16 Ekim 2015 Cuma

GELECEĞİ OLMAYANLARIN ŞİMDİSİ: KÂBUS MEKÂNLAR

Henry Fuseli, Kâbus, 1781

Francisco Goya, Çocuklarını Yiyen Satürn, 1819-1823
RAHMİ ÖĞDÜL
16.10.2015
Toplumda patlatılan her bomba zaman ayarlıdır, çünkü kronolojik zaman duygumuzu çökertmek, korkularla örülü bir şimdi inşa etmek için patlatılmıştır. Aramıza, zaman ayarlarımızı bozan bombalar yerleştiriyorlar. Baş edemeyeceğimiz korkular üreterek bizi geçmişten koparıp geleceksiz bırakmak niyetleri. Bakmayın siz insanın üç boyutlu olduğuna ve üç boyutlu bir evrende yaşadığına; bir de zaman boyutu vardır. Evrenden zaman boyutunu çekip çıkardığınızda ölü bedenler ve ölü mekânlar kalır geriye. İnsan, bir taraftan anılarıyla geçmişle bağlantı kuran, diğer taraftan beklentileri ve umutlarıyla geleceğe uzanan zamansal bir varlıktır. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği, yani kronolojik zamanı yaşıyorsanız sorun yok. Ama bir karabasan gibi hep şimdide yaşıyor ve her sabah hayata her başlayışınızda korkulara uyanıyorsanız zaman ayarınız paranoyaya çevrilmiş demektir. Bir karabasan gibi; çünkü içinde yaşadığımız şimdi bir kâbusu andırıyorsa, her uyandığımızda Henry Fuseli’nin tablosundaki gibi göğsümüze tüm ağırlığıyla oturmuş o çirkin varlıkla karşılaşıyorsak sonsuz şimdinin içindeyiz demektir. Canlarımızı yitirdiğimiz, sıranın bize de gelebileceği bir mezbahada sonsuz bekleyiş. Zaman duygumuzla oynayarak mezbahalaşan bir toplumun şimdisi içine hapsetmek istiyorlar bizleri.

ZAMAN DUYGUSU
Psikiyatr Eugéne Minkowski, hastalarının zamanı nasıl deneyimlediklerini araştırırken bir paranoya hastasının geçmişinden tamamen kopuk olduğunu ve her gün hayata yeniden başladığını gördü. Normalde tehlike ve kaygı duygularımızı geçmiş deneyimlerimizden yararlanarak yatıştırabilirken, geçmişi olmayan bu hasta, her gece panik halinde paranoid hezeyanlara ve korkunç ölümün onu beklediği düşüncesine gömülüyordu. Geleceği olmadığı için hiçbir şeyin değişmeyeceğine, kötülüğün ve korkunun her yere sindiğine inanmıştı (bkz. Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Minkowski, hastanın paranoyasının birincil olduğu ve zamansallığı çarpıttığını öne süren geleneksel psikiyatri düşüncesinin aksine, zaman duygusunun birincil olabileceğini ve bozulduğunda paranoid tepkiye yol açabileceğini söylüyor. Farkında mısınız? Zaman duygumuzu bozarak paranoid tepkilerimizi tetikliyorlar. Herkes canlı bomba gibi gözükebilir gözümüze. Daha dün bir kadın metroda yanında oturan kişiden şüphelenerek “Bomba var!” diye bağırdığında kaçacak delik aradık. Oysa akan bir zaman duygusu her şeyin geçici olduğunu ve karşılaştığımız tehlikelerin ve kaygıların üstesinden geleceğimizi ve umut dolu bir geleceği birlikte kurabileceğimizi öğretir bize. Akan zaman akarsu gibidir. Bachelard, “Akarsu size konuşmayı öğretecektir” diyor, “Acılara ve anılara karşın, iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecektir size” (Su ve Düşler, YKY). Korku dolu şimdinin içine hapsedilmişlere ve dilsizleşenlere akan zaman da konuşmayı, acılara ve anılara karşın iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecek. Acılarımızı ve anılarımızı paylaşarak geleceği nasıl kuracağımızı da. Ama iktidar, akan zamanı kâbus mekânlar içinde donduruyor ve kokuşmaya yazgılı bir su birikintisine dönüştürüyor zamanı ve mekânı. Üç boyutlu bir kâbus mekân yaratmayı, geleceği olmayanlar isteyebilir ancak.

