27 Aralık 2012 Perşembe

BİR SERGİDEN TABLOLAR


RAHMİ ÖĞDÜL
 
27.12.2012
 
Hayır, Musorgski’nin yapıtından değil, diktatöryal bir küratörden söz edeceğim bu yazıda. Yeryüzünü yaldızlı çerçevelerle çevrili tabloların sergilendiği bir galeri gibi görmek isteyen iktidarın bakışından. Kendi durduğu sabit noktadan, perspektif kurallarına göre mekânı ve figürleri hiyerarşikleştirerek çizdirdiği, her biri birer ana konu etrafında örgütlenmiş tablolar şeklinde düzenlemeye kalkışıyor yeryüzünü bu küratör. Kendi konuları etrafında yoğunlaşmış figürlerin, başka tablolardaki konulara karışmaması için kalın çerçevelerle ve aralarındaki boşluklarla birbirinden ayrı düşürüldüğü etkinlik alanları. Tablolar, duvara asılmış birer zihinsel hapishane gibi duruyorlar.
 
ODTÜ’de öğrencilerin polis şiddetine maruz kalmasına karşı çıkan öğretim üyelerine efelenmesinden anlıyoruz bunu. Üniversiteler sadece kendi işleriyle uğraşan, başka hiçbir işe bulaşmayan figürlerden oluşmuş birer tablo gibi durmalı iktidarın duvarında. Herkesin sadece kendi işine odaklandığı ve başka hiçbir işe karışmadığı, dingin ve pastoral tablolar cenneti. Panoptikon kulesinden seyretmeye doyamayacağı bir görünüm. Bir de bu tablolar ortaçağların sembolik peyzajlarına göre tasarlanırsa, manzaranın tadına doyum olmaz. Sorgulanmaz bir kutsalın hep ana konu olarak zuhur ettiği, her türlü figür ve nesnenin ise ancak kutsalla ilişki halinde sembolik olarak okunabileceği bir yeryüzü cenneti, iktidar açısından.
FİGÜRLER HİYERARŞİYİ BOZUYOR
Birden tabloların birinde bu dinginliği bozan bir şeyler olmaya başlıyor. Perspektif kurallarına göre hiyerarşik şekilde düzenlenmiş figürler hiyerarşiyi bozuyor, tablonun tümünü ele geçirip çerçeveyi zorlamaya, başka tablolara sızmaya kalkışıyorlar. Olacak şey değil! Panoptikon kulesinde oturan iktidar ancak yeryüzüne bir bütün olarak müdahale edebilir, her şeye dair söyleyecek sözü, yeryüzünü tablolar halinde düzenleyecek gücü vardır. Tablolarda lekeler halinde zuhur eden silik figürlerin, her şeye dair söz söylemeye, başka tablolardaki silik figürlerle, konularla kaynaşmaya kalkışmaları olacak şey değil doğrusu. Yapılacak tek şey bu kalkışmayı derhal bastırmak ve kırılan çerçeveyi yeniden onarıp tüm figürleri silik lekeler halinde ait oldukları tablolara yerleştirmektir. Çerçeveyi olabildiğince kalınlaştıran iktidar, figürlerin yeryüzünün başka türlü olabileceğine, yeniden “insanca, pek insanca” örgütlenebilecek bir dışarısı olduğuna dair umutlarını da kapatmak istiyor.
ÇERÇEVELER DAYATILIYOR
Tabloların ana konusunu, problemini iktidar-küratör belirliyor. Tablolardaki figürlerin sadece kendilerine verilen problemi çözmelerini, kendilerine ayrılan kumu eşelemelerini istiyor. Problemin yukarıdan belirlenmesi, ister istemez bir çerçeve dayatıyor zaten figürlere; problemi tanımlarken çizilen çerçevenin içinde tıkılı kalıyor silik figürler. Kendilerine dayatılan çerçevenin dışına çıkıp, kendi problemlerini inşa etmeye, ayrı düşmüş konular arasında bağlantılar kurarak kendilerini yaşamın tam ortasına yerleştirmeye çalışan figürlerin lekelikten kurtulduklarını görüyoruz. Göz alıcı renklerle yeniden görünür hale gelen figürler tablonun tamamını kaplamaya başlıyor, tıpkı Resul Aytemür’ün resimlerinde olduğu gibi.
 
Kamusal alanları, meydanları dolduran kalabalıkları tuvaline aktarıyor sanatçı. Kalabalıklar, akışkan bir boya katmanı gibi her an başka tablolara karışacakmış gibi duruyor resimlerinde. Basın bülteninde yazdığı gibi, “Sanatçının resminde boyanın hamursu dokusu, burada resmin can damarı ve vazgeçilmez özelliği olarak yaşama gönderme yapar ve onun aktif akışkanlığını resimsel ifadeye aktarır.” Etkin ve akışkan bir yaşamın tam ortasına yerleşmiş figürler, figüranlığı terk edip etkin bireylere, aktörlere dönüştükçe, akışkan bir boya katmanı gibi her yere bulaşacaklardır. Küratörün özenle tasarladığı serginin de çöküşüne tanık olacağız böylelikle.
Not: Resul Aytemür’ün “Kargaşa II” resim sergisi, Ankara Portart Sanat Galerisi’nde 5 Ocak -3 Şubat tarihleri arasında ziyaret edilebilir.

