24 Haziran 2016 Cuma

KEŞİŞ YENGEÇLERİNİN HÜZNÜ VE NEŞESİ

Basel el Maqosui

RAHMİ ÖĞDÜL
24.06.2016
Çok kötü durumda yakaladılar bizi, kabuksuz, çırılçıplak. Kabuğumuzu terk ettiğimiz, ama kendimize yeni bir kabuk bulamadığımız saldırıya açık, en zayıf anda. Keşiş yengeçlerini bilirsiniz; kabuk üretemedikleri için boş buldukları kabuklara yerleşirler ve kabukları dar geldiğinde terk edip yeni bir kabuk ararlar kendilerine. Ve işte o an, en zayıf oldukları andır. Yumuşak ve çıplak karınlarıyla avcılar için kolay lokma. Bir an önce yeni bir kabuğa yerleşemezlerse ölecekler.
Toplumsal mücadeleler tarihi, dayanışma ağlarının örülme tarihidir ve iktidarın sömürüsüne, baskısına, istismarına, dışlamasına karşı girişilen sınıfsal, cinsel, etnik mücadelelerle ilmek ilmek ördüğümüz ve kendimizi gerçekleştirme alanları yarattığımız korunaklı ağlarımız vardı. Bu ağları parçaladılar ve bir başımıza kaldık, çırılçıplak ve o zamandan beri boş bulduğumuz, konut dedikleri kabuklara sokuyoruz en yumuşak yerlerimizi. Ve kabukların içinde iktidarın ve medyanın yalanlarıyla döşediğimiz hayatlar sürdürüyoruz. Dayanışma ağlarının yerinde yeller esiyor şimdi. Varsa yoksa kabuklarımız; hepsi birer tasarım ürünü; yalanlarla örülü yaşamlarımızda yalandan tasarımlar olarak kabuklarımızı parlatıyoruz. Parlak kabukların yalnızlığı.
Hiç bu denli çıplak ve zayıf ve kırılgan yakalanmamıştık ve hiç bu denli yapayalnız; keşiş yengeçlerinin hüznü. Kırılgan kabukların içine yerleşsek de hep kabuksuz, çırılçıplak hissettik kendimizi. Yalanla parlattığımız kabuklarımızın aslında olmadığını ve tüm çıplaklığımızla avcılara yem olacağımızı biliyorduk. Oluyoruz da. Tek tek avlıyorlar bizi; üniversitede, okulda, sokakta, hatta sığındığımız kabukların içinde bile. Bir hiçiz şimdi. Bu hiçliğimizi kendimize bir türlü itiraf edemiyor, beden denilen kabuklarımızı da tasarım ürünü haline getirip nesneleşmenin hüznüyle kahroluyoruz. “Görünmez Kentler” kitabında Italo Calvino, toplumsal ilişkilerden koparılmış çıplak bedenlerin nasıl da bir hiç olduklarını ne de güzel anlatmıştır. Bu anlatı, bombalarla kentleri başlarına yıkılan ve toplumsal ağları parçalanan Doğu’daki ve bir kabuk gibi konutlarına sığınan Batı’daki insanların ortak trajedisidir: “Ersilia’da oturanlar kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evlerin köşeleri arasına, renkleri akrabalık, takas, otorite, temsil ilişkilerine göre değişen, beyaz veya siyah veya gri veya siyah-beyaz ipler gererler… Ersilia’yı terk edenler tüm ev eşyalarıyla konakladıkları bir tepenin eteğinden ovada yükselen kazık ve ip kargaşasına bakarlar. Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç.”
Şimdi, kentlerini terk etmek zorunda kalanlar, toplumsal ağlarından koparılanlar, bir tepeden görünmez kentlerine baktıklarında bir hiç olduklarını anlıyorlar. Nasıl da parçaladılar ağlarımızı, nasıl da düştük tuzaklarına? Doğanın ve toplumun bağrına bir bıçak yarası gibi çizilen düz çizgilerle bizi birbirimizden ayırmalarına izin verdik. Birbirimize dolandığımız ve dolandıkça birbirimizle kaynaştığımız kıvrımlı yollar çizgisel yollarla parçalandıkça, giderek daha da yalnızlaştık ve sonunda, kapitalizmin otoyolunda bir başımıza, birbirimizle yarışırken bulduk kendimizi. Bizi, dayatılan hedefe ulaştıracak düz çizgiyi reddedecek ve eşeklikte ısrar edecektik. Ama biz uslu çocuklardık, iktidarın sözünü dinledik: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır… Eşek zikzak çizer” (Le Corbusier). Oysa insanın düz çizgiye sığmayacağını söyleyenler de vardı, Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”ndaki kahramanı gibi: “Düz nedir? Bir çizgi düz olabilir ya da bir cadde, fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” İnanmadık.
Şimdi faşizmin dümdüz çizgisinde yapayalnızız, hüzünlü ve çıplak; ama unutmayın, dağ gibi yüreğimiz var bizim, yolları kıvrım kıvrım ve görünmez kentleri görünür kılmak için arzumuz. Yüreklerimiz asma sürgünleri gibi, birbirine dolanmaya teşne. Sahte bir kabuk aramayın artık; yüreklerinizin kıvrımlı yollarında yürüyün, birbirinize doğru ve sarılın; sonra bir köşeyi döndüğümüzde, bir de bakmışız, görünmez kentlerde yaşamın ve direnişin neşesi; sakın şaşırmayın!

