31 Ağustos 2014 Pazar

YALNIZLIĞIN BİÇİMLERİ





RAHMİ ÖĞDÜL

29.08.2014

Bir mekânı tıka basa doldurmakla tamamen boşaltmak arasında bir fark var mı? Paris’te bir galeri iki yıl arayla hem bomboş hem de tıka basa dolu olarak sergilenmişti. Yeni Gerçekçi sanatçılardan Yves Klein 1958 yılında Paris’teki Galerie Iris Clert’in duvarlarını beyaza boyamış ve galeriyi her türlü nesneden arındırarak beyaz bir küpe dönüştürmüştü; sergisinin adı "Boşluk"tu. İki yıl sonra sanatçı Arman, Klein’in sergisine nazire olsun diye, bu kez aynı mekânı sokaklardan topladığı atık malzemelerle, çöplerle ağzına kadar, tıka basa doldurmuştu. "Tıka Basa Dolu" adını taşıyan bu sergiyi izlemeye gelenler galeriye girememiş, sergilenen çöpleri galerinin vitrin camından izlemek zorunda kalmışlardı. Aynı mekânın iki farklı kullanımı: Her türlü nesneden, uyarandan arındırılmış, bembeyaz duvarlarıyla bir tecrit hücresi ve tıka basa doldurularak içine girilemeyecek, girseniz bile hareket edemeyeceğiniz ve herhangi bir nesneye dönüşeceğiniz bir mekân. Her ikisinde de çok yalnız hissedeceğinizden eminim.

Foucault toplumda üç tür yalnızlık biçimi tanıdığımızı söylüyor. “iktidar tarafından dayatılan yalnızlığı tanıyoruz. Yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır bu. İktidar sahiplerini korkutan yalnızlığı tanıyoruz. Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı. Ve nihayet, iktidarla hiçbir ilişkisi olmayan bir yalnızlık daha var… Bu üçüncü türden yalnızlık; başkalarının arasında, ötekilerin yaşamlarının yansımasından daha fazla bir şey olan iç yaşama sahip olmanın sezgisidir.”(Dostluğa Dair, Söyleşiler, çev. Cemal Ener, Hil Yayın)
 
YALNIZLIĞIN DA BİR TARİHİ VAR!
Başkaldıran insanın yalnızlığı ve bir iç dünyaya sahip olma sezgisi olarak yalnızlığı bir kenara bırakacak olursak, hepimizin hilafsız yaşadığı birinci tür yalnızlıktır, yani iktidar tarafından dayatılan, yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır. Yalnızlıkların da bir tarihe sahip olduğunu söyledikten sonra Foucault ekliyor: “İktidar tarafından çarptırılan yalnızlık Eskiçağ’da sürgündü; 17. yüzyıl Fransası’nda taşraya gönderilmekti. Modern bir işyerinde, iktidarın yarattığı yalnızlık, kitlenin ortasında yalnız olma duygusudur.” Hücrede tecrit edilmek ile kalabalığın ortasında yalnız olmak arasındaki fark giderek eriyor.
Yaşam tecridi sevmez, iktidar sever. Yaşam, bir kadının iğnesi ve ipliğiyle hep ortadan başlayarak büyüttüğü dantelalar gibi kendi mekânını örerken, iktidar bu ince ince işlenmiş ağımsı yapının ipliklerini koparır. İplerini kendi elinde tuttuğu, birbiriyle ilişkisi olmayan, tecrit edilmiş bireylerden oluşan bir toplum vardır kafasında. Kendi aralarında ördükleri ilişkilerle yan yana gelerek karşısına dikilecek bir canavarı daha oluşmadan yok etmek üzere geliştirir stratejisini.
 
İKTİDARIN DOĞASI!
Tecrit iktidarın doğasında vardır. Cezalandırma yöntemi olarak tecrit ile dayatılan hayat tarzı arasında ayrım giderek siliniyor. Kendilerine dayatılan mekânsal örgütlenmeyi gönüllü olarak kabullenen bireyler tecride mahkûm edildiklerinin farkına varmıyorlar bile. Kapalı site, rezidans ve AVM tarzı örgütleme bize tecridi dayatırken reklamlar arzulayan bir öznenin diliyle konuşur: “Bir asansörle evden alışveriş merkezine inebildiğim bir ev hayal ediyorum.” Rezidansın alt katındaki alışveriş merkezine girmek isteyen, giysilerinde ve bedeninde yaşamın kirini pasını taşıyan bir işçinin içeri alınmadığını öğrendiğimizde hiç de şaşırmıyoruz. Bedenleri ayrıştıran ve yalnızlaştıran bir iktidar örgütlenmesi olarak tecrit yaygınlaşıyor. Yalıtılan bedenler tüm duyarlıklarını yitirerek hem kendilerine hem de başka bedenlere yabancılaşıyorlar.
 
TECRİTTE KENDİNE YABANCILAŞMA
Yirmi iki buçuk yıl gibi uzun bir süre cezaevinde ağır tecrit koşullarında kalan, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) ilk ekibinden Irmgard Möller, hücrede bedeniyle ilgili yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Hatırladığım, tecritte kendi vücuduma bile yabancılaştığımdı. Bugün tekrar kendi vücudumla ilgili normal duygulara sahibim. Mesela o günlerde dizimle kafam arasında inanılmaz bir mesafe varmış gibi geliyordu ya da bacağımın bana ait olmadığı hissine kapılıyordum. Böyle olmasının nedeni de sürekli olarak kapalı ve hiçbir değişikliğin olmadığı bir hücrede kalmamdı.” (Hüseyin Karabey, Sessiz Ölüm, Video Röportaj, Metis)

Hücredeki tek başınalık toplumdaki tek başınalıkla örtüşüyor. Bir mekânın her türlü nesne ve uyarandan arındırılıp tecrit hücresine dönüştürülmesi ile mekânların bedenleri ve zihinleri kilitleyen kurumlar ve yapılarla tıka basa doldurulması arasında farkın olmadığını görüyoruz ve işin tuhafı, kendimizi evimizde hissediyoruz: Rehavetin tutsaklığının yalnızlığı.
 