ZAMAN BİZE DİRENMEYİ ÖĞRETİR
Zaman duygusunu doğanın döngülerinden öğreniriz. Akarsuyun akışı, kuşların ötüşleri, ağustos böceklerinin sesleri, dalgaların gelgitleri, rüzgârın şiddeti, güneşin doğuşu ve batışı. Zamanın akışı her seferinde bir fark yaratır. Oysa iktidar farkın ortaya çıkmaması için dördüncü boyutun iptal edildiği mekânlar yaratarak bizi zamanın akışından koparıyor ve AVM’lerin sonsuz şimdisi içine kapatıyordu zaten. İktidar beton döküyor tüm doğal döngülerin üzerine. Keyif aldığı beton dökme makinesinin sesi “böyle pat pat vurdukça” geçmiş ve gelecek betonun altına gömülüyor. Bombalar da pat pat patladıkça zaman duygusunu yitirmiş paranoyaklara dönüşüyoruz. Ancak geleceği olmayanlar bizi geleceksiz bırakmaya çalışacaklardır. Ama zaman akıyor ve direnmeyi öğretiyor bize.

9 Ekim 2015 Cuma

DİKKAT, DÜŞÜNMEK BEYNİNİZİ PATLATABİLİR!


Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
09.10.2015
Düşünmek tehlikelidir. Ya düşünmekten beyniniz patlar ya da düşündüğünüz için birileri gelip beyninizi patlatır. Biri, içeriden dışarı doğru, düşüncenin kudretiyle gerçekleşen bir eylemdir; düşüncenin kendi kabını, kabuğunu parçalamasıdır. Diğeri ise duvarlarla çevrili sorgulanamaz, düşünülemez alanlar yaratanların sınırlarını ihlal ettikleri için düşünen beyinlere dışarıdan indirilen darbelerdir. Mümkün mü düşünmeyi engellemek? Düşünce bir kez yola çıktı mı artık her yöne doludizgin koşmak isteyecektir ve duvar geçme yeteneğine sahiptir. Sürekli dışarı doğru patlayarak, duvarları delerek, yıkarak mekânını genişletir ve kendine, sınırları sürekli dalgalanan bir düzlem yaratır.
Kandinskiy’in soyut resimleri karşısında ressam dostu Franz Marc beyninin patlayacağını hissederken düşüncesinin mekânsal genişlemesine tanıklık etmiştir: “İlk tepkim, güçlü, katıksız ve ateşten renkleri karşısında büyük bir coşku duymak oldu, sonra beynim faaliyete geçti, bu resimlerin etkisinden kurtulamıyorsunuz ve tam olarak kavramaya ve tadına varmaya çalışırsanız beyninizin patlayacağını hissediyorsunuz” (bkz W.R.Everdell, “İlk Modernler, çev. Hülya Kocaoluk, YKY).
Yaşamın bir parçası olma coşkusu
Tuvalin sınırlı yüzeyindeki bir resim beyinde patlamalar yaratabiliyorsa, tüm renkleri, biçimleri ve derinliğiyle sonsuzca önünüzde açılan evrenin düşünceye neler yapacağını varın siz düşünün. İlk tepkimiz, Franz Marc’ın Kandinskiy tabloları karşısında duyduğuna benzer büyük bir coşku olacaktır; yaşamın büyüklüğü karşısında, onun bir parçası olmanın coşkusu. Sonra evrenin etkisinden kurtulamayacak ve hiçbir zaman tam olarak kavrayamazsak da tadına varmaya çalıştıkça düşüncemiz evrenle birlikte genişleyecektir. Zaten bilgi nedir ki? Foucault, “Bir bilgi, aynı zamanda bir mekândır” diyor, öznenin içine yerleştiği. Öte yandan evreni kavrayıp tadına varmaya, mekânı genişletmeye, yaşamı olumlamaya yönelik her çabamızın iktidarca engellendiği de görülüyor. İktidar düşünceyi ve düşünen insanı kendi ürettiği söylem içine hapsediyor ya da şişenin içine, cin gibi. Ama düşünce şişede durduğu gibi durmuyor.
İktidar, “Düşünecekseniz sınırlarını çizdiğim alanda düşünün” diyor; “sakın, kutsallaştırdığım alanlara gireyim demeyin.” Önümüze hazır problemler koyuyor. Kendi üzerlerine kapanmış, yanıtları zaten belli olan kapalı problemler. Ve bu hazır problemler üzerinden düşünür gibi yaparken bir televizyon programında işin uzmanına şu zekice soruyu sorabiliriz: “Mars’taki suyla alınan abdest geçerli mi?” Havuz medyası, adı üzerinde hazır havuz problemleriyle uğraştırıyor insanları ve izleyicilerin de düşünüyormuş gibi yapmalarını sağlıyor. Alzheimer’e çare olsun diye şiddetle bize bulmaca çözmemizi öneren uzmanların, hazır bulmacaları çözerken yitirdiğimiz toplumsal belleğimize dair bir önerileri olmuyor genellikle.
Toplumsal bellek yaşadığımız toplumun ve dünyanın sorunlarını zihinsel çabamızla formüle etmeye çalıştıkça, kapalı havuz problemleriyle değil, evrenle bağlantılı yerel sorunlarla yüzleştikçe gelişecektir. Bize verilen hazır sorularla değil, soruları bizzat formüle etmeye çalıştıkça. Ve formüle edilmiş her soru zaten çözümünü de içinde barındırır. Hayatı sorunsallaştırıp kavrarken başlı başına bir sorun olan iktidarın nasıl da hayatı perdelediği ortaya çıkıyor. İktidar havuz problemleri içinde düşünceleri boğuyor, düşünenlerin cansız bedenlerini yerlerde sürüklüyor. Düşünce ne havuza ne de şişeye hapsedilebilir oysa. Ve öyle bir an gelir ki beyniniz düşünmekten patlar, havuzun duvarları yıkılır ve hayatla buluşursunuz. Evet, düşünmek tehlikelidir, ama iktidar açısından. Düşündükçe kapatıldığımız duvarların birer birer yıkıldığını ve evrenin önümüzde dalgalı bir deniz gibi açıldığını göreceğiz. Faşizmin kapalı havuzlarında boğulmak yerine, evren denizinin yerel dalgalarıyla dirilmemiz an meselesi; yeter ki siz beyninizi patlatın ve yıkılsın duvarlar.

