25 Temmuz 2013 Perşembe

GEZİ DİRENİŞİ'NİN GROTESK İMGESİ





RAHMİ ÖĞDÜL

25.07.2013

Gezi Parkı direnişi sırasında, çoğunlukla kadınların başrolde oynadığı bir sürü romantik imge üretildi: direnişin, isyanın, dayanışmanın imgeleri. Tüm başkaldırılar gibi romantik bir tarafı var Gezi Parkı direnişinin ve romantik imgelerin de başrolde olması kaçınılmazdı. Oysa direniş sırasında başka imgeler de ortaya çıktı ve romantizme gölge düşüren bu imgelerin karalanmaya çalışıldığını gördük. Bunlardan biri İstiklal Caddesi’nde polisler geri çekilirken bir eylemcinin caddenin ortasında ulu orta işemesiydi. Yanından geçen akrebe rağmen hiç istifini bozmadan işemesini sürdürüyordu bu eylemci.

 Bu eylem Brüksel’deki kentin simgelerinden biri olan ünlü Manekin-Piss (İşeyen Çocuk Çeşmesi)’deki heykeli akla getiriyor ister istemez. Saray heykeltıraşı Jerome Duquesnoy tarafından gerçekleştirilmiş ve 1618 yılında şimdi bulunduğu noktaya yerleştirilmişti; o zamandan beri kentin en önemli referans noktalarından biri olmuş ve neredeyse kent bu minik heykelle birlikte anılır olmuştu. Mikail Bahtin, ‘Rabelais Ve Dünyası’ adlı kitabında bu heykeli orta çağların grotesk beden anlayışının bir simgesi olarak görüyor. Dışkılama ve çiş yapma grotesk gerçekçilikte aynı anda hem değerden düşürücü, yıkıcı hem de hayat verici ve yenileyici bir eylem olarak beliriyor, yani bir anlamda ölüm ve yaşam döngüsünü temsil ediyordu. Rabelais,’ Gargantua’ adlı kitabında Gargantua’nın üç ay, yedi gün, on üç saat, kırk yedi dakika işediğinden ve sonunda Rhone nehri ve yedi yüz geminin meydana geldiğinden söz eder. Grotesk beden, günümüzün kapalı bedenlerinin aksine, gözenekli, geçirgen yapısıyla evrenin akışlarıyla sürekli ilişki halinde olan bir bedendir. Ve karnaval zamanlarını, toplumsal tabakalaşmaların yıkıldığı, alt üst oluş anlarını simgeliyor.

Grotesk beden doğadaki akışlara duyarlı bir bedendir. Toplumsal alt üst oluşlarla doğadaki alt üst oluşların örtüşmesi rastlantı olmasa gerek. Tabakalaşmalara, hayatın akışını kesintiye uğratan kompartmanlaşmalara yönelik hem doğada hem de toplumda grotesk bir tavır vardır. Bahar aylarında doğada gerçekleşen sessiz devrimlere, gürültülü toplumsal devrimler eşlik etmektedir. Her ikisi de tabakalaşmaya, zenginliklerin belirli tabakalarda kilitli kalmasına karşı girişilen eylemlerdir. Bahar aylarında göllerde görünmez devrimler gerçekleşir mesela; sıcaklığa bağlı olarak yaz ve kış aylarında göl tabakalaşır. Oksijen bakımından zengin sular üst tabakada kilitli kalırken, besin maddelerince zengin sular ise en alt tabakada kilitlenir. Doğanın kuvvetleri ilkbahar ve sonbaharda bu tabakalaşmayı bozarak oksijen ve besin maddelerinin ortamda eşit olarak karışmasına ve sonuçta göllerde karnavalın yaşanmasına yol açar. Toplumda da benzer kuvvetler iş başındadır: 18 Mart 1871’de Paris Komünü, kemikleşmiş otoritenin, tabakalaşmanın bir reddiydi ve Guy Debord bu komünden “19.yüzyılın en büyük karnavalı” olarak söz ediyor. Doğada ve toplumda her türlü tabakalaşmaya, kemikleşmeye karşı grotesk kalkışmaların zaman bakımından örtüştüğünü görüyoruz. Gezi Direnişi’nin de bir bahar akşamı başladığını unutmayalım.

Yaz geldi; tüm meydanlar polis kuşatması altında; toplumsal akışların, bedenlerin birbirlerine karışmasını önlemek için setler çekerek toplumu yeniden tabakalaştırmaya çalışıyorlar. Gezi direnişi sırasında groteskleşen bedenleri, polis zoruyla kapalı birimlerden, modüllerden oluşan bir mobilya takımı olarak yeniden tasarlamaya koyuldu iktidar. Modüler bedenlere göre yeniden inşa edebileceğini düşünüyor mekânları. Kolayca taşıyıp istediği kombinasyonları yarabileceğini hayal edebiliyor hâlâ. Modüler bedenleri istediği yere otobüslerle taşıyıp mitingler yapabiliyor; ya da bir modüler bedeni istediği yerdeki istediği konutun içine yerleştirebiliyor.