    19 Haziran 2016 Pazar

    BOĞA BİR DALGADIR, AH BİR DOKUNSAN!



    Francis Bacon, "Study of Bull", 1991

    RAHMİ ÖĞDÜL

    17.06.2016

    “Küçük bir dalga yakalayabilsem ne kadar iyi olurdu.” Bir sörfçü söylemiyor bunu; bir ressamın, Francis Bacon’ın arzusu (aktaran Deleuze, İki Delilik Rejimi, Bağlam). Keşke biz de bir dalga yakalayabilsek, ne iyi olurdu. Kolay değil bir dalgayı yakalamak, dalgayla akıp gidebilmek; çeperlerinin eridiğini ve sıvı haline geldiğini duyumsamak. Zevklerin peşinde koşanların dalgayı yakalaması zor; her zevk ya da haz, bizi dalga olmaktan alıkoyuyor çünkü; akışı, süreci kesintiye uğratıp iktidar tuzaklarına düşürüyor, haz vadeden metalara yakalanıyoruz. Haz ya da zevk (pleasure); her ikisi de aynı kapıya çıkıyor ve her ikisi de akıp giden, şeyler arasında bağlantılar kurarak kendi içkinlik düzlemini yaratan arzudan (desire) kökten farklı. Bizi deli gibi hazların peşinden koşturuyorlar da kimse bize arzularınızın peşinden koşun demiyor. Bu işte bir bit yeniği olmalı. Zevk peşinden koşmaktan yoruluyor ve gün sonunda, “Zevkleri dert edindim, bende neşe ne arar” diyebiliyoruz. Zevkler tüketiyor çünkü, arzuysa kudretlendiriyor.
    Arzu dalgası
    Çok nadir anlarda dalgayı yakaladığımız oluyor tabii, akış kabuğumuzu çatlattığında. Bu dalga, arzu dalgasıdır. Dalga olmak, artık “ben” diyemediğimiz andır. Çünkü yeryüzünü kateden ve içimizden geçerek bizi dalgalandıran böyle bir duygulanım, “ben” denilen bir kabuğu parçalayacaktır. Denizin dalgalı yüzeyine sırt üstü yatıp suyun bir molekülüne dönüştüğünüzde, dalgalarla birlikte dalgalandığınızda dalga olmuşsunuzdur. İçimizden geçen bir duygulanım dalgası, bizi evrenin tüm ayrıksı öğeleriyle birleştirmiştir. Sanat da bizi yakalayan bir dalgadır; sanatla birlikte dalgalanır ve dalgalandırırız. Müzikte bir ses dalgasına, resimde bir renk dalgasına, metinde sözcüklerin dalgasına kapılırsınız. Kendinizi yitirdiğiniz andır bu anlar. Ya da toplumsal bir dalgaya dönüşür ve hep birlikte dalgalanırız. Gezi denizinde kendimizi nasıl da yitirmiş ve dalga olmuştuk.
