31 Temmuz 2015 Cuma

TABLOYU KİM TERSİNE ÇEVİRİYOR?



RAHMİ ÖĞDÜL
21.07.2015
Karşımızda durmadan hile yapan bir oyuncu var: Zar tutuyor; okeyde taş çalıyor; pokerde kâğıtlara tırnak atıyor. Tüm hilelerine rağmen yere düşen zarlar istediği kombinasyonda gelmeyince şimdi de oyunbozanlık yapıyor; “zarları bir daha atalım” diye tutturmuş ve gözü kara; el çabukluğu ile yere düşen zarları bozup “olmadı, yeni baştan” diye mızıklanıyor. Halbuki, “oyunun, zar atımında olduğu gibi iki anı vardır: zarların atıldığı an ve zarların düştüğü an” ve “atılan zarlar rastlantının olumlanmasıdır, düşerken oluşturdukları kombinasyon ise zorunluluğun olumlanması” (Deleuze, ‘Nietzsche ve Felsefe’, Norgunk). Hile yapan oyuncu, kötü bir oyuncu olduğu için gelen kombinasyonu, zorunluluğu olumlamak bir yana, istediği sayıyı elde edene kadar zarları yeniden ve yeniden atma taraflısı. Kafasında sadece hep yek var; hep yek atarak topyekûn yıkımı gerçekleştirmek ve kendi imgesinde yekvücut olmuş yeknesak bir toplum kurmayı tasarlıyor. Ama olmadı, yere düşen zarlar hep yeki değil de hep çoğu gösterince, mecliste etnik, cinsel, dinsel çeşitlilikler tezahür edince paçaları tutuştu. “Gelen sayıyı, çokluğu yok sayalım, hatta kapatalım, bu çokluğu tüm matematik, istatistik kitaplarından silelim” diye çabalıyor. Zarları, yüzeylerinde sadece bir sayısı olacak şekilde düzenlemeleri için mahkemelere çağrı yapıyor.
Zarlar atılmış ve kötü oyuncunun tüm hilelerine rağmen zarlar yere düşmüş ve düşen zarların kombinasyonu çokluğu göstermiştir; tablo ortada. Bu, zorunluluğun tablosudur, oynamak zorunda olduğumuz, oldukları bir tablo. Peki, kaybedeceğini anlayan kötü oyuncu ne yapacak? Yapabileceği son bir hamle kalmıştır geriye; o da tabloyu ters çevirip baş aşağı asmak. Düzgün asıldığında barışın, çokluğun yüzeye çıktığını gösterebilecek bir tablo, baş aşağı asıldığında aniden çokluğu bastıran “bir”in savaş sahnesine dönüşüyor. Ve kötü oyuncunun yancıları hep bir ağızdan bu ters asılmış tabloyu, savaşı övmeye başlıyorlar; bunlara yandaş medya deniliyor.
Tablonun ters çevrildiğini fark etmeyenler, araya giren yancıların seslerine aldananlar, algı operasyonuna maruz kalanlar birden kötü oyuncunun tablosunu desteklemeye başlıyorlar ve bunlara da milliyetçi deniliyor. Bu yeni bir şey değil, sanat dünyasında da buna benzer şeyler olmuştur. 16.yy’da Arcimboldo bilerek, düzgün asıldığında başka, ters asıldığında başka şekilde görülebilecek tablolar yapmıştır mesela. Bir tas içindeki sebzelerin çokluğunu gösteren tablosunu baş aşağı çevirdiğinizde çirkin bir tek adam portresine dönüşür ya da çokluğun yerini “bir” almıştır. Henry Matisse örneğiyse daha da manidardır. Düzgün asılmak üzere yaptığı “Le Bateau” adlı resmi, 1961’de New York Modern Sanat Müzesi’nde (MoMA) baş aşağı sergilenmiş ve tam 47 gün boyunca kimse fark etmemiştir; ta ki biri çıkana ve resmin ters asıldığını söyleyene kadar. Toplumsal tablonun ters asıldığını fark edenlere sosyalist, komünist ya da anarşist deniliyor.
Kötü oyuncu, tablonun ters asıldığını söyleyenleri sindirmeye, susturmaya çalışıyor şimdi. Barış tablosunu desteklemek için yollara düşen ve ne yazık ki kötü oyuncunun baş aşağı astığı tabloya Suruç’ta yenik düşen gençlerden Alper Sapan’ın anarşist bakışı tabloyu düzeltmek için çok geç olmadığını hatırlatıyor bize: “19 yaşında bir anarşistim. Devletin adaletsizliğine, sömürüye ve zulme karşıyım. İnsanın insan öldürmesini, şiddeti ve devleti reddediyorum” diye yazmıştı vicdani reddinde. Kimse için ölmeyeceği, öldürmeyeceği, savaşsız bir dünya istiyordu sadece. Yüzeye çıkan barışın, çokluğun görüntüsü tersine çevrilince çirkin bir yüzle karşılaştık.
“Devlet yine ‘fa’ sesi veriyor, duymuyor musunuz?” diye sormuştum bir yazımda, faşizmin “fa”sı. Ve tablo tersine çevrilince faşizmin, “bir”in kulakları tırmalayan, bedenleri parçalayan sesi, tüm sesleri bastırıyor artık. Oysa zarlar atılmış ve çokluk gelmişti. Bir kez daha sormak gerekiyor: Tabloyu kim ters çeviriyor?