İktidarın hızar makineleri grotesk bedenleri yeniden forma sokmaya çabalıyor. Norm teriminin 19. yüzyılda bir istatistik terimi haline gelmeden önce marongoz aleti olan gönye anlamında kullanıldığını biliyoruz. İktidar, direnen, ele avuca sığmayan grotesk bedenleri hizaya sokmak ve kolayca düzenleyebilmek için biçimlendirme, normalleştirme işlemine kaldığı yerden devam etse de İstiklal Caddesi’de işeyen eylemcinin grotesk imgesi tüm tabakalaşmaların alt üst edileceği karnaval imgesi olarak iktidarı rahatsız ediyor.

18 Temmuz 2013 Perşembe

ON BİNLERİN YÜRÜYÜŞÜ

 
RAHMİ ÖĞDÜL
18.07.2013
On bin paralı askerin öyküsünü anlatır ‘Anabasis’ adlı kitabında Ksenofon. Pers ülkesindeki iktidar kavgaları sırasında, tahtı ele geçirmek için kardeşine karşı savaşmak üzere on bin Yunanlı asker kiralamıştır Genç Cyrus. Ege kıyılarından yola çıkan paralı askerler Anadolu’nun içlerine, Yukarı Mezopotamya’ya doğru ilerlerler. ‘Anabasis’ sözcüğü kıyıdan içeri doğru yapılan yolculuk anlamına gelmektedir. Kıyıdan, ele geçirecekleri merkeze doğru yolculuk. Ne var ki işler yolunda gitmez ve Persli patronları Cyrus ve komutanları öldürülür. Kendilerini efendisiz, komutasız ve bilmedikleri, tanımadıkları bir ülkenin, coğrafyanın orta yerinde yabancı olarak bulurlar. Ve evlerine dönmek için keşfedecekleri yeni ve yabancı bir coğrafya vardır önlerinde.  
Alain Badiou’ya göre Ksenofon, Pers ülkesinin ortasında Yunanlılara kolektif bir anlam veren hiyerarşik, askeri düzenin çöküşünü tasvir etmektedir (Yüzyıl, çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık). Yabancı bir ülkede bir başına kalmışlar ve tüm varlık nedenlerini yitirmişlerdir. Bir başkasının hizmetinde ve komutasında iken birden kendi kararlarını ve yazgılarını yaratmak zorunda kalmışlardır. ‘Anabasis’, yani kıyıdan merkeze doğru yapılan yolculuk hüsrana uğramış ve eve yolculuk, yani ‘katabasis’, merkezden kıyıya doğru yolculuk başlamıştır. Artık kendileri adına kararları veren ne birileri ne de eve dönüş yolunu gösteren haritaları vardır. Kıyıya doğru yolculuk, yürüdükçe kendi yollarını yaratacakları bir tür keşif gezisine dönüşür. Yürüdükçe, daha önce kendileri için mevcut olmayan yeni yollar keşfederler. Askeri, hiyerarşik düzenin çöküşüyle birlikte kendi kararlarını alırken kendilerini ve birbirlerini de keşfederler. Eve dönüş yolculuğundan çok daha fazlasını ifade etmektedir bu gezi. Ve sonunda Karadeniz kıyılarına vardıklarında hep birlikte haykırırlar: “Deniz, deniz!”
Yerler, kentler sürekli değişirken, kendimizi tamamen yabancı bir ülkede ve yabancılar olarak bulduk birden. Yitirdiğimiz yuvayı aramaya başladık ve Gezi Parkı’na vardığımızda kendimizi evimizde hissetmiş, hep bir ağızdan bağırmıştık: “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş!” Gezi’nin her yer olduğunu fark etmiş ve varılacak yerden daha çok yolculuğun, merkezden yerele doğru, merkezi, otoriter bir toplumdan doğrudan demokrasiye doğru yaptığımız yolculuk sırasında keşfettiklerimizin önemini anlamıştık. İçimizdeki ve aramızdaki çokluğu, birbirimizi, doğayı yeniden keşfettiğimiz yerel forumlarla sürüyor yolculuğumuz. Bitimsiz bir yolculuk bizimkisi. Yerele doğru, yerel tutkulara ve özlemlere doğru bir yolculuk. Yürüdükçe önümüzde açılıyor yollar, konuştukça yıkılıyor duvarlar. Erotik bir eylem; birbirimizin örtülerini kaldırdıkça, hakikatin tepede durmadığını, birlikte keşfedeceğimiz içkin bir şey olduğunu anlıyoruz.
İktidarın kurmaca hakikatine öylesine kaptırmıştık ki kendimizi bize biçilen rolleri oynuyorduk durmadan. Düşünceyi dumura uğratan iktidarın kurmaca hakikatine sarılıyor, ezberlediğimiz metnin dışına çıkamıyorduk. Birden elimize tutuşturulan metni yırtıp attık. Tıpkı Aristophanes’in komedilerinde koronun bir adım öne çıkması ve maskelerini çıkarıp izleyicilere aktör olarak değil de yurttaş olarak seslenmesi gibi. ‘ Parabasis’ deniliyor bu eyleme. İktidarın kitabına göre parabasis’in anlamı haddini aşmak, çizgiyi geçmek, yasalara karşı gelmek, günahkâr olmak. Oysa bizim kitabımızda parabasis’in anlamı, iktidarın elimize tutuşturduğu metni yırtıp atmak ve bir yurttaş, bir evren sakini olarak doğrudan yüzyüze konuşmaktır.
‘Katabasis’, yani eve, yerele dönüş yolculuğu başladı; ve ‘katabasis’in her anı ‘parabasis’le dolu. İktidarın metnini ezberden okuyan bir koro olmaktan vazgeçip öznelere dönüşen yurttaşlar kendi yerel özlem ve tutkularını dile getirerek birbirlerine doğru yürüyorlar. On binlerin yürüyüşü çokluğun yürüyüşüdür.