21 Ağustos 2014 Perşembe

YAŞAM BOŞLUĞU SEVER, İKTİDAR SEVMEZ


RAHMİ ÖĞDÜL
21.08.2014
Yaprak kıpırdamıyor, hava neme doymuş, ağır ve yapışkan.  Kıvamlı bir sıvının, giderek daha da koyulaşarak lastik gibi uzayan yapışkan bir maddenin içine gömülüyoruz.  Boğulacak gibi oluyorum. Nefes alabilmek için boşluk arıyorum, belki bir yerlerde asılı kalmış bir hava kabarcığı. Birden iktidarın sesi duyuluyor: “Taşlar yerine oturacak, siyaset boşluk kaldırmaz.” Tüm boşluklar, yapışkan ve ağır bir maddeyle dolduruluyor hemen. Biraz nefes alabileceğim, kımıldayabileceğim küçük bir boşluk bulabilseydim keşke; gömüldüğüm maddenin içinde boşuna çırpınıyorum.  Hareket edememekten yorgun düşüyor ve bir taş gibi olduğum yerde asılı kalıyorum. İktidar boşluğu sevmiyor.

SOKAKLAR VE MEYDANLAR
Boşluklardan nefret edenler, yerlerini gösteriyor iktidara. Yeni Şafak yazarı, ülkeyi dolduran ve tüm bedenleri ve zihinleri kilitleyen ağdalı, yapış yapış maddeye rağmen soluk alabileceğimiz, hareket edebileceğimiz hava keseciklerini sayıyor birer birer: ODTÜ, Boğaziçi ve Bilkent. Kımıldadığımız,  düşüncelerimizin kımıldadığı sanat ve kültür kurumları dolgu maddesiyle doldurulmuştu zaten. Gazeteleri ve televizyon kanallarını saymıyorum bile. Ve sokaklar ve meydanlar. Başka diyarlardan gelen hava akımlarının deli deli estiği, bedenler ve zihinlerde ferahlık yaratan sokaklar ve meydanlar, yani kamusal boşluklar cıvık cıvık tüketim maddeleriyle, zihinleri ve bedenleri kilitleyen yapılarla tıka basa dolduruldu; olası her türlü boşluğu değerlendirip bedensel ve zihinsel hareket imkânı bulabilenlerin ise kolluk kuvvetleriyle önleri kesiliyor. En küçük boşluğa bile tahammül edemiyor iktidar.

ÖLÜMDEN KAÇANLARIN SIĞINAĞI
Ağdalı madde kaynıyor kazanda; kaynadıkça taşıyor, sınırların ötesine; yayıldıkça tüm boşlukları doldurarak yaşamı boğuyor. Katliamdan kaçanlar hayatta kalmak için can havliyle kendilerini dağlara atıyorlar. Düz ovaları kaplayan ölüm maddesinden kaçanlara sığınak oluyor dağlar. Düzlüklerin öldürücü ortamı dağlarda yerini boşluğa ve rüzgârlara bırakıyor. Ölümden kaçanlar boşluğa sığınıyor.
Yaşam boşluğu sever, ölüm sever iktidar ise tıka basa doluluğu. Tohum toprağın içinde çimlenirken köklerini, keşfettiği boşlukların içine doğru uzatır. Ağaçlar kudretlerinin elverdiğince yayılırlar boşlukta. İktidar ise boşluğu kendi ideolojisiyle, ölüm tarzıyla tıka basa doldurarak yaşamın kudretini bastırır; ölü formlar giydirir yaşama. İktidarın kıyımlarla budamaya çalıştığı Ezidilere nasıl da içim sızlıyor;  bahçelerdeki budanmış ve şekil verilmiş bitkileri görünce de içim sızlar. Boşluklar tıka basa doldurulurken yaşamın kudreti budanır. Ve bizler de kültüre edilmiş bahçe bitkileri olarak budandıkça budanıyor, kudretsiz, elsiz ve kolsuz bırakılıyor, zihnimizi ve bedenimizi kilitleyen bir matrisin içine gömülüyoruz. Kafataslarımızın içine sızan madde beyinlerimizi de pelteleştiriyor. Kudretimiz elverdiğince gelişip serpileceğimiz boşluklar tıka basa dolduruldukça ölü formlara dönüşüyoruz.
VARLIK VE BOŞLUK
İktidar hiç sevmez boşluğu; boşluk her zaman yeni doğumlara gebedir çünkü ve iktidarın en korktuğu şey: Neyin doğacağını kestirememesi ya da yeni bir şeyin doğması, yani yaşam. Boşluk varlığın sonsuzca bölünüp çoğaldığı ve başka varlıklarla döllendiği bir döl yatağıdır. Atomcu Filozof Demokritos gerçekte sadece iki şeyin mevcut olduğunu söylüyordu: Varlık ve boşluk. Boşluk sayesinde hareket eder varlık ve başka varlıklarla karşılaşarak, çarpışarak yeni dünyalar yaratabilir. Bir başka Atomcu Filozof Lucretius, atomların ya da varlıkların çarpışarak yeni dünyalar meydana getirmesini ne güzel açıklamıştı: “Atomlardan biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı ve bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler.”
İşte bu yüzden iktidar boşluktan nefret ediyor ve varlıkların hareket edip karşılaşmalarını ve yeni doğumlara, dünyalara gebe kalmalarını önlemek için tıka basa dolduruyor tüm boşlukları. Ağdalı madde giderek koyulaşıp taşlaşacak. Ve yerinden kıpırdayamayan, bedeni ve beyni taşlaşmış varlıklar, ölü formlar ancak tahammül edebilir iktidara. Her şey taş gibi olmalı, kımıldamadan durmalı. Despotun sesi ortalıkta çınlıyor: “Taşlar yerine oturacak, siyaset boşluk kaldırmaz.”