23 Temmuz 2015 Perşembe

ÖZGÜRLÜK BULAŞICIDIR, HAVADAN BULAŞIR


RAHMİ ÖĞDÜL
24.07.2015
Ortaçağlardan kalma bir Alman sözü, şehrin havasından ve özgürlükten söz ediyor: “Şehrin havası özgürleştirir.” Feodal beyliklerden kaçarak özgürlüğün havasını soluyanların, bağlarından kurtulup kendilerini gerçekleştirme fırsatı yakalayanların şehri. Şehirler özgürleştirir; şehrin havası, feodal ilişkileri çözer, ayaklarınızı yerden keserek havalandırır; ciğerleriniz şehrin havasıyla doldukça uçan balonlar gibi neşelenirsiniz. Ama şehrin havasını da merkezi iktidarlar kirletmişlerdir artık; boğulur gibi olursunuz. Hayatta kalabilmek için şehrin havasını soluyabilmemiz gerekiyor; devrimler kaçınılmazdır bu yüzden. Özgürleştiren bir şehri birlikte inşa etmek üzere Kobane’ye gidecek gençlerden Hatice Ezgi Sadet, “Bu devrim bütün cinsiyet önyargılarının kırıldığı bir devrim. Rojava Devrimi’nde kendi özgürlüğümüzü görüyoruz” demişti. Özgürlüğün kentine ulaşmaya ramak kalmışken, merkezi iktidarın boğucu havasına yenik düştüler; 32 gencin, özgürlük düşleriyle birlikte bedenleri de parçalandı.
ÖZGÜRLÜK BULAŞICIDIR
Özgürlük bulaşıcıdır; havadan bulaşır. Özgürlük duygusunu yok edemezsiniz; havadır bizi özgürleştiren çünkü; başka diyarlardan esen rüzgârlarla, esintilerle bulaşır. Şehirler, neoliberal dayatmaların sonucu boğucu bir hâl alsa da esintiler, özgürleştirici bir şehrin düşünü hep canlı tutacaktır. Kapitalizmin çizgisel dayatmalarını kırdığımızda, bir yıkım şehri yerine doğaya ve insan doğasına dokunan bir şehrin ortaya çıkışının pekâlâ mümkün olabileceğini biliyoruz; insanların hava molekülleri gibi özgürce dolaştıkları ve aralarında su molekülleri gibi yatay bağlar kurarak istediklerinde sıvılaşacakları bir şehrin.
İnsanlığın inorganik bir madde olan suyun geçirdiği evreleri andıran evrelerden, faz geçişlerinden geçtiğini belirten Fizikçi Arthur Iberall’ı izlersek eğer, aralarındaki mesafeden dolayı küçük avcı toplayıcı gruplarının göçebe bir hayat sürdükleri evreyi insanlığın gaz evresine benzetebiliriz. Doğa içinde hava molekülleri gibi özgürce dolaştıkları bu evreyi, tarım topluluklarının ortaya çıkışıyla birlikte sıvı evresi izlemiştir. Neolitik dönemin başlangıcında tarımsal faaliyetlerle bir araya gelen insanlar, aralarında yeni bağlar geliştirerek, su molekülleri gibi davranmaya başlamışlar ve ardından merkezi, hiyerarşik politik yapılar, bu sıvılaşmış topluluğu dondurarak, surlarla çevrili yerleşimler halinde katılaştırmıştır (bkz Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan tarih, Metis).
KATILAŞMIŞ BİR TOPLUM
12.000 yıl önce Göbeklitepe’de ortaya çıkan, iç içe geçmiş çemberlerden oluşturulmuş tapınak, insanlığın katılaşmasının mekânsal olarak nasıl gerçekleşeceğine dair ilk örneği veriyor bize. İç içe geçmiş çember, yerleşiklerin mekânda örgütlenme biçimidir, bir merkez etrafında nasıl katılaşacaklarını gösterir. Önceleri en içte tahıl ambarı yer alırken, daha sonra bu merkez, hiyerarşik toplumun politik merkezi haline gelmiştir. Ekonomik, toplumsal ve ahlaki dayatmalar merkezinin etrafında halkalar halinde katılaşmış bir toplum.
Duvarlarla doğadan ayrılmış bu dondurulmuş ilişkiler şehrinde insanların bedenleri katılaştırılsa da esintilerle esinlenmelerine kimse engel olamamıştır; şehrin havası başka diyarlardan taşınan esin perileriyle doludur çünkü. Perileri soluyanlar esin perilerine dönüşür; herkes birbirinin esin perisidir artık ve bedenleri sıvılaşmış, tüm duvarlar yıkılmıştır. Marcel Proust, esini ne de güzel tanımlamış: “Heyecan, zihin yenilenişi, bütün duvarların yıkılışı, içimizde hiçbir engelin, katılığın kalmayışı, özümüzün… durdurulmadan akmaya, bizim istediğimiz şekle girmeye hazır bir lava benzemesi” (Edebiyat ve Sanat Yazıları, YKY). Bir lav gibi sıvılaşan kızgın bedenlerin kolektif esininin ya da esin perilerinin nelere muktedir olduğunu deneyimledik, biliyoruz. İktidar esin perilerine düşmandır en çok. Önce perileri öldürür, sonra da şehirleri. Peki, esintileri kim öldürebilmiş ki?