11 Temmuz 2013 Perşembe

FAŞİZM: TAŞITLAŞTIRILMIŞ YAYA PROJESİ


RAHMİ ÖĞDÜL

11.07.2013

İnsanlara trafik taşıtı muamelesi yapan bir iktidarla karşı karşıyayız. Trafik polislerinin trafiği tıkayan taşıtlar için uydurduğu “bekleme yapma!” uyarısının artık yetkililer tarafından insanlara da uygulandığını gördük. Pazartesi günü öğleden sonra Gezi’nin merdivenlerinde toplanıp parkın açılışını bekleyen halkı polisin “bekleme yapma!” diye uyarması, ardından akşamki konuşmasında valinin “Gezi Parkı, bekleme alanı değildir” demesi, Taksim’in yayalaştırma projesinin aslında yayaları taşıtlaştırma projesi olduğunu gösteriyor. Motorlu taşıtları yeraltına alırken, yüzeyde taşıtlaştırılmış insanların trafik kurallarına göre hareket ettirildiği bir otoyol yaratmaya çabalıyor iktidar. Faşizmin otoyolu kuruluyor; kaportalarının içine tıkılmış insanların birbirleriyle temas etmemesi ve otoritelerin buyruklarına koşulsuz itaat etmesi amaçlanıyor.

Yaşamın her yerini, her anını gözetlemek isteyen iktidar trafik kurallarını ihlal edenleri uyarıyor durmadan. Ankara metrosunda “Sayın yolcularımız lütfen ahlak kurallarına uygun hareket ediniz” anonsu, yoldan sapanları doğru yola getiriyordu. Yakında büyük biraderin sesini ev içlerinde de duyarsak şaşırmayalım. Faşizmin otoyolunu tıkayacak her türlü insani temas engellenmek isteniyor. Bir kadın valiye soruyor: “Eşimle parkta öpüşebilir miyim? Gezi Parkı’nda insani bir temasın ya da erotik bir çarpışmanın mümkün olup olmadığını soruyor trafik polisine. Lafı dolandırdıktan sonra meseleyi örf ve adetlere bağlayan vali parkta bekleme yapmanın, her türlü temasın yasak olduğunu ima ediyor.

Kendilerine ayrılan şeritlerde hız yapan taşıt-bireylerden oluşmuş bir otoyol projesi. Yoldan sapanları, çizgiselliği ihlal edenleri her an uyaran bir megafon var iktidarın elinde: “Lütfen bekleme yapmayın! El ele tutuşmayın! Öpüşmeyin!” Yani “şerit ihlali yapmayın” diyor iktidar. Ve kendi şeritlerinde giderek hızlanan taşıt-bireyler sonunda amok koşucusuna dönüşüyor. Endonezya ve Malezya’da görülen ve bir tür çıldırma durumu olan amok hastalığına tutulmuş bireyler hızla koşarak, ellerindeki ölümcül silahlarla önüne çıkan herkesi öldürmeye çalışırlar. Neo-liberal faşizmin otoyolunda hızlarını alamayan ve palalarla kalabalıkların arasına dalan amok koşucuları artık Taksim’de de görülüyor.

İlişkisizliğin otoyolunda bize ayrılan şeritlerde herşeyden nefret eden amok koşucularına dönüşmeye ramak kalmışken birden 31 Mayıs Cuma akşamı Taksim’de şerit ihlali yapanlar görüldü. İktidarın bize dayattığı trafik kurallarını ihlal ederek şeritlerinden çıkan bireyler birbirleriyle çarpışarak duyarlı yeni bir dünya ya da mahalle kurdular otoyol üzerinde. İ.Ö. 1. yy.da yaşamış Lucretius, birbirine paralel olarak düşen atomların yoldan çıkıp çarpışmasıyla yeni dünyaların kurulduğundan söz ediyordu ve herşey Lucretius’un dediği gibi oldu: “Bu atomlardan biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı ve bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler” diye yazıyordu kitabında. Ve 31 Mayıs akşamı şeritlerini ihlal edenler başka bir dünya kurdular Gezi Parkı’nda. Birbirlerinin, doğanın ve çokluğun farkına varıldığı, duyarlı bir dünya. İktidarın çizgisel zaman ve mekânından farklı, her yöne sürekli uç vererek ağsal direnişin ve dayanışmanın filizlendiği tuhaf bir dünya. Çizgisel zaman, kararların alınıp özgürlük anının yakalandığı ‘kairos’a dönüşürken, faşizmin otoyolu, herşeyin birbiriyle ilişkili olduğu bir mahalle haline geliyor. Yeryüzü ve güneşin sofralarını kuruyor direnişçiler yollarda ve bu sofralar birleştiğinde iktidarın trafik kuralları artık bir işe yaramayacak.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