2 Ekim 2015 Cuma

ÇEMBERİMDE GÜL OYA DA KİM ÇİZDİ BU ÇEMBERİ?


RAHMİ ÖĞDÜL
02.10.2016
Keşke çemberi hiç keşfetmeseydik, üzerimize kapanan çemberi. Düşünsenize, her yöne hareket edebilme yeteneğiniz varken, birden çevrenize bir çember çizilerek hapsedildiğinizi. Artık bu çemberin tutsağı olduk, sakatlandık. İstesek de çıkamıyoruz içinden. İlk çemberi kendimizi doğadan ayırmak için çizmiş ve içine yerleşmiştik; yerleştikçe evcilleştik ve sadece evcilleştirebildiğimiz doğanın içeri girmesine izin verdik. Sonra bu çember de yetmedi bize. Etnik gruplara ayrılarak, homojen varlıkların kendi üzerlerine kapandığı başka çemberler yarattık; çember içinde çember. Sonunda bireyciliğin icadıyla kendi bedenlerimizi de çembere dönüştürdük. Ötekilerin içeri sızmasını önlemek için dikenli tellerle çevrilmiş bedenler. Şimdi ne başkaları girebiliyor ne de biz dışarı çıkabiliyoruz. Herkesin bedeni sadece kendisinin taptığı bir tapınak gibi dikiliyor toplumda. İnsanın kendi bedenini ölüm katılığında, taştan puta dönüştürdüğü garip zamanlardayız. Dilimiz de kurudu; söze ya ben ile ya da biz ile başlıyoruz. Ben ya da biz dedikçe kendimizi merkeze, çemberin içine, ötekileriyse çemberin dışına yerleştiriyoruz. Sözcüklerimiz giderek dikenli tele dönüşüyor; bir sınır olarak dil, ötekilerin içeri sızmasını önleyen duvar gibi dikiliyor önümüzde.
Çemberin ne zaman ve ilk kez kim tarafından icat edildiğini bilemiyoruz ama insan çemberi doğadan çalmış ve kendini kapatmak için kullanmıştır. Güneşin, ayın formunun çembere örnek oluşturdukları kesin. 12 bin yıl önce inşa edilmiş dünyanın en eski tapınağı, Urfa Göbeklitepe’deki tapınak da çember formunda ve çemberin içine merkeze bakan T şeklinde, insanı simgeleyen taş tanrılar yerleştirmişler. Ve günümüzde bu çember giderek daralmış, insan kendi üzerine kapanmıştır.
Çemberin çeşitli kullanımları vardır ve en acımasızı ise toplama kampıdır. Nazi Almanyası’nda ötekileri toplumdan yalıtmak ve imha etmek üzere tasarlanmadan çok önce bir modern icat olarak ilk toplama kampı, 1896’da İspanya’nın Küba’ya atadığı sömürge valisi Weyler tarafından, “campos de reconcentracion” adıyla uygulanmıştır (bkz W.R. Everdell,” İlk Modernler”, YKY). Bağımsızlık için savaşan Kübalılardan ayırmak için bu kez sivil halkı dikenli tellerle çevrili kamplara yerleştirdiler. Dikenli tellerin dışı ise evcilleştirilmemiş vahşi hayvanların, yani asilerin avlanacağı bir av sahasına dönüştürüldü. Doğu’da da kentlerin sokakları sokağa çıkma yasağıyla birlikte keskin nişancıların av sahasına dönüştürülmedi mi? Çemberden çıkanları yaşlı, çocuk demeden avlıyorlar.
İÖ 5. yüzyılda Parmenides “Bir” adını verdiği hakikati çember şeklinde tanımlamış ve çokluğu, değişimi ve oluşu çemberin dışına sürmüştü. Yani, hayat çemberin dışında. Sokağa çıkanları ebeliyorlar ama. Çocukluğumuzda öğrettiler bize, ebelenmemek için çemberin içine sığınmayı. Çemberin içi güvenlidir, tekçidir, çokluk dışlanmıştır çünkü. Ne diyordu Aldous Huxley, “Cesur Yeni Dünya”da: “İnsanların çoğu, tutsaklıklarını sevecek şekilde yetiştirilecek ve asla devrimi düşlemeyeceklerdir.” Ebelenmek, ötekinin bize dokunmasıdır; çoklukla temasa geçmektir. Ebelenelim, ne olacak? Belki devrim olur; iklim değişir, Akdeniz olur, gülümseriz. Çemberimizde gül oya, ama içeride dertlerimizi karıyoruz. Bize, “campos de reconcetracion”larda kendi ölülerimizi yıkamayı öğretiyorlar; ölüm katılığındaki bedenlere de bu yaraşır ancak. Her şeye rağmen toplama kamplarında “özgürlüğün tadını çıkarıyoruz” kim diyebiliyorsa, Goethe’nin sözleri bir tokat gibi patlayacaktır suratında: “Özgür oldukları yanılsamasına kapılanlar kadar hiç kimse umutsuz şekilde köleleştirilmemiştir.” Çemberin kölesi olduğunu fark edenler, kendilerini çokluğun, oluşun dalgalarına bırakıyorlar. Alman Romantizmi’nin kurucularından Herder de 1769’da çemberin ölüm katılığından dertliydi ve denize açıldı: “Karadayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı.” Dalgaların salınımıyla devindikçe nasıl da dirileşiyor, güzelleşiyor bedenler.