14 Ağustos 2014 Perşembe

SÖZ KONUSU HALIYSA GERİSİ TEFERRUATTIR



RAHMİ ÖĞDÜL

14.08.2914

Theseus elindeki sopasıyla kafalarına vura vura merkezi, ucubelerden temizlemiş ve mutlak düzeni kurmuştur. Viyanalıların Theseus sevgisinden söz etmiştim geçen hafta. Merkez, ucubelerden temizlenip, nesneler de ait oldukları yere yerleştirilince steril ve dondurulmuş bir müze kent karşımıza çıkıyor. Viyana’da müzeler MuseumsQuertier denilen merkezi bir bölgede toplanmıştır. Buradaki Leopold Museum’da dolaşırken küratörlüğünü Elisabeth Leopold, Ivan Ristić, Stefan Kutzenberger’in yaptıkları “Trotzdem Kunst!” (Yine de Sanat Vardı!) başlıklı geçici sergiyi de görme fırsatım oldu. Avusturya’nın veliahttı arşidük Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’de Saraybosna’da öldürülmesiyle tetiklenen Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünde, 1914-18 yılları arasında faaliyetlerini sürdüren Avusturyalı sanatçılara adanmış kapsamlı bir sergi yer alıyor.
 
SAVAŞIN RESMEDİLMESİ
Avusturyalı dışavurumcu sanatçılar Egon Schiele, Albin Egger-Lienz ve Anton Kolig’in savaş deneyimleri bu serginin kalkış noktasını oluşturmuş. “Şimdi bir askerim ve yaşamımın en zor 14 gününü geçirdim” diye yazmış Schiele 1915’de; savaş sırasında Rus savaş tutsaklarını resmetmiş. Anton Kolig 1916’da cepheden şu sözcükleri düşmüş defterine: “Büyük stres altında resim yapıyorum”. Savaş yıllarında resim yapmayı sürdüren bir diğer ressam Albin Egger-Lienz İtalya cephesinde tanık olmuş savaşın korkunçluğuna. Sanatçıların savaş yıllarındaki yapıtlarının yanı sıra, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun savaştığı ülkeler, İtalya, Rusya, Romanya ve Sırbistan’dan güncel sanatçıların da katılımıyla 200 yapıtın yer aldığı, geçmişle günümüzü birbirine bağlayan ve 15 Eylül’e kadar açık kalacak bir sergi gerçekleştirilmiş.
 
YERE SERİLMİŞ DÜZEN
Sergiyi gezerken karşılaştığınız yere serili güncel bir yapıt, dikdörtgen biçiminde sentetik bir halı izlenimi veriyor önce. Birinci Dünya savaşı deneyimini yaşamış Viyanalı ressamların yapıtlarının yer aldığı sergide yere serili bir halının savaşla ne ilgisi olabileceğini sorabilirsiniz. Yapıtın açıklayıcı notunu okumadan önce aklıma ilk gelen, halıların İran kültüründe bahçe ile ilişkili olduğuydu; bordürleriyle, çiçekleriyle bahçenin stilize edilmiş halidir halı. Dolayısıyla halıyı serdiğinizde, çitlerle çevrilip kültüre edilmiş bahçelerin düzenini, mülkiyet altına alınmış doğa parçasını yeniden kurarsınız evinizde. Bir bahçe olarak halı aynı zamanda, Theseus jestiyle ucubelerden temizlenerek kurulmuş mutlak düzeni, mülkiyetin alanını da temsil ediyor; düzen ile savaşı, şimdi ile geçmişi birleştiriyor.
 
SAVAŞ BİR HALI GİBİ SERİLİ
Yapıtın 1954 doğumlu Avusturyalı sanatçı Veronika Dreier’e ait olduğunu, “Halı” başlığını taşıdığını ve 350 bin minik plastik askerden oluştuğunu okuyunca savaş ile halı arasında kurduğum bağlantılar örtüştü. Savaşın, kanıksadığımız evcil bir nesne gibi yeryüzünü kaplaması bizi şaşırtmıyor artık. Savaş, yeryüzünün doğal örtüsü üzerine bir halı gibi seriliyor. Yapıta çok yakından baktığınızda linolyum döşeme malzemelerinin üzerine yapıştırılmış, birbiriyle savaşan minik askerleri seçebiliyorsunuz. Tüm çeşitliliğiyle yeryüzü, savaşın örtüsüyle görünmez olurken, bizler bu savaşan askerleri, çatışan bireyleri doğal bir örtü olarak algılıyoruz.  Televizyonda izlediğimiz doğa belgeselleri de doğayı durmadan birbiriyle çatışan, birbirini öldüren canlılar olarak kurgularlarken, yapılmak istenen de tam da bu zaten: savaşın doğallaştırılması.  National Geography kanalında yayınlanan doğa belgeseli “Öldürmeye Programlananlar” (Built For The Kill) doğayı katliamların gerçekleştiği bir zemin olarak kurguluyor durmadan. Doğal bitki ve hayvan örtüsünün üzeri savaşın örtüsü ile örtülmüş ve bizler de bu örtüyü doğalmış gibi algılayarak sanatçının yapıtındaki birbirini öldürmeye programlanmış plastik askerlere dönüşüyoruz.
 
