26 Haziran 2014 Perşembe

KONSTRÜKTİVİSTLER DE DAĞA ÇIKMIŞLARDI





RAHMİ ÖĞDÜL
26.06.2014
Yasalar bizi bağlar, üstelik yere bağlar, çivilercesine. Yerçekimi yasası da bir doğal kuvvet olarak, fiziksel anlamda bizi yere bağlasa da bu yasayı yine doğal kuvvetleri kullanarak aşmayı başarmıştır insanoğlu. Asıl mesele, siyasi iktidarın bu doğal yasanın üzerine kendi yasalarını bindirerek bizi iyice yere bağlamasıdır; buna çivilemek desek daha doğru olacak. Ne kadar çabalasanız da yerden kopamayacak duruma dek yasalarla çivilemeye çalışır bizi iktidar. İktidarın çekim yasalarıyla yere bağlanacağınızı anladığınızda yükseklere, dağlara çıkmaktan başka çareniz kalmayabilir. Yere çivilenen bireyler çividen kurtulduklarında soluğu dağlarda alır; iktidarın boşluk bırakmamacasına kodladığı yerin boğucu havasından, dağların “deli rüzgârlara” açık havasına kaçmaktan başka çare kalmayabilir. Sabahattin Ali, “Ovalar bana çok dardır/Benim meskenim dağlardır” dizelerinde bu kaçışı dillendirir.
İktidarın yasaları düz ovada geçerlidir; “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” diyen göçebeler, iktidarın geometrik yasasının düzlüklerde geçerli olduğunu, yükseklere, dağlara çıkıldıkça bu yasanın geçerli olmadığını deneyerek öğrenmişlerdir. Yerçekimi yasası gibi, iktidarın bedenleri tutsak alan çekim yasası da yerden koptukça gücünü yitirir. Dağların hep yukarıya doğru yükselen dorukları, bedenleri çekim yasalarından özgürleştirir ve ovanın düzlüğünde geçerli olan Öklidyen geometrinin belirlenimci yasalara dayalı stratejisi, dağların kıvrımlı yapısında belirlenimsizliğe bırakır kendini. Düzlükte bir satranç tahtasının ızgara planındaki gibi, bireyin hareketlerini kestirebilen iktidar, yükselen ve eğrilen dağın kıvrımlı yapısında iş göremez hâle gelir.
1920’lerde Rus konstrüktivistler de yerin aşırı kodlanmış, yasalı düzleminden kurtulup havalanmak istemişlerdi. Yerçekiminden kurtulup havalanmak mümkündür. Vladimir Mayakovski yerleşiklerin dünyasından kaçabileceğimizi söyler: “Kanatlarla tekerlekleri takıp evle beraber cümbür cemaat havalanabilirsiniz.” Tatlin, “letatlin” adını verdiği kanatlı bisikleti tam da bu amaca uygun şekilde tasarlanmıştır; dağların deli rüzgârlarını hissedebilmek için havalanmak gerek: “Uçağın mekanik uçuşu, uçma hissini elimizden aldı, bedenimizin hava içindeki hareketini hissetmiyoruz.” Ve eklemiştir: “nasıl suda yüzmeyi ya da bisiklet sürmeyi öğreniyorsak bununla havada uçmayı da öğrenmemiz gerekiyor.” Havada uçmayı öğrenmek, yasalarıyla bizi çivilercesine yere bağlamaya, yerleştirmeye kalkışan iktidarın hamlesinden bir kaçış yoludur; her şey havalanabilir.
Doğanın kuvvetlerini kullanarak, doğanın bir kuvveti olan yerçekiminden kurtulabiliyor insan. Ama iktidarın çekiminden kurtulmak o kadar kolay değil. Yerçekimi iktidarın elinde politik bir dayatmaya dönüşebiliyor. Rus Konstrüktivistlerinin ardından gelen Stalin döneminde, artık yerden havalanmış bir adam görüntüsüne tahammül edemez iktidar. Konstrüktivistlerin yerden kaçma ve kozmopolitleşme denemeleri yeni dönemle birlikte vatana ihanet sayılmaya başlamıştır. Her şey yere çivilenir. Bu dönemde “uzay uçuşları için dikilen anıt bile yere lök gibi oturmuştur... Kozmonot yerçekimine karşı boşuna uğraşıyor gibidir” diye belirtir Susan Buck-Morss, Rüya Âlemi ve Felaket’te (Metis). 
Yasalarıyla bizi yere, yeryüzüne çivilemek ister iktidar; yerçekimi yasasını politik bir saçmalığa dönüşünceye kadar abartır. Sürekli havalanan, çekim yasalarını ihlal eden bedenler, uzuvlar, nesneler canını sıkar. Elini havalandırıp el işareti yapan bir beden can sıkıcıdır; hemen çekim yasaları devreye sokulur ve 16 Mart’taki İzmir mitinginde elini havaya kaldırıp başbakana hakaret ettiği gerekçesiyle bir kadının iki yıla kadar hapis cezası istenir. Havalanan eller olmadık işaretler yaparak tüm çekim yasalarını ihlal edebilir ve havalanan ellerin nelere muktedir olacağını çok iyi bilir iktidar.
İktidarın çekim yasalarından, Öklidyen geometrisinden kendini kurtararak Gezi olaylarına katılan Ayşe Deniz Karacagil ya da nam-ı diğer kırmızı fularlı kadın, iktidar tarafından çivileneceğini anladığında dağların yolunu tutmuştur. Dağların deli rüzgârları vardır çünkü ve “yerel” iktidarın çivileri burada iş göremez artık. Ovaların boğucu havası yerini, deli deli esen enternasyonal bir rüzgâra bırakmıştır. “Ben oraya enternasyonalizmi savunan insan olarak gidiyorum. Aynı Deniz Gezmiş’ler gibi” diye yazan bir mektup bıraktı geriye. Sabahattin Ali, Rus Konstrüktivistler ve Ayşe; hepsinin saçlarında dağların deli rüzgârları. Biz yerleşikler ya klimanın yapay esintisiyle oyalanıyoruz ya da pencerelerimiz ardına kadar açık, kentlerin boğucu havasından bizi kaçıracak deli rüzgârları bekliyoruz sadece.