25 Eylül 2015 Cuma

KAFKA'YI DA KROPOTKİN'İ DE UNUTMA!

Martin Senn


RAHMİ ÖĞDÜL
25.09.2015
Çok çabuk unutuyoruz. Alışverişe çıkmadan önce hazırladığımız listenin bir benzerini mi yanımızda taşısak? Tüm olup bitenleri, başımıza gelenleri yazacağımız ve hep göz önünde tutacağımız. Ya da en iyisi, Akıl Defteri (Memento) filminin belleğini yitirmiş kahramanı gibi bedenimize yazmalıyız her şeyi, özellikle de yüzümüze; her narsistik selfie çekiminde iktidarın bedende, toplumsal bedende açtığı derin yaraları bize hatırlatsın diye: “6-7 Eylül olaylarını unutma! Sivas Madımak’ı unutma! Roboski’yi unutma! Suruç’u unutma!” Biz bu yaraları unutarak inşa ediyoruz sahte benliklerimizi. Yüzleşmeden, iktidarla hesaplaşmadan makyajla kapatıyoruz derin yaralarımızı. Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sabun köpüğü (soap opera) rollerimizi sürdürüyoruz.
Her şey yolunda mı?
Biz unutuyoruz ama iktidar unutmuyor ya da unutturmuyor. Her şeyin yoluna girdiğini düşündüğümüzde, dostlukların, barışın filizlendiğini, yaşamın daha keyifli hale geldiğini sandığımız anda o tanıdık senaryoyu tekrar devreye sokuyor ve biz de bize biçilen rolleri oynamaktan geri kalmıyoruz. Sonra bir dejavu hissi kaplıyor içimizi; biz bu oyunu daha önce oynamıştık sanki. Matrix filminde Neo aynı kara kediyi aynı şekilde hareket ederken ikinci kez gördüğünde “Dejavu” der; Matrix’in kodundaki bir değişimi yansıtıyordu dejavu; değiştiğimizi sandığımız an iktidar değiştiriveriyor kodu ve hep aynı kara kedi geçiyor aramızdan.
Dejavulara sarılmak
İktidar dejavularla iş görüyor; daha doğrusu belleğini yitirmiş topluma yinelemelerle çeki düzen veriyor durmadan. Kafka’nın “Ceza Sömürgesi”ndeki bedenlere suçlarını yazan makinenin hareketindeki yinelemeler gibi. “Tırmık” denilen makine, yasaları ihlal edenlerin çıplak bedenlerine iğneleriyle suçlarını bir nakış gibi işler. Sadece suçlarımızı değil, bizleri ayrıştıran etnik, dinsel, cinsiyetçi kimliklerimizi de. Ve tabii ki makine hiyerarşiye boyun eğmemizi isteyecektir bizden: “Hangi emre karşı gelmişse hükümlü, gövdesine Tırmık ile yazılır. Sözgelimi, bu hükümlünün gövdesine ‘Büyüklerine saygı göster!’ diye yazılacak.”
Yüzümüzle yüzleşmek
Kafka da hatırlamak için not düşmüş günlüğüne: “Kropotkin’i Unutma!” (bkz Michael Löwy, “Franz Kafka, Versus). Makineyi devre dışı bırakmak için gerekli bir not. Hayatta kalmak için birbirlerini öldürmeye programlanmış hayvanları/makineleri gösteren kapitalist doğa belgesellerine inandıkça toplumu da sosyal Darvincilik şemasına göre birbirleriyle savaşan varlıklar olarak meşrulaştırıyoruz. Oysa Kropotkin gençliğinde Sibirya’ya yaptığı yolculuklar sırasında tam tersini gözlemlemişti; doğal yıkımların karşısında dayanışarak yaşamlarını sürdüren canlılar: “Hayvan yaşamının bol olarak bulunduğu bu yok denecek kadar az noktada bile, ısrarla aramama rağmen, pek çok (sosyal) Darvincinin, yaşam mücadelesinin baskın özelliği ve evrimin ana faktörü olarak varsaydıkları, aynı türe ait hayvanlar arasında varoluş araçlarına yönelik keskin mücadeleye rastlamadım.” Sosyal Darvincilerin öldürmeye programlanmış makineleri gördüğü yerde, anarşist Kropotkin karşılıklı dayanışarak hayatlarını sürdüren canlıları görmüştü. İşte bu yüzden unutmamalıyız Kropotkin’i.
Boyun eğdirerek iş gören iktidarın makinesi, yıkıcı doğayı taklit ediyor ve korkunç yıkımlarla tehdit ediyor bizi. Tıpkı 19. yy’da Romantiklerin doğa karşısında deneyimledikleri, boyun eğdirici yücelik duygusunu yaşatıyor bize. Ve tür içi, türler arası dostlukların, dayanışmanın filizlendiği anlarda bir yıkım makinesi olarak araya girerek doğal olanı, dayanışmacı yaşamı yeryüzünden siliyor. Aramızdan hep kara kedi geçiyor ve birbirimizin kurduna dönüşüyoruz. Ve her seferinde içimizde tuhaf bir dejavu hissi, “daha önce biz bu oyunu görmüştük” duygusu. İktidarın belleğimizin zayıflığından yararlanarak sahneye koyduğu bu yinelemeleri, makinenin bedenlerimizde açtığı derin yaraları hatırlamak için her aynaya baktığımızda ya da selfie çektirdiğimizde görebilelim diye yüzümüze not düşmeliyiz: “Unutma!”. Evet, yüzümüze, yüzleşmek için.