    Dalga çerçeveyi, figürün konturlarını parçalayandır. Hayatı bir yapboz bulmacası gibi gören ve yapbozun parçalarını çerçeve içindeki yerlerine uydurmaya çalışan iktidarın tavrına yaşamsal bir direniştir, dalga olmak. Hiç bıkmadan, usanmadan yaşamayı önerir dalga ve yaşamın çerçevelere ve sınırlara hapsedilemeyeceğini. Bir dalganın arzusu, form hapishanesinden kurtulmak ve evren denizinde akmak ve olmadık bağlantılar kurmaktır. Çerçeve, iktidarın evrene yönelttiği ve içini kendi imgesine göre düzenleyeceği, bozup tekrar yapabileceği bir hapishanedir. Planını ve parçalarını istediği gibi şekillendirebileceği bir yapboz hapishanesi.
    Bu çerçevenin içinde arzulu değil, hazlı varlıklar barınabilir ancak. Çünkü arzuyu yapbozun planına uyduramazsınız, taşkındır, kesilip biçilmekten hoşlanmaz; deli gibi akarak kesintisiz bir düzlem yaratır kendine. Ve onun dokunması hayat öpücüğü gibidir, öptüğünde yapbozun ölü parçalarını canlandırır. Arzu bir süreçtir; yapbozun kesintili planını, ayrı duran parçalarını bir tsunami dalgasına dönüştürdüğünde ne çerçeve ne de figür kalmıştır. Haz ise arzu akışlarını kesintiye uğrattığından, yapbozun planına dahildir. İktidar için sorun, hazlı varlıklar değil, arzulu bedenlerdir.
    Yasayı ihlal et ve hazzı yaşa
    Çerçevenin içi yasanın alanıdır. Ve yasa, kendi ihlalini üreterek işler. Bir tarafta yasa koyucu Kant, öte yanda bu yasayı ihlal eden Sade, Lacan’ın deyişiyle. Ve her ikisi de yapbozun parçalarıdır. Yasayı ihlal et ve hazzı yaşa; sonra yine yapbozun parçası ol. Yasa-ihlal kısırdöngüsünde oyun kurucu hep iktidardır ve yapboz iktidarın oyun alanıdır. Arzunun buna katlanmasını bekleyemezsiniz.
    Aydınlığa yönelmiş dalga
    Francis Bacon bir söyleşisinde “Küçük bir dalga yakalayabilsem ne kadar iyi olurdu” demişti. Ölümünden önce yaptığı son resminde dalgayı yakalamış olmalı: “Boğa çalışması”. Arzulu ve kudretli bir hayvan. Karanlık boşluğa sırtını dönmüş ve karanlıktan kaçarak aydınlığa yönelmiş bir dalga. Boynuzları bir orak gibi parlıyor ışıkta. Şimdi, karanlığa sırtlarını dönen boğaların mikro devinimiyle dalgalanıyor ruhumuz; dalgaların neşesi. Kadıköy, Altıyol’daki Boğa Heykeli’nin yanından her geçişimde donmuş, taşlaşmış bir dalga görürüm. Dokunsan, fırlayacak yerinden.

