27 Mayıs 2016 Cuma

ÖLÜ KABUKLAR SAHİLİ


RAHMİ ÖĞDÜL
27.05.2016
Sanatta, uzam içinde yer alan bir formu pozitif, bu formu çevreleyen boş uzamı negatif olarak adlandırma geleneği, biçimi olumlayan ve biçimsiz olanı olumsuzlayan bir tavrın göstergesidir. Görsel algı testlerinde de bizim algıladığımız form her zaman pozitiftir, formu çevreleyen uzam ise negatif. Klinik çalışmalardan biliyoruz, tanı testlerinin pozitif çıkması hastalığa yakalandığımızı gösterir. Bizde form hep pozitif çıkıyor. Yeryüzüne baktığımızda hep form görüyorsak ve bu formu pozitif olarak öne çıkarıyorsak kronik bir form hastalığına yakalanmışız demektir. Bu form hastalığından yakamızı kurtaramazsak yaşam sadece formlardan ibaret ölü kabuklar sahiline dönüşecek.
Form dediğimiz şey
Kumsalda deniz canlılarının içi boş kabukları gözümüze çarpar önce, kumların arasında kımıl kımıl kaynaşan mikro yaşamı göz ardı ederiz. Sanatın diliyle konuşursak ölü kabuklar, yani form pozitif uzamı oluştururken, kumsal, ölü kabukların içinde yer aldığı negatif uzamdır. Oysa yaşamın sürmesini sağlayan, kumların arasında sürüp giden mikroorganizmaların mikro ilişkileridir, ölü kabuklar değil. Form dediğimiz şey, içinde bulunduğu ilişkiler ağından soyutlanıp tecrit edilmiş ölü bir kabuktur ve pozitif bir varoluş biçimi olarak formu yüceltirken, farkına varmadan ölümü yüceltiyor ve yaşamı olumsuzluyoruz. Form, ortamın içkin kuvvetlerince biçimlendirilmiş geçici bir uzlaşımdır sadece. İçkin kuvvetler, güncel koşullarla etkileşerek biçim sorununa geçici bir çözüm bulmuşlardır ama gelecekte bu kuvvetlerin nasıl bir form alacağı yine ortamın içkin kuvvetlerine bağlıdır. Hep arada, hep ortada, yani ortamda olan bir varlık, artık bir form değil, aralarına yerleştiği ve bağlantılar kurduğu diğer şeylerle birlikte sürekli form değiştiren bir dalgalanma hâlidir.
Kentleri yapı formlarından ibaret gören iktidar, kentin dokusundaki insani mikro ilişkileri, yani negatif uzamı imha ederek formların pozitif uzamını inşa ediyor. AVM, rezidans, toplu konut gibi ölü kabuklarla donatıyor her yeri. Kentin içinin boşaltılması ve sadece yukarıdan dayatılmış formların kente giydirilmesi faşist bir uygulamadır. Mussolini, tıpta bir bedenin içini boşaltmak anlamına gelen ‘sventramenti’ deyimini kullanıyordu, giriştiği kentsel dönüşüm projeleri için. Sonunda bir kentten geriye kalan, içi boş, ölü bir kabuktur.
Form tutkunu devletin katlanamadığı tek şey!
Uzamı, form oluşturup oluşturmadığına bakarak negatif ve pozitif olarak ikiye ayıran iktidarın düalist bakışı, her yerin içkin kuvvetlerle dolu olduğunu ve sürekli form değiştiren bir evrende, formun, çokluğun şimdi ve buradaki bir dışavurumu olduğunu gözden kaçırıyor. Gezi Direnişi ve mekânı da toplumsal mikro ilişkilerde barınan içkin kuvvetlerin dışavurumuydu; içkin kuvvetlerin, kendi içkinlik düzlemlerini yaratarak, daha önce yan yana gelemeyen parçacıklar arasında yatay ilişkilerle biçimlendirdiği bir formdur, ama devletçi anlayışın anladığı anlamda, zamanın ve mekânın üstünde, aşkın bir form değil. Devlet, karşısında aşkın bir form, kendisi gibi başı ve uzuvları olan hiyerarşik bir beden formu görmek ister. Devrik başbakanın bir çocuğu başından tutup havaya kaldırması gibi, devlet de başkaldıranın başından yakalamak isteyecektir. Ama olmadı. Çünkü başı ve uzuvları olmayan Gezi Direnişi bir yılan gibi elinden kaçıp giderken, geriye form olarak, yılanın içi boş kuru derisi kaldı avucunda. Şimdi bu kuru, şeffaf, içi boş deriyle, bir hayaletle baş başadır. Form tutkunu iktidarın katlanamayacağı tek şey, formsuzluktur ve Gezi’de ortaya çıkan içkin kuvvetler şimdi biçimsizliğiyle korkutuyor iktidarı. Bir şeyle karşılaşmış, ama karşılaştığı şey ne bir formun pozitif uzamıdır ne de formsuzluğun negatif uzamı; kahrolmuştur.
Heykeltıraş Alexander Archipenko, heykelin içine boş uzamı dâhil ederek sanatta hâkim olan pozitif ve negatif uzam ayrımını iptal etmiştir. 1915 tarihli ‘Saçlarını tarayan kadın’ heykelinin yüzü boştur. Gezi’nin de yüzü yoktu; tüm düalist ayrımların askıya alındığı şiddetli bir dalga gibi sahile vurmuş ve iktidarın ölü kabuklarını, kumdan kalelerini yıkmıştır. Şimdi yine kumdan kalelerin, ölü kabukların içine hapsedildik. Ve aylardan Gezi; dalgalardan, özgürleştiren dalgalardan gözünü alamıyor insan.