18 Eylül 2015 Cuma

ÖLÜM KALIM VE KÜLTÜR SANAT

Angelo Musco

RAHMİ ÖĞDÜL

18.09.2015

O kadar çok konuşuyoruz ki hiçbir şey duymuyoruz ve o kadar çok kavram dolaşıyor ki ortalıkta düşünmüyoruz. Beckett’in “Godot’yu Beklerken” oyununda Estragon ve Vladimir arasında geçen diyaloğu andırıyor durumumuz: “Estragon: Bu arada konuşmamak elimizden gelmediğine göre, biz de bari sakin sakin konuşalım. / Vladimir: Haklısın biz de laf tükenmez. / Estragon: Böylece düşünmemiş oluruz. / Vladimir: Özrümüz var. / Estragon: Böylece duymamış oluruz. / Vladimir: Nedenlerimiz var.” Duymamak ve düşünmemek için hem özrümüz hem de nedenlerimiz var. Eylül ile birlikte kentin kültür ve sanat hayatı hızlı başladı; birbiri ardı sıra sergiler açılıyor ve tabii bu yıl bienalimiz de “Tuzlu Su” temasıyla kültür ve sanat hayatımızın merkezini kaplıyor. Kapı komşumuzun yaman bir faşiste dönüştüğü, Doğu’da katliamların gerçekleştiği, kıyılara göçmen cesetlerinin vurduğu bir ortamda gönül rahatlığı ile sanat ve kültür konuşursak olup bitenleri duymamak ve düşünmemek için tıpkı Estragon ve Vladimir gibi bizim de iyi bir özrümüz ve nedenimiz olacak mı? Diyeceksiniz ki bu ölüm kalım ortamında en azından kültür ve sanat içine yerleşerek soluk alma fırsatı yakaladık. Haklısınız, en azından ülkeyi kaplayan toz duman içinde küçük bir hava kesesi yarattık. Ama hava kesesi içindeki havayı tükettiğimizde hep birlikte boğulacağımızı da unutmayın. Sorun, küçük bir hava kesesi içine kendimizi hapsetmek değil, ülkeyi düşüncelerin kanatlanacağı engin bir hava sahasına dönüştürebilmektir. Sanat böyle bir engin hava sahası yaratabilir; ama sığınacağımız değil, aksine tüm hayatı sığdırabileceğimiz ya da hayatla birlikte kanatlanacağımız geniş bir hava sahası. Tüm yaşam formlarının gelişip serpileceği, hayatın bin bir rengini ve biçimini tartışacağımız bir yaşam sahası. Ve bu yaşam sahasında ufuk çizgisi bizden hep kaçacaktır.