20 Aralık 2012 Perşembe

TOPHANE'DEKİ İPEK YOLU VE ÇÜRÜYEN ELMALAR

RAHMİ ÖĞDÜL

20.12.2012

Anadolu’dan çıkıp, 40. enlem boyunca hiç sapmadan doğuya doğru giderseniz, Çin’in batı sınırındaki Dun Huang’a varırsınız. Dun Huang ya da Türkilerin söylediği şekliyle Dukhan, tarihi ipek yolu üzerindeki önemli bir konaklama ve ticaret merkezi. Bir ucunda Anadolu’nun, diğer ucunda Çin’in bulunduğu İpek Yolu’nda yüzyıllardır mekik dokur gibi gidip gelen farklı kültürlerin, kültürel formların kesiştiği, buluştuğu bir düğüm noktası aynı zamanda. Dun Huang bölgesi insan eliyle kumtaşına oyulmuş mağaralarıyla ve bu mağaralarda gelişen Budist kültürün ürünleriyle dünyanın kültür merkezlerinden biri. Dun Huang’a ulaşmanın şimdi daha kolay yolu var; hem buradaki Budist kültür ile tanışmak hem de kültürel formların kapalı kutular olmadıkları, aksine birbirleriyle etkileşerek sürekli evrim geçirdiklerine tanık olmak için Tophane’deki MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’ne gelmeniz yeterli.


Sergi, “Dun Huang’ın Renkleri, İpek Yolu’na Açılan Büyülü Kapı” başlığını taşıyor. M.Ö. 2. yüzyıl – M.S. 10. yüzyıl arasında Çin’in Batı’ya açılan tek kapısı olan Dun Huang bölgesinde kumtaşına oyulmuş, tapınak, kütüphane gibi işlevleri olan 812 mağara bulunuyor. Zanaatçı ve sanatçı loncaları üyeleri tarafından özenle işlenmiş mağaraların içleri, Helen, Hint, Orta Asya gibi farklı üslupların etkisiyle biçimlenmiş Budist mimari ve sanatı gözler önüne seriyor. Sergi mekânının içinde yeniden kurulan bu tapınak mağaralarda Budist mimari ve sanatı en ince ayrıntısına dek görmeniz mümkün. Bir heykelin ya da duvar resimlerinin yapımında kullanılan malzemeleri, yapım aşamalarını adım adım izleyebiliyorsunuz.

Çölün ortasında kurulmuş bu vahayı çevreleyen dağlardan birinin adı Mingsha Shan; anlamı Yankılanan Kumlar Dağı. Kumulları süpüren rüzgârların çıkardığı sesler, Çin’in yerel müzik aletlerinin seslerine karışmış, bu sesleri de işitebilirsiniz sergide. Yüzlerce yıldır İpek Yolu’nda kültürleri birbirine taşıyan, kültürler arası yolculuğa çıkan deve kervanlarının sesleri sinmiş kum tepelerinin arasına. Sergide yer alan, M.S. 618-907 tarihleri arasında yapılan bir yer karosunda Orta Asya’dan gelen bir İskit, mallarla yüklü devesinin önünde elinde asasıyla yürürken tasvir edilmiş. Kültürlerin kapalı kutular olmadıklarını, aksine birbirlerinden devşirdikleri öğelerle, İpek Yolu tezgâhında ipek gibi durmadan dokunduklarını gösteriyor bize bu sergi. Başka kültürlerin izlerini taşıyor her şey, okumasını bilen gözler için. Paracelsus, De natura rerum (Şeylerin Doğası üzerine) başlıklı yapıtında herşeyin, kendi görünmez niteliklerini görünür kılan ve ortaya çıkaran bir işaret taşıdığını yazmıştı. Kültürel öğeler de yeryüzündeki yolculukları sırasında doğanın ve toplumların izleriyle işaretleniyorlar durmadan.

Mağara duvarlarına yapılan resimler zamanın silici etkisine maruz kalmış; doğanın kuvvetlerini de bağrında taşıyan zaman, resimlerin yapıldığı doğal boya malzemelerini oksitleyerek renklerini soluklaştırmış; işin içine süreçselliği sokarak insan eliyle yapılmış olana kendi müdahalesini gerçekleştiriyor. Tophane-i Amire’den çıkıp, Pi Artworks’un Tophane’deki galerisine uğradığımda bir başka sanatçının yapıtını doğanın biçimlendirici ellerine bıraktığını görüyorum. Nezaket Ekici’nin “Imagine” başlıklı projesinin bir parçasını içeriyor bu mekân. Bir platform üzerine serili ve tavana iplerle asılı kırmızı elmaların kokusu kaplamış galeriyi. Sanatçının eliyle düzenlenmiş doğal nesneler zamanın insafına terk edilmiş; çürüyen elmaların hoş kokusu, kum tepelerinin müziğiyle karışıyor zihnimde. Doğal ve toplumsal kuvvetlerle formlar sürekli biçim değiştirirken, geçmişe ait, kayıp gitmiş bir imgenin kupkuru bir kabuk gibi havada asılı kaldığını düşünüyorum.