      10 Haziran 2016 Cuma

      FAŞİZMİN ATEŞİ SİZİ ÇAĞIRIYOR!

      Jan Cossiers, Prometheus, 1637

      John Heartfield
      RAHMİ ÖĞDÜL
      10.06.2016
      Yapının duvarına, göze çarpacak şekilde “ÇIKIŞ” yazısı asmışlar. Bir felaket bekliyorlar sanki. Ve gözler, yazının altına yerleştirilmiş okun işaret ettiği yöne çevrili. Yüzlerde kapatılmışlığın tedirginliği; “çıkış” yazısı, klostrofobik kâbusların en saf hâlidir. Her an her şey olabilir. Özenle inşa ettiğimiz yapı birden kafamıza çökebilir. Tedbirini almak gerek, felakete hazır olmak. Bir felaket beklentisiyle yaşadığımıza göre huzursuzuz aslında. Nedir bizi huzursuz eden? Bastırdığımız ve bastırmamıza rağmen birden bire ortaya çıkacak ve çıkmasıyla birlikte kurduğumuz Öklidyen yapıyı yıkacak yeryüzünün kuvvetleri: Çokluk ve fark.
      ‘Dilimizi bilmiyorlar’
      Sağduyumuzun sesini dinledik hep; yine dinliyoruz: ‘Farklı olanı yok edin, çokluğu teke indirin ve çitlerle çevirerek kendinizi çokluktan ve farktan koruyun’. Biz de öyle yaptık ve şimdi çitlerle, duvarlarla çevirdiğimiz ve kendimizi hapsettiğimiz mekânda huzursuzuz; felaketin mekânlarını inşa ediyoruz çünkü. Yeryüzünün göçebe kuvvetlerinden kendimizi ayırmak ve yerleşmek için çitlerle, duvarlarla çevrili kapalı mekânlar yarattığımızda, çokluktan ve farktan korunacağımızı düşündük. Ve içeride öngörülebilirliğin, hesaplı, düzenli evrenini yaratabileceğimizi. İçimizdeki farklılığı, çokluğu bastırdık, ama bir yay gibi kendi üzerlerine kıvrıldıklarını unuttuk; bastırdıkça, çok daha büyük bir güçle yüzeye sıçrayacaklarını. Bastıramadıklarımızı yok ettik, olmadı, çitlerin dışına, çöle sürdük; tıpkı Harun’un günah keçisi ritüelinde olduğu gibi: “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar (Levililer 16:20-2).” Çokluğu, farkı bastırsak da sürgüne de göndersek, bir türlü kurtulamıyoruz, çölden geri dönüyorlar hep: “Sınırdan o denli uzak olan başkente kadar nasıl vardıklarını anlamak mümkün değil. Ama işte oradalar ve sayıları her sabah artıyor gibi. Onlarla anlaşmak mümkün değil… Dilimizi bilmiyorlar” (Kafka, Çin Seddi). Sağduyumuzla inşa ettiğimiz yapıyı çokluğun ve farkın göçebe kuvvetleri işgal edebiliyor.
      Çıkışa yönelmek gerek
      Duvarların arasındayız ve sağduyunun hangi yöne gideceğimizi gösteren “ÇIKIŞ” yazısının okuna takılı gözlerimiz şimdi. Dillerini bilmediğimiz, adlandıramadığımız tekillikler dolaşmaya başladı koridorlarda. Çıkışa yönelmek gerek. “Sağduyu bir yönü belirtir: o tek yöndür” diyor Deleuze. Ve sağduyunun diğer sistematik özelliklerini de sıralıyor: “tek bir yönün olumlanması; bu yönün en çok farklılaşmış olandan en az farklılaşmış olana, tekillikten kurallıya, dikkat çekiciden sıradana gidiyor olarak belirlenmesi” (Anlamın Mantığı, Norgunk).
      Farklar ve tekillikler çoğalınca, sağduyu sıradana yönelecektir, en çok farklılaşmış olandan en az farklılaşmış olana, “şeylerin payından ateşin payına.” Sağduyunun işlevi “öngörmektir” ve sağduyu ateştir, “yakıcı ve sindirici.” Tanrılardan ateşi çalan Prometheus’un adının anlamı da “öngörü”dür. Ateş, şeylerin niteliklerini yakıp kül ederek aynılaştıracak, sıradanlaştıracaktır. Despot da ülkeyi, ateş topuna çevirerek tüm farkların yok olduğu sıradanlığın küllerinden diktatörlük yapıyor kendine.
      Prometheus ile Epimetheus kardeştirler (epi: sonra, metheus: düşünmek). Biri öngörürken, diğeri sonradan kavrar olup bitenleri. Dolayısıyla onların kardeşliği, sağduyuyla ortak duyunun kardeşliği gibidir. Biri sıradanlığa doğru giden yolu öngörür, diğeri bu sıradanlığın içinde özdeşlikleri çoğaltarak tekçi bir düzenin, birbirine tıpa tıp benzeyen taşlarını döşer. Derin sağduyu yine bizi aşırı özdeşliklerin, despotun kendi imgesinden yarattığı sıradanlığın dünyasına sürüklüyor, yani faşizme. Sağduyunun ateşine çıkıyor tüm “ÇIKIŞ” yolları: Faşizmin ateşi bizi çağırıyor!
      Peki, içimizde kıvrılmış, surların dışına yığılmış çokluk ve farka ne oldu? Bekliyorlar. Nietzsche’ye güvenelim: “Yazgı gibi gelirler, nedensiz, sebepsiz, hesapsız, bahanesiz, yıldırım hızıyla belirirler, nefret uyandırmak için bile fazla ani, fazla ikna edici, fazla başkalar.”