YANİ DENİZ 
Bienalin teması “Tuzlu Su”, yani deniz. Kıyı çizgisi ile ufuk çizgisi arasındaki o engin su kütlesi. İmgelemimiz, sahile vurmuş göçmen cesetleri ile Truman Show’daki gibi dokunabildiğimiz sahte ufuk çizgileri arasında sıkışıp kalmış, şimdilik. Oysa gerçek ufuk çizgisine dokunamazsınız. Ölüm katılığından yaşamın olasılıklar denizine açılmaktır, ufka yolculuk. İktidarın ölümcül düzleminden, yaşamı tüm olasılıklarıyla birlikte kucaklayabileceğimiz dalgalı düzleme geçiş. Her şeyin sabitlendiği iktidarın katı düzeninden kaçış. Bu yolculuk tehlikelidir. Denize açılmak ilk önce katılıkla, sabitlikle, dogmalarla, alışkanlıklarla kurduğumuz tüm bağları koparmayı gerektirecektir. Ardından, ölüm katılığında yitirdiğimiz ne varsa onları yeniden kazanmak: doğanın kuvvetlerini teninde hissetmek, rüzgârın, dalgaların, güneşin kuvvetini duyumsamak ve onlarla birlikte hareket etmek. Denizde dalgalarla mücadele ederek hayatta kalamazsınız, ancak onların dilini anladığınızda, onların diliyle konuştuğunuzda, yani doğa olduğunuzda ufka yolculuk başlamıştır.

ELEMENTLERİ ÇÖZEN NEYDİ? 
Denizi tuzlu su olarak adlandırmak denize haksızlık etmektir. Su, evrensel çözücüdür, katılaşmaları çözerek dağıtır. Yeryüzünde ne kadar element varsa deniz suyunda çözünmüş halde bulunur. Denizi tuzlu su olarak adlandırmak, denizi iki elemente, yani sofra tuzuna, sodyum klorüre indirgemektir. Deniz, sofraların protokol düzenini, hiyerarşik yerleştirmeleri hiç sevmez oysa. Sahile vuran dalgalar her seferinde dikine kurulmuş tekçi düzenleri, kumdan kaleleri yıkar ve çokluğu yan yana yerleştirirler kumsalda. Deniz çokluğu barındırır içinde ve deniz olduğunuzda çokluk olursunuz; çoklukla birlikte dalgalanır, deniz olursunuz. Farklı öğelerin bir araya geldiği bir çokluk olarak dalgalar ve iktidarın ölüm katılığı. Sanatı seçkinlerin hava alacağı, sığınacağı bir hava kesesi değil de dalgalarla katılıkları parçalayan ve ufuk çizgisiyle bizleri kışkırtan bir deniz olarak duyumsadığımızda, yeryüzü düşüncelerin kanatlandığı engin bir hava sahası gibi açılacak önümüzde. İşte o zaman ölüm ve kalımı değil, kültür ve sanatı gönül rahatlığıyla konuşabiliriz.

