört duvar arasına kapatsa da, yazıya erişim yasağı getirse de yazının ele geçmeyen, kapatılamayan bir kudreti var. Mürekkebin akışkan doğası yazıya sinmiş olmalı. Ne kadar kapatmaya ya da anlamını sabitlemeye çalışırsanız çalışın, tüm çabanıza rağmen yazı sizden kaçacak ve alıp başını gidecektir. Yazı, kökenle, başlangıçla, babayla bağını koparmış bir kere, kendi başına hareket edebilir. Söz öyle mi? Babanın ağzından çıkar, babanın ağzına bakar ve hep babasına bağlı kalır.

“Tanrı-kralın yazmaya ihtiyacı yoktur; konuşur, söyler, emreder ve sözü kâfidir” diyor Derrida. Ve yeni bir icat olarak yazı tanrı-krala sunulduğunda tedirgin olmuştur. Platon’un ‘Phaedrus’ diyaloğundaki mite göre, yazıyı icat eden mucit tanrı Teuth, diğer icatlarıyla birlikte tanrı-kralın huzuruna çıkmış ve sıra yazıya gelince, “belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu” diye icadını sunmuş. Yazı dışarıdan gelmiş ve iktidara icat çıkarmıştır. Ve bu yüzden yazıya temkinli yaklaşır hep, tehlikelerine işaret eder. Yazının başına bela olacağını biliyor çünkü. En çok da yazarları hapsettiklerine göre yazı, tanrı-krallara ilaç değil, zehir etkisi yapıyor olmalı. İktidar yazıdan korkuyor. Tanrı-kral buyurmak istiyor sadece ve ağzından çıkan her buyruğun kanun hükmünde olmasını. Ama yazı, sözün karşısına dikildiğinde iktidarın sözünü tersine çevirip yalancı çıkarabilir. Yazı, sözün zehiridir.

Derrida ‘Platon’un Eczanesi’nde “farmakon” kavramının hem deva, hem zehir anlamına geldiğinin altını çiziyor (çev. Zeynep Direk, Alfa). Bir deva olarak sunulmasına karşın, tanrı-kral’ın yazıya düşmanca davranması, yazıya geçirilmiş, göstergeye dönüşmüş sözün bağımsızlığını ilan etmesinden, kendi başına hareket etmesindendir. Yazı artık bir baba, bir köken olmadan hareket ettikçe babanın sözünü zehirlemekte ve bir toplumsal bellek aracı olarak kanun hükmündeki sözünü geçersiz kılmaktadır. 19. yüzyılda kriminolog Cesare Lombroso’nun, buldukları her yüzeye yazı yazanları “grafomanlar” olarak patolojikleştirmesinin altında yatan, yine iktidarın yazı korkusudur. Yazı yazmak bir tutku haline geldiğinde tanrı-kralın bedenine bağlı söz, yani logos merkezini yitirir. Ve yazı kentin tüm yüzeylerine, duvarlarına, kıvrımlarına yayıldığında, bir hakikat merkezi olarak kendini dayatan tanrı-kralı yerinden etmiştir. Yazı bir isyandır. Ya da isyan, kentin duvarlarındaki yazılara sinmiştir.

Yazı, bir yolunu bulup kapatıldığı yerden kaçandır. Doğası gereği hep bir kaçış çizgisine yerleştirir kendini. Bir akarsudur çünkü, suyun çizgisi. Yazıdan önce de yazı vardır, doğanın yazısı. Böceklerin, kuşların, hayvanların kumda bıraktıkları kırılgan izler. Rüzgârın ve suyun yeryüzüne kazıdıkları. Jeolojik katmanlar kütüphanesi. Tüm bu yazı öncesi yazılar, kendi üzerlerine kapanmak yerine, hep dışarı açılan, yeryüzünü, evreni her yönde kateden ve şeyleri birbirine bağlayan çizgilerdir. Yazısı olmayan göçebe topluluklar, doğanın içinde doğanın yazılarına tutunarak hayatta kaldılar. Yerleştiklerinde icat ettikleri yazıyı iktidar, anlamını sabitleyerek kapatmaya çalışmıştır. Ama akışkanlık yazının doğasında var. Yazı, bir çizgi olarak dışarıdan gelmiştir ve sürekli dışarı açılacaktır.