SAKIN ŞAŞIRMAYIN
Nereden baktığınıza bağlı her şey. İktidarın penceresinden baktığınızda herkes birbirinin kurdudur. Bu penceren kurtulup doğanın içine süzüldüğünüzde, birbirlerine kontrpuanlarla bağlanmış canlıların müthiş senfonisini işiteceksiniz. Canlıların birbiriyle dayanışarak icra ettiği bu senfoniyi duyanlar arasında anarşist Kropotkin de vardı. Sosyal Darvinciler doğayı sürekli birbiriyle çatışan, birbirini öldürmeye programlanmış yaratıklar olarak görürken, Kropotkin birbiriyle dayanışarak hayatta kalmaya çalışan canlıları görüyordu.


Doğal yaşamın üzerine, yeryüzüne, iktidarın birbiriyle çatışan bireylerle ördüğü sentetik halılar seriliyor. Her halı çitlerle çevrili ve mutlak düzeni temsil eden bahçenin, dolayısıyla devletçi ilişkilerin simgesidir. Yüzeyinde mutlak düzeni temsil eden halılara yakından baktığınızda birbirleriyle savaşan plastik askerler göreceksiniz, sakın şaşırmayın.

7 Ağustos 2014 Perşembe

VİYANA, THESEUS VE UCUBELER





RAHMİ ÖĞDÜL

07.08.2014

Labirentin tam ortasındayım, labirent ustası Daedalus’un inşa ettiği meşhur labirentin. Girit kralının dokuz yılda bir, Atinalı gençler arasından seçilen bir erkek ve bir bakireyi uğruna kurban ettiği boğa başlı insan gövdeli canavar bir zamanlar burada yaşıyordu. Kralı bir boğa ile aldatan karısının boğadan olma gayrimeşru çocuğu, ucube Minotauros. O yıl kurban edilecek Atinalı genç olarak Theseus seçilmişti. Kendisine âşık olan Girit kralının kızı Ariadne’nin verdiği ip yumağını labirentin kıvrımlarına döşeyerek merkeze ulaşmış ve merkezindeki Minotauros’u öldürdükten sonra ipe tutunarak kolayca labirentin dışına çıkabilmişti. Artık bundan sonra bütün merkezler Theseus’un bu jestiyle, her türlü ucubeden, canavardan arındırılıp bir norma göre kurulacaktır. Ve bir kez merkez böyle kurulunca sürekli bu jest yinelenerek ortaya çıkabilecek canavarlar, ucubeler derhal bertaraf edilecektir.
CANAVARLARDAN TEMİZLENMİŞ MERKEZ
Daedalus’un labirenti oldukça kafa karıştıran bir labirenttir. İç içe geçmiş çemberlerden ya da karelerden oluşan labirent yolunuzu uzatsa da sürekli merkeze doğru hareket ederseniz, sonunda ulaşabilirsiniz tam ortasına. Avrupa’nın ortalarında, canavarlardan arındırılmış bir merkezdeyim. Kentin kültür ve sanat tarihi müzesinin (Kunsthistorisches Museum) görkemli merdivenlerini çıkarken kahraman Theseus karşıladı beni. Theseus’un kenti canavarlardan, ucubelerden arındırma eyleminin taşlaşmış hâli. İtalyan heykeltıraş Antonio Canova’nın neo-klasik tarzda beyaz mermerden yaptığı bu heykel (1805-1819), Theseus’u bir ucubeyi,  yarı insan, yarı at olan Kentauros’u öldürürken betimliyor. Ardından, aynı müzenin Roma sanatına ayrılmış bölümünde Romalıların İ.S. 2. yüzyılda yaptıkları mozaik bir labirette Theseus’u bu kez labirentin merkezindeki bir başka ucubeyi, Minotauros’u öldürürken izleyebiliyorsunuz. Binanın dışına çıkıp caddenin karşısına geçtiğinizde Volksgarten (Halk Bahçesi) içindesiniz. Burada da Theseus Tapınağı’yla karşılaşınca, Viyanalıların bir merkez olarak kentle ilişkisinin, Theseus’un labirent merkeziyle kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki olduğunu açıkça görülebiliyorsunuz. Merkezi Minotauros ve Kentauros benzeri melezlerden, ucubelerden temizleyerek yeniden kuran modern bir Theseus jesti hissediliyor her yerde. Canavarlardan temizlenmiş ve sonsuza kadar dondurulmuş bir merkez var.
THESEUS İŞ BAŞINDA
Minotauros benzeri yaratıkların merkezi tekrar ele geçirmesine karşı kent yönetimi önlem almakta gecikmiyor. Diğer kent meydanlarının sakinleri olan güvercinlere Viyana meydanlarında neredeyse hiç rastlanmaması, Theseus’un hâlâ iş başında olduğunun bir göstergesi. 22 Mayıs 2014 tarihli Independent gazetesinde meydanları ele geçirmeye çalışan güvercinlere yönelik nasıl bir tedbir alındığını okuyunca Theseus jestinin sürekli yinelendiğini anlıyorsunuz. Güvercin nüfusunu azaltmak için kent yönetiminin, kuşlarla ilişki kuran, besleyen Viyanalılara 36 Avro para cezası keseceğini duyurmuş gazete. “Her kim ki güvercinleri besler, fareleri de besler” diyor bir kent yöneticisi. Güvercinlerin üremelerini engellemek için yuvalarındaki gerçek yumurtaları sahteleriyle değiştiriyorlarmış. Güvercinler ve fareler, Viyanalıların zihninde kenti ele geçirmeye çalışan Minotaurus’lara dönüşmüşler. Kahraman Theseus labirentin merkezini canavarlardan temizlemeye devam ediyor.