17 Temmuz 2015 Cuma

HAYAL PERDESİNİ EVİ YAPANLAR


RAHMİ ÖĞDÜL
17.07.2015
Bir gölge oyunu sahneleniyor. Biz sadece perdeye yansıyan kimliklendirilmiş gölgeleri görüyoruz. Gölgeleri perdeye yansıyan tasvirlerin sopaları birilerinin elinde. Sorsanız, “Sopamız yok, biz kendi başımıza hareket ediyoruz” diyeceklerdir. Yeryüzüne kurduğu yıkım perdesinde tasvirleri birbiriyle kapıştırıyor kuklacı; etten kemikten yaptığı tasvirleri, kendi yazdığı oyunların içine yerleştiriyor. Bizim hayal perdemiz var ama. Hayal perdemizde henüz eksik olan bir halkın figürlerini hep birlikte içeriden dışarı doğru biçimlendiriyoruz. Ulusları “hayali cemaatler” olarak nitelemişti Benedict Anderson; biz de hayal perdesinde kendimizi yaratıyoruz.
GÖLGE OYUNU
Hayal perdesi; ne de güzel bir adı var geleneksel gölge oyununun. Hayal perdemize hayallerimizi, ütopyalarımızı yansıtıyoruz. Bizim hayal perdemize düşen gölgelerin arkalarında sopaları yok ama. Mevcut düzenin kimliklendirilmiş ve düzene monte edilmiş lolilop figürlerin yerine, bizim hayal perdemize henüz gerçekleşmemiş ve gerçekleşmesiyle birlikte iktidarın düzenini değiştirecek gizil güçler alanı olarak gölgelerimiz yansıyor. Görünen kimlikli bedenler yerine henüz biçimlenmemiş gölgelerimizi salıyoruz ortalığa. Kara bulutlar gibi dolaşıyorlar iktidarın üzerinde. Kendisini XIV. Louis gibi güneş-kral ilan edecek despotun güneşini karartan gölgelerimiz.
Kendi Versailles'ını yarattıktan sonra, yine kendi mitolojisine uygun olarak kesip biçtiği figürlerle donatıyor sarayını. XIV. Louis de Yunan mitolojisinden aşırdığı güneş-tanrı Apollon’un içini boşaltarak kendisini yerleştirmişti içine. Sarayın bahçesine yerleştirdiği Apollon’un yaşam öyküsünü anlatan heykel grupları, aslında kralın yeryüzündeki mutlak egemenliğini meşrulaştırmaya yarıyordu. Hatta bir tiyatro oyununda Apollon’u bile oynamış ve oynamayı sürdürmüştü. Artık Apollon Apollon’u değil de kralı temsil edince, alegorik bir figür olarak içinin boşaltılıp başka anlamların yükleneceği, içi samanla doldurulacak boş bir gösterene dönüşmüştür. Bu, kralın da içinin boşaltılıp başka anlamlar doldurulacağı anlamına geliyor; nitekim çok geçmeden bizde de kraldan çok kralcı olanlar istedikleri samanla dolduruyorlar boşalan yeri.
BİR DE YOKSULLAR VAR
Bir de yoksullar vardır kuru tahtaların üzerinde yatanlar; üzerinde yatacak saman bulduklarında, en rahat döşeğe değişmeyenler. Bunlar, hayallerini bohça yapıp diyar diyar dolaşanlardır. Bir göçebe gibi dolaşarak şekillendirirler hayatları; yoksulluklarına bakmayın siz, hayalleri zengindir ve kupkuru hayallerini bize dayatan, içi saman dolu olanları rahatsız ederler en çok. “Hayali Sotiris Spatharis’in Anıları”nı okuyorum. Kopkoyu bir yoksulluktan çıkardığı hayalleriyle Yunan Karagözü’nün (Karagiozis) biçimlenmesine katkıda bulunmuş. Spatharis’in (1888-1974) anıları sadece hayal perdesinin öyküsü değil; bir mikro tarihin, ülkenin tarihiyle örtüşmesidir. Hayal perdesini evi yapan bir hayalinin kılcal damarlarda dolaşması: “Bütün bir yaz taşraya gidiyoruz, adalara ya da başka köylere, oynamak için. Perdemizi kuruyoruz, o hemen evimiz oluyor. Gece yarılarına kadar oynadıktan ve yağ lambasından çıkan bütün kurumu soluduktan sonra masaların üzerinde, sahne döşemesinin üzerinde uyuyoruz” (çev. Peri Efe, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).
KARAGÖZ'ÜN HAYATI
Türkiye’de Karagöz modern hayata yenik düşmüştür ama Yunan Karagözü bir ulus, “hayali cemaat” yaratmada etkin bir rol oynamış. Hayal perdesi, mevcut olanı değil, görünmez kuvvetleri görünür kılıyor çünkü. Tuval de bir hayal perdesi değil mi? Paul Klee, “ressam, gördüğünü değil, görülecek olanı boyamalıdır” demişti. Tüm çeşitliliğiyle, yaşanabilir bir dünya yaratmak için hayallerinin peşinden koşan, yıkım imparatorluğuna karşı duran, hayal perdesini evi yapan hayaliler, tüm renklerin birbirine uç verdiği ebruli bir yeryüzü boyuyorlar. Yeryüzünü yıkım perdesine değil, hayal perdesine dönüştürenlerin gölgeleri vuruyor bedenlerimize.