İKTİDARIN KIYAMETİ, BİZİM KARNAVALIMIZ

RAHMİ ÖĞDÜL

04.07.2013

2008 yılında, 1 Mayıs’ta işçilerin Taksim’e çıkma taleplerini reddederken, 22 Nisan’da kendi grubuna yaptığı konuşma sırasında“Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” diyordu despot. Paraya endeksli egemen çizgisel zaman anlayışı boyunca iktidarın doğayı ve insanlığı tahrip ederek ilerlemesi karşısında başın alaşağı edileceği bir başka zaman anlayışı gerekiyor; sonsuza doğru uzanan çizgisel zamanı kendi projeleriyle dolduran iktidar geleceği bile 2053 yılına kadar kapatmıştı. İktidarın yıkıcı tik-taklarının kendileri aleyhine çalıştığı sezinleyen ezilenler ya da ayaklar çizgisel zamanı dururmak için saatlere ateş etmişlerdir hep. 1830 Temmuz Devrimi sırasında meydandaki saatlere ateş ediyorlardı devrimciler. Brezilya’nın keşfinin 500. Yılı resmi anma törenleri sırasında Brezilyalı yerlilerin de saatlere ateş ettikleri görülüyordu. “Tarih, egemen ideolojinin söylediği gibi, insanın çizgisel zamana köleliği değil, ondan kurtuluşudur, diyor Agamben. Tarihin zamanı, insanın içinde kendi girişimi için uygun fırsatı yakaladığı ve kendi özgürlük anına karar verdiği kairos’tur.


İKTİDARIN OYUNLARI
Çizgisel zamandan (kronoloji) farklı olarak özgürleştirici anın, karar anının yakalandığı bir zaman deneyimi olan kairos’u yaşayan halk bir anda hayatın tüm potansiyellerine ulaşabiliyor, tıpkı 31 Mayıs Cuma akşamı gibi. Kronolojinin kesintiye uğratılmasıyla niteliksel bir zaman değişimi yaşanmış ve iktidarın insanlar arasında ördüğü duvarlar yıkılırken, herşeyin herşeyle ilişkili olduğu bir içkinlik düzlemi yaratılmıştır. İktidarın bir kıyamet olarak üzerimize çullandığı ve ayrıştırmalarla düşmanlıkları körüklediği çizgisel zaman kesintiye uğratılıp durdurulduğunda, birbirimizin, doğanın ve çokluğun farkına vardık. Gözyaşı ile neşenin, kaygı ile umudun iç içe geçtiği bir oluş hali ortaya çıkarken, iktidarın tüm zulümleri ilişkili hale geliverdi birden. İktidarı, toplumsal ilişkilerin gelişimi engeleyen bir üçüncü şahıs olarak tüm çıplaklığıyla gördük. Önce aramızı bozan, sonra da hiç utanmadan arabuluculuk rolü oynayan iktidarın oyunlarına anında tepki veren sinir uçları duyarlı bir özgürlük kütlesine dönüştük. Artık barışın tepeden, hem arabozucu hem de arabulucu rolü oynayan iktidar tarafından dağıtılamayacağını, aksine yüz yüze ilişkilerle duygulanımların yoğun olarak paylaşıldığı doğrudan karşılaşmalarla, kucaklaşmalarla kurulacağını biliyoruz. Bu doğrudan karşılaşmaların yaşandığı mahalle forumları, 31 Mayıs Cuma akşamı yakalanan özgürlük anını, kairos’u geleceğe taşıyacak tohumlar olarak, geleceği içinde barındıran dölyatakları olarak farklı bir zaman anlayışını temsil ediyorlar.

GEZİ'DE İNSANLAR BİRBİRİNİN YOLDAŞI OLDU
İktidarın çizgisel zaman anlayışı Hobbes’un “insan insanın kurdudur” anlayışını haklı çıkarmak için zamanı ve mekânı, dolayısıyla insanları ayrıştırarak işliyor. Oysa çizgisel zaman anlayışı kesintiye uğratıldığında ve özgürlük anı yakalandığında sadece devletin kurt olduğu ve kışkırtıcı söylemleriyle insanları birbirine düşürdüğü, ayrıştırarak onları kolay lokmalar haline getirip yuttuğu görülüyor. Devlet olmayanın ortaya çıktığı Taksim-Gezi Parkı’nda insanların birbirinin kurdu olmadığını, aksine yoldaşı olduğunu gördük. Ve yoldaşlar çizgisel zamanı ya da iktidarın ilişkisizlik otoyolunu kesintiye uğratmış, forumlarla özgürlük aralığını genişletmiş, birbirlerini fark etmenin ve ilişkiye geçmenin zevkine varmışlardır.