Bölgede bulunan farklı üslupların dışarıdan gelen etkilerle yeniden dokunduğu, yeni üslupların, formların ortaya çıktığı bir pota olarak duruyor Dun Huang. Kültür denilen şeyin çevresel kuvvetlerle birlikte şekillendiğini gösteriyor bize. Yılanın kabuk değiştirmesi gibi kültürler de durmadan kabuk değiştirerek başka formlara evriliyor. Ama yılanın kıvrılarak sürekli başka formlara büründüğünü göremeyenler, arkasında bıraktığı ölü deriye, boş kabuğa kültür diye sarılıyorlar hâlâ.

Not: MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki “Dun Huang’ın Renkleri” sergisi 7 Ocak 2013’e, Nezaket Ekici’nin “Imagine” başlıklı projesi Pi Artworks’un Galatasaray ve Tophane’deki galerilerinde 29 Aralık 2012’e kadar izlenebilir.



14 Aralık 2012 Cuma

DOLAP RİTÜELLERİ VE OYUNLAR

RAHMİ ÖĞDÜL

13.12.2012


Her şey yerli yerinde olmalı. Ait oldukları dolaplara, ait oldukları raflara, kartoteks kurallarına göre yerleştirilmeli her şey. Ortalıkta başıboş dolaşan şeyler kafa karıştırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Üstelik farklı sınıflara ait bu şeyler birbirleriyle yan yana gelerek sonucunu kestiremediğimiz kolajlar yaratabilir, birbirlerini dölleyerek tüm sınıflandırmaları allak bullak eden melezlikler çıkabilir ortaya. Korkunç bir görüntü. Bildiğimiz tüm biçimleri ihlal eden, biçimsizliğin sınırında dolaşan bu görüntüye tahammül edemiyoruz.


Görünüşte aşırı titiz ve düzen takıntılı bir elin dokunduğunu hissediyoruz kente. Konut adı verilen ve kentteki dağınıklığı düzene sokmak için inşa edilmiş makro dolaplar boy gösteriyor her yerde. Bir an önce karışıklığı düzene sokmamız, toplumsal sınıfları ait oldukları dolaplara yerleştirmemiz gerekiyor. Yoksullar ait olmadıkları bir mekânı işgal etmemeli. Onlar için kentin arka odasına yerleştirdiğimiz dolapların rafları hazır bekliyor. Yoksullardan arındırılmış kent içi, manzaralı mekânlarda ise tasarım ürünü şık dolapların özenle döşenmiş rafları üst sınıfları bekliyor.

DOSYA DOLAPLARI
Mustafa Pancar’ın Tophane MARS’taki ‘temel-siz’ sergisi için hazırladığı ‘Kral İnşaat’ başlıklı yapıtı, konutların bir dosya dolabı gibi nasıl yapılandırıldığını açıkça gösteriyor. Devlet dairelerinde dosyaları tasnif etmek için kullanılan, bildiğimiz dolabı bir toplu konuta dönüştürmüş Mustafa Pancar. Kentin bilimsel sınıflandırma yöntemine göre yeniden tasnif edilmesini açık eden bir yapıt. Kenti devasa bir arşiv
odasına dönüştüren iktidarın hamlesini görünür kılması açısından çok anlamlı duruyor sergide. Sırtına yapıştırılan kodla her şey ait olduğu dolabın, ait olduğu rafına yerleştirilmeli.

İKTİDARIN KONUT-DOLAPLARI
Kent bir arşiv odası gibi yeniden yapılandırılırken, Taksim gibi tüm sınıflandırmaları ihlal eden, karşılaşmalara, olaylara gebe oyun alanlarımızın da yok edildiğini görüyoruz. Levi-Strauss’un ritüel ile oyun arasında kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmek gerekiyor burada: “Ritüel olayları yapılara dönüştürürken, oyun yapıları olaylara dönüştürür.” Ritüel akışkan olan hayatı katılaştırıp, mitolojinin sonsuzluğunda dondurmaya çalışıyor. Oyun ise durmadan bu katılıkları, araya sokuşturduğu beklenmedik olaylarla tahrip ediyor. Beklenmedik karşılaşmalarla bir oyun alanı olarak zuhur eden kenti olaylarından arındırmaya ve katı yapılar halinde ritüelleştirmeye çalışıyor iktidar.

Oysa kentler, çok farklı öğelerin birbiriyle etkileşime girdiği olaylardan oluşuyor. Bu dinamik gücünü kent bireylerin farklı kimlikleri kadar, kimliklerin içinde gizil olarak varlıklarını sürdüren fark kümelerinden de alıyor. Birbirleriyle etkileşime giren farklı kimlikler, içlerinde barındırdıkları bu fark kümeleri sayesinde dönüşmüş olarak çıkabiliyorlar her etkileşimden.Her etkileşim bir olaya dönüşebiliyor. İşte bu yüzden iktidar olayları bertaraf etmek için konut-dolaplar, avm’ler gibi ritüel mekânlar kuruyor durmadan.