Dışarı açılan, uçları açık bırakılan çizgiler vardır, bir de kendi üzerine kapanan çizgiler. Çizginin iki ucunu birleştirin, kısırdöngüyü yaratacaksınız. İktidar çizgiyi büküp kendi üzerine kapattığında mutlak düzenini sürdüreceği bir içerisi yaratacağını sanmıştır. Ama çizgi, duyumsamanın bir kuvvet vektörüne dönüştüğünde, içeri ile dışarı arasındaki ayrımı aşındırır. Lyotard’ın yazıyla ilişkilendirdiği “figüral”, kapalı bir figürü, varlığı değil, açıklığı duyumsama kuvvetidir: “Harf, çizginin kapatılmasıdır; çizgi ise kapatılmış harfin açılması. Harfi açın, imgeyi, olayı, büyüyü bulursunuz. Çizgiyi kapatın, amblemi, sembolü ve harfi bulacaksınız.” Figüral, kapalı olanı açandır. İktidar, durmadan kaçan yazı karşısında çaresiz. Çizgiyi kapatmaya, sembollerle olayın üzerini örtmeye çalışsa da bir düşünce kuvveti olarak yazı çoktan yeryüzüne karışmış ve iktidarı yerinden etmiştir. Yazıyı kapatamazsınız!

7 Temmuz 2017 Cuma

NORMAL ŞARTLAR ALTINDA ASLA YÜRÜYEMEZSİNİZ!


Giuseppe Pellizza da Volpedo, "Dördüncü Kuvvet", 1901
RAHMİ ÖĞDÜL
07.07.2017

Hep normal şartlar altındaki (NŞA) problemleri koydular önümüze. Oysa normal şartlar, basıncın ve sıcaklığın sabitlendiği, basıncın 1 atm, sıcaklığın 0 derece olduğu koşullardır ve bu koşullar, ilişkilerin ikinci bir emre kadar dondurulduğu olağanüstü hal koşullarıdır. Olağanüstü hali normal olarak yaşayan kuşaklarız. Bu koşullar altında bir deneyi, diyelim ki seçimi tekrarladığınızda, hep aynı sonuca ulaşırsınız. Normal şartlar, parametrelerin sabitlendiği ve kontrol altında tutulduğu, hep aynının durmadan geri döndüğü bir durumu tanımlıyor; yani kapalı, denge halindeki bir sistemi. Hani, gençlerin birbirlerinin omuzlarına çıkarak kule oluşturdukları denge gösterisi var ya, o gösterinin toplumsal versiyonu. Tabanında geniş halk yığınları, onların omuzlarında yükselenler ve en tepede iktidar. Bu dengeyi sürdürmek isteyen kim? Kim bu dengeden yararlanıyor? Denge gösterisini sürdürebilmek, ancak normal şartlarda mümkün olabilir, yani dengeyi bozacak yaşamın dinamik kuvvetlerinin dışarıda tutulmasıyla. Normali tanımlayan iktidar, denge bozucu yaşamı anormal olarak dışarıda bırakmıştır.


Normal şartlar, normalleştirme toplumunun şartlarıdır. Foucault’nun tanımıyla, 17. yüzyılda ortaya çıkan ve tek tek bedenlerin kapatılarak biçimlendirildiği 'anatomo-politika' ile 19. yüzyılda ortaya çıkan ve norm etrafında nüfusların biçimlendirildiği 'biyo-politika'nın birbirine eklemlenmesi. Denge devam etsin diye bedenlerimizi ve toplumsal bedenlerimizi durmadan kalıba sokuyorlar. Ve sırtımızda yükselenlerin onca ağırlığı. Bu koşullara tahammül etmeyi ancak bir yük hayvanı becerebilir, Nietzsche’nin deyişiyle bir deve. ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’de sözünü ettiği ruhun üç evriminde deveden sonra gelen hayvan aslandır; yük taşımaya “hayır!” demiştir. Ama “hayır!” demek de yetmiyor. Bir çocuğa, kendi kendine dönen bir tekerleğe dönüşmek ve yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak ve yeni değerler yaratabilmektir asıl mesele. Biraz kımıldasak, kalıbımızın dışına çıksak denge bozulacak. Hele bir de yürüdüğünüzü düşünün, durmadan dönen bir tekerleğe dönüştüğünüzü. Yürüdüğünüzde, normal şartlarda sırtınıza istiflenen yüklerden sıyrılacak ve hafifleyeceksiniz; yaşamın dinamik kuvvetleriyle dans ederken bulacaksınız kendinizi.