Viyana kentine, labirentin merkezine ulaştığım daha ilk gün, 28 Temmuz pazartesi günü Theseus’un bir başka jestine tanık olmuştuk. Kentin tek işgal evi olan Pizzeria Anarchia’nın 1.700 polis, bir helikopter ve bir toma tarafından kuşatılması ve evde yaşayan 19 anarşistin direnmelerine rağmen evden zorla çıkarılmaları Theseus’un boş durmadığını gösteriyordu. Merkezi işgal etmeye çalışan alternatif yaşam formlarına karşı kent yönetimi Minotaurus’la savaşır gibi gibi savaşıyor. “Pizzeria Anarchia Viyana’da bir İşgal Evi. Evimiz. İki yılı aşkın bir süredir Pizzeria Anarchia’ya umutlarımızı ve düşlerimizi kattık. Sıkıntılarımızı ve sevgimizi paylaşarak birlikte yaşadık burada. Mevcut toplumun ve devletin dayanılmaz statükosuna karşı forumlar, atölyeler, ortak mutfak, eylemler ve direnişler yarattık” diyor işgalciler. Merkezi her türlü musibetten, ucubeden arındırmak için tüm gücüyle saldırıyor Theseus.
UCUBELERİN YAŞAM DOLU KAHKAHASI
Eve geri döndüğümde merkez doğuya kayacak ve bizim Theseus’larımız kendi Minotauros’larını yok etmek ve kendileri için korunaklı ve güvenli bir merkez yaratmak için hamlelerini sürdürüyor olacaklar. Minotauros Ariadne’nin erkek kardeşidir. Ucubelerle kadınlar arasında bir bağlantı vardır her zaman; her ikisi de eril iktidarın koyduğu normları ihlal etmeye teşnedirler.  Gayrimeşru ilişkinin ürünü olan melez yaratık Minotauros her türlü normun ihlalini temsil ediyor. Eril bir iktidarın çitlerle çevirerek kendi arazisi, mülkü kıldığı kadın bedenlerinden yükselen kahkahalar da normları, çitleri yıkmaya yönelik bir tehdit olarak algılanacaktır haliyle. Ama bazı kadınların Ariadne gibi iktidarla işbirliği yaptıklarını ve kendilerini iktidarın çitleriyle döşemeye meyilli olduklarını da görüyoruz: “İşte kadın da bir tarladır ve kendini çok kirletmemelidir.” İktidarın, çitleri ihlal eden kadınların, Minatauros’ların, başka yaşam formlarının, melezlerin, ucubelerin yaşam dolu kahkahalarına katlanması mümkün değil. Merkez her zaman Theseus jestiyle kurulmuştur. Ucubenin yasa tanımazlığı, normu ihlal edişi yerini yasalara ve norma bırakırken, normu saptıracak sınır ihlalleri ucubelik olarak görülecektir. Merkezi işgal ettiğimizde, ölüme ve norma karşı yaşamı savunan tüm yaşam formlarının kahkahalarıyla çınlayacak yeryüzü.

31 Temmuz 2014 Perşembe

TİŞÖRTTEKİ FELSEFE: İNSAN KENDİNİ YAPABİLİR


RAHMİ ÖĞDÜL

31.07.2014

Sıcaklarla birlikte tişörtler piyasaya çıkınca, mesaj bombardımanında da bir artış oluyor haliyle. Sokaklarda dolaşırken tişörtlerde yazılı mesajlara takılıyor bakışım sürekli. Kimi bilinçli, kimi bilinçsizce tişörtlerinin üzerinde yazılar, desenler, görseller taşıyor. Kimileri ünlü markaların logolarıyla kendi kimliklerini şirketleştirirken, kimileri kişisel, politik mesajları tercih ediyor. Bazen de mesaj ile taşıyan arasında uyumsuzluk göze çarpıyor. Bir keresinde tişörtünde İngilizce edepsiz bir mesaj yazan başörtülü bir kız görmüştüm. İlettiği mesaj ile giysilerin dayattığı hayat arasında bir kopukluk vardı. Her zaman bu böyle olmuyor. Tişörtündeki iletiyi gururla taşıyanlar da var. Herkesin birbirine yabancı olduğu bir kent kalabalığı içinde sesini duyurmanın ve kendini inşa etmenin bir yolu olarak tişörtler postmodern hayatın vazgeçilmezlerine dönüştü.

Fanila denilen bir iç giysinin dış giysiye ve modaya dönüşmesinde Marlon Brando’nun da katkısı olmuştur; Arzu Tramvayı filminde tişört giyen aktörden sonra, 1950lerde tişört artık tek başına bir dış giysi olarak popülerleşir. 1960larda kendini ifade etmenin bir aracı olarak baskılı tişörtler yaygınlaşır. Günümüzde baskısız olanları alıp kendi desenleri, mesajlarıyla donatanlar var ama çoğunluk hazır giyim olarak kendilerine sunulanlar arasından seçiyorlar mesajlarını.