20 Mayıs 2016 Cuma

MANZARAYI ÇATLATMAK GEREK



RAHMİ ÖĞDÜL
20.05.2016
Bakıyoruz ve sadece duran nesneleri görebiliyoruz. Gözlerimiz hareket etmeyen, ölü nesnelere alışık; daha doğrusu ölü imgelere. Bakışımızda, yeryüzünü çerçeve içine alıp manzaralaştırma yeteneği var. Buna yetenek mi demeli yoksa yeteneksizlik mi? Yeryüzünün canlılığından, devingenliğinden natürmortlar çıkarmakta üstümüze yok, yani ölü doğalar. Toplumda da devinimi değil, ölü nesneleri görebiliyoruz; gördüğümüz tek devinim, kısırdöngü. Devinimi, hep aynı olanın yinelenmesi olarak gördüğümüz için, devrimi bile bir başka devletçi yapının yerini, bir diğerinin alması olarak anlıyoruz. Devrim, toplumun devinen tüm bedenlerinin etkileşime geçerek birlikte titreştikleri andır ve bu titreşimin şiddeti, durmadan geri dönen despotik formu alaşağı ediyor ve yerine geçen, tüm bedenlerin titreşerek birbirine dokundukları ve hep birlikte titreştikleri yeni bir toplumsal bedendir; bizim bir de birlikte titreşme yeteneğimiz var. Bu yeteneği açığa çıkarmak için, ölü nesnelere ve devinim diye kısırdöngülere alıştırılmış gözlerimizin ve tüm duyu organlarımızın ayarlarını değiştirmemiz gerekecek. Sadece nesnelere ve kısırdöngülere odaklanmış bir bakış, henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeylerin sabit düzenini değiştirebilecek olanı göremiyor. Sabit nesnelerle aşırı dolu bir manzarada, hakiki devinim görünmez olandır ve çatlaklardaki boşlukta sessizce titreşmeyi sürdürüyor. Ama biz boşluktan ve sessizlikten çok korkuyoruz.
Boşluklar gerekli
Ev içlerinde bile korkutucu boşluğu ve sessizliği bertaraf etmeden duramıyor ve nesnelerle ve seslerle dolu bir ortam yarattığımızda rahat edebiliyoruz. Ama yeni ve gizil olan tam da sessizlikte ve boşlukta yatıyor. Çatışmalı kuvvetlerin düğüm noktası olan bedenlerimizin çatlaklarındaki çokluğun sesini duymamak ya da boş bir mekânda düş gücümüzün yaratacağı yeni imgelerden kaçmak için ölü nesnelerle ve seslerle dolduruyoruz içimizi.
Ya da sözcüklerle, kalın kabuklu kavramlarla. 1880’lerde bazı Fransız sembolist şairler sadece sözcükleri değil, aralarındaki boşluğu da görünür kılmak için bilerek kâğıtta beyaz, boş alanlar bıraktılar. Stéphan Mallarmé’nin 1897 tarihli ‘Un coup de dés’ şiirinde sözcüklerin arasında derin boşluklar hemen göze çarpacaktır. Şairin dışarıda bıraktığı, şiirin en önemli bölümü olabilir, diyor Mallarmé, yani boşluk. Boşluk, sözcüklerin titreşerek hep eksik kalacak olan anlamlarını çoğaltacakları yaratıcı bir ortamdır. Sözcüklerin birbirleriyle çarpışıp kabuklarını çatlatmaları ve yeni anlam dünyaları yaratabilmeleri için boşluk gerekli; tıpkı atomlar gibi. Latin ozan Lukretius görebiliyor: “Atomlar boşlukta paralel olarak, hafif yanlamasına düşerler. Bu atomlar biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı, bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler”. Ama biz sadece duran atomları görebiliyoruz, devinen ve titreşen bedenler ne yazık ki manzaraya giremiyor.
Fotoğraflanan nesneler
Bakışımız uzun pozlamaya dayalı bir teknikle çalışıyor çünkü tıpkı Daguerreotype tekniği gibi. Louis Daguerre’in, uzun pozlama süresine dayalı kendi tekniğiyle, 1838 sonlarında çektiği Paris’teki Temple Bulvarı’nın bir fotoğrafı, içinde insan figürü barındıran ilk fotoğraf olarak tarihe geçmiş. Bulvarın kalabalığına rağmen sadece duran insanlar ve nesneler girmiş kareye. Titreşen kalabalığı değil de hareketsiz figürleri görebiliyoruz ve tarihi, titreşen bedenler yapsa da tarihe geçenler nedense duran insanlar oluyor, diktatörler gibi. Mallarmé’nin şiir için söylediği, fotoğraf için de geçerli: Fotoğrafçının dışarıda bıraktığı, fotoğrafın en önemli bölümü olabilir; yerden göğe haklı. Bulvar, görüntüye girmeyen ve birbirleriyle çarpışarak yeni dünyalara sessizce hazırlanan ve mevcut manzarayı altüst edecek kımıl kımıl titreşen bedenlerle dolu. Ve biz, çerçeve içinde ölü bir nesne olarak yerimizi alırken, göremediğimiz yaşam devrime hazırlanıyor ve birdenbire çokluk boşluğu doldurduğunda, “nereden çıktı bunlar?” diye şaşkınlığımızı gizleyemeyeceğiz. Umut, göremediğimiz, ama içimizde kımıl kımıl kaynaşan çokluk kümelerinden yayılıyor, çok geçmeden manzarayı çatlatacaklar.