İKTİDARIN KORKULARI GERÇEKLEŞİYOR
Forumların zamanı, temsili demokrasinin çizgisel zamanından farklıdır; temsilcileri olmadan birbirleriyle yüz yüze ilişkiye geçen forum katılımcıları açısından zaman, her anı dolu dolu yaşanan, düşüncelerin, duygulanımların paylaşıldığı ve saat zamanı ile ölçülemeyecek kairos anıdır, yani kararların verildiği ve özgürlüğün yakalandığı aralık. Şimdi bu aralığı genişleterek, iktidarın baş ve ayaklardan oluşan, hiyerarşik beden tahayyülünü alt üst ediyor, organların sürekli yer ve işlev değiştirdiği yeni bir bedeni, organsız bedeni kuruyorlar ve iktidarın korkuları gerçekleşiyor: “Ayaklar baş olduğu yerde, kıyamet kopar” ya da “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş.” Ne demişti Kafka: “Kıyamet günü, normal tarihsel koşuldur.”



27 Haziran 2013 Perşembe

KIRMIZI GİYSİLİ KIZ YA DA DEVLET BİREYİN KURDUDUR


RAHMİ ÖĞDÜL

27.06.2013

Kırmızı giysili kız bir sabah ormandaki büyükannesine çörek götürürken kurtla karşılaşır ve kurt kırmızı giysili kıza gaz sıkarak onu gaz haline getirip yutmaya çalışır. Masal böyle başlıyor. Kırmızı giysili kızı yutmaya çalışan kurda daha yakından bakarsak şayet, tüm farklılıkları bir hamlede silip, soyut tümeller ya da kolay lokmalar halinde mideye indirmeye çalışan devlet mantığını göreceğiz. Klasik mantık, bir uçta tikelin, öteki uçtaysa tümelin bulunduğu bir sopadır devletin elinde. Tikel, oluşa kapalı, olup bitmiş bir varlıktır ve sabit bir kimliği vardır; ve bu haliyle kendisini tümele teslim etmeye hazırdır ve tikel, tümel haline gelirken bireysel özellikleri, dışsal farklılıkları, dikenleri, çıkıntıları bir çırpıda budanır. Devlet mantığı tikel özellikleri budayarak çalışır: Taksim-Gezi Parkı’nda bireysel özellikleriyle tikel bireyleri budayan devletin, onları çapulcular tümeli altında topladığını görüyoruz ve devlet çapulcu olarak adlandırdığı bu bireyleri bir oturuşta mideye kolaylıkla indirebilir.

TÜM ÇABULCULAR BİRBİRİNE BENZER
Tikel, bir sınıfa ait olma ve kimlik taşıma özellikleriyle devlet açısından kolay lokmadır, demiştik. Mevcut özelliklerinden birini soyutlayarak her türlü tikel varlığı kolaylıkla bir sınıfın altında toplayıp tümelleştirebiliyor: Çingene, Rum, Yahudi, Türk, Kürt, aşırı uç, gay, marjinal, işçi, hayvan, ağaç; saymakla tükenmeyecek kolay lokmalar var devlet açısından. Gezi Parkı’ndaki, o yere ait ağaçları o halleriyle, ağaç oluşlarıyla sevdiğimizi söylediğimizde devlet mantığı bunu anlamak istemez; “bu ağaçları başka yere taşıyacağız, yerine ise çok daha güzellerini yerleştireceğiz” diye yanıt verir, çünkü soyut ağaç kavramıyla iş görmektedir. Ya da Çingeneler Sulukule’ye, o yere ait oluşlardır, dediğimizde de devlet mantığı aynı yanıtı verecektir: “Onları kentin dışına güzel konutlara taşıyacağız, yerlerine de çok güzel konutlar yapacağız.” Devlet bir soyutlama makinesi olarak hep olmuş bitmiş, sabit özellikleri ve kimlikleri olan tikelleri soyutlayarak sürdürür işlemini; tüm ağaçlar birbirine benzer; tüm çapulcular birbirine benzer. Oluş ya da bireyleşme denilen ve her türlü kimliği, aidiyeti aşındıran o bitimsiz süreci görmezden gelir. Olup bitmiş bireyleri mevcut hallleri ve kimlikleriyle ele alıp onları sınıflandırıp ayrıştırır.