‘Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı’ (Metis) başlıklı kitabın yazarı Jane Jacobs, kentin bir ritüel değil de bir oyun alanı olarak kurulması gerektiğini vurguluyor örneğin. Devinim ve değişimden oluşan kent yaşamını bir dansa benzetiyor; ritüel olarak dansı kastetmiyor ama: “bu, herkesin aynı anda adımlarını yere vurduğu tekdüze, dakik bir dans değil; bilakis tek tek dansçıların birbirlerini teşvik edip desteklediği karmaşık, çetrefilli bir baledir. İyi bir kent kaldırım balesi kendisini tekrar etmez, kentin farklı kaldırımlarında daima yeni doğaçlamalarla sahnelenir.”

Ritüel gibi kendini yinelemeyen, her seferinde yeni doğaçlamalarla bir olay olarak sahneye konulan kaldırım balesinden, oyundan mahrum bırakmak için iktidar, kendi tasarladığı dolaplara, çekmecelere tıkmaya çalıyor bizleri.





6 Aralık 2012 Perşembe

DUYGULAR VE DÜŞÜNCELER


RAHMİ ÖĞDÜL
 
06.12.2012
 
Duygu ile düşünce arasında uçurum yaratan bir geleneğin içinde hareket ediyoruz, Batının rasyonel düşünme düzlemine eklendiğimizden beri bu daha da şiddetlendi. Sanki duygu ile düşünce arasında hiçbir bağlantı yokmuş gibi. Bir sanat yapıtını duygularımızla mı yoksa düşüncelerimizle mi izlememiz gerektiği konusunda sanat akımları arasında da çatışmalar olduğunu biliyoruz. Akıl ile beden arasında yarılmanın izlerini her yerde görmek mümkün. Her türlü estetik nesneyi dışlayarak işi tamamen düşünselliğe vardıran kavramsal sanat, sanatı akıl düzlemine çekerken, duygularından arınmış, bedensiz kafalar yaratmaya çalışıyor.
KEDERLİ, NEŞELİ DUYGULAR
Oysa varolmanın, fikirlere eşlik eden duygularla birlikte salınmak, bir yetkinlik derecesinden başka bir yetkinlik derecesine geçmek olduğunu söylediğinde Spinoza, bu akıl ve beden arasındaki uçurumu iptal ediyordu. Bir nesne ya da bir kişiyle karşılaştığımda, o nesne ya da kişiye dair taşıdığım fikre bağlı olarak bir uçta kederin diğer uçta neşenin yer aldığı bir çizgide salınıp duruyorum. Kimi şeylerin fikirleri bizde kederli kimileri ise neşeli dugular uyandırır. Deleuze fikirlere bağlı olarak bu duygusal değişimi “sürekli varyasyonun melodik çizgisi” olarak tanımlıyor. Gündelik hayatta karşılaşmalarımıza bağlı olarak kederli ve neşeli ezgiler arasında varyasyon yaşıyoruz aslında. Kendi deneyimlerimizden de biliyoruz, kederli duygular eyleme ya da varolma gücümüzü azaltırken, neşeli duygular varolma gücümüzde müthiş bir patlama yaratıyor. Ve varolmak demek, bu duygular arasında salınmaktan başka nedir ki? Varolma kudretindeki artışlar ve azalışlar; bir yetkinlik durumundan bir diğerine geçişler.
 
İktidarın, varyasyonun melodik çizgisi üzerinde yer alan neşe ve keder kutuplarından, kederi yeğlediğini söylüyor Spinoza. Tüm varolma kudretimizi çökertmek için kederli duygular üretecek fikirlere yaslanıyor iktidar. İşte bu yüzden despot ile rahip arasında derin bir bağ var. Her ikisi de tebaalarının kederine ihtiyaç duyuyor, varolma kudretlerini ellerinden alarak, kendilerini tamamen iktidarın kollarına teslim etmeleri için. Despot ve rahibin ya da din adamının tek bir bedende bütünleştiği günümüzün iktidarı, kederli karşılaşmaları çoğaltmak için yeniden tasarlıyor toplumu. Varolma gücünün tamamen yok olması demek olan ölüm üzerine düşünceler üretildiğini görüyoruz durmadan. Dünkü BirGün Gazetesi’nin arka sayfasında B12 vitamini eksikliğinin bizde depresyon yarattığına dair bir haber vardı. Asıl depresyon kaynağının iktidar olduğunu hep ıskalıyoruz halbuki. Her yere müdahale eden iktidar derin yaralar açıyor ruhumuzda, kederli varlıklara dönüyoruz. Kendi üzerlerine kapanmış kederli varlıklara.
 