13 Mayıs 2016 Cuma

ADAM HAKLI, ESTETİK YAPTIRMALIYDIK

Salvador Dali, 'Savaşın Yüzü'

Francis Bacon
RAHMİ ÖĞDÜL
13.05.2016
Kimisi deniz kıyısında suyun çalkantılı yüzeyini, ufuk çizgisini seyrederek dinlendirir gönlünü; özgürlüğü duyumsar. Ben de severim elbette çalkantılı yüzeyi, akışı seyretmeyi; ama daha çok sokağın, caddenin anaforlu akışını, insan selini, birlikte özgürlüğe yelken açacağımız, yüzlerimizdeki ufuk çizgisini. Ama artık tadı yok hiçbir şeyin; kentin yataklarında aksalar da yüzlerine katılık sinmiş; rahatsız edici. Yüzlerindeki katı ifade, pişirilmekten sertleşmiş bir et parçasının ifadesini andırıyor, canlılığını yitirmiş.
Suç bizim!
Çilem Karabulut’un meşru müdafaasını estetik yaptırmadığı için kabul etmeyen savcı haklı. Suç bizim, estetik yaptırmalıydık. Çünkü içine çeşni olarak konduğumuz ve şefin, elindeki kepçeyle karıştıra karıştıra pişirdiği faşizme yabancılaşmalı ve tüm olup bitenleri yadırgamalıydık. Yüzümüz ve yüzümüzün organları o kadar alıştı ki olup bitenlere, pişkinlikle kabulleniyoruz her şeyi. Ağır ateşte, yavaş yavaş pişirildik çünkü. Ve yüzümüz pişmekten köseleleşti neredeyse. Hani bir tabir var ya “kösele suratlı” diye, işte öyle. Şef, yüzümüze tükürse, yağmur yağıyor sanıyor, yarabbi şükür diyoruz. Hâlâ çok geç değil, kaskatı olmadan değiştirebiliriz yüzümüzü.
Estetiğe çok ihtiyacımız var bugün. Aynadaki görüntüsünü beğenmeyenlerin güzelleşmek uğruna katlandıkları estetik operasyonlardan söz etmiyorum ya da kültürel seçkinlerin formdan aldıkları ayrıcalıklı hazdan. Ölümü yüceltenlere, ölüm-severlere inat, yaşamın içine olabildiğince gömülerek, kılcal damarlarımıza dek yeryüzünü duyumsamak, yaşamı olabildiğince algılamak, kösele suratları yeniden canlandırmak için estetik. Eski Yunancadaki estetik sözcüğü, ‘Aisthetikos’, “duyumsamayla algılanan şey” anlamına geliyor. ‘Aisthesis’ ise duyuma dayalı algı deneyimi. Estetiğin başlangıçtaki alanı sanat değil, gerçekliktir, yeryüzüdür, doğadır. Estetik, bir bedenin tüm duyu organlarıyla yeryüzünü duyumsama edimidir. Faşizmin ağır ateşinde, yavaş yavaş pişip hissizleşmiş bedenlerimizi yeniden duyarlı hale getirmeli. Yeryüzünün, kentlerin, bedenlerin yıkımını hisseden ve isyan eden, duyumsayan varlıklara dönüşmeliyiz.
Duyularımıza bakalım!
Gözlerimizden başlamalıyız önce. İmge ormanında yaşayan görsel hayvanlarız ve hayatta kalabilmek için en çok gözlere ihtiyacımız var. Ama gözlerimiz ölü imgelerle o kadar kirletildi ki hayatta kalmamızı sağlayacak, yaşamı olumlayacak imgeleri değil de öte dünyanın katılığına gömülmüş imgelere alıştırıldı gözlerimiz. Yaşamı duyumsayacak yeni gözlere ihtiyacımız var. İmgelerin katılığını, formun kalıcılığını değil, henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut düzeni değiştirecek, oluşun imgesini yakalamalıyız. Yakalayamazsak, faşizmin kaynar sularında pörtleyecek gözlerimiz.