19 Haziran 2014 Perşembe

ARCIMBOLDO'NUN PORTRELERİ: DEVLET VE BAŞ VE KUZGUN VE LEŞ


RAHMİ ÖĞDÜL

19.06.2014

Ne zaman Arcimboldo’nun (1527-1593) objelerden oluşan portrelerine baksam, ustalığı karşısında hayranlığa kapılırım. “Su” adlı tablosunda suda yaşayan canlıları, türlerini teşhis edecek denli özenle çizmiştir; ve bu kimliklerini tek tek ayırt edebileceğimiz canlıları bir araya getirerek anlamlı bir bütün, bir portre oluşturmuştur. Öte yandan objeleri bir araya getirerek yaptığı bu portreler bir sıkışıklık duygusunu, zorla bir araya getirilmiş objelerin bütün oluşturmak için maruz kaldıkları şiddeti de hissettirir bana. Doğal ilişkilerinden koparılıp bir baş oluşturacak şekilde sıkıştırılmış hayvanlar, bitkiler, nesneler. Roland Barthes’ın bir şair gördüğü yerde, ben bir hükümdarın baskıcı tavrını görüyorum: “Şair, yani dil üreticisi, işçisi olarak, Arcimboldo’nun yaratıcı enerjisi bitip tükenmez; eşanlamlıları ara vermeden tuvale fırlatır. Arcimboldo aynı şeyi söylemek için ara vermeden farklı biçimler kullanır. Burun mu demek istiyor? Eşanlamlılar haznesi ona bir dal, bir armut, bir kabak, bir başak, bir balık, bir tavşan sağrısı, bir tavuk gövdesi sunar. Kulak mı demek istiyor? Yalnızca yapması gereken birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir listeyi almak ve oradan bir şemsiye mantarının alt tarafı, bir başağın çiçek hali, bir gül, bir karanfil, bir elma,  bir deniz kabuğu, bir hayvan başı … çıkarmaktır” (bkz Görüntü Retoriği, Sanat ve Müzik, çev. A. Koç ve Ö. Albayrak, YKY).

Barthes, Arcimboldo’nun tablolarını bir metni çözümler gibi çözümler. Objelerin neden başların içine sıkıştırıldığı sorusu hiç sorulmaz oysa. Kimliğin en belirgin özelliklerini taşıyan baş, insanın içinde saklı kişiliğini okumaya çalışan fizyognomistler kadar politikanın da ilgi odağı olmuştur her zaman. Hiyerarşik bir beden örgütlenmesinde baş, bedenin hükümdarıdır. “Ayaklar baş olunca kıyamet kopar” diyen başbakanın ve buna “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diye yanıt veren muhalefetin sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor.

On birinci yüzyılda Salisbury’li John’un “Devlet bir bedendir” diye başlayan risalesinde özneleri, nesneleri hiyerarşik bir beden kavramı içine sıkıştırma, örgütsüz gibi görünen şeyleri bedenin hiyerarşik örgütlenmesine yerleştirme tavrının Arcimboldo’da da devam ettiğini görüyoruz. John, devlet denilen bedenin başını hükümdar olarak tanımlamıştı. Arcimboldo’nun ayrıksı objelerden başlar yapması, hükümdarın toplumsal bedenin başı olarak kendini dayatmasını yansıtıyor. Kendini bir baş olarak dayatan hükümdarın da, “yalnızca yapması gereken birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir listeyi almak” ve oradan kendisine bir devlet kurmaktır. Uluslaşma sürecinde ortaya çıkan devletlerin de birbiriyle uyumsuz parçaları alıp bir araya getirdiğini ve uymayan parçaları ise şiddet kullanarak iptal ettiklerini biliyoruz. Arcimboldo’nun tablolarında başları oluşturan nesneler ustalıkla bir araya getirilmiş ve uzaktan baktığımızda başları, yakından baktığımızda ise sıkıştırılmış kimlikli nesneleri görüyoruz. Üst kimlik ve alt kimlik tartışmalarına ışık tutan portreler. Devlete de uzaktan baktığımızda devletin başını ya da bir üst kimliği,  yakından baktığımızda ise dayatılan bir başın, bir kimliğin içine zorla tıkıştırılmış kimlikleri seçebiliyoruz. 

Arcimboldo’nun başlarındaki tek tek objeler taşıdıkları kimliklerle yine de ayırt edilebiliyor en azından. Bu kimlikli varlıkların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş başların, mermer politikasıyla ülkeyi yönetmeye kalkışanların ellerinde nasıl biçimleneceğini hayal etmek bile istemiyorum. Tüm kimliklerin silinerek, masif bir mermerden biçimlendirilmiş bir baş olarak ülke.  Yakından ya da uzaktan bakmanız fark etmiyor, taşlaşmış bir kütleyle karşılaşıyorsunuz. Ya da ülkeyi bir mozaik olarak görenlere ne demeli? Tüm kimliklerin ideolojik bir çimentoyla zorla tutturulması. Kimlikler çimentonun içinde sonsuza dek hapsedilmiş ve dondurulmuş; hareket edemeyen ve dönüşemeyen kimlikler.