        3 Haziran 2016 Cuma

        RUHSUZ KUKLALAR TİYATROSU

        RAHMİ ÖĞDÜL
        03.06.2016
        Sosyal medyada dolaşırken gözünüze çarpan ruhani çağrılar gönlünüzü çelebilir: “Ego bölmeye ve ayırmaya çalışır, ruh ise birleştirmeye.” Kulağa hoş geliyor önce, kimse egosunu terk etmeye yanaşmasa da herkes egodan şikâyetçi. Ve egodan rahatsız olanlar egonun panzehri olarak, yitirdikleri ruhu Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da arıyor ya da ruh çağırma seanslarına katılıyorlar. Evet, ego ayırıyor ama ruhun her zaman birleştirici olduğu konusunda kuşkularım var ya da nasıl birleştirdiği. Çağımızın en büyük sıkıntısı ruhsuzlaşma, dolayısıyla yeniden ruhlanmaya yönelik çağrılara hemen kulak kesiliyoruz. Ama Hannah Arendt, dünyanın insanları bir arada toplama gücünü yitirmiş olmasını, ruh çağırma seansında olanlara benzetiyor: “Durumun tuhaflığı, bir ruh çağırma seansı için bir masa etrafında toplanmış insanların, aralarındaki masanın sihirli bir numarayla yok olduğunu görmesine benzer… aralarında bağlantı kuran somut bir şey kalmamıştır” (İnsanlık Durumu, İletişim). Aradan dünya çekilince, sadece ruhla baş başa kalanların durumu tuhaftır; soyut, aşkın ve despotik bir ruha teslim olmuşlardır; bizi kendinde birleştiren ama dünyadan ve birbirimizden koparan. “Baba, oğul ve kutsal ruh” üçgeninde tutsak alınmış bedenlerimizi özgürleştirmeden yeniden ruhlanmamız pek mümkün görünmüyor.
        İKTİDAR ARAZİSİ
        Franco “Bifo” Berardi ile aynı fikirdeyim: “Ruh, biyolojik maddeyi canlı bedene çeviren hayat nefesidir… Spinoza’nın söylediği gibi, ruh bedenin yapabilecekleridir” (Ruh İş Başında, Metis). Yeryüzünü sarıp sarmalayarak maddeyi canlı bedene dönüştüren yeryüzünün nefesini solumadan hayata dönemeyiz. Bizler, ölüm kültüne tapınan bir toplumda, doğduğumuz andan itibaren üçgen tabutlara yerleştirilmiş cesetleriz. Ve bir bedenin nelere muktedir olabileceğini, yerin ruhu içimize girmeden bilemeyiz. Yeniden ruhlanmayı, yitirdiğimiz bedensel yeteneklerimizi ele geçirmek ve çoğaltmak olarak tanımlarsak, aşkın bir ruh dünyevi bir despotta cisimleştiğinde, ruhumuza ve bedenimize el konulmuştur. “Bedenime sahip olabilirsin, ama ruhuma asla” safsatasına inanmayın. Eğer bedeninize sahip olunmuşsa, ruhunuz iktidarın mülküdür zaten.
        Ruh, yeryüzünü saran ve her şeyi birbirine bağlayan kuvvet. Düşünüldüğünün aksine hiyerarşik değil, yatay. İktidar, bedenleri birbirine bağlayan bu ruhu kesintiye uğratıp biat ve boyun eğmenin diklemesine yapılarında tutsak aldığında, bedenler de durmadan fethedilip yeniden kodlanacak bir iktidar arazisidir artık; ancak tutsaklıklarının farkına varan ve her yöne hareket edebilmeyi, yatay bağlar kurmayı arzulayan özgür ruhlar özgürleştirebilir bedenlerini. Ruh, dikine yükselmeyi değil, bağlantılar kurarak yeryüzüleşmeyi sevecek ve arzulayacaktır en çok. Ama bu arzunun her seferinde öte dünyacı, otoriter, karşı-devrimci bir ruh anlayışıyla kesintiye uğradığını görüyoruz. Arendt’in dediği gibi “bir sihirli numara” ile dünya aradan kalkınca, despotik bir iktidarın ruhları boyun eğdirerek, arzularını öte dünyaya ertelemesi mümkün olabiliyor. Ama yine de olmuyor, yaşamsal tutkulardan arınmış ölüm severe değil, yaşamsal tutkularla öte dünyadan arınmış yaşam severe dönüşme arzusu, devrimci bir arzudur ve dünyanın tüm iktidar karşıtı ruhsallıklarında, özgür ruhlar arasında yaşamayı sürdürüyor.
        RUHU KURTARMAK GEREK
        Ruhlar iktidarın kafasında tutsaktır şimdi; ruhsuz bedenlerse, iktidarın yazdığı senaryoda kuklalar. Ruh, ip gibidir. Tüm bedenlerin içinden geçerek yeryüzünü bir dantela gibi örterken, iktidar bir sihir numarasıyla yeryüzünü ortadan kaldırmıştır ve şimdi tüm ipler elindedir. İpin çok farklı kullanımları vardır: Bir kuklacının elinde, bedenleri oynatabilir de; yeryüzünü bir ağ gibi kuşattığında bedenleri kudretlendirebilir de. Ruhu kurtarmak gerek. Demir ve ateş tanrısı Hephaistos, Zeus’un kafasına baltasını indirdiğinde, kafanın içinde tutsak kalan zekâ, sanat, esin ve barış tanrıçası Athena kurtulmuştu. Yeryüzünün zekâsını, sanatını, esinini ve barışını, yani yeryüzünün ruhunu tutsaklıktan kurtaramazsak bedenlerimizin neler yapabileceğini asla öğrenemeyeceğiz; çünkü ruh, bedenin kudretidir.