Normallik bir kurgudur, tıpkı mutlak dengenin de bir kurgu olması gibi. Yaşam, mutlak denge değil, denge ile dengesizlik arasındaki bitimsiz bir danstır ve dengenizi sürekli bozandır. Yürümek de öyle. Yürürken, fark etmesek de attığımız her adımda dengemiz bozulur ve bir sonraki adımda yeniden kurarız dengemizi. Ve yaşam yürür, bıkmadan usanmadan, dallanıp budaklanarak. Kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı. Norm kalıplarını tuğlalar gibi üst üste dizerek hiyerarşik kuleler inşa eden ve kendini en tepeye yerleştiren iktidarın dengesini bozmak için kalıbınızın dışına çıkmanız, açık havada yürümeniz yeterli. Her karşılaşma bir denge bozumudur ve yeni bir denge durumu. Yürümek, karşılaşmaları çoğaltır; birbirimize doğru ve birlikte yürümek, yeni dengelere gebe.

Farkında mısınız? Yürümeyi unuttuk. Kalıba sokulanlar yürüyemez çünkü. Kalıpları taşımak için taşıma bantları (konveyör) var. Taşıtlar, asansörler, yürüyen merdivenler, yürüyen bantlar. İktidar yürüyenlere yürümeyi bırakmalarını ve taşıma bandına, trene binmelerini önerdiğinde kutsalı da değersizleştirmiştir. Kutsala doğru yapılan hac yolculuklarında, varılacak yerden daha çok yolculuktur önemli olan. Yürüyerek yapılan ve çoğu zaman aylarca süren hac yolculuğunda kişi, yaşadığı deneyimler ve karşılaşmalarla kendi bedeninin nelere muktedir olacağını keşfetmiş ve kâmil bir insana dönüşmüştür. Taşıma bantlarında taşınanlar, kalıplarını kıramaz. Bu yüzden her yürüyüş biraz da hac yolculuğudur; yaşamın dinamik kuvvetleriyle birlikte devinirken kalıbınızı kırmış ve yeni değerler yaratabilecek bir çocuğun olgunluğu sinmiştir ruhunuza. Ve yürüdüğünüzde, boşluğu adımlarınızla bir ağ gibi örüp kendi mekânınızı yaratırsınız. Yürümek, hafiflemektir, normal şartların dışına çıkmak, yaşama açılmak, yeni yaşam olanakları keşfetmek. Yeni değerler yaratabilenler, hafifleyenlerdir, bedenlerini ve düşüncelerini açık havada yürütenler.