Düşünce ile duygu arasında kurulan bu ilişkiyi göz önünde tuttuğumuzda, iktidarın tüm kederli müdahalelerine rağmen varolma kudretimizi artıran neşeli karşılaşmalar örgütlememizin zorunluluğunu sezebiliyoruz. Kederli duygularla kendi üzerlerine kapanan varlıklar, aralarında kurabilecekleri olası her türlü ortak kavrama, bağlantıya, zemine imkân tanımıyor.
Sanattaki düşünce ile duygu arasındaki çatışmayla başlamıştım söze, başa dönelim yeniden. Sevgili Sevinç Altan’ın tuvallerinin yer aldığı bir sergi hakkında yazdığım yazının, çok kavramsal olduğunu söyleyen ve işi hakarete vardıran bir eleştiri yer almıştı internetteki tartışma sitelerinin birinde. Yazıdan kendisinin de bir ressam olduğunu çıkardığım kişi, estetik bir nesneye bu denli kavramsal yaklaşmanın züppelik olduğunu söylüyordu. Sanat nesnesine her türlü duygusal ilişkiden arınarak zihinsel bir etkinlik olarak yaklaşmamızı talep eden kavramsal sanatın karşısında, işin içine düşünceyi sokmayan, duygusal ya da teknik tepkilerle sanata yaklaşmayı savunanların olması anlaşılır bir şey. Her ikisi de düşünce ve duygu, akıl ile beden arasında inşa edilen yarılmanın kutuplarından birine yaslıyor kendisini. Düşüncelerin ve duyguların birbirini beslediğini, düşünce ve duygu varyasyonunun melodik çizgisi üzerinde salınıp durduğumuzu söyleyen Spinoza için düşünce ile duygu arasında bir kutuplaşmanın olmadığını görüyoruz oysa. Sadece tek bir kutuplaşma var: keder ve neşe. Sanat nesnesiyle karşılaştığımızda kederli duygular üreten mevcut iktidara eklemlenmek yerine, varolma kudretimizi arttıran, aramızda ortak kavramlar üreterek yeryüzünün başka türlü de olabileceğini duyumsatan neşeli okumalar yapmak gerekiyor. Duyguyu iktidarın ödevlerini hatırlatan ahlak düşüncesinden kurtarıp, neşeli oluşların yaşandığı etiğin düzlemine bir çekebilsek!

 

29 Kasım 2012 Perşembe

DİL OYUNU OLARAK SANAT


RAHMİ ÖĞDÜL

29.11.2012

Sanatı beceriye ve yeteneğe dayalı nesnesinden arındırmaya yönelik ilk hamle, Duchamp’ın seri olarak üretilmiş bir pisuvarı alıp sergilemesi olmuştu. ‘Bunu ben de yaparım’ duygusu yaratan bu hamleden sonra sanat altmışlarda hızla, nesne üretiminden çok düşünsel düzleme taşındı ve sanatın nesneyle olan ilişkisi tartışılmaya başlandı. Duchamp’ın herhangi bir nesneyi ya da eylemi sanat olarak sunması sanatın tanımını kökten değiştirmiş, sanatsal beğeniyi oluşturan etkenler sorgulanmıştı. Hacet giderdiğimiz sıradan bir pisuvar üzerine pek kafa yormayız, oysa yeni bir bağlama yerleştirilmiş Duchamp’ın pisuvarı artık bir düşünce nesnesine dönüşmüştü. Nesnenin el becerisine ve yeteneğe dayalı plastik biçimi önemini yitirirken, kavramsallaştırma ve düşünsel deneyim sanatı tanımlar hale geldi. Estetik deneyimin yerine zihinsel algılama sürecini, düşünselliği geçiren bu sanat anlayışı, 1967’de minimalist sanatçı Sol Lewitt’in Artforum dergisinde yayınladığı “Kavramsal Sanat Üzerine Paragraflar” yazısından sonra ‘Kavramsal Sanat’ başlığı altında değerlendiriliyor artık. “Kavramsal sanat yapan bir sanatçı yapıtını önceden tasarlar, yapıtıyla ilgili kararları önceden verir: uygulama o kadar önemli değildir” diye yazmıştı Lewitt; düşüncesini uygulayacak asistanlarına faksla talimatlar verdiği bilinmektedir. Sanatçının eli sanattan kaybolurken, sanatçı bir düşünce adamı olarak boy gösterir. Başlarda bu tavrın altında, sanat nesnesinin tekil, kalıcı ve maddi değer oluşturan meta yönüne, yani alınıp satılabilir olmasına bir tepki bulunsa da günümüzde kavramsal sanat işlerinin de büyük paralarla alınıp satılması manidardır. Tekil nesneyi dışlayarak yerine düşünceyi koyan kavramsal sanatçılar, hiç de sanatsal olmayan, estetik bir değer taşımayan listeler, haritalar, bilimsel modeller, grafikler ve bol bol metin kullanırlar işlerinde.

SANATIN DÜŞÜNSELLİĞİ
“Nesnelerle bir derdim yok, ama ben nesne yapmak istemiyorum” diye yazıyordu kavramsal sanatçı Lawrence Weiner; yine bir başka sanatçı Douglas Huebler, “dünya az ya da çok bir sürü nesneyle dolu; ben dünyaya yeni nesneler eklemek istemiyorum” demişti. Kavramsal sanatçılar sanatın nesneye bağımlı estetik bir deneyim değil de tamamen düşünsel bir süreç olduğunu vurgulayacak işler yaptılar. Estetik hazzı dışlayarak sanatın zihinselliğini vurguladılar. Weiner’in yazdığı gibi: “Benim yaptıklarımı satın alanlar onları istedikleri yere götürüp isterlerse yeniden yapabilirler. Sadece akıllarında tutmaları da benim için yeterlidir. Ayrıca ona sahip olmak için satın almaları gerekmiyor – bilmeleri kâfi.”