TEKİLLİKLERDEN SÖZ ETMELİ

“Bireyleşme, birey değildir” diyor Deleuze, Logic of Sense’de. Bireyleşme bir bireyin üretildiği süreçtir ve bu süreçte tekillikler (singularities) çok önemli rol oynamaktadır. Tekillikler, varlığın içinde yer alan henüz gerçekleşmemiş gizil güçlerdir, farklılıklardır ve bu tekillikler sayesinde birey, devletin kendisine biçtiği her türlü kimliği, aidiyeti aşındıran oluş denilen akışın içine yerleşir. O halde bireyden değil de tekilliklerden söz etmemiz gerekiyor. Devlet bireyle, bölünmez, sabit bir varlıkla, yani atomla iş görürken, bizler devlet mantığını bir kenara bırakıp başka bir mantıkla, oluş mantığıyla yaklaşmalıyız varlıklara, yani tekilliklere. Agamben’in dediği gibi siyasi mücadele devlet ile devlet-olmayan arasında geçiyor artık: “Gelmekte olan yeni siyasetin yeni gerçeği, bu siyasetin artık devletin denetimi ya da ele geçirilmesi için bir mücadele olmayacağı, ancak devlet ve devlet-olmayan (insanlık) arasında bir mücadele olacağıdır; tekillikler ve Devlet organizasyonu arasında üstesinden gelinemeyecek bir ayrışma olacaktır” (Gelmekte Olan Ortaklık, çev. Betül Parlak, Monokl Yayınları). Bir başka deyişle, tikel-tümel kıstırması ile tekillikler arasında geçiyor mücadele.

DEVLETİN MİDESİNE FENA OTURDU
Devletin tikel-tümel kıstırmasından kaçan tekillikler, ya da Agamben’in deyişiyle “herhangiler” Taksim-Gezi Parkı’nda ‘devlet-olmayanı’ gerçekleştirdiler. Devletin temsili demokrasisi karşısında, herkesin sadece ve sadece kendisini temsil ettiği forumlarla gelmekte olan tekilliklerin ortaklığını ilan ettiler. Deleuze tekilliği şöyle sezdiriyordu bize: “Tekillikler, dönüm noktaları ve bükülme noktalarıdır; dar boğazlar, düğümler, bekleme odaları ve merkezlerdir; ergime ve yoğunlaşma ve kaynama noktalarıdır; gözyaşı ve neşe, hastalık ve sağlık, umut ve kaygı noktalarıdır, duyarlı noktalardır.” Her türlü kimlik ve aidiyetten kaçan herhangi birilerinin yarattığı duyarlı bir nokta, bir tekillik olarak Gezi Parkı’nı anlatıyor adeta. Gezi Parkı’nda ortaya çıkan herhangi birileri mahalle parklarına sıçrayarak, gelmekte olan tekilliklerin ortaklığını biçimlendirmeye devam ediyorlar. Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki gibi, devletin kurdu tekillikleri soyutlayamadığı için yutamıyor, yutsa bile sindiremiyor, fena oturuyor midesine.

21 Haziran 2013 Cuma

DİRENİŞ PERFORMANSLARI


RAHMİ ÖĞDÜL

20.06.2013

Gündemi sık sık değiştirmekle ve belirlemekle övünen iktidar artık tüm süslü püslü retoriğini yitirmiş ve tüm çıplaklığı ve despotluğuyla bir başına kalırken bizim yarattığımız gündeme, Taksim-Gezi Parkı’na kilitlenmiştir. Taksim ve Gezi Parkı’nda, üzerine ölü toprağı serili olan bir halk canlanırken ya da eksik olan, henüz ortaya çıkmamış bir halk Taksim Meydanı’nda meydana gelip ete kemiğe bürünürken gündemi de beraberinde getirdi. Ve bu ete kemiğe bürünmüş halk, iktidarın tüm süslü retoriğini, parlak giysilerini çıkararak erotik bir performans gerçekleştirmiştir. Tüm fazlalıkları süpüren, örtüleri kaldıran arındırıcı bir sel gibi adeta. Örtüler birer birer kalkarken, herkesi olduğu haliyle görebiliyoruz. YTÜ, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sanat Bölüm Başkanı Prof. Ahmet Atan Gezi direnişi ile ilgili attığı tweet’te, tüm ırkçılığıyla çırılçıplak duruyor: “Yahudi, Ermeni ya da Rum’sanız Gezi eylemlerinde aktif rol almanızı anlayışla karşılıyorum. Lütfen soyunuzu araştırın.” Gezi parkı direnişi tam bir giysi çıkarma, örtüleri kaldırma edimine dönüşmüştür. Nazi Almanya’sında sanat profesörü olsa anlayacağız, ama demokratik olduğunu iddia eden bir ülkenin üniversitesinde bölüm başkanlığı yapıyor bu kişi ve ırkçı düşüncelerini dile getirmesi hiç kuşkusuz cezasız kalacak ve üstelik ödüllendirilecektir. Ödüllendirilmiş zaten. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne danışmanlık yapıyor. İktidar faşizmin terimleriyle konuşmaktan çekinmiyor artık. Otoriter, despot zihinlerin en yalın halleriyle iktidarın yanında kümelendiğine tanıklık ediyoruz. Öte yandan demokratik bir ülkede olması gereken demokratik taleplerini dile getirenlerin soruşturulduğu, tutuklandığı bir cadı avı yaşıyoruz. Uslu çocuklarla yaramaz çocukları ayırmak için başöğretmen haykırıyor sınıfta: “Şimdi çiçek olun çocuklar!” Kollarını çarpraz bir şekilde göğüslerinin üzerinde birleştiren uslu çocuklar, iktidarın bahçe tasarımını hayranlıkla izliyorlar.