Arcimboldo’da yine de kimliklerin bir bütün oluşturmak üzere bir araya getirildiğini ve başı oluşturan bu kimlikli nesnelerin en azından bütünden kaçma şansları olduğunu düşünebiliriz. “Su” başlığını taşıyan tablosunu ele alalım. Suyun yerine içinde yaşayan balıkları kullanarak, çirkin bir baş yapmış. Bu başın içine zorla sıkıştırılmış kaygan balıkların bir yolunu bulup sıvıştıklarını ve bir havuzun içine atladıklarını düşünün. İtalyan illüstratör Alessandro Ripane’nin çiziminde olduğu gibi başın içinden kaçan balıklar bir kupanın içindeki suya atladıklarında, bir başka özerk devlet mi kuracaklar acaba?  Bir başka baş; çok mu gerekli?

Devletin çok gerekli olduğunu, aksi takdirde kargaşa çıkacağını vurgulayan “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” sözündeki “ya”ları kaldırdığımızda ve tüm sözcükleri “ve”lerle birbirine bağladığımızda devletin, kuzgunun, başın ve leşin artık yan yana durduğunu göreceğiz. Devlet eliyle çocukların öldürüldüğü bir ülkede, devlet ve kuzgun bir ve aynı şeydir.


12 Haziran 2014 Perşembe

BİR KADAVRANIN OTOPSİSİ: GEZİ SONRASI SANAT


RAHMİ ÖĞDÜL

12.06.2014

Biri kolektif bir çalışmanın, çokluğun ürünü, diğeri Gustave Courbet’nin. Her ikisinin de canlısı infial yaratıyor.  Gezi’nin tekrar canlanmaması için tüm kuvvetlerini sokaklara, meydanlara yığıyor iktidar. Gustave Courbet’nin bir kadının cinsel organını gösteren “Dünyanın Kökeni” (1866) adlı tablosunun önünde aynı pozu veren Lüksemburglu performans sanatçısı Deborah de Robertis, Musée d’Orsay’da ortalığı karıştırıyor ve kendisini savcının önünde buluyor. Her ikisi de müstehcen, her ikisi de muhafazakâr iktidarı rahatsız ediyor.  Gezi, yeryüzünü yeniden haritalandırıp yağmalayan, kapitale çeviren ve kapitali kutularda biriktirip muhafaza eden iktidarın tüm planlarını alt üst ederek, başka bir düzenin mevcut olabileceğini gösterdiği için infiale yol açıyor; diğeriyse haritalandırarak, kapatarak kendi mülküne çevirdiği kadın bedeninin sınırlarını ihlal ettiği için. Her ikisi de doğurganlığın simgesi olarak çokluğu içinde taşıyor ve iktidarın mevcut şeyler düzenini devirecek beklenmedik doğumların gerçekleşmemesi için her ikisinin de denetlenmeleri ve düzenlenmeleri gerekiyor. Toplum ve kadın bedeni: İktidarın biyo-politikasını uyguladığı alanlar.

KOLEKTİF BİR SANAT YAPITI
Gezi, iktidarın toplum ve bedenler üzerinde uyguladığı biyo-politikalara bir isyandır; çizgisel zamanda bir kırılma yaratarak, toplumsal örgütlenmeye model teşkil eden baş, gövde ve uzuvlardan oluşan hiyerarşik beden örgütlenmesini bozmuştur; ve bedenler yatay olarak bir araya gelerek kendi mekânlarını ördüklerinde, hiyerarşik bir toplum ve beden tahayyülü yerine, işlevleri ve yerleri sürekli değişen organlardan oluşmuş yeni bir beden ve toplum ve direniş estetiği yaratmışlardır; Gezi, kolektif bir sanat yapıtıdır. Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”ne gelince: Akademik resmin parlak yüzeylerden oluşan ideal çıplak bedenleri yerine, yaşayan bir bedenin pürüzlü yüzeyini tuvaline taşımış ve cinsel organı tuvalin tam ortasına yerleştirerek beden hiyerarşisini bozmuştur. Her ikisi de temsil edilemeyen çokluğun yeri olarak toplumsal düzlemi ve dölyatağını duyumsatıyor bize.

ÖNÜMÜZDE BİR KAVDAVRA VAR!
Ele geçmeyen, tüm canlılığıyla her türlü sınırları ihlal eden ve içinde barındırdığı çoklukla olmadık doğumlara gebe olan gerçekliği temsil düzeyine taşıdığımızda içimiz rahat ediyor. Çünkü temsiller donduruyor ya da kadavra haline getiriyor gerçekliği ve ancak o zaman ona doğrudan bakabiliyoruz. Bir kadavra var şimdi önümüzde ve çok geçmeden bu kadavranın başına üşüşenler, kesip biçerek ölü bir bedenin otopsisine girişecekler. Canlısının neresinden tutacağını bilemeyenlerin, şimdi temsillerle kadavralaştırdıkları Gezi’nin üzerinde sanat ve politika icra ettiklerini görüyoruz. Gezi Direnişi sırasında infiale kapılıp geri çekilenler, zararsız kadavrayı istedikleri gibi parçalayıp mideye indireceklerini, kolayca sindirebileceklerini düşünüyorlar. Ölü bedeni parçalara, ölü imgelere ayırarak, gaz maskelerini, kırmızılı kadını ve Gezi’nin diğer romantik imgelerini ‘Gezi Sanatı’ diye yutturmak istiyorlar bize. Şunu söyleyebiliriz sadece: İçerdiği çoklukla kafalarınızı karıştıran kanlı canlı Gezi’ye yaklaşın sıkıyorsa!