“DİL YOKSA SANAT DA YOKTUR”
Nesneden koparak tamamen kavramsal alana çekilen sanatın önünde sadece dil oyunları vardır artık. Kavramsal sanatın önemli temsilcilerinden Joseph Kosuth “dil yoksa sanat da yoktur” diyerek sanatın temelde kavramsal bir süreç olduğunu, görsel algıdan dile, dilden kavrama uzanan zihinsel süreçleri gösteren işler yaptı. 1972’de Castelli Galeri’de sergilediği enstalasyon masalar, sıralar ve açık kitaplardan oluşuyordu. Bu enstalasyon adeta Wittengenstein’ın çalışma odasını andırır. ‘Bir ve Üç Sandalye’ (1965) gibi yapıtlarında nesne, nesnenin fotoğrafik imgesi ve nesnenin sözlük tanımı (kavramı) arasındaki ilişkiyi serer gözler önüne. Felsefi anlamda tam bir kavram soyutlamasıdır bu. 1969’da yayınladığı ‘Felsefeden Sonra Sanat’ başlıklı makalesinde sanatı, Duchamp öncesi ve sonrası olmak üzere iki döneme ayırır Kosuth. Günümüzde artık sanat yapılamayacağını, ancak sanat felsefesi yapmanın mümkün olduğunu belirtir.

Geçen hafta perşembe günü Contemporary İstanbul'da bir konuşma yaptıktan sonra aynı akşam Beşiktaş'taki Kuad Galeri’deki ‘Uyanma (The Wake)’ başlıklı kişisel sergisinin açılışına katıldı Kosuth. James Joyce’un ‘Finnegans Wake’ adlı metninden rastgele seçtiği tümceleri, sözcük gruplarını yalıtarak oluşturmuş işlerini. Bir başkasının sözlerini yalıtarak, silerek, eksilterek kendi metnini yazmış Kosuth. Duvarlardaki neonlarda sanatçının elini değil de düşüncesini izlemek, eksik bıraktığı yerleri tamamlayarak dil oyunlarına katılmak isteyenleri bekliyor sergi. Üstelik satın almanıza da gerek yok, aklınızda tutmanız yeterli.

Not: Joseph Kosuth’un Uyanma (Özerkliğin tüm görünümüyle bir göndermeler düzenlemesi) başlıklı sergisi Akaretler'deki Kuad Galeri’de 23 Şubat 2013’e dek izlenebilir.

 

23 Kasım 2012 Cuma

HAYATIN ESKİZİNİ YAPMAK


RAHMİ ÖĞDÜL

22.11.2012

Siz hayatı nasıl okuyorsunuz? Bir Joyce anlatısı okur gibi mi yoksa bir Dumas anlatısı gibi mi? Umberto Eco genel eğilimin Dumas anlatısı yönünde olacağını söylüyor. Haklı; hayatı birbiri ardı sıra gelen can sıkıcı  şeyler olarak algılamak yerine, büyük kurmacaların anlam yaratan birliğine sığınıyoruz. Hayatın eğretiliğine, gelip geçiciliğine yönelik tavrımız genelde onu anlamlı bütünlükler halinde paketlemektir, kurmaca metinler bize hazır anlam paketleri sunuyor ve yaşamın ayrıntılarına boğulmuş minör anlatılar yerine majör kurmacaları yeğliyoruz. Gelip geçici, bir görünüp bir kaybolan görüntülerle, ıvır zıvır şeylerle uğraşmak, akışın çalkantılı sularına kaptırmaktır kendimizi; bir an önce akışın dışına çıkacağımız ve bütünün birliğini görebileceğimiz, zaman dışı bir kıyı arar gözlerimiz. Böyle bir kıyı var mı gerçekten?

Marc Chagall, 1930-1939 tarihleri arasında yaptığı resimle bu soruyu yanıtlıyordu: “Zaman, kıyısı olmayan bir nehirdir.” Akışın dışına çıkmaya çabalamakla, üzerine basacağımız sabit bir platform aramakla beyhude geçer ömrümüz. Zira deprem sayesinde, üzerine bastığımız zeminin de akışkan olduğunu hatırlarız zaman zaman.  Darwin’in 20 Şubat 1835’de Şili’de yaşadığı deneyim tam da bu sıvılaşan kıyıdan söz ediyordu: “Kötü bir deprem en köklü kavramları alt üst edebiliyor. Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarımızın altından kaydı.” Bu akışkan yeryüzününün farkına daha 1700lerde varılmıştı oysa. Büyük anlatıların yanı başında minör anlatıların ortaya çıktığı bir yüzyıldır 18. yüzyıl. Kıyının katı olmadığını, sıvılaştığı fark eden sanatçılar gündelik yaşamın ayrıntılarına yöneldiler. 20. yüzyılda Joyce’un yazında yaptığını, 18. yüzyıl ressamları gündelik olanı, geçici olanı resmederek gerçekleştirmişlerdi.