        27 Mayıs 2016 Cuma

        ÖLÜ KABUKLAR SAHİLİ


        RAHMİ ÖĞDÜL
        27.05.2016
        Sanatta, uzam içinde yer alan bir formu pozitif, bu formu çevreleyen boş uzamı negatif olarak adlandırma geleneği, biçimi olumlayan ve biçimsiz olanı olumsuzlayan bir tavrın göstergesidir. Görsel algı testlerinde de bizim algıladığımız form her zaman pozitiftir, formu çevreleyen uzam ise negatif. Klinik çalışmalardan biliyoruz, tanı testlerinin pozitif çıkması hastalığa yakalandığımızı gösterir. Bizde form hep pozitif çıkıyor. Yeryüzüne baktığımızda hep form görüyorsak ve bu formu pozitif olarak öne çıkarıyorsak kronik bir form hastalığına yakalanmışız demektir. Bu form hastalığından yakamızı kurtaramazsak yaşam sadece formlardan ibaret ölü kabuklar sahiline dönüşecek.
        Form dediğimiz şey
        Kumsalda deniz canlılarının içi boş kabukları gözümüze çarpar önce, kumların arasında kımıl kımıl kaynaşan mikro yaşamı göz ardı ederiz. Sanatın diliyle konuşursak ölü kabuklar, yani form pozitif uzamı oluştururken, kumsal, ölü kabukların içinde yer aldığı negatif uzamdır. Oysa yaşamın sürmesini sağlayan, kumların arasında sürüp giden mikroorganizmaların mikro ilişkileridir, ölü kabuklar değil. Form dediğimiz şey, içinde bulunduğu ilişkiler ağından soyutlanıp tecrit edilmiş ölü bir kabuktur ve pozitif bir varoluş biçimi olarak formu yüceltirken, farkına varmadan ölümü yüceltiyor ve yaşamı olumsuzluyoruz. Form, ortamın içkin kuvvetlerince biçimlendirilmiş geçici bir uzlaşımdır sadece. İçkin kuvvetler, güncel koşullarla etkileşerek biçim sorununa geçici bir çözüm bulmuşlardır ama gelecekte bu kuvvetlerin nasıl bir form alacağı yine ortamın içkin kuvvetlerine bağlıdır. Hep arada, hep ortada, yani ortamda olan bir varlık, artık bir form değil, aralarına yerleştiği ve bağlantılar kurduğu diğer şeylerle birlikte sürekli form değiştiren bir dalgalanma hâlidir.
        Kentleri yapı formlarından ibaret gören iktidar, kentin dokusundaki insani mikro ilişkileri, yani negatif uzamı imha ederek formların pozitif uzamını inşa ediyor. AVM, rezidans, toplu konut gibi ölü kabuklarla donatıyor her yeri. Kentin içinin boşaltılması ve sadece yukarıdan dayatılmış formların kente giydirilmesi faşist bir uygulamadır. Mussolini, tıpta bir bedenin içini boşaltmak anlamına gelen ‘sventramenti’ deyimini kullanıyordu, giriştiği kentsel dönüşüm projeleri için. Sonunda bir kentten geriye kalan, içi boş, ölü bir kabuktur.
        Form tutkunu devletin katlanamadığı tek şey!
        Uzamı, form oluşturup oluşturmadığına bakarak negatif ve pozitif olarak ikiye ayıran iktidarın düalist bakışı, her yerin içkin kuvvetlerle dolu olduğunu ve sürekli form değiştiren bir evrende, formun, çokluğun şimdi ve buradaki bir dışavurumu olduğunu gözden kaçırıyor. Gezi Direnişi ve mekânı da toplumsal mikro ilişkilerde barınan içkin kuvvetlerin dışavurumuydu; içkin kuvvetlerin, kendi içkinlik düzlemlerini yaratarak, daha önce yan yana gelemeyen parçacıklar arasında yatay ilişkilerle biçimlendirdiği bir formdur, ama devletçi anlayışın anladığı anlamda, zamanın ve mekânın üstünde, aşkın bir form değil. Devlet, karşısında aşkın bir form, kendisi gibi başı ve uzuvları olan hiyerarşik bir beden formu görmek ister. Devrik başbakanın bir çocuğu başından tutup havaya kaldırması gibi, devlet de başkaldıranın başından yakalamak isteyecektir. Ama olmadı. Çünkü başı ve uzuvları olmayan Gezi Direnişi bir yılan gibi elinden kaçıp giderken, geriye form olarak, yılanın içi boş kuru derisi kaldı avucunda. Şimdi bu kuru, şeffaf, içi boş deriyle, bir hayaletle baş başadır. Form tutkunu iktidarın katlanamayacağı tek şey, formsuzluktur ve Gezi’de ortaya çıkan içkin kuvvetler şimdi biçimsizliğiyle korkutuyor iktidarı. Bir şeyle karşılaşmış, ama karşılaştığı şey ne bir formun pozitif uzamıdır ne de formsuzluğun negatif uzamı; kahrolmuştur.
        Heykeltıraş Alexander Archipenko, heykelin içine boş uzamı dâhil ederek sanatta hâkim olan pozitif ve negatif uzam ayrımını iptal etmiştir. 1915 tarihli ‘Saçlarını tarayan kadın’ heykelinin yüzü boştur. Gezi’nin de yüzü yoktu; tüm düalist ayrımların askıya alındığı şiddetli bir dalga gibi sahile vurmuş ve iktidarın ölü kabuklarını, kumdan kalelerini yıkmıştır. Şimdi yine kumdan kalelerin, ölü kabukların içine hapsedildik. Ve aylardan Gezi; dalgalardan, özgürleştiren dalgalardan gözünü alamıyor insan.