29 Haziran 2017 Perşembe

YERYÜZÜ EGEMENLERİN 'ENSTALASYON' SAHASI

Ai Weiwei, 2016
Jannis Kounellis, "İsimsiz (12 At)", 1969

Damien Hirst, "Black Sheep", 2007

Damien Hirst, "God Knows Why", 2005
RAHMİ ÖĞDÜL
30.06.2017

Marcel Duchamp’ın 1917’de bir pisuvarı ‘hazır-nesne’ olarak sergilemeye kalkışması, bugün sanatçıların her şeyi hazır-nesne olarak kullanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu hazır nesnelere hayvanlar ve insanlar da dâhil. Sanatçı eline geçirdiği her şeyi ‘enstalasyon’una yerleştirebiliyor. Yerinden yurdundan koparılmış varlıklar, canlı olsun olmasın, bir başka düzlemde yeni bir ilişkiler ağı içine yerleştirildiğinde bu politikadır; canlılar söz konusu olduğunda ise biyopolitika; devletlerin egemenliği altındaki topluluklara, bireylere uyguladığı politika. Savaşlarla, nüfus politikalarıyla önce yersizleştirilen ve mülteci konumuna düşürülen insanlar, ardından birer ‘enstalasyon/yerleştirme’ nesnesine çevriliyor. Yeryüzü adeta egemenlerin bir ‘enstalasyon’ sahası. Bir coğrafyaya ait ve o coğrafyanın kuvvetleriyle biçimlenmiş ve birlikte devinen topluluklara, bireylere iktidarlar, politik ve ekonomik çıkarları nedeniyle yerlerinden sökülecek hazır nesneler olarak bakıyor artık. Bir zamanların “sanat toplum için mi yoksa sanat sanat için mi?” tartışması ne kadar naifmiş meğer. Kapitalizmin her şeyi, yerinden edilecek ve başka bir yere yerleştirilecek hazır-nesnelere çevirmesiyle birlikte iktidar avangartlaşmış, sanatçı da iktidar-gibileşmiştir; tartışma şimdi sanat ve iktidar ilişkisi etrafında dönüyor.


1960’ların sonunda ortaya çıkan ve İtalyan Germano Celant’ın isim babalığını yaptığı Arte Povera (Yoksul Sanat), sanatın kabuğunu çatlatarak yaşamın içeri sızmasını amaçlamış ve hayat ile sanatı birleştirmeye çabalamıştı. Ve bu çaba gerçekleşti. Hayat ve sanat kapitalizmin ilkeleri ve çıkarları doğrultusunda birleşmiştir. Celant, “hayvanlar, sebzeler ve mineraller sanat dünyasındaki yerlerini alıyor” diye yazıyordu, “bir bitkinin büyümesi, bir mineralin kimyasal tepkimesi, bir nehrin akışı, kar yağışı, otların ve toprağın hali, bir ağırlığın yere düşüşü…” Bugün Celant’ın duyduğu heyecanı duyamıyoruz. Bu tanım adeta, kapitalizmin çerçevelediği ve tüm süreçleri, akışları para akışına dönüştürdüğü bir dünyayı tanımlıyor, distopik bir dünyayı. Ve bir başka Arte Povera sanatçısı Mario Merz’in “bir resim yüzeyi olarak tuval terk edilmiş, onun yerine bazen en basit, bazen de en karmaşık yüzeyler kullanılır olmuştur: yerler, tarlalar, duvarlar, taş, çimento gibi. Arte Povera bazen çatı kirişlerine, bazen de ağaçlara tutunur” deyişi, yeryüzünün tüm yüzeyini ve çatılarını avangard bir tavırla harabeye çeviren kapitalizmin, tutunmayı bırakın, yakasına yapışarak her şeyi metalaşma sürecine sürüklediği bir durumun içler acısı, yürek burkan bir anlatısı haline geliyor.

Arte Povera sanatçısı Jannis Kounellis’in 1969’da Roma’daki bir galeriye on iki at yerleştirmesi, beyaz kübün kabuğunu çatlatmış ve içerideki steril ortamı kişnemeler ve gübrelerle kirletmiştir ama hayvanların hazır-nesnelere dönüşmesinin de önü açılmıştır. Aynı sergi 2015’de New York’ta yinelendiğinde, hayvanların artık bir pisuvardan farkı kalmamıştır. Ve bugün, sergilerinde ölü hayvanları hazır-nesne olarak kullanan Damien Hirst’e hayvan hakları savunucuları soruyor: “Damien Hirst’ün sanatı yaşasın diye daha kaç hayvan öldürülecek?” Ya da şöyle de sorabiliriz: “Kapitalizm yaşasın diye daha kaç milyon insana kıyılacak?” Bu yıl Venedik’te Hirst’in sergisini protesto edenler, sergi mekânının önüne kilolarca hayvan dışkısı bırakmış. Yine bu yıl Mali’li sanatçı Aboubakar Fofana, Documenta 14 için hazırladığı projede çivitle boyadığı 54 canlı koyunu kullanınca eylemciler de atölyesinin camlarını kırıp içeriye mavi boya fırlatmışlar. Tüm hayatı ele geçirmeyi, sanatı da hayatla birleştirmeyi tasarlayan biyo-iktidar ile sanatçının ilişkisini sorgulamamız gerekiyor. İktidar yıkıcılığıyla avangartlaşırken, avangart sanat da iktidarın yanı başında, bu yıkımdan beslenebiliyor.