Her şeyi kuşatan, olmuş bitmiş, zaman dışı bir hakikati değil de gelip geçiciliğin hüküm sürdüğü gündelik hayatı gösteren resimler on sekizinci yüzyılda yaygınlaşmaya başlıyor. Büyük anlatılardan minör anlatılara doğru bir yönelişe tanıklık ediyoruz bu yüzyılda. Daha doğrusu, mükemmel form arayışı, farklılaşmanın, ayrışmanın ve bireyleşmenin gücüne vurgu yapan bir doğa anlayışına bırakır yerini. Kıyısı olmayan dinamik, çalkantılı, akış halindeki bir doğa anlayışına. Akış halindeki maddenin kılıktan kılığa girerek çeşitlendiği bir yayılma olarak yeryüzü belirir önümüzde. Artık ideal form değil, tüm tekil özellikleriyle birey gündemde olacaktır. Doğanın ideal formlar değil, durmadan farklar ve bireysel nüanslar yarattığının ayırdına varılır. Yaşam, farklılaştırıcı gücün dışa vurumudur. Örneğin dönemin filozofu Diderot açısından doğanın yaratıcı gücünden daha üstün bir başka yaratıcı güç  yoktur.

Jean Starobinski Özgürlüğün İcadı ve Aklın Amblemleri kitabında on sekizinci yüzyıl ressamının arzusunun anı yakalamak, kaçıp giden anı hissedilir kılmak olduğunu vurguluyor (Metis Yayınları, 2012).  Kaçıp giden ânı, gelip geçici olanı yakalamak, ne yazık ki eski araçlarla mümkün olmuyor, yeni araçlara gerek duyuyor sanatçı. Fırça ve yağlı boya ânı yakalamak için çok hantal kaldığı için terk edilir.  Her ân farklı bir yüzünü bize gösteren nesneyle baş edebilmek için ressam el çabukluğuyla kaleme, guvaşa, kömürkalemine ya da suluboyaya sarılır. Akıp giden ânı, keskin bakışıyla eskizler halinde yakalar sanatçı.  Sürekli devinen nesnelerden oluşmuş bir dünyada ân ancak eskiz olarak askıya alınabilinir. Bize eksikliği, tamamlanmamışlığı hatırlatır hep bu eskizler. Mükemmel bir form arayışından ya da büyük bir anlatı olarak kompozisyonlar kurmaktan vazgeçer sanatçı.

Sözde sağlam bir zemine kök salmak arzusuyla yeryüzüne temeller atan, hiyerarşik büyük kompozisyonlar kuran büyük anlatıların hemen yanı başında yaşamı akışkanlığıyla kavrayarak gelip geçici olanı eskizlerle askıda tutan anlayışların da olduğunu hatırlatan bir sergi açıldı geçen hafta Tophane MARS’da. Pınar Öğrenci’nin küratörlüğünü yaptığı “temel-siz” başlığını taşıyan sergiye, sanatçılar Jelle Clarisse, Antonio Cosentino, Can Aytekin ve Mustafa Pancar resimleri, desenleri, eskizleri, kolajları ve üç boyutlu işleriyle katılıyorlar. Sıvılaşan yeryüzünde başka türlü yapıların kurulabilmesi için iktidarın, otoritenin dışında başka bir mimarlığın peşinde olan Lebbeus Woods’u akla getiriyor temel-siz sergisi ister istemez. Hiyerarşik kentler yerine, çokluğu barındıran heterarşik kentler öneren Woods, tepesinde otoritenin bulunduğu toplumsal piramidi bozarak, monololoğun yerini diyaloğun aldığı aykırı bir düzenin, sürekli değişimin yaşandığı, öncesi ve sonrası belli olmayan eğreti kentler tasarlar. Merkezi olmayan anarşik kentler. Pınar Öğrenci de kaleme aldığı sergi metninde kendini temellere yaslayan yerleşik yapının inşacı tavrına karşı duruşuyla farklı bir mimarlığı duyumsatıyor bize. Fırça ve yağlı boyayla katı hiyerarşik kompozisyonlar kurmak yerine, yaşamın akışkanlığını yansıtan eskizleri yeğleyen bir mimarlığı.

Not: Tophane MARS’taki temel-siz sergisi 19 Ocak 2013’e dek izlenebilir.

 

15 Kasım 2012 Perşembe

HİÇLİĞİN/BOŞLUĞUN ÖRGÜTLENMESİ


RAHMİ ÖĞDÜL

15.11.2012

Demokritos gerçekte sadece iki şeyin mevcut olduğunu söylüyordu: Varlık ve hiçlik ya da atomlar ve boşluk. Varlık zorunlu olarak çoktur ve varlığın sozsuzca bölünerek çoğalmasını sağlayan boşluktur. Boşluk sayesinde varlık artık bölünemeyen sonsuz parçaya ayrılır. Demokritos bunlara atom adını verir. Bireyin Batı dillerindeki karşılığına baktığımızda yine bir bölünmeyenle, bir olanla (individual=bölünmemiş) karşılaşıyoruz. Devinebilmemiz, çoğalmamız, çeşitlenebilmemiz için boşluğa ihtiyacımız var. Atomlar olarak boşlukta hareket eden, birbiriyle çarpışarak anaforlar meydana getiren bireyleriz. Hiçliğin, varlığın devinebilmesi için bir ilke olarak ortaya çıktığını görüyoruz Demokritos’da. Ve iktidarlar hiçliğin, boşluğun kendi başına bırakılmayacak kadar değerli bir ilke olduğunun farkındalar. Durmadan boşluğu ya da hiçliği örgütleyerek, atomların birbiriyle karşılaşmalarını, anaforlar meydana getirmelerini engellemeye çalışıyorlar.