Gezi sanatı diye bir şey olacaksa şayet, bu ölü formları yeniden üretmekle olmayacak, aksine Gezi’nin mevcut gerçekliği dönüştürdüğü o anı yakalamanız ve yarattığı estetiği ya da anti-estetiği sanat düzleminde duyumsatmanız lazım. Ve “Gezi’den Sonra Sanat” deyimi daha çok yakışacaktır bu sanata. Adorno’nun “Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamaz” dediği gibi, Gezi’den sonra da artık uzlaşımsal sanat yapılamaz. Sanatçıların, kalın kabuğun kırılma anındaki o dipdiri kuvvetleri ele geçirebilmeleri, bu kuvvetleri sanatta görünür kılmaları ve bu kuvvetlerin yarattığı estetiği duyumsatmaları gerekiyor. Gezi’yi oluşturan kuvvetlerin form ile formsuzluk arasındaki o anını yakalayamadıkları takdirde, Gezi bir kadavra olarak duracak önümüzde, parçalara ayrılacak bir kadavra.


SIRA GEZİ SONRASI SANATTA
Bir dönemin sanatı, döneme özgü kuvvetleri duyumsattığı ve kendi imgesini yarattığı ölçüde devrimci olabilir ancak. Çokluğun kolektif performansı olarak “Gezi” ve Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”; her ikisi de geçmişin ölü imgelerini iptal ederek yeni bir toplum ve beden imgesi yarattılar ve içinden çıkılamaz gibi görülen bir açmaza çözüm önerdiler. Şimdi sıra Gezi sonrası sanatta: Ya kadavrayı parçalayarak ölü imgeleri soyutlamayı sürdürecek ya da içine düştüğü bu açmazdan, Gezi’nin hâlâ dipdiri ve çoklu kuvvetlerini ve yarattıkları estetiği/anti-estetiği duyumsatarak çıkacak.

5 Haziran 2014 Perşembe

TRAFİK BİZİZ, KORNA ÇALSANA!





RAHMİ ÖĞDÜL
05.06.2014
İktidar taşıt trafiğini yeniden düzenleyerek, bireylerin, grupların bir araya gelişlerini önleyerek işletiyor sistemini.  Oysa trafiğin sadece ana yollarda gerçekleşmediğini ve ara yollarda ve olmadık bağlantılarla başka türlü bir trafiğin, toplumsal ilişkiler ve direniş ağının icat edilebileceğini unutuyor. Çünkü “Trafik biziz.”
Tarih: 29 Mayıs 2013, Çarşamba akşamı; yer: Gezi Parkı. Gezi Parkı’nın Divan Oteli’ne bakan yamaçlarında toplanan eylemciler, aşağıdaki otoyoldan geçen otomobillere “Yeşili Çalma, Korna Çal!” sloganıyla seslenirlerken, bir eylemci de aynı sloganın yazılı olduğu bir dövizle taşıtların arasında dolaşarak sürücüleri korna çalmaya, Gezi eylemine destek vermeye çağırıyordu. Kapitalistin zaman ve mekânını bozarak, kapitalizmin trafik akışını keserek başka bir yaşam biçiminin imkânlı olduğunu gösteren eylemdir Gezi. Sloganları ve eylemleriyle, otomobillerinin kalın kaportalarının içinde kendilerine ayrılan otoyolda ve dayatılan bir doğrultuda hareket eden, kapitalist ilişkiler trafiğine hapsolmuş başka sürücüleri de yoldan çıkarmaya çabalıyorlardı. Gezi: Kapitalizmin bize dayattığı yörünge ve doğrultulardan saptığımızda, bambaşka bir mekân ve zaman yaratabileceğimizi deneyimleyerek öğrendiğimiz ve birbirimizi keşfettiğimiz ilişkiler ağı. Ütopyalarımızın çok uzaklarda olmadığını, aksine elimizin altında, şimdi ve burada, hemen gerçekleştirebileceğimiz toplumsal ilişkiler ağı olduğunu öğrendik Gezi’de. Kapitalizmin trafik akışlarından kendini kurtaran bireyler, otoyolun hemen yanı başında kendi ütopyalarını kurabiliyorlar. Kalın kaportalarından dışarı çıkarak birbirine dokunan bedenler, zamanın akışında bir kırılma icat ederek bambaşka bir mekân yaratabiliyor ve kapitalist trafikte kaportalarının içine hapsolmuş bireyleri de yoldan ve baştan çıkarabiliyorlar.
VİYANA'DA BİSİKLET TURU
Bir başka tarih: 19 Mayıs 2007, Cumartesi; yer: Viyana. Critical Mass grubu, adı her ne kadar “Ladyride” (kadın bisiklet gezisi) olsa da tüm toplumsal cinsiyetlerin katıldığı bir bisiklet turu düzenler Viyana’da. (bkz Gerald  Raunig, Bin Makine, çev. Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık). Bisikletleriyle, kentin politik mekânlarına uğrayarak, kapitalist trafikle görünmez kılınmış bir belleği bir ağ gibi örerek kentin radikal tarihini yeniden kurarlar. Bu uğrak noktalarında kimler yoktur ki? Nazilerin kıyımına uğramış LGBT bireyleri, seks işçileri, göçmenler, işçiler; çalınmış, yağmalanmış ve susturulmuş hayatların tarihi. İktidarın hakikatinden dışlanmışları bisiklet turuyla birbirine bağlayarak, bastırılan çokluğu yüzeye çıkarırlar. Sadece bisiklet turu yapılmakla kalınmaz, aynı zamanda yol kesme eylemleri ve trafik akışını durdurma eylemleri de yapılır. Gezi Direnişi’nde yükselen “Yeşili Çalma, Korna Çal!” sloganının bir benzeri “Bizi Seviyorsan, Korna Çal!” sloganıyla kalın kabukları içinde kendini trafik akışına kaptırmış sürücüleri kabuklarını kırmaya da teşvik ederler. Ayrıca “Wer ist Verkehr? Wir sin der Verkehr!” yani “Trafik Kimdir? Trafik Biziz!” sloganlarıyla “trafik” sözcüğünün çok anlamlı yapısını yeniden düşünmeye zorlarlar, kabuklarının içindeki sürücüleri.