Otobüs beklerken bir tişörtün üzerinde ağır bir mesajla karşı karşıya kaldım ve neredeyse tüm felsefi, metafizik ve politik alanı kat ederken buluverdim kendimi. Jean Paul Sartre’ın 1946’da verdiği “Varoluşçuluk bir Hümanizmdir” başlığını taşıyan dersinde geçen ünlü cümlesinin İngilizcesi yazılıydı üzerinde: “Man is nothing else but what he makes of himself”; Türkçesiyle, “insan kendinden yarattığı şeyden başka bir şey değildir.” Yani insan kendini tasarlayabilir diyen varoluşçu bir tümce vardı karşımda ve Sartre bunu varoluşçuluğun ilk ilkesi olarak belirlemişti metninde. Otobüsü beklerken bu tümceyi ve çağrıştırdıklarını düşünmeden edemedim.

Tişörtün mesajı insanın sabit bir doğasının, özünün olmadığını vurguluyordu. Bir giysi gibi toplumsal bedene biçilen politik kalıplar sabit bir insan doğasından yola çıkıyorlar nedense. Devletin çok gerekli olduğunu, aksi takdirde insanların birbirinin kurdu olacağını söyleyen Thomas Hobbes, insanın doğasını kötü olarak sabitlerken, Kropotkin ve Bakunin’inin içinde yer aldığı klasik anarşist gelenek, insanın doğasını iyi olarak tespit ediyor ve devletin ve iktidarın bu iyi olan doğayı yozlaştırdığını iddia ediyor. Sartre ise insanın sabit bir doğasının olmadığını, insanın olumsal bir varlık olduğunu ve kendi edimleriyle kendini biçimlendirebileceğini söylediğinde, Rönesans döneminde Giovanni Pico della Mirandola’nın yazdığı “İnsanın Vakarı Üzerine Söylev”e geri götürüyor bizi.

İnsanın kendine has bir yüzünün olmadığını ve yüzünü kendi iradesiyle hayvani ya da ilahi yönde biçimlendirebileceğini yazmıştı della Mirandola 1486’da. Göksel ile yersel, hayvani olan ile insani olan arasında havada asılı kalmış, sınıflandırılamaz bir yaratık olarak tanımlıyor insanı. Della Mirandola’ya göre insan bütün yaratılış modelleri tükendiğinde biçimlendirildiği için bir arketipe, kendine ait bir yere ya da özel bir sınıfa sahip değildir. Dolayısıyla kesin bir modele göre yaratılmaması nedeniyle insanın kendine has bir yüzü yoktur. Kendi edimleriyle yüzünü istediği gibi biçimlendirebileceğini, daha doğrusu kendini her türlü inşa edebileceğini söylüyordu (Agamben, Açıklık, YKY).

İran geleneğinde de yüzümüzü biz biçimlendiriyoruz yine. Her insan Daena denilen, güzeller güzeli bir meleğe benzer biçimde yaratılmıştır önce. Doğduğumuz andan itibaren bu melek yaşamımızın her anında bize eşlik eder. Birlikte yaşarken bu meleğin yüzünü yapıp ettiklerimizle, düşüncelerimizle biz biçimlendiririz. Böylece ölüm anında ruh, kendisini karşılamaya gelen meleğini, hayatta nasıl davrandıysa bu davranışa uygun bir biçimde değişmiş olarak görür, bazen daha da güzel bir varlıkla, bazen de korkunç bir şeytanla karşılaşır. Sürdürmüş olduğumuz hayat, suretine göre yaratıldığımız bu arketipe şekil verip, biçimlendirmiştir. İkizimizi biz yaratmışızdır, ona baktığımızda kendimizi görürüz.

Tişörtlerimizde kendimizi tasarlayabileceğimize dair mesajlar taşısak da ikizimiz olarak bir toplum duruyor yanı başımızda ve bu toplum giderek çirkinleşiyor. Ona baktığımızda kendimizi görüyoruz. Reklam panosunu andıran bir beden taşımak yerine, bedeni devinen bir mesaja dönüştürdüğümüzde hep birlikte inşa edebilirdik güzeller güzeli toplumsal bedeni, yani kendi ikizimizi.