    10 Temmuz 2015 Cuma

    LAS MENINAS: ZEKİ MÜREN DE BİZİ GÖRECEK Mİ?


    Mustafa Pancar / Özgür Korkmazgil
    RAHMİ ÖĞDÜL
    10.07.2015
    Popüler bir filmin akıllarda kalan repliği. “Vizontele nedir?” diye soran kasaba halkını belediye başkanı, “Zeki Müren’i hem dinleyecek hem göreceksiniz”, diye yanıtlar. Ama Cem Yılmaz bir kontra soru ile işi daha da karıştırmak istemektedir: “Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi?” İşte Velàzquez’in ‘Las Meninas’ı (Nedimeler) bize bakan, bizi gören bir tablodur; kimin kime baktığını iyice karıştırarak öznenin konumunu sarsması bakımından önemlidir. Hem bakan hem de bakılan olarak öznenin iktidarının artık eski yerini koruması mümkün değil. Özne baktıkça nesneleştirir ve nesneler arasında bir temsiller sistemi kurarak egemenliğini pekiştirir. Peki, özne de bakılan bir nesneye dönüştüğünde ve bakışlarla iktidarı tehdit edildiğinde ya da Zeki Müren de bizi gördüğünde özne artık özne midir?
    Las Meninas tam bir bakışlar karmaşası yaratarak öznenin yerini sorgulayan bir yapıt. Tablo ahalisi bize bakmaktadır. Arkadaki aynaya yansıyan kral ve kraliçenin bakışları da bizi izlemektedir. Biz de bize bakanlara bakmaktayız. Bakılan biz, resmin sol köşesindeki ressamın tablosunun objesi olan ve görüntüleri aynaya yansıyan kral ve kraliçenin yerindeyizdir. İktidarın ya da öznenin yeri durmadan kaymakta, bu kaygan zeminde özneler nesneleşirken, nesneler de özneleşmektedir. Ve kurduğumuz tüm temsil sistemleri bu kaygan zeminde çökecektir.
    TEMSİL SORUNLARI
    Michel Foucault ‘Kelimeler ve Şeyler’ adlı kitabında, Velàzquez’in 1656 tarihli tablosunu tartışırken temsil sorununu ele alır ve temsil açısından tabloda üç temel noktayı bize gösterir: Temsilin üreticisi olarak ressam; temsil edilen nesne olarak tablo; ve temsil edilene bakan kişi olarak izleyici/özne. Velàzquez’in yapıtı Barok bir yapıttır. Rönesans’ın çizgisel perspektifinde özne merkezi konumunu korurken, Barok dönemde devingen özne ile nesnenin sürekli yer değiştirebildiği bir düzlem temsil krizine yol açmıştır. Ve Velàzquez’in tablosu bu temsil krizinin tablosudur. İktidarın bize baktığı kadar biz de iktidara bakarız. Bakışlarımızla nesneleştirdiğimiz dünyanın, bakılan nesnesine dönüşürüz. Barok’u tartıştığı yapıtında Deleuze nesne ile öznenin bu değişen konumunu göstermek için “nesne/obje” yerine “objektil”, “özne/subje” yerine ise “superject” terimini kullandığında, artık yeri sabit bir nesneye göre kendini kuran sabit bir öznenin olamayacağını, aksine sürekli dalgalanan bir nesneyle birlikte öznenin de dalgalanacağını vurgular. Ve kendimizi sürekli dalgalanan nesneye göre konumladıkça, özne/nesne ayrımı da ortadan kalkacaktır. Artık temsil kriziyle baş başayız demektir.
    ÇEKİK GÖZLER
    Son günlerde Çin’deki Uygurlara yönelik baskıyı protesto etmek için kendilerine bir türlü Çinli nesne bulamayan Ülkücülerin durumu, çok iyi anlatıyor temsil krizini. Sabit bir bakışın kurduğu temsil sistemine göre davrandığınızda öfkenizi göstereceğiniz nesne hep elinizden kaçmaktadır ve bir türlü yakalamazsınız. Çünkü öfkenizi göstereceğiniz nesnenin altından, Çin lokantasında olduğu gibi, yine bir Türk özne çıkmakta ya da Koreli turistlerin durumunda olduğu gibi, hiçbir şey göstermeyen çekik gözlerle hedefi hep ıskalamaktasınız. Bakılanın ve bakanın sürekli yer değiştirdiği, özne ile nesnenin ayrımsızlaştığı bir düzlemde sonunda öfkenizi birbirinize yöneltmekten başka çareniz kalmaz. Nesneyi sabit bir bakışla yorumlamaya kalkışmanın beyhudeliği.
    17.yy’da baş gösteren temsil krizini, ‘Las Meninas’ı yorumlayan on beş sanatçının yapıtları Karşı Sanat’ta sergileniyor. Her yorum bir çeviridir, orijinal yapıtı kendi dilinize ve gününüze aktarma girişimi. Orijinale aşırı sadık kaldığınızda bir kopya çıkacaktır ortaya. Las Meninas yorumları da sadakat ile aşırı yorum arasındaki yelpazede yer alıyor. Zeki Müren’in de bizi görüp görmediğinin yanıtını sergiyi izlediğinizde siz vereceksiniz.
    ***
    “Las Meninas Yorumları”, 17 Temmuz’a kadar Beyoğlu Karşı Sanat Çalışmaları’nda sergilenecek. Yorumlayan sanatçılar: Antonio Cosentino, Cansu Gürsu, Emel Akın, Erim Bayrı, Erkmen Senan, Halil Yavuz Ertürk, Kader Genç, Kubilay Dağbatıran, Max Moçoro, Mustafa Pancar, Orhan Taylan, Özgür Korkmazgil, Sayat Uşaklıgil, Volkan Diyaroğlu ve Yavuz Tanyeli.

    3 Temmuz 2015 Cuma

    AVANGARDIN SERMAYE OLDUĞU ZAMANLAR!