TRAFİK KİMDİR?
Almanca’da “verkehr”, yani “trafik” üç anlamın iç içe geçtiği bir sözcük: (1) Kentlerde taşıtlar ve yayalardan oluşan trafiği, (2) toplumsal cinsiyetleri ve cinsel ilişkiyi ve (3) Marx ve Stirner’in kullandığı anlamıyla toplumsal ilişkiyi ve mübadeleyi anlatabiliyor bu sözcük (bkz Raunig, agy). Kapitalist iktidarın budayarak sadece otoyolda gerçekleşen kapitalist ilişkileri anlatmak üzere biçimlendirdiği bu sözcüğün anlamını yeniden çoğaltarak, trafiğin aslında toplumsal ve cinsel içerimleriyle tüm ilişkileri de içerebileceğini, dolayısıyla trafiğin başka türlü de kurulabileceğini haykırıyordu eylemciler.  “Trafik kimdir?” sorusuna, hemen “Trafik biziz” yanıtını vermeleri bundandı. İktidarın taşıt trafiği olarak otoyolda dayattığı kalın kabuklarının içindeki bireyler arası ilişkisizliği, bir ilişkiler ağı olarak yeniden örgütleyebileceğimizi ima ediyorlar.
Faşist iktidar taşıt trafiğini yeniden düzenleyerek, bireylerin, grupların bir araya gelişlerini önleyerek işletiyor sistemini ve kutuların, kalın kabukların içinde, kapitalist akışlarla tecrit etmeye çabalıyor bizleri. 1 Mayıs ve 31 Mayıs’ta Taksim’e çıkan tüm otoyolları kapatarak, gemi, metro ve metrobüs seferlerini iptal ederek ya da Twitter’ı, Youtube’u yasaklayarak bir araya gelişlerimizi önleyebileceğine dair bir saplantısı var. Oysa trafiğin sadece ana yollarda gerçekleşmediğini ve ara yollarda ve olmadık bağlantılarla başka türlü bir trafiğin, toplumsal ilişkiler ve direniş ağının icat edilebileceğini unutuyor. Çünkü “trafik biziz.”

29 Mayıs 2014 Perşembe

QUEER (KUİR)'İN YÜZÜ OLABİLİR Mİ?


RAHMİ ÖĞDÜL

29.05.2014

Hiçbir yüzümüz olmasa; bize yüz kazandıran tüm çizgileri kazısak; hem bedenimizden hem de yeryüzünün bedeninden. Hiçbir iz ya da çizgi bırakmasak geriye. Dilden dile dolaşan ve anlatıldıkça çoğalan ve değişen bir anlatının, konturları belirsiz formsuzluğuna yerleştirsek kendimizi.

Hafta sonu ve başı Kıbrıs, Lefkoşa’daydım. Kıbrıslı LGBT bireylerinin bu yıl ilk kez düzenledikleri Onur Haftası etkinlikleri kapsamındaki  “Eşcinsel Aktivizm ve Kuir Kültür Bağlamında Sanat” paneline konuşmacı olarak davet edilmiştim. Kıbrıslı yazar ve akademisyen Neşe Yaşın’ın sunumu tam da yüzü olmayan bir bedenin anlatısıydı. Sadece anlatılara, tanıklıklara dayalı ve anlatılara bağlı olarak konturları sürekli değişen, 1991’de ölmüş Kıbrıslı bir eşcinselin, Behiç Gökay’ın öyküsüydü.  Kıbrıslı sanatçı Hüseyin Özinal ile birlikte giriştikleri bu proje kapsamında, Kıbrıs’ın Zeki Müren’i olarak yerel bellekte yer etmiş Gökay’a dair hiçbir fotoğrafa, ses ve görüntü kaydına şimdilik ulaşamadıkları için sunumunu tamamen anlatılar üzerine kurdu Yaşın.

Sonra düşündüm. Kapitalizm yüzler üretiyor ve bu yüzler üzerinden üretiyor kendi suretini. Ürettiği yüzlere iliştiriyor tüm metaları. Ya da yüzleri metalara yapıştırıyor; yüzlerle metalar iç içe geçerken metalar küçük öznelere dönüşüyor birden. Ve insani olan her şey metalarda yok oluyor. Oysa sureti olmayan Behçet Gökay’ın öyküsünde, ilişkide olduğu insanların anlatılarıyla hep insani olanı keşfettiğimizi fark ettim.