Sonra da kulaklarımızı. Çığlıkları, katledilenlerin çığlıklarını duyamıyoruz bile, çünkü işitme yetimizin dışında kalıyorlar. İktidarın egemen tonu, tüm sesleri bastırıyor ve sadece şefin bizi pişirirken kullandığı söylem kulaklarımızda. Kulaklarımızın pasını silmek de kurtaramayacak bizi. Kulaklarımızın işitme eşiğini, sadece iktidarın sesini algılayacak şekilde ayarladılar, en iyisi toptan değiştirmeli. Bizi faşizmin katılığından kurtaracak, yeryüzünün tüm seslerini, çokluğu duyabilmektir. 

Ya burnumuz? Ağır ateşte pişirilirken ölümün kokusunu duyamadık bile. İyice piştikten sonra da iş işten geçmiş olacak ve sadece içinde pişirildiğimiz faşizmin kokusuna alışacak burunlarımız. Yaşamın tüm kokularını duyamıyorsak, bilin ki havadaki ölüm kokusundandır. 

Peki, ağzımıza ne demeli? İktidar söylemlerinin yankılandığı derin bir mağara. Farkına varmadan ya da vararak cinsiyetçi, ırkçı, faşist söylemleri durmadan yineleyen ağızlarımızı da değiştirmeli. Kapatıldığımız mağaradan çıkmamız gerek, çoklukla karşılaşmak, çokluğu işitmek ve çokluğu dile getirmek için; yeryüzünü yeniden duyumsamak. Evet, çok geç olmadan estetik operasyonlara başlamalı. Bakın o zaman nasıl da hepimizin yüzünde yeniden belirecek, umudun, özgürlüğün ufuk çizgisi.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

SİZİ ÇOK FORMSUZ GÖRDÜM


RAHMİ ÖĞDÜL
06.05.2016
Kendimizi fiziksel güçten yoksun hissettiğimizde formsuzluktan dem vururuz. Bitkiniz gerçekten de; o kadar çok üzerimize çullandılar ki, onlar çullandıkça biz büzüldük ve bedenin anatomik sınırlarına dayandık. Bir bedenin gücü, eylemleriyle başka bedenlere eklenerek kuracağı ve kendini yaratacağı mekânla ilişkilidir ve mekânını üretebildiği ölçüde kudretlidir. Kendi mekânını üretemediğinde ve başka bedenlerle kurduğu bağlar koptuğunda, beden içine çöker ve depresif bir çağda bedenler, meydanlardan, sokaklardan geri çekilirken anatomilerinin içine kaçacaklar ve çok geçmeden ilişkisiz formlar dünyasında yerlerini alacaklardır. Tuhaftır, güçsüzlük anlamında kullandığımız formsuzluğu, tam da anatomik sınırlarımıza kapanıp form haline geldiğimizde hissediyoruz.
Bedenin gücü
Aslında sorun formla ilgilidir her zaman; ya da formsuzlukla. Formsuzluğu, güçsüzlük anlamında değil de bir biçime sahip olmama anlamında kullandığımızda işin rengi değişiyor. 13.yy’da yaşamış Halesli Aleksander, iktidarın forma bakışını tek cümleyle özetlemiş: “Şer aslında biçimsizdir.” Formsuzluk, kötüdür; formsuz olan kötülük kaynağıdır, çünkü iktidarın yakalama aygıtından kaçar. Bir forma sahip olmak, sınıflandırılmak, yönetilmek ve bir nesne gibi yerleştirilmektir. Ama bir beden formlu olduğunda güçsüzdür, iktidarca enselenmiştir ve artık ateş olsa cirmi kadar yer yakabilir ya da başka bir deyişle kendi cüssesi kadar yer kaplayabilir, yani anatomisi kadar. Bedenin gücünü hissettiği an, tam da cüssesinin, anatomisinin sınırlarını aştığı, taştığı andır ve sınır aşımıyla birlikte beden formunu yitirir. Performansın sınandığı sporlar, bitimsiz bir sınır aşımıdır. Rekor kırmak, sınırları ihlal etmektir. O halde, bedenin gücünü formda değil, formsuzluğunda aramalı. Bir bedenin gücü kendine dayatılan sınırı ihlal ettiğinde açığa çıkar ve bedeninde taşıdığı ve taşırdığı gücün belirli bir sınırı yoktur ve kudretine bağlı olarak sürekli dalgalanan bir sınır olacaktır bu.
Form ve formsuzluğu toplumsal beden açısından düşündüğümüzde, politikanın alanına giriyoruz. Bugün tüm gücü elinde toplayan iktidar, toplumu bir balmumu gibi biçimlendireceğini düşünüyorsa, toplumsal bedene form dayatabilmesi yüzündendir. Dolayısıyla formlu bir toplumsal bedeni, tasarladığı mekânlara bir mobilya gibi yerleştirebilecektir. Ama toplumsal bedenin gücü, bu kalıplara sığmaması ve anatomo-politik sınırlarını aşıp sokaklara ve meydanlara taşarak kendi mekânını yaratabilmesidir. Toplumsal bedene form vereceğini sanan iktidarın en büyük korkusu kalıbına sığmayan bir toplumsal bedendir; formunu parçaladığında soluğu Taksim’de alacaktır çünkü. Dolayısıyla toplumsal bedenin en güçlü olduğu an, taşarak kalıbını parçaladığı anlardır, yani formunu yitirdiği, formsuzluk anları.
Sanat ve sistem ilişkisi
Sanatın da işi formladır ve gücünü, bize formsuzluğu duyumsattığında kazanır. Mevcut şeyler düzeninin formlarını yeniden ürettiğinde sanat, sisteme eklemlenmiştir. Olanı değil, oluşmakta olanı, bedenlerin taşıdıkları ve sınırlarını ihlal ederek kendi mekânlarını yaratmalarını sağlayan kudreti, yaşamsal olanı duyumsatan sanat radikaldir. İngiliz ressam Francis Bacon’ın bedenleri böyle bedenlerdir. Mevcut şeyler düzenine o kadar alıştık ki alıştıkça tıpkı sıradan nesneler gibi toplumsal tahakkümün nesnelerine dönüştük. Ve formlar dünyasında sıradan bir form olma durumunu yadırgamıyoruz bile. Sanat, görünür olanı değil, görünmez olanı, formların çürümüşlüğünü ve formsuzluğun kudretini duyumsatarak, içine düşürüldüğümüz form hapishanesini bize yadırgatabilir ve yadırgamak, özgürlüğü solumaktır.
Rembrandt’ın ‘Doktor Tulp’un Anatomi Dersi’nde olduğu gibi, anatomik sınırlarına kapatılmış bir beden iktidarın kesip biçeceği teşrih (diseksiyon) nesnesidir, bir kadavradır. İktidar, formu ele geçirip bir teşhir ve teşrih nesnesine dönüştürürken, formsuzluğuyla ve ele geçmezliğiyle yaşam bir tehdit unsuru olarak hâlâ içimizde akıyor. Yaşamın direnişi ve isyanı, dayatılan despotik formadır ve tüm formları, kalıpları parçalayacak kudretiyse formsuzdur. İşte bu yüzden, çok formsuz gözüktünüz gözüme.