    RAHMİ ÖĞDÜL
    03.07.2015
    Uyaklı kentler vardır. Hep aynı görüntüyü tekrar eden düzen kentleri. Yapıların formu, cephelerin çizgileri, bedenlerin, gündelik yaşamın ritmi hep aynı örüntünün tekrarları gibidir. Dizenin son hecesinin nasıl biteceğini anlarsınız, leb demeden leblebiyi. Ve bu kentler denge kentlerdir. Hiçbir zaman dengenizi yitirmezsiniz. Gözlerinizi kapasanız bile, diğer duyularınız örüntüleri ezberlediği için bedeniniz denge halindedir her zaman; düşmezsiniz. Bir de tekrarların olmadığı, kırık cümlelerin, sözcüklerin, parçaların havada uçuştuğu, yapıların ve formların kaotik bir durum yarattığı yıkım kentleri vardır. Bu kentlerde bir ip cambazı gibi sürekli dengenizi korumanız gerekecektir. Dengenizi yitirdiğinizde düşersiniz. Ve düştüğünüzde hayattaysanız şayet, yerden kalkıp yeniden ipin üzerinde cambazlık yapmaya devam etmek zorundasınızdır.
    Beden ve mekânın uyaklı ilişkisi 
    Denge kentlerin insanı “Vitriviusçu İnsan”dır, uyaklı, uyumlu insan. Mükemmel mekânın içine yerleştirilmiş mükemmel erkek bedeni. Vitrivius’un önerdiği, Leonardo’nun çizdiği bu adamın bedeni hem kendi içinde sayısal simetri gösterir, hem de içinde yer aldığı mekânla bu simetriyi sürdürür. Bir mobilya sisteminin modüler parçası gibi, daire ve karenin içine monte edilmiştir. Denge kentlerde beden ile parçaları, beden ile mekân arasındaki orantı tam sayılarla ifade edilir. Rasyonel bir düzendir bu, küsuratlı sayılara, irrasyonelliğe tahammül edilemez. Örneğin bedenin boyu tam yedi baş, kolun uzunluğu tam üç karış uzunluğunda olmalıdır. Beden ve parçaları arasındaki bu rasyonel ilişkiyi, Romalı mimar Vitrivius 1. yüzyılda mekâna taşımıştır. İdeal bedenin ideal mekânla düzenli, dengeli ve uyaklı ilişkisi. Modern dönemde bu ideal beden-mekân ilişkisi, Le Corbusier’nin “Modulor” insanıyla birlikte norm haline gelmiştir; modern kent, modüler erkeğin kentidir. Bu kentlerde her şey beklenildiği gibi gerçekleşir; küsuratların ara bölgesine girmek yasaklanmıştır, beklenmedik şeyler olmasın diye.
    Uyaklı kentlerden farklı, dengenin sürekli bozulduğu ve dengede kalmak için bedenlerin durmadan çabaladığı kentler de vardır. Neoliberal küresel sermayenin yıkımı ranta çevirdiği kentler. Modernizmin kurucu ilkesi olan gelenek yıkımının, bütünün parçalamasının süreğen ve olağan hale geldiği kentlerdir bunlar. Savaşın ve kentsel dönüşümün kentleri. Avangardların sanatta övdüğü yıkımı artık sermaye üstlenmiştir. Bir söyleşisinde Picasso, “Benim için bir tablo parçalanmışlıklar bütünüdür. Önce bir resim oluşturur, sonra da onu parçalarım” demiştir. Ve Fenerbahçe’de bir müteahhit firma inşaat alanını çevirdiği tahta perdenin üzerine Picasso’dan alıntı yaparak avangard olduğunu ilan etmiştir: “Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar.” Kentleri yıkım yerine çeviren sermayeden daha avangard olduğunu artık kim iddia edebilir ki?
    Ara bölge yıkım bölgesidir 
    Denge kentlerin mekânları ve bedenleri iktidar tarafından tam sayılar halinde düzenlenmiştir; kompartımanlara ayrılan mekânın ve zamanın ara bölgeleri, küsuratlar tehlikelidir. Viyana’da tramvayların vagonları arasında ‘Vitriviusçu İnsan giremez’ levhası vardır. Ara bölge yıkım bölgesidir çünkü; beden ve mekân formunu yitirebilir. Aksine bizler yıkım kentlerinin insanlarıyız. Her an formun bozulduğu ve sürekli dengemizi korumak zorunda kaldığımız kentlerin insanları. Denge kentleri kaosu, belirsizliği dışarıda tutarak örgütlenirken, yıkım kentleri irrasyonel sayıların, belirsizliğin egemen olduğu kentlerdir. Form haline gelemeden yıkılan ve parçalara ayrılan kentler. Yıkım, iktidar tarafından yukarıdan dayatılmıştır. Oysa form ile formsuzluk arasındaki geçişe içsel kuvvetlerin yol açtığı kentler de olabilirdi pekâlâ. Birlikte, yatay olarak içeriden dışarıya doğru bağlantılarla mekânı kurarak kendi formlarımızı yarattığımız ve dönüştürdüğümüz kentler. Avangardın s
    ermaye, bağlantı kurmanın direniş olduğu zamanlardayız.