Ajda Pekkan Taksim ve Gezi Parkı’nı yeniden düzenlemesi ve çiçeklendirilmesi üzerine belediye başkanına doğaya verdiği destekten dolayı teşekkür etmiş. İktidara koşulsuz tapanlar, en büyük çevrecinin iktidar olduğunu biliyorlardı zaten. Çevreci müdahalelerle doğayı bir dekor olarak tasarlayan iktidar, ağaçların yerini istediği gibi değiştirebiliyor, bitkileri istediği şekle sokabiliyor. Bir ülkenin iktidarını anlamak için bahçe tasarımlarına bakmamız yeterli. Belirli bir düzene göre dizilmiş ve budanmış bedenlerden oluşan bir bahçe olarak ülke. Kalem gibi yontulmuş, geometrik ve hiyerarşik düzene göre yerleştirilmiş, muma çevrilmiş uslu çoçukların peyzajı. Başından beri yaratıcı performanslarıyla direnişçiler iktidarın peyzajını dönüştürdüler, doğanın seyirlik bir ‘çevre’ değil, hep içinde olduğumuz bir ‘ortam’ olduğunu gösterdiler bize; ‘çevreci’ değil, ‘ortamcı’ olduklarını. Performanslarıyla direnişçiler, doğaya ve topluma giydirilmek istenen peyzaj kalıplarını parçalayarak iktidarı ve despot zihinleri en yalın halleriyle sergilediler. Örtüler kalkmış ve iktidar tüm şiddetiyle çırılçıplak kalmıştır.

Duran adamın başlattığı ve duran kadın ve çocukların katılmasıyla giderek büyüyen pasif direniş ise ‘çiçek gibi olun çocuklar!’ emrini saçmalık düzeyine taşıyarak iktidarı saçmalamak zorunda bırakıyor. Malatya’da İnönü heykeli önünde duran iki İngiliz turistin emniyete götürüldüğünü öğreniyoruz basından. Kalıpların içine tıkılmak istenen bedenler yaratıcı performatif direnişleriyle örtüleri kaldırırken, herşeyi tüm çıplaklığıyla görünür kılıyorlar.

14 Haziran günü, herkesin bir performans sanatçısı gibi özenle inşa ettiği Gezi Parkı’nda, yine bir performans sanatçısı olan Şükran Moral beyaz giysi içinde bir banka çıkarak karnına jiletle Çarşı’nın ve anarşizmin ‘A’sını çizmiş ve kesiklerden akan kan karşısında insanların içi burkulmuştu. Beyaz giysisiyle “artık kefenlerimizle gezmeliyiz” mesajını ileterek iktidarın bedenlere uyguladığı şiddeti protesto etmişti. Bir başka performans sanatçısı Zeliha Demirel ise 15 Haziran cumartesi günü Gezi Parkı’nda bir performans gerçekleştirmiştir. İranlı kadın şair Füruğ Feruhzad’ın “Ben ağaçların soyundanım” dizesini yazdığı tuvalin üzerinde kendisini ağaca dönüştüren sanatçı, daha sonra Gezi Parkı içinde dolaşarak ağaçlardan insanlara bulaşan kesintisiz yaşam enerjisini vurgulamıştı. (http://www.youtube.com/watch?v=Qb9uC-zFcxQ). Bu kesintisiz yaşam enerjisi sanatçının performansı sırasında Gezi’ye düzenlenen polis baskınıyla ne yazık ki kesintiye uğratıldı. Ama biliyoruz ki artık yaşam enerjisini bastırmak mümkün değil, ağaçlardan bedenlere sirayet eden yaşam enerjisinin müthiş yaratıcı performanslar gerçekleştireceğinden eminiz.