        20 Mayıs 2016 Cuma

        MANZARAYI ÇATLATMAK GEREK



        RAHMİ ÖĞDÜL
        20.05.2016
        Bakıyoruz ve sadece duran nesneleri görebiliyoruz. Gözlerimiz hareket etmeyen, ölü nesnelere alışık; daha doğrusu ölü imgelere. Bakışımızda, yeryüzünü çerçeve içine alıp manzaralaştırma yeteneği var. Buna yetenek mi demeli yoksa yeteneksizlik mi? Yeryüzünün canlılığından, devingenliğinden natürmortlar çıkarmakta üstümüze yok, yani ölü doğalar. Toplumda da devinimi değil, ölü nesneleri görebiliyoruz; gördüğümüz tek devinim, kısırdöngü. Devinimi, hep aynı olanın yinelenmesi olarak gördüğümüz için, devrimi bile bir başka devletçi yapının yerini, bir diğerinin alması olarak anlıyoruz. Devrim, toplumun devinen tüm bedenlerinin etkileşime geçerek birlikte titreştikleri andır ve bu titreşimin şiddeti, durmadan geri dönen despotik formu alaşağı ediyor ve yerine geçen, tüm bedenlerin titreşerek birbirine dokundukları ve hep birlikte titreştikleri yeni bir toplumsal bedendir; bizim bir de birlikte titreşme yeteneğimiz var. Bu yeteneği açığa çıkarmak için, ölü nesnelere ve devinim diye kısırdöngülere alıştırılmış gözlerimizin ve tüm duyu organlarımızın ayarlarını değiştirmemiz gerekecek. Sadece nesnelere ve kısırdöngülere odaklanmış bir bakış, henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeylerin sabit düzenini değiştirebilecek olanı göremiyor. Sabit nesnelerle aşırı dolu bir manzarada, hakiki devinim görünmez olandır ve çatlaklardaki boşlukta sessizce titreşmeyi sürdürüyor. Ama biz boşluktan ve sessizlikten çok korkuyoruz.
        Boşluklar gerekli
        Ev içlerinde bile korkutucu boşluğu ve sessizliği bertaraf etmeden duramıyor ve nesnelerle ve seslerle dolu bir ortam yarattığımızda rahat edebiliyoruz. Ama yeni ve gizil olan tam da sessizlikte ve boşlukta yatıyor. Çatışmalı kuvvetlerin düğüm noktası olan bedenlerimizin çatlaklarındaki çokluğun sesini duymamak ya da boş bir mekânda düş gücümüzün yaratacağı yeni imgelerden kaçmak için ölü nesnelerle ve seslerle dolduruyoruz içimizi.
        Ya da sözcüklerle, kalın kabuklu kavramlarla. 1880’lerde bazı Fransız sembolist şairler sadece sözcükleri değil, aralarındaki boşluğu da görünür kılmak için bilerek kâğıtta beyaz, boş alanlar bıraktılar. Stéphan Mallarmé’nin 1897 tarihli ‘Un coup de dés’ şiirinde sözcüklerin arasında derin boşluklar hemen göze çarpacaktır. Şairin dışarıda bıraktığı, şiirin en önemli bölümü olabilir, diyor Mallarmé, yani boşluk. Boşluk, sözcüklerin titreşerek hep eksik kalacak olan anlamlarını çoğaltacakları yaratıcı bir ortamdır. Sözcüklerin birbirleriyle çarpışıp kabuklarını çatlatmaları ve yeni anlam dünyaları yaratabilmeleri için boşluk gerekli; tıpkı atomlar gibi. Latin ozan Lukretius görebiliyor: “Atomlar boşlukta paralel olarak, hafif yanlamasına düşerler. Bu atomlar biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı, bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler”. Ama biz sadece duran atomları görebiliyoruz, devinen ve titreşen bedenler ne yazık ki manzaraya giremiyor.
        Fotoğraflanan nesneler
        Bakışımız uzun pozlamaya dayalı bir teknikle çalışıyor çünkü tıpkı Daguerreotype tekniği gibi. Louis Daguerre’in, uzun pozlama süresine dayalı kendi tekniğiyle, 1838 sonlarında çektiği Paris’teki Temple Bulvarı’nın bir fotoğrafı, içinde insan figürü barındıran ilk fotoğraf olarak tarihe geçmiş. Bulvarın kalabalığına rağmen sadece duran insanlar ve nesneler girmiş kareye. Titreşen kalabalığı değil de hareketsiz figürleri görebiliyoruz ve tarihi, titreşen bedenler yapsa da tarihe geçenler nedense duran insanlar oluyor, diktatörler gibi. Mallarmé’nin şiir için söylediği, fotoğraf için de geçerli: Fotoğrafçının dışarıda bıraktığı, fotoğrafın en önemli bölümü olabilir; yerden göğe haklı. Bulvar, görüntüye girmeyen ve birbirleriyle çarpışarak yeni dünyalara sessizce hazırlanan ve mevcut manzarayı altüst edecek kımıl kımıl titreşen bedenlerle dolu. Ve biz, çerçeve içinde ölü bir nesne olarak yerimizi alırken, göremediğimiz yaşam devrime hazırlanıyor ve birdenbire çokluk boşluğu doldurduğunda, “nereden çıktı bunlar?” diye şaşkınlığımızı gizleyemeyeceğiz. Umut, göremediğimiz, ama içimizde kımıl kımıl kaynaşan çokluk kümelerinden yayılıyor, çok geçmeden manzarayı çatlatacaklar.