    26 Haziran 2015 Cuma

    YAZ AŞKLARI VE GEZİ AŞIKLARI


    RAHMİ ÖĞDÜL
    26.06.2013
    Aşk bağlantı kurmanın yeğinleşmiş, yoğunlaşmış halidir. Sadece bedenleri değil, yaşanılan zamanı ve mekânı da yoğunlaştırır. Marcel Proust ne güzel tanımlamış aşkı: “Aşk duyarlı hale getirilmiş zaman ve mekândır.” Mekânın ve zamanın tüm kuvvetleri, bedenlerin kuvvetleriyle birlikte çalışarak bir mucize gerçekleştirirler: Yoğunlaşmış arzu akışlarıyla bedenler arasında yeni bağlantıların kurulması. Aşklar birbirine benzemez ama. Yaz aşkları vardır, bir de Gezi aşkları. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır. Yaz aşklarında mekân bir dekor işlevi görür sadece. İki beden arasındaki bağlantının gerçekleştiği sabit bir dekor olarak mekân. Bu dekor genelikle bir sayfiye yeridir. Yaz aşkları yere ve zamana özgüdür, adı üstünde mevsimlik. Başka yer ve zamana taşınmaları zordur. Âşıklar tekrar bir araya geldiklerinde o yerin ve zamanın büyüsünü yakalayamazlar. Gezi aşkları ise direnişin aşkıdır, zamanı ve mekânı aşan, aşındıran aşk. Sabit bir dekor yoktur artık ve zaman hep ileriye akan o çizgisel özelliğini yitirmiş ve yoğunlaşmıştır. Geziyle birlikte her yerin aşk olduğunu öğrendik ve her yerin direniş; daha doğrusu aşkın bir direniş olduğunu. İktidarın kompartımanlara ayırıp mekânsallaştırdığı zamanın ve mekânın duvarları yıkılmış, yeni bağlantılar icat edilmiştir. Aşk hiç olmadığı kadar zaman ve mekânın içinde yayılarak bağlantı kurulacak yeni arzu nesneleri keşfetmiştir.
    KOLEKTİF BİR AŞK
    Robert Doisneau’nun Life Magazine için 1950’de çektiği ve Paris’in ikonu haline gelen öpüşen sevgililerin görüntüsü yaz aşklarına örnektir. Aşkı ancak Paris’te, sabit bir dekorun önünde yaşayabilirsiniz mesajı verilir size, kent aşkın bir dekoru haline gelmiştir. Kendi üzerlerine kapanmış aşıklar, bir de dekor olarak mekânın ve zamanın içine hapsolmuşlardır. Gezi ise direndiğiniz her yerde yaşabileyeceğiniz türden bir aşktır. Çokluğu ayrıştıran duvarların yıkıldığı ve aralarında yeni bağlantıların icat edildiği, mekânın ve zamanın duyarlı hâle geldiği bir aşktır. Mekânın, zamanın ve bedenlerin kuvvet akışlarıyla birbirlerini biçimlendirdiği aşk. Gezi’de bedenler bir yıldız gibi içeriden dışarı doğru yanarak kendi mekân ve zamanlarını yaratırlar ve yaratılan bu zaman ve mekânı, yaz aşklarında olduğu gibi kendi üzerlerine kapanmış bireysel aşklar değil, olabildiğince duyarlı hâle gelmiş tüm bedenlerin birbirine bağlandığı kolektif bir aşk işgal etmiştir. Artık bedenleri zaman ve mekândan ayırt etmek imkânsızdır.