29 Nisan 2016 Cuma

TECAVÜZ ODASINDA SONSUZ BEKLEYİŞ

Grete Stern
RAHMİ ÖĞDÜL
29.04.2016
Sonra ne mi olacak? Sonra ne olacağını bal gibi biliyorsunuz. Çünkü hep aynı kurgunun içindesiniz, kadim tarih hep aynı kurgunun örnekleriyle dolu. Olay örgüsünü kuran, sonra ne olacağını da belirlemiş. Bize düşen, kurgudaki rolleri başarıyla oynamak. Rolümüz ne diye sormayın sakın. Oyunun içindeyiz, oynuyoruz zaten. Tecavüz ediliyor, aşağılanıyor, öldürülüyor ve yok sayılıyoruz. Bundan daha kötüsü olabilir mi? Boşuna beklemeyin bir başka oyun kurucunun sahneye girmesini ve kurguyu değiştirmesini. Başroller değişse de bizler yine bize biçilen rolleri oynamaya devam edeceğiz. Bir ‘deus ex machina’ durumu yaratılır diye de umutlanmayın boş yere; hani, sahnenin bir köşesindeki makine yardımıyla yukarıdan indirilen tanrı rolündeki bir aktör, birdenbire kurguyu değiştirir ve içine düştüğümüz açmazı açıverir ya; eski bir tiyatro numarası, ama işe yarıyor; beklentiye sokuyor bizi. Hep bekliyoruz ve beklerken tecavüz ediliyor, aşağılanıyor, öldürülüyor ve yok sayılıyoruz.
Çerçevenin içinde duble yollar
Kapısında tarihin bekleme odası yazsa da başımıza gelenlere bakılırsa burası tarihin işkence odası. Ama bize ilerlediğimizi söylüyor iktidar; güya bir trenin vagonundaymışız da, zaman denilen çizgisel raylarda ilerliyormuşuz. Evet, içinde bulunduğumuz kompartımanın penceresinden baktığımızda, dışarıdaki görüntünün hızla değiştiğini görüyor ve hareket ettiğimizi sanıyoruz. Pencerede yemyeşil bir vadi gördük biraz önce. Sonra bir de baktık, çerçevenin içinde duble yollar ve HES var. Bu kez ağaçlar ve dallarındaki kuşlarıyla, sulak alanlarıyla bir başka ekosistem girdi görüntüye. Yine değişti manzara; her yer betonla kaplanmış; Batman’in yaşadığı, kötülüğün ve suçun kenti Gotham’ı andıran dikine yapılarıyla karanlık bir şehre dönüşüverdi. Biz olduğumuz yerde duruyoruz ve manzara hızla değişiyor, eski bir numara. İçine kapatıldığımız bekleme odasında değişen bir şey yok; bedenimize ve zihnimize durmadan işkence ediliyor.
Tecavüzcünün mantığı!
İktidar, hayatı kompartımanlara bölerek icraatını sürdürüyor. Kompartımanlara kapatmışlar bizi ve pencereden dışarıya baktığımızda manzara değişiyor. Değişen, iktidarın kompartımanlarda çarpıttığı doğalarımızdır. Doğayı ve insan doğasını, fıtrat adını verdiği kendi kafasındaki kalıba uydurmak için tahrip ettikçe penceredeki manzara değişiyor ve ilerlediğimizi sanıyoruz. İlerlemenin, olumlu olana doğru bir hareket olduğu öğretildi bize. Katliamlar, yıkımlar, tecavüzler bir kez olumlu bir hareket olarak ilerlemeyle ilişkilendirildiğinde, tecavüzlere, katliamlara, aşağılanmalara da alışıyoruz. Tecavüzcünün mantığını biliyorsunuz: “Tecavüz kaçınılmazsa, zevk almaya bak.” Tuhaf değil mi? Ne kadar çok tecavüz edilirsek o kadar çok ilerlediğimizi düşünüyor ve ilerleme kaçınılmaz olduğu için de tadını çıkarıyoruz.