24 Temmuz 2014 Perşembe

MİTOS VE LOGOS: ÇÜRÜME VE DOĞUM


RAHMİ ÖĞDÜL
24 Temmuz 2014
Babil dilinde bahçe için, çitlerle çevirmek anlamına gelen ‘pardisu’ sözcüğü kullanılıyordu. Bu sözcüğün bir giysi olarak “pardösü” (Fr. Pardessus) sözcüğü ile ses ve anlam yakınlığı hiç aklıma gelmemişti: Bahçeler ve bedenler. Birlikte düşündüğümüz bir arkadaşım bu bağlantıyı kurunca zihnimizdeki örtüler de aralandı. Bir örtü olarak yeryüzüne giydirilen çitler ile bedene giydirilen örtüler arasındaki bağlantı bir kez kurulunca, bedenlerin de çitlerle çevrili bahçeler olarak tasarlandığını görmek kolay oluyor.
Birlikte düşünme, yani diyalog, örtü kaldırıcı bir eylemdir. Sokrates’in bir doğurtma eylemi olarak diyaloglarını hatırlayın. Diyalogda herkes birbirinin ebesidir; zihindeki örtüler kalkar ve yeni doğumlar meydana gelir. Ön yargılar, âdetler, alışkanlıklar, gelenek görenekler, kalıplarla üzeri örtülmüş, tel örgülerle çevrilmiş zihnin ve bedenin diyalog sürecinde örtülerinin kalktığı ve daha önce görülmeyen, görülemeyen yeni bağlantılarla, yeni doğumlarla düşüncenin ilerlediğini kendimden biliyorum. Tek başına düşünülmüyor; düşünce doğası gereği birlikte ve birbirimizin örtülerini kaldırarak gelişip serpiliyor. Bunu daha iyi anlamak için mitos ile logos arasındaki ayrımın ortaya çıktığı dönemlere geri gitmek gerek.
Mitosun geçerli olduğu zamanlarda her şey, evrenin başlangıcında tanrıların gerçekleştirdiği ilk edimin sürekli yinelenmesiyle ve kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla açıklanırken yeryüzü, zihinler ve bedenler bu yinelenen anlatıyla örtülüyordu. Sonra İ.Ö. 6. yüzyılda Ege kıyılarında, İyonya’da ilk doğa filozofları gözlemlere dayanarak evrenin, doğanın nasıl ortaya çıktığına dair akıl yürüttükçe ve kendi sözlerini söyledikçe mitosun örtüsünde yeni doğumlar için delikler peyda olmaya başladı. Mitos, başkalarının sözlerini tekrarlamaktır; başkalarının yalancısı olmaktır. Bu ilk filozoflar artık başkalarının yalancıları, geleneklerin, basmakalıp düşüncelerin esiri olmayı bırakıp, yeryüzünün ve zihnin örtüsünü kaldırmaya yönelik hamleleri başlatmışlardı. Ve bu filozoflar, birlikte düşünerek logosun, kendi sözünü söylemenin zeminini hazırlamış oldular. Düşünce, düşünceyi kışkırtıyor.
Düşünme edimi durduğunda mitosun örtüleri seriliyor üzerimize. Kaldırmaya yeltendiğimiz örtü, yeniden yeryüzüne örtülüyor. Başkalarının sözlerini yineleyen, düğmesine bastığınızda sözcüklerini durmadan tekrarlayan telesekreterlere dönüştüğümüzde düşünürmüş gibi yapıyoruz. Oysa tüm yapıp ettiğimiz, başkalarının sözlerinin yalancıları olarak mitosun dipsiz kuyusunda debelenmek. İktidar logosu değil, mitosu seviyor en çok. Babil’in mitosu Enuma Eliş’in (Bir Zamanlar Yukarıda) aslında tüm zamanlarda iktidar tarafından sahneye konulduğunu ve durmadan tekrarlandığını fark edemiyoruz. Her yıl temmuz ayında yinelenen bayramda bu mitos sahneye konuluyor ve kaosu temsil eden Tiamat, kozmosu temsil eden Marduk tarafından öldürülüyordu. Ve toplumsal hiyerarşinin en tepesindeki tanrı-kral her yıl kendi konumunu sağlama alırken, kurduğu düzenin de sonsuza kadar bu yinelemelerle süreceğini umuyordu. Yine aylardan temmuz ve iktidar geçmişin mitos ve ritüellerini andıran gösterilerle kendi düzenini sonsuza kadar taşıyacağını umuyor.
Babilliler için kaos kentin surlarının hemen dışında uzanan ve zaman zaman taşarak kenti tehdit eden nehirlerin sularıysa, günümüz iktidarının kaosu sokakları, meydanları doldurarak deli gibi akan halkın coşkun selidir. Bu seli bastırabilmek için temsili kaos kuvvetleri icat ederek onlarla savaşa girişiyor. Toplumsal düzenin ancak temsili düşman kuvvetlerinin öldürülmesiyle korunacağını bildiği için durmadan düşman icat ederek temsiller sahneye koyuyor. Değişen bir şey yok. Eski tas eski hamam; Eski Babil ya da Yeni Babil. Üzeri mitosla örtülerek derin uykulara yatırılmış bir halk var hâlâ.
Mitosun örtüsünü logos kemirebilir ancak. Din tarihçisi Walter Burkett mitos ile logos karşıtlığını şöyle özetliyor: “Bir araya getirmek anlamına gelen ‘Legein’ sözcüğünden gelen logos tek tek veri parçalarını, doğrulanabilir olgu parçalarını bir araya getirir… Mitos ise sorumluluk kabul etmeden bir hikâye anlatır: “Bu benim hikâyem değil, başka bir yerde duydum” (bkz Richard Sennett, Ten ve Taş, Metis). İktidarın uydurduğu yalanların yalancılarıyız. Mitik bir evrenin içine gömülüyoruz giderek ve logosun havasızlıktan çürüyeceği örtülerle, çitlerle çevriliyor bedenler. Yaşamı ve düşünceyi çoğaltacak yeni doğumlara mı gebeyiz yoksa çürümeye yüz tutmuş bedenler mi? 


Not: Görseller Polonyalı sanatçı Igor Morski’ye ait.

17 Temmuz 2014 Perşembe

ISLIK ÇALMAK İSTİYORUM, KATILIR MISINIZ?

RAHMİ ÖĞDÜL

17.07.2014

İçim çok sıkılıyor. “Batsın bu dünya” demek istiyorum ama sonra sözlerin müellifinin dünyayı batıranlarla aynı geminin içinde yolculuk yaptığını, dünyayı batırırken kendi gemilerini yüzdürdüklerini düşününce vazgeçiyorum. Dünyayı batıranlar ya da batırmayı planlayan küresel güçler Mars’ta koloniler kurarken, bizim dünyayı batıranlarımız, yeryüzünü yağmalayanlarımız, şatafatlı gemilerinin lüks kamaralarına, gökdelenlerin lüks dairelerine sığınıyorlar.