    İktidarın bireyler arası ilişkileri düzenlediği baskıcı anlayışını kırdığınız her yer aşka ve direnişe dönüşecektir. Aşk iki birey arasında özelleşmiş bir ilişki olmaktan çıkar. Bireyler, devletçi anlayışın sınıflandırabileceği tikeller olmayı bırakmış tekillikler haline gelmişlerdir. Deleuze'ün tanımıyla tekillikler: “Dönüm ve bükülme noktalarıdır; ergime, yoğunlaşma ve kaynama noktaları; gözyaşı ve neşe, hastalık ve sağlık, umut ve kaygı noktaları, duyarlı noktalardır.” Duyarlı hale gelen toplumsal bedende aşk artık iki birey arasında vuku bulan bir olay değildir; duyumsayan bedenlerin birbirine bağlandığı toplumsal bir orji halini almıştır; binlerce bedenin birbirine bağlanarak, birlikte yanarak kendi mekân ve zamanlarını yarattığı bir orji. Gezi bir orjidir.
    Gezi’nin en güzel karelerinden biri. Alev alev yanan bir barikatın arkasında el ele tutuşmuş bir çift; kolektif aşkın görsel hâli. Aşkın yaşamdan koparmadığının, bedenleri birbirleri üzerine kapatmadığının, aksine zamanda ve mekânda yepyeni duyarlılıklar yarattığının görsel kanıtı. Kentin sabit dekoru yıkılmış, yerini yanan bedenlerin tutuşturdukları ışıyan mekân almıştır. Bedenleri ayrıştıran duvarların çöktüğü bu ânı William Blake dile getirmişti: “Bir kum tanesinde dünyayı görmek... Ve tutmak sonsuzluğu avucunuzun içinde.” Herkesin kum tanesine dönüştüğü ve birbirinde sonsuzluğu yakaladığı o müthiş duyarlılık; Gezi’nin aşk hali.

    18 Haziran 2015 Perşembe

    YUMURTAYI KIRMADAN OLMAZ

    Salvador Dali

    Vladimir Kush
    RAHMİ ÖĞDÜL

    19.06.2015

    Sınır: Ölüm ile yaşamı, umutsuzluk ile umudu ayıran çizgi. Güneydoğu’da sınırı aşmaya çalışanları izlerken öfkeliydik ve çaresiz. Yaşamımızda hep sınırlar olagelmiştir; aşılması gereken eşikler. Ama bu sınırlar Batıda, merkezde çok nadir olarak ölüm ile yaşamı ayırır. Merkezin aşırı düzeninden kıyılara doğru, düzenin yerini muğlaklığa ve kaosa bıraktığı sınır bölgelerine doğru hareket ettikçe çizgi aşmanın yaşamsallığına tanık olduğumuz bir çağda yaşıyoruz.