13 Haziran 2013 Perşembe

GEZİ PARKI BİR SANAT YAPITIDIR


RAHMİ ÖĞDÜL

13.06.2013

Despot iktidarın tüm yalanları ve sahneye koyduğu oyunlara rağmen yeri savunanlar, içlerine yerin, direnişin, dayanışmanın ve özgürlüğün ruhu kaçmış olanlar Gezi Parkı’nda direnmeye devam ediyorlar. Katılaştırmaya, kalıplar halinde dondurmaya çalıştığı doğanın ve toplumun birden sıvılaşması karşısında dehşete düştü iktidar. Hiyerarşik yapılar halinde kristalize etmeye çalıştığı toplum sel olup akıyor. Bu sıvılaşan direniş ve özgürlük kitlesi iktidarın her türlü kalıba sokma, tanımlama çabasından kendini sıyırmasını biliyor. Aşağılama amacıyla durmadan yeni adlandırmalar buluyor bize: Marjinal, çapulcu, aşırı uç; ardından, kendi kıstırma aygıtından kaçan bu sıvılaşmış güce çaresizce iftira atabiliyor: Dış mihrakların işi. Hayatı olumlayan, içeriden, yüz yüze ilişkilerle yatay olarak örgütlenen bu gücün Gezi Parkı’nda yeni bir hayatı filizlendirebileceği düşüncesi, biat kültürünü yaymaya çalışan iktidar için katlanılamaz bir şey, çünkü hayattan nefret ediyor. İktidarın tüm yalanlarıyla yaftalamak istediği, kutuların içine tıkıştırmak istediği direnişçiler, tıpkı Terminatör 2 filmindeki sıvı metalden yapılmış T-1000 gibi her türlü tanımdan, kıstırmadan sıyrılarak, aynı zamanda biçim değiştirebilme yeteneği nedeniyle her türlü tanımı da içeren sıvı bir direnişe dönüşüyor. Tuhaf bir yaratıkla karşı karşıya iktidar, sıvı metalden yapılmış bedenin T-2013 versiyonu. Bu yaratıkla nasıl baş edeceğini bilemediği için şiddetle saldırıyor üzerine; gaz bombalarıyla gaz haline dönüştürmek istiyor.


İNSANLIĞIN ÜÇ HALİ
Amerikalı fizikçi Arthur Iberall, tıpkı maddenin faz değişimleriyle birlikte halden hale (gaz, sıvı, katı hal) girmesi gibi insanlık tarihinin de benzer faz değişimleri geçirdiğini söylemişti. İlk avcı-toplayıcı gruplarını, birbirinden ayrı yaşamaları, nadiren ve düzensiz olarak etkileşime girmeleri nedeniyle gaz moleküllerine benzetiyor. İnsanların tarıma geçmeleriyle birlikte ilişki ve enerji yoğunlaşması yaşanmıştır; insanlığın sıvı hali olarak tanımladığı bu aşamanın ardından, üretim fazlasının, artı değerin belirli ellerde toplandığı, kurumların ve yasaların ortaya çıktığı hiyerarşik toplum, yani insanlığın kristalleşmiş ve katılaştırılmış hali geliyor. Despot iktidar insanları önce gaz molekülleri halinde ilişkisizleştirmeye, ardından da bu ilişkisiz molekülleri biat kültürü içinde katılaştırmaya kalkıştı. Aralarındaki yoğun ilişkisel bağlarla sıvılaşmış ve hiçbir kalıba sığmayan özgür kitleye şiddet uygulayarak, gaz bombaları atarak aralarındaki bağları koparmaya, gaz haline getirmeye çalışsa da nafile. İktidarın nefret ettiği yaşam fışkırıyor her yerde; doğadan insanlara bulaşıyor.

İKTİDARIN KIYAMETİ BİZİM KARNAVALIMIZ
Devrimi bir yaşam fışkırması olarak anlıyordu Bakunin. Yerel tutkuların ve özlemlerin olabilecek en büyük uyanışının gerçekleştiği, olağanüstü bir kendiliğinden yaşam fışkırması olarak. Gezi Parkı’nda fışkıran bu yerel tutkular ve özlemler, despot iktidarın kurduğu barajları, tuzakları, hayata giydirmeye çalıştığı deli gömleklerini parçalayacak. 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkma talepleri karşısında “ayaklar baş olunca kıyamet kopar” diyordu iktidar. İktidarın kıyameti bizim karnavalımız demektir. Ayakların baş olmadığı, aksine bedene atfedilen her türlü hiyerarşik yapılanmanın yıkıldığı, organların sabit işlevlerinin terk edildiği ‘organsız bedenlerin karnavalı’na dönüştü Gezi Parkı. Direnen, yardımlaşan, özgür bedenlerin inşa ettikleri bir sanat yapıttıdır Gezi Parkı.

HERKESİN SANATÇI OLDUĞU BİR TOPLUM
Fluxus sanatçısı Joseph Beuys’un özlemlerinin gerçekleştiği yer aynı zamanda. Herkesin sanatçı olduğu bir toplumda, yaşadığımız dünyayı içeriden biçimlendirirken ortaya çıkacak toplumsal heykelden, sanat yapıtı olarak toplumsal organizmadan söz ediyordu; Sabit ve bitmiş bir heykel değil tabii, sürekli biçim değiştiren bir heykel. Bir tür sıvılaşmış beden. Beuys katılımcı bir demokrasiyle biçimlenecek bu toplumsal heykelin ilkelerini şöyle sıralamıştı: “Kültürel ortamda kendi kararlarını vermek ve katılımcı olmak; yasaların yapılandırılmasında (demokrasi); ekonomik alanda (sosyalizm). Kendi kendini yönetmek ve odaklanmak şu anlama gelir: özgürlükçü demokratik sosyalizm.”

Gezi Parkı’nda, yaşam fışkıran bedenlerin oluşturduğu sıvı bir kitle, iktidarın tüm kıstırmalarında kaçarak, yerel tutku ve özlemlerle yaşamın başka türlü örgütlenebileceğini, bir sanat yapıtına dönüşebileceğini gösterdi bize.