Yerinden yurdundan edilmiş, yıkımlara, kıyımlara uğramış insanların bile hazır-nesneler olarak çağdaş sanata yerleştirilmesi, sanatın düştüğü ölümcül durumu göstermiyor mu? Çinli sanatçı Ai Weiwei’in Aylan Kurdi’nin sahile vurmuş küçük bedenini taklit etmesi, mülteci ölümlerinin teatral bir jeste, hazır-imgeye dönüştürülmesinin örneği. Yoksa sanat kendi ölümünü mü sergiliyor?

23 Haziran 2017 Cuma

HEPİMİZ ALGI TESTİNDEN GEÇTİK

Rene Magritte, "Bir Yolculuk Anısı", 1952
RAHMİ ÖĞDÜL
23.05.2017

Çocuğun algı becerilerini test etmek için kullanılan masum oyunlar vardır. Nesneleri renk ve şekillerine göre ayrı kutuların içine yerleştirmek gibi. Ve çocuk ayrıştırmayı becerdiği zaman alkışlıyoruz. Sonra büyüdüğünde, bu kez sadece nesneleri değil, farklı etnik, cinsel, dinsel kimlikleri, norm dışı bedenleri ayırıp ayrı kutulara yerleştirdiğinde iktidar alkışlıyor. Formları ayrıştıran norm elekleri gibi çalışıyoruz. Ayrıştıran, zaten ayrıştırmaya maruz kalmıştır. Daha işin başında, nesneleri ayrıştırmayı öğrendikçe, bizi yakalayan, biçimlendiren ve yönlendiren “dispozitif”lerin oyuncağı oluyoruz. Algı testinden geçip geçememize bağlı olarak, ayrıştırılan bizleriz. Görünmez bir el, bizi biçimlerimize ve renklerimize göre ayrı kutuların içine yerleştiriyor. Ve yerleştirildiğimiz formların içinden bakıyoruz dünyaya. Bu formlar şablonlardır. Şablonlara uydurmak için önümüze çıkan her şeyi kesip biçiyor, pürüzlerini gideriyoruz. Uyduramadıklarımızı ya günah keçisi olarak kentin dışına, çöle sürüyor ya tecrit ediyor ya da ortadan kaldırıyoruz. Bu faşizmdir. Masum bir algı testi ile başlayan yolculuk, faşizm ile son bulabiliyor.

Platon’un tanrısı Demiurgos yeryüzünü aşkın formlardan yapmıştır. Elinin altındaki hazır formları bir terzi gibi dikerek yeryüzünü giydirmiş. Yeryüzüne nasıl bakacağımızı bize öğretenler, algılarımızı biçimlendirenler, Demiurgos’un yeryüzüne yerleştirdiği formlarla başlıyorlar işe. Resme yeni başlayanlar için hazırlanmış kitaplar, dünyayı aşkın formlar olarak görmemizi öneriyor. Armut mu çizeceksiniz? Armutun eğri büğrü konturlarını, ayrıntılarını bir kenara bırakın. Ne görüyorsunuz? Bir çember ve onun üzerine yerleştirilmiş bir üçgen. Önce geometrik bir armut çizin; sonra da bunu bozup pürüzlü hale getirdiğinizde dünyevi bir armuta ulaşacaksınız. Bize önerilen, Platoncu anlayışı uygulamaktır. Algılarımız dünyevi formları değil, aşkın formları görmek üzere biçimlendirilmiştir. Bu dünyadaki nesnelerin çıkıntılarını, ayrıntılarını, pürüzlerini giderirseniz, aşkın formlara ulaşırsınız. Ve resme yeni başlayanlar gibi, yeryüzü formlarının pürüzlerini, çıkıntılarını düzleştirdikçe, yeryüzünün soyut geometrik resmini çiziyoruz durmadan.