İktidar kimliklendirerek, yüzler üreterek iş görüyor; tikeller ile tümeller arasına sıkıştırıyor ele avuca sığmaz, ilişkisellik içinde durmadan form değiştiren, akışkan bedenleri. Onlara suretler veriyor, kolayca tanınsınlar, ele geçsinler ve ait oldukları kutuların, hücrelerin içine yerleştirilebilsinler diye. Subcomandante Marcos yüzünü maskeyle örttüğünde, kudurmuştu iktidar; bu isyancıyı teşhis edemediği için. Sırf iktidara teşhiste yardımı dokunsun diye kimliğini açıklamıştı; maskesinin arkasında kimlerin saklı olduğunu sıraladığında daha da kafası karışmıştı iktidarın: 

“Marcos, San Fransisco’da bir gay, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, Mexico City’nin teneke mahallesi Neza’da bir çete mensubu, folk müziğinin kalesi Ulusal Üniversite’de bir rocker, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir uzlaştırıcı, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı. Bosna’da bir barışçı, Meksika’nın herhangi bir kentinde bir ev kadını, grev yapmaya asla yeltenmeyen sendika CTM’de grevci, başkaları için kitap yazan bir gazeteci, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii güneydoğu Meksika dağlarında bir zapatacı."

Kendi hakikat çemberinden dışladığı bedenlerin tümü maskenin yüzeyinde cisimleştiğinde artık bir canavarla karşılaştığının farkına varmıştı iktidar. Yeryüzünde bir hayalet gibi gezinen bu canavar olmadık yerlerde ve beklenmedik şekillerde ete kemiğe büründüğünde farklı isimler alabiliyor; bizde bu canavara çapulcu denmişti örneğin.

Lefkoşa’dayım. Bir yüzün çizgileri gibi, iktidar kimlik dayatmak için yeryüzünü yeniden yazdığında, bir suret çıkıyor ortaya; hatta iki suret. Ortasından geçen bir sınırla iki suretli bir kente dönüştürdüler Lefkoşa’yı.  Ve iktidarın dayattığı bu suretler bireylere de sirayet ettiğinde, kendi suretsiz bedenlerine iktidarın dayattığı bu sureti geçirdiklerinde tuhaf şeyler olabiliyor. İktidarın beden politikalarının mağdurları olan eşcinsellerin tüm sınırları bir dalga gibi aşan duygulanma ve duygulandırma güçleri tuhaf şekilde iktidarın çizdiği sınırlarla kesintiye uğruyor ve iktidar mağdurları, iktidarın çizdiği suretlerin içine kapatıyorlar kendilerini. Lefkoşa’da güneyli ile kuzeyli LGBT bireyleri arasında devletin yara gibi açtığı sınır uzanıyor. Güneyli Rumlar Kıbrıs’ın tek resmi onur yürüyüşü olarak 31 Mayıs’ta gerçekleştirecekleri etkinliklerini öne çıkarırken, kuzeylilerin 17 Mayıs’ta düzenledikleri ve güneylilerin ve diğer muhaliflerin de katıldığı Gökkuşağı Yürüyüşü etkinliklerini yok sayabiliyorlar. Kuir Kıbrıs Derneği’nin üyeleri sanatçı Hüseyin Özinal ile akademisyen Filiz Bilen’in anlattıklarından biliyorum bunları.

Queer (kuir) Batı’da başlangıçta, garip, yamuk, tuhaf, şekilsiz, katmanlar arasına sıkışıp kalmayan ve tüm katmanları verevine geçerek bildiğimiz tüm norm ve formları bozan anlamlarını taşıyordu. İktidar, formsuz olanı aşağılamak için kullandığı bu adlandırmayla, kendi dayattığı normları ihlal eden eşcinsel bireylere seslendiğinde, artık iktidarın form ve norm dayatan zorbalığından kaçanlar için de kuir bir olanaklar alanına dönüşmüş oldu. Durmadan yüzler ve formlar yaratan bir iktidar karşısında biçimsizliğin ele geçmezliğine vurgu yapan, bedenlerdeki duygulanma ve duygulandırma dalgasıyla sınırları ihlal ederek tüm bedenleri birbirine bağlayan kuir’in bir yüzü ya da sureti olabilir mi?

 Not: 26 Mayıs pazartesi akşamı, Lefkoşa Naci Talat Barış ve Dostluk Evi’nde düzenlenen panelde Neşe Yaşın’ın "Kıbrıs LGBT Belleğine Bir Katkı Girişimi" başlıklı sunumu dışında, Kıbrıslı sosyolog Rahme Veziroğlu’nun “LGBT ve “Aktivizm”,  İzmir Üniversitesi öğretim üyesi Altuğ Işığan’ın “Sinemaya Yamuk Bakmak”, MSGSÜ, Fotoğraf Bölümü öğretim üyesi Seçkin Tercan’ın “Eşcinsel Aktivizm ve Fotoğrafik İmgede Dönüşüm” ve benim “İktidarın Cetvel-bedeni ve Queer’in Tekilliği” başlıklı sunumlarımız yer aldı; Doğu Akdeniz üniversitesi öğretim görevlisi ve Kült Neşriyat’tan harika metinler çıkaran Halil Duranay ise panelin moderatörlüğünü  yaptı.