    YAŞAMLAR ARASI GEÇİŞ 
    Bizim sınırlarımız ise daha çok üslupla ilişkilidir; bir yaşam tarzından başka bir yaşam tarzına geçişle. Kişisel gelişim kitapları okurlarını, bu sınırları nasıl aşacakları hakkında yeterince bilgilendiriyor ve bir sınırı kolaylıkla geçip kendinize bir üslup edinebiliyorsunuz. Evlerinizi ve bedenlerinizi kendi tarzınızı yansıtan nesnelerle, düşüncelerle, tavırlarla donattığınızda bir üslubunuz vardır artık. “Bu tarz benim” türü yarışmalar, üslup ve zevk sahibi insanlar için hazırlanmış tasarımların sergilendiği dergilerdeki fotoğraflar nasıl da kışkırtıyor bizi. Farklı olmak için didinip duruyoruz. Gelgelelim tam da fark yarattığını düşündüğümüz anda modanın, gelip geçiciliğin sınıflanabilir kategorileri içinde buluveriyoruz kendimizi. Fark yaratalım derken, farksızlığın dibini boyluyoruz. Üslubu süsle, teknik bir meseleyle karıştırıyoruz çünkü.
    Marcel Proust, bizim süslemeye dayalı üslup arayışımızı boşa çıkaracaktır oysa: “Üslup kimilerinin sandığı gibi bir süsleme değildir; teknik meselesi bile değildir, üslup -tıpkı ressamlar için renk gibi- bakışın bir niteliğidir… Başkalarının görmediği özel bir evrenin açığa çıkışıdır. Bir sanatçının bize sunduğu haz, bize bir evren daha tanıtmasıdır” (Edebiyat ve Sanat Yazıları, YKY). Bir sanatçı gibi başkalarının göremediği bir evreni açığa çıkaran biri ancak üslup sahibidir ya da olabilir pekâlâ. Yaşamlarını bir sanat yapıtına dönüştürenler becerecektir bunu. Foucault, yaşamlarımızı bir sanat yapıtına dönüştürmenin mümkün olabileceğini söylüyor: “Benim dikkatimi çeken, toplumumuzda sanatın, kişileri ve hayatı değil de, yalnızca nesneleri kapsayan bir şey oluşu… Ama niye her birimiz kendi hayatından bir sanat yapıtı çıkarmasın ortaya? Neden şu lamba, bu ev bir sanat nesnesi olsun da, benim hayatım olmasın?” Mevcut şeylerin yerleşik düzeni içinde bize yeni bir evreni, başka bir dünyayı gösteren kişi, tıpkı sanatçının yaptığı gibi hem kendi yaşamında hem başkalarının yaşamında bir farkındalık yaratacak ve yaşamları bir sanat yapıtına dönüştürecektir. Bu farkındalık bir farkın ortaya çıkışıdır, niteliktir, “bakışın bir niteliği”. Mevcut şeylerle üzeri örtülmüş yeni bir evreni kavrayan ve yaşamımızı değiştiren farklı bir bakış.
    SAHTE DEKORLAR YIKILACAK
    Bakışımızın değiştiği ân, kabuğun kırıldığı, yeni bir evreni görebildiğimiz/gösterebildiğimiz veyaşamımızı bir sanat yapıtına dönüştüreceğimiz ândır. Stoacılar felsefeyi yumurtaya benzetmişlerdi: Yumurtanın kabuğu mantığa, beyazı ahlaka ve sarısı da fiziğe, yani doğaya denk geliyor. Bir üsluba yumurtanın kabuğu üzerindeki süslemelerle değil, kabuğun kırıldığı ve kabuğun altındaki doğamızla, tekil olanla irtibata geçtiğimizde sahip olabiliriz ancak. Mantığı kırmadan, kudretimizi engelleyen ahlakı aşmadan, doğanın kuvvetlerini ele geçiremeyiz. Ve yumurtanın sarısına ulaşan, tekil olanla temas kuran kişi bir üsluba sahip olabilir ancak ve bu kişi bize yeni bir evreni gösterendir ya da en azından mevcut ilişkilerin dışında başka ilişkilerin de olabileceğini. Böyle bir kişi, kapitalizmin zihinlerini kilitlediği ve başka dünyalara kör olmuş insanlar arasında bir felaket gibi dolaşacaktır. Her konuştuğunda, her dokunduğunda kafamızın içinde, bedenimizde rüzgârlar estirecektir. Ve bu rüzgârlar kasırgaya dönüştüklerinde kapitalizmin sahte dekorlarının birer birer yıkıldığını göreceğiz.