Mayıs 68 olayları hakkında konuşan Edgar Morin de tekil bir olayın kesilip biçilerek bir şablona uydurulmasından söz ediyor: “İdeolojiler kendi şemalarına uydurabilmek için, olayı kesti, biçti, pürüzlerini giderdi. Her şey düzene uyduruldu… Ölü yiyen böcekler, cesedi silip süpürdü; geriye, olayın açıklanamayan, ussallaştırılamayan yanları kaldı” (Kavramlar ve Bağlamlar Arasında, YKY). Yine Platoncu anlayış iş başında. Şemaların dışında bırakılmış kuvvetlerin şimşek hızıyla topluma yayılmasıyla birdenbire ortaya çıkan bir olay, çok geçmeden kesilip biçilerek bildik şablonlara uydurulur. Olay, bir kurmacanın bildik olay örgüsüne yerleştirilmiştir. Oysa olay, tüm kurmacalardan, anlamlandırmalardan, ussallaştırmalardan kaçandır. Resme başlarken çizdiğimiz geometrik formları gerçek bir armuta benzetmek için üzerlerine yerleştirdiğimiz eğriler, kıvrımlar, pürüzler var ya, onlar olaydır. Ama bir farkla; yeryüzünde aşkın form yoktur. Formlar yeryüzünün içkin kuvvetlerince biçimlendirilmiştir. Ve bu formları hazır-nesne olarak kurmacanın örgüsüne yerleştirseniz de, beklenmedik, hesapta olmayan tekillikler çıkar ve kurmacanızı, soyutlamanızı bozar. Ve tekillikler şimşek hızıyla yayıldığında şaşırırsınız. Yapacağınız tek şey, tekil olanın pürüzlerini gidermek ve bir sınıflandırma nesnesine, tikele çevirmektir. Ussallaştırılmış ve uysallaştırılmıştır. Ama olay, tüm ussallaştırmaların dışında kalan ve sınıflandırılamayandır.

Bir ayrıştırma ve sınıflandırma aygıtı olan iktidar, olayın ele geçmezliği karşısında şaşkın ve çaresiz. Sahte olaylar, kurmacalar hazırlar: Kaos-kozmos oyunları. Sahte olaylar, olayın yüzeye çıkmasını önleyemez, geciktirebilir ancak. Diktatörlük, içi boş bir kurmacadır. Olayı kurmacayla bastıramazsınız. Hepimiz algı testinden geçtik ama algıyı kutulara sığdıramazsınız; çatlaklar bulacak ve görünmez olanın alanına sızacak. Ve Olay: Görünmez olan içkin kuvvetler görünür ve algılanır olmuştur.

16 Haziran 2017 Cuma

'TEKHNE'NİZİ HAZIRLAYIN, GİDİYORUZ!

M.I.A, "Borders", Video.

Ivan Ayvazovski
RAHMİ ÖĞDÜL
16.06.2017

Kıyıda oturup adaları seyretmeyi, hayal kurmayı kim sevmez ki? Ada deyince aklınıza egzotik adalar gelmesin, seyrettiğim İstanbul’un Prenses Adaları’dır; hayal gücünü kışkırtacak hiçbir özelliği olmayan yerleşik adalar. Ama insanın hayal gücünü kışkırtan, ada fikridir. Önce ayrılışı, ardından da yeni başlangıçları akla getirir. Bu yüzden hayalimizdeki adalar hep ıssızdır; yaratıcı eylemlerimizle kendimizi gerçekleştireceğimiz yer. Dolayısıyla ada insandır. Ve kıyıda oturup adaları seyreden, aslında kendini seyreder, geçmişini ve geleceğini bir ada imgesinde yakalamıştır.