22 Mayıs 2014 Perşembe

HAVA ÖLÜM KARASI, SURATIMIZDA PATLIYOR TOKATLAR




RAHMİ ÖĞDÜL
22.05.2014
Ölülerin ağızlarında oksijen maskeleri; yaşayanların yüzlerinde gaz maskeleri; ölüm sinmiş yüzlerimize. Ölüm sever despot, yürüyen ölülere dönüştürdü hepimizi. Leş gibi bir hayatı sürdürme pahasına suratımızda patlayan, özgürlüğümüze inen tokatlara bile bile katlanıyoruz. Despot, suratımıza bir tokat attığında, kredi kartı borcumuz, otomobil taksitimiz geliyor aklımıza ve hemen öbür yanağımızı da dönüyoruz.
Kömür karası, zifiri karanlık; göz gözü görmüyor. Ülke denilen karanlık bir dehlizde sıkışıp kaldık. Grizu ha patladı, ha patlayacak; havada yoğun gaz kokusu. Karanlıkta tokatlar iniyor yüzümüze; tepeden emirler yağıyor. Işığı fark edip dehlizin çıkış deliğine yönelenler, öğrenciler, gençler, gazeteciler, avukatlar, işçiler hemen derdest ediliyor. Emirler yağıyor durmadan, tüm çıkış delikleri kapatılsın diye. Bakunin söylemişti: “Her emir özgürlüğün suratında patlayan bir tokattır.” Emirlerle tokatlar birbirine karışıyor; tekmeler havada uçuşuyor. Bizi, karanlık bir dehlizde sıkıştırıp öldürmeye kararlı iktidar; bu dünyadan umudunu kesenleri öte dünyaya hazırlamak için adamlarını göndermiş, aramızda dolaşıyorlar. Leşlerin arasında dolaşan akbabalar gibi.

Ölülerin ağızlarında oksijen maskeleri; yaşayanların yüzlerinde gaz maskeleri; ölüm sinmiş yüzlerimize. Ölüm sever despot, yürüyen ölülere dönüştürdü hepimizi. Leş gibi bir hayatı sürdürme pahasına suratımızda patlayan, özgürlüğümüze inen tokatlara bile bile katlanıyoruz. Despot suratımıza bir tokat attığında, kredi kartı borcumuz, otomobil taksitimiz geliyor aklımıza ve hemen öbür yanağımızı da dönüyoruz. Suratımıza daha ne kadar tokat inecek ve daha ne kadar durmadan hep öbür yanağımızı çevireceğiz? Sahip olduğumuz ya da olacağımız ölü nesneler uğruna körüne körüne bu ölüm düzenini sürdürüyoruz. Ölülerle canlıların, şeylerle öznelerin, metalarla insanların ayırt edilemediği karanlık ölüm dehlizlerinde sessiz çığlıklar atabiliyoruz ancak. Ellerimiz maymun deliklerinin karanlık deliklerinde tutsak kalmış; avuçlarımızda sıkıca kavradığımız nesneler; yüzümüzde ölüm katılığı.


MASKELERİN GİZEMİ
Tenimizle, canımızla, duygularımızla, duygulanma ve duygulandırma kapasitemizle, eyleme geçme kudretimizle üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyeceğimiz ân gelmedi mi? İsrafil’in ölüleri dirilten borusunun sesini hâlâ duymayanlar var. Despot, küçük bir azınlığın çıkarları için din kisvesi altında kitleleri cansız bedenlere çevirirken, bu ölüm düzeninin kalıcı olamayacağını, geçici bir durum olduğunu Bakunin hatırlatmıştı bize: “Devlet tıpkı ikiz kardeşi olan kilise gibi, büyük bir çoğunluğu köleleştirenlerin, küçük bir azınlığın ayrıcalıklarını güvenceye aldığı geçici tarihsel bir kurumdur.” Bu sömürüyü, cansız bedenler düzenini sürdürebilmek için hep maskeler kullanıyor iktidar: oksijen maskesi, gaz maskesi, din maskesi. Spinoza bu maskelerin gizemini ifşa etmişti: “Despotik devlet yönetiminin en büyük gizemi, tebaalarını kandırmak ve onları baskı altında tutan korkuyu dinin aldatıcı kisvesiyle maskelemektir, böylelikle tebaalar kendi güvenlikleri için olduğu kadar kölelikleri için de kahramanca dövüşebilir… ve bunu en yüksek şeref olarak addederler.” Yüzlerimizdeki maskelerde ölüm katılığı; atılan tokatları hissetmiyoruz bile. İktidarın despot düzeninde 'nekropolis'te dolaşır gibi dolaşıyoruz. Kentler (polis), artık ölüler kentidir (nekropolis).


MAYMUN TUZAKLARI
Ellerimiz maymun tuzaklarında tutsak; yüzümüze ve özgürlüğümüze inen tokatları istesek de savuşturamıyoruz. İktidar bizi maymun tuzaklarına yerleştirdiği nesneler ve metalarla avlayıp cansız bedenlere dönüştürüyor. Afrika ve Asya’da maymunları yakalamak için kullanılan aynı düzeneğin tutsaklarıyız. Herhangi bir yere bir maymunun ancak elinin girebileceği kadar bir delik açan avcı, deliğin içine maymun için değerli bir nesne yerleştirir. Maymun bu nesnenin cazibesine kapılıp elini deliğe sokar ve sıkıcı kavrar. Elindekini bıraksa, kurtaracaktır kolunu ve özgürlüğüne kavuşacaktır. Ama avucundaki nesneyi bırakamaz; elindeki nesneyi kavramak için yumruk yaptığı eli delikten geçemeyecek kadar iridir, boşuna çırpınır ve enselenir. Maymun deliklerinin karanlık dehlizlerinde tutsağız; avuçlarımızda sıkıca tuttuğumuz ölü nesneler; yüzümüzde ölüm maskeleri. Özgürlüğümüze ve suratımıza inen tokatları hissetmiyoruz bile.

Not: Soma’daki bir maden işçisi “madene tekrar inecek misin?” sorusunu, “kredi kartı borcum var ve inmek zorundayım” diye yanıtladığında, içine düşürüldüğümüz karanlık dehlizleri, maymun tuzaklarını anlatıyordu. Ölüm dehlizlerinde bizi tutsak alan iktidarı lanetliyor ve Güney Galler’deki bir madenci köyüne yerleşip on bir yıl boyunca madencileri resmeden Josef Herman’ın (1911-2000) görsellerine bırakıyoruz sözü.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

HORROR VACUI YA DA KİM KORKAR HAİN SOKAKTAN?