Hatta daha da ileri giderek, tecavüz edildikçe güzelleşeceğimizi söylüyor. Kentlerin içindeki tecavüz edilmiş doğayı bize park ve bahçe olarak sunduğunda ikna oluyoruz. Sonra yeryüzünün doğal ve toplumsal kuvvetlerini hesaba katarak biçimlendirdiğimiz konutlarımızı bombalayarak kafamıza yıktığında ve bizi yeryüzünden ve toplumsal olandan koparan toplu konutlara, kapalı sitelere, AVM’lere tıktığında yine ikna oluyoruz. Çok tuhaf varlıklarız doğrusu; nasıl inşa ettilerse bizi?
İktidarın, kendini dayatması için, toplumsal ve doğal kuvvetlerle devinen, akışkan insan doğasını sabitlemesi, çerçeve içine alması, kompartımanlara kapatması gerekiyordu: Fıtratın inşası. Ve devletçi Thomas Hobbes’un eski numarası: “İnsan insanın kurdudur.” Aramıza nifak sokarak bizi birbirimize düşürdükten sonra, üçüncü şahıs olarak araya girerek ilişkilerimizi manipüle etmekle kalmıyor, bedenlerimize tecavüz etme hakkını da elde ediyor. Doğal ve toplumsal bedenler, iktidarın kompartımanlara kapattığı, durmadan ırzına geçtiği seks oyuncaklarıdır (“Bu milletin a…na koyacağız”). Bu kurguyu değiştirecek bir kahramanı beklemekten vazgeçin artık. Bu sonsuz bekleyişi, bir karar anında biz kırabiliriz ancak. Ve kapatıldığımız tecavüz odasının duvarlarını yıkıp, yeniden yaşamla buluşabiliriz.

    22 Nisan 2016 Cuma

    ÇIKARIN ÖLÜM MASKLARINI SURATINIZDAN!

    Andrian Ghenie

    Rene Magritte
    RAHMİ ÖĞDÜL

    22.04.2016

    Onca acıdan sonra hâlâ birbirimizin yüzüne bakabiliyorsak,yüzümüzün olmadığını gösterir bu. Yüzümüz olsaydı, bizim adımıza işlenen katliamlara, tecavüzlere dayanamaz, isyan ederdik ve birbirimizin yarasına tütün basar gibi basardık yüzümüzü. Yüzü olmayanı, cesareti olmayan, utanan anlamında değil, sözcüğün düz anlamında kullanıyorum; yani, kişinin kendine ait bir yüze sahip olmama durumu. Yüz diye kafamızda taşıdığımız da ne, diye soracağınızı duyar gibiyim. Aşkın bir varlığın bir parçası olarak kendini tanımlayanlar, biat ve itaat edenler tepeden dayatılmış bir yüz geçirmişlerdir kafalarına. Kodlanmış, haritalandırılmış ve yasalarla delik deşik edilmiş bir ara yüzey olarak bize giydirilmiş yüz, dış dünya ile kuracağımız tüm ilişkilerimizi bir elek gibi süzüp düzenleyeceği için hiçbir zaman yüzleşen biz olmayacağız ve yaşanan onca acı da içimize işlemeyecek. Birbirimizle her yüzleştiğimizde, yüzleşen devlettir, iktidardır, despottur ya da itaat ve biat ettiğimiz her neyse. O yüzden yüz yüze ilişkileri yüceltirken temkinli davranmak gerek. Eğer böyle bir yüzse taşıdığımız, bu yüz ile gerçekleştireceğimiz ötekilerle karşılaşma bir yüzleşme değil, tıpkı bilimkurgu filmlerindeki robotların, karşılaştıkları her nesneyi taradıkları ve bilgisayar programı aracılığıyla eşleştirerek kimliklendirdikleri bir işlemdir. Kendi yüzümüz olmalı, yüzleşmek için. Aşırı haritalanmış ve kodlanmış yüzü bozup kendi yüzümüzü inşa etmedikçe, dış dünyayı dijitalleştirerek ikiye bölen, durmadan düşman ve dost ayrımı yapan bir ara yüzeyden başka bir şey olamayız. Unutmadan, bu dost ve düşman ikiliği iktidarca programlanmıştır.