11 Eylül 2015 Cuma

BİR ÜLKE, BİR BAŞ BİR DE DELİ GÖMLEĞİ

Igor Morski


RAHMİ ÖĞDÜL
11.09.2015
Nasıl da sıkıyor bedenimi bu giysi? Hareket etmekte zorlanıyorum. Ben irileştikçe giderek daraldı, dikiş yerleri çoktan patlamış; eprimiş kumaşında yer yer delikler. Çıkarmak istiyorum sırtımdan; “olmaz” diyorlar, “bu giysiyi giymek zorundasın.” Derhal terziler geliyor. Ellerinde iğne ve iplik, patlayan yerler dikiliyor, delikler yamanıyor. İğneleri her seferinde kanırta kanırta tenime batırmaları yok mu... İplikleri etimin içinden geçirip giysiyi bedenime dikiyorlar, bir daha hiç çıkaramayayım diye. Giysi bedenime değil, bedenim giysiye uymak zorunda. Geçmiş tadilatlardan kalma kurumuş kan lekeleri, kaskatı hale getirmiş giysiyi. Kımıldayamıyorum artık, olduğum yere çakılı kalmış, bana ve başkalarına yapılanları izlemekle yetiniyorum. Giysiyi daha rahatıyla değiştirmek yerine, bedenleri buduyorlar. Yağlarımı almışlardı birkaç yıl önce. Şimdi de uzayan kollarımı, bacaklarımı keserek giysiye uydurdular. Yeni kanamalar, kurumuş eski kan lekelerinin üzerinde kırmızı kırmızı parlıyor. Sonra geri çekilip beni süzüyor ve hep bir ağızdan çok yakıştığını söylüyorlar; giysinin rengi beni açmış ve üzerime cuk diye oturmuş, dediklerine göre.
İSYAN EDENLER CEZALANDIRILIYOR
Giysiden kurtulmak isteyenler yok değil; geçmişte ve bugün de giysiyi parçalayıp bedenlerini özgürleştirmek isteyenler oldu ve hep oluyor. İsyan edenleri cezalandırıyorlar hemen, giysiye zarar vermesinler diye. Giysiyi yeni doğanlara giydirmek biraz zor oluyor haliyle. Ele avuca sığmaz çocukların giysi içinde rahat durmayacaklarını, giysiyi parçalayacaklarını bildikleri için bir mit icat etmişler. Giysiyi tanrı Demiurgos’un hazırladığını, dolayısıyla kutsal olduğunu belletiyorlar çocuklara. Ülkenin yaşlıları, Platon diye birinin ülkeyi ziyaret ettiğini ve Demiurgos’tan ilk kez onun bahsettiğini hatırlıyorlar. Ülkenin en büyük meydanında halkı toplamış ve tanrının giysiyi idealar dünyasından getirdiği kumaşlarla biçip diktiğini anlatmış. Ve ondan sonra giysinin kutsal olduğunu, bu kutsal giysiye yapılacak her türlü saygısızlığın cezalandırılması gerektiğini kabul etmiş ülkenin ileri gelenleri. İşlerine öyle gelmiş.
ÜLKEYİ YÖNETEN İHTİYAR HEYETİ
İşlerine öyle gelmiş, çünkü ülkeyi yöneten bu ihtiyarlar heyeti, toplumu yaptıkları işlere, sınıfsal konumlara, etnik kökenlerine, toplumsal cinsiyetlerine göre ayrıştırdığında giysi çok işlerine yaramış. Giysiye göre ayrıştırılmış bir toplumu idare etmek, denetlemek ve sınıflandırıp ait oldukları gardıropların içine yerleştirmek kolaydır. Ve toplumsal karışıklığı, kargaşayı önlemek için giysilerle ilgili yasalar çıkarmışlar hemen. Kim ki kendi giysisini çıkarmak ya da başkasına ait bir giysiyi giymek isterse kutsal yasaları ihlal etmiş sayılacaktır ve cezası ya hapishane ya sürgün ya da ölümdür. Çünkü Demiurgos’un giysisi idealar dünyasına aittir ve giysiyi değiştirmek ya da çıkarmak, ideal ve kutsal toplum düzenine isyan etmektir.
Giysiden kurtulup çırılçıplak dolaşanları hemen öldürmüyorlar tabii. Deli ya da meczup diye ya kapatıyor ya da ülke dışına çöle sürüyorlar; ya tecrit ya da sürgün.
Doğaya sürülmüş çıplakların kendi aralarında bambaşka bir yaşam kurduklarına dair haberler geliyor ülkeye. Hatta bu yaşamı savunanlar bile var. Kimi zaman örgütlenip ve çırılçıplak soyunarak ayaklanıyorlar ama sonu kötü bitiyor; iktidar kanla bastırıyor çıplakların isyanını.
TEK TİP BİR GİYSİ
Şimdi de bir diktatör peyda oldu halkın başına. Başına diyorum, çünkü kendisinin, tek bir beden haline sokmaya çalıştığı halkın başı olduğunu iddia ediyor. Ve halkı tek bir giysi içine sığdırmayı kafasına koymuş. Giysiye sığdırmak için toplumsal bedeni budamaya başladı bile. Farklı mezheplere, etnik gruplara ait olanlar, toplumsal cinsiyet kalıplarının içine sığmayanlar, giysinin cenderesinden kurtulmak isteyenler budanıyor ilk önce. Tabii, sonunda halkın kudretinin bir deli gömleği gibi kendisine giydirilen bu giysiyi parçalayacağını da biliyoruz. Ne baş kalacak ne de giysi; sadece kudreti elverdiğince istediği gibi her yöne gelişen ve geliştikçe çeşitlenen bir toplum. Ve o zaman giysilerinden arınmış insanlar birbirlerine çırılçıplak bakabilecek ve dokunabilecekler.

    4 Eylül 2015 Cuma

    ÖLMEK YA DA ÖLMEMEK, İŞTE BÜTÜN MESELE BU!