RAHMİ ÖĞDÜL

15.05.2014

“Horror vacui” ya da boşluk korkusu; bir sanat terimi. Sanat ve edebiyat eleştirmeni, İtalyan Mario Praz (1896-1982), Victoria dönemi evlerinin boğucu atmosferini ve tıka basa doluluğunu tanımlamak için bu terimi kullanıma sokmuştu. Tuvalini tıka basa figürlerle dolduran sanatçılara ve aşırı süslemeci sanata da aynı teşhis konuluyor. Boşluktan korkuyoruz galiba ve boşluğu doldurarak yok etmeye çalışıyoruz. Gündelik hayatta da boşluk korku yaratıyor. Georges Perec, ‘Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda apartmanların merdiven boşluğunu “anonim, soğuk ve neredeyse düşman bir yer” olarak tanımlıyordu: “Geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir” (İmge Kitabevi, çev. İsmail Yerguz). Bir an önce bu boşluktan kurtulmak için koşar adım çıkıyoruz merdivenleri. Sokaklar ise daha da korkutucu. Sokakların korkusundan, yüksek duvarlarla çevrili kapalı sitelere sığınıyoruz. 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak ve boşluğu doldurmak isteyen kitleleri buraya sokmamak için elinden geleni ardına koymayan iktidara ne demeli? Boşluk iktidarı daha çok korkutuyor.

Sanatta nesnelere ve figürlere olumlu anlamlar yüklenir; içinde yer aldıkları boşluk ise olumsuz tınılar taşır. Bir çerçeve içine çizilen figür ile içinde yer aldığı zemin arasında ayrım yapılırken pozitif ve negatif terimlerinin kullanılması boşuna değil. Figür, “pozitif uzam” olarak adlandırılırken, figürün yer aldığı boşluk ya da zemin, “negatif uzam” olarak tanımlanıyor. Bu durumun sadece Batı için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çin’de 13. yüzyıla ait kimi manzara resimlerine baktığımızda boşluğun yüzeyin neredeyse üçte ikilik bir kısmını kapladığını görürüz ve hiç de olumsuz anlamlar taşımaz. Aksine boşluk yeryüzündeki nesneleri doğuran bir dölyatağı gibidir (bkz François Cheng, Boşluk ve Doluluk, İmge Kitabevi). Boşluk, Taocu metinlerde karşımıza çıkan ve çokluk anlamına gelen “on bin varlığı” doğuran dinamik bir öğedir ve kaos ile eş anlamlıdır. Batı’da ise kaos, dolayısıyla boşluk, içinde taşıdığı henüz biçimlenmemiş, gizil kuvvetlerle mevcut düzeni bozacak bir baş belası olarak egemen aklın korkulu rüyasına dönüşmüştür.

Boşluktan korkan ve kent içindeki boşlukları ya fiziksel olarak dönüştürerek ya da medya aracılığıyla şiddet söylemi yayarak kullanım dışı bırakan bir iktidar var karşımızda. Boşluğun nelere gebe olduğunu ve kendi nesneler düzenini yıkacağını bildiği için mekânı boşluk bırakmaksızın örgütleyerek, hareketlerimizi ve düş gücümüzü kontrol altına almaya çalışıyor. Toplumsal ilişkilerin bir dölyatağı olarak sokaklardan korkan iktidar çareyi sokakları açık hava AVM’lerine dönüştürmekte buluyor. Ya da sokaklar, Ali İsmail Korkmaz’ların dövülerek, Berkin Elvan’ların kafasından vurularak öldürüldüğü tekinsiz mekânlar olarak yeniden kurulurken, kurtuluşu AVM’lere sığınmakta buluyoruz. Sokakları iptal ederken iktidar neredeyse her köşe başına kurduğu fare kapanlarıyla, avm’lerle avlıyor bizi; bu ölüm mekânlarına sıkışmış halde, iktidarın kurduğu nesneler ve metalar düzenine teslim oluyoruz. Kentin boşlukları iptal edilirken kaçacağımız hiçbir boşluğun olmadığı tabut gibi, klastrofobik ortamlarda yaşamak zorunda kalıyoruz.

Fransız sanatçı Thomas Lamadieu kentin bu klastrofobik ortamında yine de kaçabileceği boşluklar keşfederek düş gücünü harekete geçiren uzamlar yaratıyor kendine. Yapıların çatılarının çerçevelediği gökyüzü boşluklarını balıkgözü lenslerle fotoğraflayıp bu “negatif uzamı” hayalleri için bir kaçış deliğine, ya da “pozitif uzama” dönüştürmeyi bilmiş. Nesnelerle, yapılarla tıka basa doldurulmuş bir ortamda iktidarın algı manipülasyonuna rağmen, farklı bir algıyla keşfedebileceğimiz, düş gücümüzü ve kudretimizi harekete geçirebileceğimiz boşluklar hep mevcut. Ve yasalarla, mekânsal düzenlemelerle boğucu ortamlar yaratan, yaşamı boğmaya çalışan iktidara rağmen, ütopyalarımızı gerçekleştireceğimiz bu boşlukları keşfetmek zorundayız. Bağrında gizil kuvvetler taşıyan sokakların ve Taksim’in boşluğundan “on bin varlığın” nasıl zuhur ettiğini ve bambaşka bir dünyanın nasıl kurulduğunu unutmadık. İktidar da unutmadı.

Not: Doğayı ve insanı iliklerine dek sömüren iktidarın, ölüm mekânlarına sıkıştırıp katlettiği Somalı madencileri ve tüm emekçileri de unutmayacağız.