    Hangi yüz?
    O yüzden bu topraklar, yüzleşmesi imkânsız sorunlar yumağıdır; Ermeni sorunuyla, Kürt sorunuyla, etnik sorunlarla, toplumsal cinsiyet sorunlarıyla yüzleşmekten söz edildiği her seferinde, hangi yüzle diye sorasım geliyor. Eril, despotik bir yüzle mi? İktidarın biçimlendirip bir ara yüzey olarak suratımıza geçirdiği aşırı haritalanmış ve kodlanmış, yasalarla kirletilmiş bir yüz ile nasıl yüzleşebiliriz ki? Bu yüzle yapılan her yüzleşme, sürekli ayrışmayı ve çatışmayı pekiştirecek, çünkü bu amaca göre programlanmıştır. Önce, iktidarın haritalandırdığı bu yüzü silmeli ve kendi yüzümüzde kaybolmalıyız. İngiliz tiyatro yönetmeni Joan Littlewood, “Kaybolmazsak, asla yeni bir yol bulamayız” diyordu, haklı. Kaybolmadan yeni bir yüz de bulamayız ve yeryüzünün yüzüyle örtüşen, henüz haritası çıkarılmamış bir yüzeyde hep birlikte keşfedebiliriz ilişki kurmanın, yüzleşmenin yeni yollarını. Bu yüz, yeryüzünün kuvvetleriyle, ilişki ağlarıyla biçimlenecek ve haritası sürekli değişen bir yüz olacaktır. Her karşılaşma ve yüzleşme bir iz bırakacak, yeni bir patika açacak yeryüzü ile aramızda. Yukarıdan giydirilmiş aşkın bir yüz değil, yatay ilişkilerle oluşan ve yatay ilişkileri çoğaltan bir yüz. O zaman yeryüzüyle, ötekilerle yüzleşmekle kalmayacağız sadece, yerin yüzü olacağız, öteki olacağız. İkili ayrımlardan kurtulup çoğaldığımızda ve çoğaldıkça yeryüzü olduğumuzda, başkalarının acıları bizim acımız olacak ve başkalarının sevinçleri de bizim sevincimiz.
    Göçebe yüzler!
    Yeni ilişki patikaları keşfettikçe yaratacağımız yüz, yeryüzünün göçebe yüzüdür. Lacan insan yüzünü, burun, kaş, göz, ağız gibi tekil aktörleriyle nesnelerin en ele avuca sığmazı olarak tanımlamıştı. İktidarın haritalanmış ve kodlanmış yerleşik yüzünün aksine, sürekli dalgalanan ve bir türlü yerli yerine oturtulamayan göçebe yüz. İnsanın kendine has bir yüzünün olmadığını ve yüzünü kendi iradesiyle biçimlendirebileceğini yazmıştı della Mirandola, 1486 gibi erken bir tarihte. Bir yüz yaratmak dünyaya açılmaktır, yeryüzünü olabildiğince duyumsamak; dolayısıyla çaba ister. Kendi yüzümüzü yaratamadığımız takdirde, iktidar kendi yüzünü kafamıza geçirecek durmadan. O yüzdendir işlediği tüm cinayetlerin, tecavüzlerin yüzümüze sinmesi. Hepimizin yüzüne ölüm sinmiş. Yırtıp atalım bu ölüm maskını, bakın o zaman nasıl da yaşam fışkıracak yüzümüzde ve yerin yüzünde. Yüz olalım, çoğalalım, yeryüzü olalım, yüzleşelim ve yaşam sinsin yüzümüze.