    RAHMİ ÖĞDÜL
    04.09.2015
    Arınmak için geldim buraya. Hinduların Ganj Nehri’nde, Hıristiyanların vaftiz suyunda arınmaları gibi. Su arındırıcıdır, ruhunuzu ve bedeninizi temizler. Yeniden doğarız, saf ve kusursuz. Tenime ve ruhuma yapışan ölü dokulardan arınmak istiyordum sadece. Gözümün önündeki, zihnimdeki, tenimdeki ölü imgelerden. Katledilmiş erkeklerin, kadınların, çocukların ölü bedenleri. Durmadan ovmak istiyordum derimi, çakıl taşlarıyla, kumlarla. Sonra tuzlu suyun arındırıcı dalgalarına bırakmak ve dalgalarda sallanmak bir çocuk gibi. Dalgaların bitimsiz gelgitleriyle yeni doğumlara gebe kalmak. 
    Ama olmuyor. Sahillere vurmuş mülteci çocukların, Doğu’da katledilmiş küçük bedenlerin ışığı sönmüş ıslak gözleriyle ıslanıyorum. Su bile arındırmıyor; dalgalar, ölümleri boca ediyor üzerime. Sular kan kırmızı. Her yerde ölüm var. Buraya gelmeden önce kentte bir duvar yazısı ilişmişti gözüme: “Ölümden önce yaşam var mı?” Tuhaf ve aslında hiç sorulmaması gereken bir soru ama artık sormak gerekiyor. İktidar ölümden önceki yaşamı iptal ederek ölümden sonraki yaşamı müjdeliyor biz fanilere. Elindeki kaşesiyle her yere ölümün yüzünü bastıkça ölüm bir klişe haline geliyor ve en korkuncu, ölümün sıradan bir imge haline gelmesi. Ölüm bizi şaşırtmıyor artık. Doğudan, batıdan, güneyden, kuzeyden ölüm suretler halinde dökülüyor üzerimize. O kadar kanıksadık ki duyumsamıyoruz bile; tüm sinir uçları körelmiş, duygusuzca bakıyoruz tenimize çarpan imgelere. Oysa duyumsamak isyan etmektir. Yaşamı ölüm kaşesiyle olumsuzlayan, ancak ölümden sonra yaşayacağımızı bizi ikna etmeye çalışanlara isyan ederdik, duyumsasaydık şayet.
    Ölüm bir klişe haline geldi. Klişeden kurtulmak zordur ve ancak yaşamı tüm kuvvetleriyle duyumsadığımız zaman kurtulabiliriz. Klişeden, ölü imgeden kurtulmaya çalışan Cézanne, yeryüzünün kuvvetlerini duyumsayarak yeniden ve yeniden boyadı bir elmayı resmedebilmek için. Duyumsama köreldiğinde ölüm, ölü imgeler sarıyor her yeri, tuvalin yüzeyini, yeryüzünü, tenimizi. Hediyelik eşya dükkânlarında satılan sıradan bir nesne şimdi ölüm. Ve bu nesneyi satarak kendine saraylar inşa ediyor iktidar. Ölüm ticareti yapan ölüm tüccarları. Ölüm klişesini allayıp pullayıp çok değerli bir nesne gibi koyuyorlar yoksul halkın önüne. Kurukafayı elmaslarla ve platinle kaplayıp 50 milyon sterline alıcı bulan İngiliz sanatçı Damien Hirst’ü bile solladılar. “Vanitas”, diye haykırıyor iktidar, cesetlerin başında; “Yaşam yalandır, öte dünya gerçek. Sahip olacağınız en değerli şey ölümdür, ölümden sonra size mutlu bir yaşam vaat ediyorum.”
    17. yy’da ortaya çıkan ve bu dünyanın yalan, öte dünyanın gerçek olduğunu simgeleyen dünyevi, değerli nesnelerle donatılmış bir natürmort türüdür Vanitas. İncil’den alınmış ve “Boşların boşu” ya da “Hiçlerin hiçi” anlamına gelen bir sözcük. Halkı dünyevi nesne temsilleriyle tefekküre daldırarak yaşamın boş olduğuna inandırmak: “Vanitas vanitatum omnia vanitas (Boşların boşu; her şey boştur). Vanitas’lar nesnelerle çevrili, bomboş bakan kurukafalar içerirler genellikle; bunlar, şatafatlı bir yaşam süren iktidara bakan yoksulların gözleridir. Yeryüzünü yağmalayıp boşaltanların, yaşamı yoksullaştıranların yoksul halka verebileceği ölümden başka ne olabilir ki? Kendini altın yaldızlı çerçevelerin içine, dünyevi nesnelerin arasına yerleştiren iktidar, kurukafaların boş oyuklarından bakan ve öte dünyanın düşünü kuranlarla dolu bir ülke yarattı. Ülke, bir Vanitas tablosu gibi asılı duruyor duvarda şimdi.
    Varoluş sorunuyla karşı karşıyayız; yokluk ya da varlık. Kendini tüm nesnelerin sahibi olarak dayatan ve bizi hiçleştirenlere direnmezsek eğer, kurukafalar olarak Vanitas tablosunda yerimiz hazır; hiçleştirilerek kudretsiz kılınmış yokluklar. Duyumsamak var olmaktır, isyan etmektir. Bir yol ağzında durmuş, Hamlet gibi kurukafalarımızı tutuyoruz avuçlarımızda: “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”