Adaya ulaşmak için anakaradan ayrılmanız gerekecek önce. Karadan ayrılanın iki yüzü vardır; biri ayrıldığı karaya, diğeriyse ulaşacağı adaya dönük. Anakara, basmakalıp düşüncelerin birbirine eklendiği, hep aynının biteviye dönüp durduğu kısır döngünün, sağduyunun, yerleşik düzenin alanıdır; kapatılmanın, tıkabasa doldurmanın ve konformizmin. Karada zaman ve mekân, kapitalizmin örgütlediği haliyle sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelebilir; geçmişi ve geleceği olmayan cehennemsi bir şimdi içinde çaresizce asılı kalmış gibi hissedebilirsiniz. Her şeyin yere sabitlendiği karadan ayrılmak ve çalkantılı bir yüzeyde serüvene atılmak yürek ister ama. Anakarayı adadan ayıran boşluk, yani deniz çalkantılı bir yüzeydir, serüvenlere açık. Denize ‘tekhne’ (yun.) ile açılırsınız, yani ‘yapabilme gücü ve becerinizle’. Bir deneyim alanı olarak deniz, yani boşluk bedenlerin kendi kudretlerini keşfedecekleri ve yapabilme becerilerini artıracakları etiğin alanıdır. Oysa kara, bedenin kudretini yasalarla kısıtlayan ahlakın alanı. Etik alanın çalkantılı sularında devindikçe bedeniniz ve ‘tekhne’niz yeryüzünün kuvvetleriyle birlikte dönüşecek. Adaya ulaştığınızda artık siz, siz değilsiniz.

Denize açılırken ‘tekhne’nin neresinde durduğunuz önemli; yüzünüzün nereye baktığı. ‘Tekhne’nin baş kısmındaysanız; yüzünüz eski olana değil, yeni karşılaşmalara açıktır. Ve fırtınalı denizde adaya ulaşmaya çabaladıkça bir bedenin nelere muktedir olabileceğini keşfedersiniz. Teknenin kıçında oturuyorsanız; karadan kopuşu, yitirdiklerinizi izlemekle yetineceksiniz. Ve alışkanlıklar, ezbere bildiğiniz yollar geride kalırken içinizi bir hüzün kaplayabilir ve bu hüzün nostaljiye dönüştüğünde artık neyi yitirdiğinizi unutsanız bile aklınız ve bedeninizi, yani ‘tekhne’nizi klişeler, yaşamı değersiz kılan yükler işgal edecektir. Deli sularda yol alabilmek için hafiflemek gerek. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze). Ve Nietzsche de ruhun üç dönüşümünden söz ederken, ancak masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuğun, yaşamı değersiz kılan yüklerden kurtulabileceğini söylüyor; yeni başlangıçlar ve değerler yaratacak olan çocuktur. O yüzden adaya bir çocuk gibi de çıkabilirsiniz; ya da yaşamı değersiz kılan yüklerle bir sömürgeci olarak da, Robinson Crusoe gibi: “Bundan daha sıkıcı bir roman hayal etmek zor, çocukların hâlâ bunu okuduğunu görmek son derece üzücü. Robinson’un dünya görüşü yalnızca mülkiyet üzerine kuruludur; ondan daha ahlakçı bir mülk sahibi görülmemiştir” (Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam). Robinson kıtanın kapitalizmini, yaşamı aşağılayan değerlerini adaya taşımıştır.

Deleuze ‘Issız Ada’ makalesinde, coğrafyacıların adaları oluşlarına göre kıta ve okyanus adaları olarak ikiye ayırmasını felsefi düşünceye taşımıştır. Kıta adaları, kıtadan bir kopuşun ürünüdür. Okyanus adaları ise okyanusun dibinden birdenbire yüzeye çıkan adalar. İnsan adaya yönelirken, adaları üreten bu ikili hareketi de bünyesinde taşır: Kopuş ve yeni başlangıçlar. İçimizde okyanuslar var. Ve derinlerde, henüz yüzeye çıkmamış gizil güçler: Yaratıcı kudretimiz. Yaşamın, birlikte yaratmanın yeni olanaklarını icat etmek için ‘tekhne’mizdeki yüklerden, bizi kısıtlayan, ağırlaştıran, güçsüz bırakan safralardan kurtulmalı önce. Çalkantılı sularda birbirimize doğru yelken açtıkça bakın nasıl da kudretleneceğiz. İnsan hem ‘tekhne’dir hem de ada. “Deniz şarap rengine büründüğünde tekneni kıyıya çek ve etrafını taşlarla çevir” demişti Hesiodos. Şimdi sular güneşin ışınlarıyla pırıl pırıl. ‘Tekhne’nizi yolculuğa hazırlayın, adalara gidiyoruz.