        13 Mayıs 2016 Cuma

        ADAM HAKLI, ESTETİK YAPTIRMALIYDIK

        Salvador Dali, 'Savaşın Yüzü'

        Francis Bacon
        RAHMİ ÖĞDÜL
        13.05.2016
        Kimisi deniz kıyısında suyun çalkantılı yüzeyini, ufuk çizgisini seyrederek dinlendirir gönlünü; özgürlüğü duyumsar. Ben de severim elbette çalkantılı yüzeyi, akışı seyretmeyi; ama daha çok sokağın, caddenin anaforlu akışını, insan selini, birlikte özgürlüğe yelken açacağımız, yüzlerimizdeki ufuk çizgisini. Ama artık tadı yok hiçbir şeyin; kentin yataklarında aksalar da yüzlerine katılık sinmiş; rahatsız edici. Yüzlerindeki katı ifade, pişirilmekten sertleşmiş bir et parçasının ifadesini andırıyor, canlılığını yitirmiş.
        Suç bizim!
        Çilem Karabulut’un meşru müdafaasını estetik yaptırmadığı için kabul etmeyen savcı haklı. Suç bizim, estetik yaptırmalıydık. Çünkü içine çeşni olarak konduğumuz ve şefin, elindeki kepçeyle karıştıra karıştıra pişirdiği faşizme yabancılaşmalı ve tüm olup bitenleri yadırgamalıydık. Yüzümüz ve yüzümüzün organları o kadar alıştı ki olup bitenlere, pişkinlikle kabulleniyoruz her şeyi. Ağır ateşte, yavaş yavaş pişirildik çünkü. Ve yüzümüz pişmekten köseleleşti neredeyse. Hani bir tabir var ya “kösele suratlı” diye, işte öyle. Şef, yüzümüze tükürse, yağmur yağıyor sanıyor, yarabbi şükür diyoruz. Hâlâ çok geç değil, kaskatı olmadan değiştirebiliriz yüzümüzü.
        Estetiğe çok ihtiyacımız var bugün. Aynadaki görüntüsünü beğenmeyenlerin güzelleşmek uğruna katlandıkları estetik operasyonlardan söz etmiyorum ya da kültürel seçkinlerin formdan aldıkları ayrıcalıklı hazdan. Ölümü yüceltenlere, ölüm-severlere inat, yaşamın içine olabildiğince gömülerek, kılcal damarlarımıza dek yeryüzünü duyumsamak, yaşamı olabildiğince algılamak, kösele suratları yeniden canlandırmak için estetik. Eski Yunancadaki estetik sözcüğü, ‘Aisthetikos’, “duyumsamayla algılanan şey” anlamına geliyor. ‘Aisthesis’ ise duyuma dayalı algı deneyimi. Estetiğin başlangıçtaki alanı sanat değil, gerçekliktir, yeryüzüdür, doğadır. Estetik, bir bedenin tüm duyu organlarıyla yeryüzünü duyumsama edimidir. Faşizmin ağır ateşinde, yavaş yavaş pişip hissizleşmiş bedenlerimizi yeniden duyarlı hale getirmeli. Yeryüzünün, kentlerin, bedenlerin yıkımını hisseden ve isyan eden, duyumsayan varlıklara dönüşmeliyiz.
        Duyularımıza bakalım!
        Gözlerimizden başlamalıyız önce. İmge ormanında yaşayan görsel hayvanlarız ve hayatta kalabilmek için en çok gözlere ihtiyacımız var. Ama gözlerimiz ölü imgelerle o kadar kirletildi ki hayatta kalmamızı sağlayacak, yaşamı olumlayacak imgeleri değil de öte dünyanın katılığına gömülmüş imgelere alıştırıldı gözlerimiz. Yaşamı duyumsayacak yeni gözlere ihtiyacımız var. İmgelerin katılığını, formun kalıcılığını değil, henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut düzeni değiştirecek, oluşun imgesini yakalamalıyız. Yakalayamazsak, faşizmin kaynar sularında pörtleyecek gözlerimiz.

        Sonra da kulaklarımızı. Çığlıkları, katledilenlerin çığlıklarını duyamıyoruz bile, çünkü işitme yetimizin dışında kalıyorlar. İktidarın egemen tonu, tüm sesleri bastırıyor ve sadece şefin bizi pişirirken kullandığı söylem kulaklarımızda. Kulaklarımızın pasını silmek de kurtaramayacak bizi. Kulaklarımızın işitme eşiğini, sadece iktidarın sesini algılayacak şekilde ayarladılar, en iyisi toptan değiştirmeli. Bizi faşizmin katılığından kurtaracak, yeryüzünün tüm seslerini, çokluğu duyabilmektir. 

        Ya burnumuz? Ağır ateşte pişirilirken ölümün kokusunu duyamadık bile. İyice piştikten sonra da iş işten geçmiş olacak ve sadece içinde pişirildiğimiz faşizmin kokusuna alışacak burunlarımız. Yaşamın tüm kokularını duyamıyorsak, bilin ki havadaki ölüm kokusundandır. 

        Peki, ağzımıza ne demeli? İktidar söylemlerinin yankılandığı derin bir mağara. Farkına varmadan ya da vararak cinsiyetçi, ırkçı, faşist söylemleri durmadan yineleyen ağızlarımızı da değiştirmeli. Kapatıldığımız mağaradan çıkmamız gerek, çoklukla karşılaşmak, çokluğu işitmek ve çokluğu dile getirmek için; yeryüzünü yeniden duyumsamak. Evet, çok geç olmadan estetik operasyonlara başlamalı. Bakın o zaman nasıl da hepimizin yüzünde yeniden belirecek, umudun, özgürlüğün ufuk çizgisi.