    16 Nisan 2016 Cumartesi

    MİTOS BAŞA KUZGUN LEŞE

    Igor Morski

    RAHMİ ÖĞDÜL

    15.04.2016

    Bedeni ve hiyerarşisini model alarak örgütlenmiş bir kurumda yaşıyorsanız ve organlarını başkan, başbakan, kolluk kuvvetleri, ayak takımı gibi beden metaforlarıyla adlandırıyorsanız, bedenle ilgili özdeyişlerden de payınıza düşeni alırsınız. Deneyimsizliğin göstergeleri sloganların çoğaldığı bir çağda, atasözlerine, deneyimin sesine kulak vermek lazım: “Balık baştan kokar”. Bu saptama, doğrudan balığa dair gözlemden çıkarılsa da bir beden gibi örgütlenmiş, devlet de dâhil tüm kurumlarda sık sık görüldüğünde bir metafora dönüşmüştür. Ve toplumsal gövde kokuşmuşsa, başın çoktan kokuştuğunu atalarımız tecrübeyle sabitlemişler. Kokuşan bir balık vakası yaşıyoruz ve balığın gövdesinden çıkan kötü kokuları medya parfümüyle, olmadı şiddetle örtmeye çalışan bir baş var şimdi. Evet, önce baş, ardından da gövde kokuşur; o halde başın, hâlâ taze ve dipdiri bir baş olduğu iddiasını sürdürmek için toplumsal çürümeyi makyajlamaktan başka çaresi yok. Üstelik kokuşmaya direnenleri operasyonla kesip atmayı düşünüyor. Çürümeye yüz tutmuş gövdeden çıkan pis kokulara burnumuz alışınca, tıpkı bir zamanlar Haliç kıyısında yaşayanların çürüme kokusuna alışmaları gibi, bizim de çürüyen ortamda yaşamaya aldırış etmememiz bekleniyor. Çürüyen sadece gövdelerimiz değil, belleğimiz de çürüdükçe, geçmişsiz ve geleceksiz kalıyoruz.

    “Sevgili geçmiş, tüm dersler için teşekkürler/ Sevgili gelecek, hazırım”: Evlilik yaşamı boyunca, aile kurumunun başından, kocasından şiddet gören ve tekrarlayan darbelere, daha fazla çürümeye dayanamayıp bir karar anında çürümüş baştan kurtulan Çilem Karabulut’un tişörtünde, geçmişine ve geleceğine sahip çıkan bir kadının çığlığı yazılıydı. Biz, ders çıkaracak geçmişi olmayanlar, aşkınlığın darbelerine her an maruz kalmaya ve çürümeye devam ediyoruz ama. Kendisini bir aşkınlık olarak dayatan başın sürekli tekrarlardan oluşan darbeleri bedenimize indikçe, hep aynı olan geri döndükçe, mitolojik bir evrenin içindeyiz demektir. Mitoloji, evrenin yaratılışına dair anlatılan öykülerin sürekli yinelenen ritüelleriyle iş görür; mitolojide biriktireceğiniz, yeryüzüne dair kişisel deneyimleriniz olmadığı için ne geçmişiniz ve şimdiniz ne de geleceğiniz vardır. Tekrarlayan darbelerin kısır döngüsüne kapatılmış bir insan, aşkın bir iktidarın darbeli matkap gibi durmadan tekrar eden şiddetini de tefekkürle karşılayacaktır. Bir kadın, tişörtündeki iletisiyle, geçmişimize, belleğimize sahip çıkarak bu kısır döngünün kırılabileceğini öneriyor.
    Her ne kadar aşkın darbelere maruz kalsak da, yeryüzüyle, birbirimizle kurduğumuz içkin ve barış dolu ilişkilere dair geçmişimiz, yeryüzünün ve bedenimizin kıvrımlarında kalıntılar halinde birikmiştir. Ve düşünmek için illa da filozof olmanız gerekmez ama Kant, “her filozof eserini, bir başka eserin kalıntıları üzerine inşa eder” derken, düşünme eylemi için belleğin gerekliliğini vurguluyordu. Şiddet yüklü darbelerle, tekrarlarla belleksiz bırakılmaya çalışılan bir bedenin kısır döngüden kurtulması için, kıvrımlarında saklı geçmişine ait kalıntıları bir araya getirmesi ve düşünme eylemini başlatması yeterli. Bir araya getirmek anlamına gelen ‘legein’ sözcüğünden türemiş ‘logos’, yani akıl, tek tek veri parçalarını, doğrulanabilir olgu parçalarını bir araya getirirken, iktidarın yaslandığı mitos ise, hep aynı teraneleri yineleyerek aklı, akıl yürütmeyi dumura uğratacaktır. İşine öyle gelir çünkü. Sorgusuz sualsiz bir aşkınlık olarak kendini dayatması ve kalıcı olması için mitostan başka dayanağı yoktur.
    Dolayısıyla despotlar logosu değil, mitosu sever. Babil Kenti’nde de despot, yerini sağlama almak için kendi mitik anlatısını sahneliyordu. Her yıl yinelenen bayramda, teatral bir gösteri olarak, kozmosu, yani düzeni temsil eden Marduk, kaosu temsil eden Tiamat’ı öldürür ve böylelikle siyasal düzen korunmuş olurdu. Her gün sahneye konulan kaos-kozmos oyununa alıştığımıza göre, şimdi her gün bayram bize. Logosu, yani aklı yürütmek yerine, mitosun kokuşmuş çamurunda debelendikçe, başımıza gelecekler tecrübeyle sabitlenmiştir: “Mitos başa, kuzgun leşe.”