Sıkıntımı hafifletmek için ıslık çalmak istiyorum. İçimde biriken onca havayı bir çırpıda dışarı çıkarırsam kocaman bir ofla karşıki dağlara zarar vermekten korkuyorum; o yüzden ıslığın sağaltıcı etkisine sığınarak, içimdeki kaostan bir düzen çıkaracak nağmelere yöneliyorum. Bildiğim bütün şarkıları unuttuğum için uygun notaları el yordamıyla yan yana getirerek içimdeki kaosu düzene sokmaya çalışsam da olmuyor. Hep kakafonik sesler çıkıyor. İçimdeki kaos dışarıdaki despotik havada kendi yolunu bulup kozmosa ulaşamıyor bir türlü; ıslığımın boğazımda düğümlendiğini hissediyorum.

Çocuktum, ıslık çalmayı henüz öğrenmiştim. Bir enstrüman olarak bedenin imkânlarını keşfetme çağında, bu çabamın çok geçmeden engellendiğini gördüm. Evde ıslık çaldığımda ilk uyarı babamdan gelmişti. “Islık çalma, şeytanları mı üşüştüreceksin başımıza!” Islık çalmanın, özellikle geceleri yapılıyorsa, şeytanlara çıkarılmış bir çağrı olduğunu öğrendiğimde küçük bedenim ürpermişti. Bedenini tanımak üzere keşiflere çıktığın bir yaşta, otoriter bir ses bu çabanın şeytanlarla işbirliği yapmak olduğunu öğretmişti bana. Oysa ben sadece seslerin, müziğin büyülü havasıyla kendime küçük bir dünya kurmaya çalışıyordum sadece, etrafımda sesten bir duvar örmek. Oysa iktidar için ıslık çalmak, şeytanlaşmak demekti.

Geçmişin öyküleri, mitleri birbirine eklenerek tüm zamanları kat ediyor ve hâlâ bedenleri biçimlendirmeyi sürdürüyorlar. On dördüncü yüzyılın çok satan kitaplarından biri olan Gesta Romanorum’daki (Romalıların Davranışları) bir öykü ıslığın şeytana ait olduğunu yazıyordu. Babamın ıslık çaldığımda şeytanları çağırdığımı söylemesi boşuna değildi demek. Bir zamanlar Doğu Roma’nın başkenti olmuş İstanbul’da hâlâ Romalıların davranışları geçerli olması şaşırtıcı. Öykü şöyle: İmparator Theodosius ava çıktığı sırada bir arpın tatlı müziğini duyarak hemen bu sesin geldiği yere yönelir ve sonunda bir nehre ulaşır. Bu çok etkileyici müziğin nehir kenarında yere oturmuş, arp çalan yoksul bir adamdan geldiğini görür. Adam mutsuzdur; çünkü bir zamanlar arpının tatlı sesini duyup nehir kıyısına gelen balıkları kolayca avlıyor ve ailesini doyurabiliyormuş. Ama artık işler değişmiş: “Birkaç gün önce başka bir diyardan güzel mi güzel ıslık çalan biri geldi ve balıklar beni terk edip ona gitti.” Öykünün isimsiz yazarı kısadan hisse çıkararak “balıkçının rahip, arpın tanrının kelamı ve ıslık çalanın da şeytanın ta kendisi olduğunu” açıklar (bkz David Hendy, “Gürültü”, çev. Çiğdem Çidamlı, Kolektif Kitap).

İnsan bir enstrümandır. Islık çalarak, şarkı söyleyerek, bedeninde ve bedeniyle tempo tutarak bir orkestraya dönüştürebilir kendini. Ve başka bedenlerin de katılmasıyla müthiş bir yeryüzü doğaçlaması çıkar ortaya. Yatay olarak birbirine kontrpuanlarla bağlanan bedenlerin kendi doğaçlamalarını gerçekleştirmeleri iktidarın hiç işine gelmez tabii. Bir şef olarak kendi kelamını mırıldanmamızı istediği için elindeki sopasıyla despotça yönetmeye kalkar bizi. Elimize tutuşturduğu kendi bestesi olan sıkıcı bir partisyonu, yine kendi seçtiği enstrümanlarla icra etmemiz için despotluk gereklidir. Aksi takdirde bu sıkıcı ezgiyi unutabilir, burnumuzun dikine gidebilir ve başka bedenleri de ayartabiliriz. Despot şefin, her notasına kadar belirlediği bu sıkıcı ezgide sapma yaratacak en küçük hatayı affetmemesi lazım; partisyondaki küçük sapmalar, burnunun dikine gitmeler tüm gösterinin çöküşüne yol açabilir; ve yeryüzü, tüm bedenlerin yatay olarak birbirine kontrpuanlarla bağlanmasıyla sahneyi ele geçiriverir ve kendi doğaçlamasını sahneleyebilir.

Islık çalmak istiyorum ama despotik havada soluğum kesiliyor. Bedenimi bir enstrümana dönüştürerek, dünyayı batıranların değil, dünyayı yaşatanların şarkılarına eşlik etmek istiyorum. İktidarın bizi şeytanlaştırmasına aldırmadan nefesimin yettiği yere kadar ıslığımı duyurmak istiyorum. Soluk, hayat demektir ve ıslık, hayatın sesidir. Ölüme karşı hayatı savunanlar, soluklarıyla diriltecekler ölü bedenleri.