ATOMLARI SON GÖRDÜĞÜMÜZDE…
19. yüzyılda sürekli ayaklanmalara sahne olan Paris’in labirenti andıran ortaçağ kent dokusunu parçalayarak düzenli yollardan oluşan merkezi bir kent imgesi yaratan Haussmann da atomların bu beklenmedik zamanlarda toplaşmalarının ve ayaklanmalarının önüne geçmek istemişti. Otomobiller için geniş caddeler, bulvarlar açan Hausmann atomların çarpışmasını değil, birbirine dokunmadan, değmeden paralel olarak hep ileriye doğru akmasını planlıyordu. Hep ileriye akan atomlardan yeni bir dünya yaratmaları beklenemezdi tabii. “Bu atomlardan biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı ve bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler” diye yazıyordu İ.Ö 1.yy.da yaşamış Romalı şair ve filozof Lucretius. Modernite, belleğinde bir yara olarak taşıdığı bu atomların çarpışmasını hep önlemeye çalışsa da başaramıyor yine de. Otoyollarda tıkanıklık otoyolun bir mahalleye ya da mahalle arasındaki bir arsaya dönüşmesine neden oluyor kimi zaman. Son çevre yolu tıkanıklığında otoyolu futbol oynadıkları bir arsaya dönüştürdüklerini görmüştük atomların.

KENTE MÜDAHALE ETMEK KOLAY OLMUYOR
Emekli olduktan sonra 1873 yılında Haussmann İstanbul’a gelir. Kentin yangın sonucu yok olan bir mahallesini yeniden inşa edilmesine katkıda bulunacaktır ama kentin planlanmasına doğrudan müdahale etme imkânı bulamaz. Çalıştığı finans kuruluşu adına Osmanlı yetkililerine kredi sözleşmesi imzalatmakla yetinir. Haussmann kente müdahale edemese de modern Türkiye’nin Haussmannları kentin bir palimpsest gibi katmanlardan oluşan labirentimsi dokusunu acımasız müdahalelerle parçalarlarlar; bu dönüşümün odağında Taksim vardır hep, atomların toplaşarak anaforlar meydana getirdiği meydan. Önce Bedrettin Dalan seksenlerde Tarlabaşı’nın tarihi dokusunu yıkacak ve ardından geniş bir otoyol açarak meydanı çevresindeki organik dokudan koparacaktır. Atomların labirenti andıran kent sokaklarından bir heyula gibi ortaya çıkıp meydanda anaforlarla yeni bir dünyanın umutlarını estirebilme imkânı önlenmeye çalışılır. Şimdi ise bir başka projeyle bir avm gibi örgütlenecek boşluk, nesnelerin etrafında toplaştırarak atomların birbirleriyle çarpışmasının önüne geçmeye çalışıyor iktidar.

BOŞLUĞUN İÇİNDE HİÇLEŞECEĞİZ
Boşluk içinde çarpışarak, kesişerek ördüğümüz görünmez ağları, daha doğrusu bir hiçlik olarak hep göz ardı ettiğimiz mekânı görünür hale getiren ilk modern sanatçılardan biri Marcel Duchamp’tır herhalde. 1942’de New York’ta açılan Sürrealizmin İlk Belgeleri sergisine Duchamp’ın katkısı, sergi mekânını içeriden bir örümcek ağı gibi iplerle örmek olmuştu. İplerden dolayı serginin içine giremeyen izleyiciler duvarlarda, panolarda çerçeveler içinde asılı duran tablolarla kendi aralarındaki mesafeyi, boşluğun mevcudiyetini duyumsadılar. Duchamp’ın ‘Bir Millik İp’ işinden tam otuz yıl sonra 1972’de Italo Calvino Görünmez Kentler kitabını yayınladığında, anlattığı kentlerden biri olan Ersilia’nın sakinlerini andırıyordu Duchamp’ın izleyicileri. Kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evler arasına ilişkiselliğe göre ipler germişlerdi Ersilia’nın sakinleri. Kendilerini var eden hiçliği ilişkileriyle bir örümcek gibi dokumuşlardı. Kenti terk edip konakladıkları bir tepeden tıpkı Duchamp’ın izleyicileri gibi kentin ip kargaşasına bakarlar: “Ersilia kenti hala odur, kendileri ise bir hiç.” Birbirimize uç veren görünmez iplerle örerek kendimizi var ettiğimiz hiçliği/boşluğu iktidar yeniden örgütleyerek bu görünmez ağları parçalıyor. Bir çarpışma, kaza örgütlemediğimiz takdirde, birbirine paralel hareket eden atomlar gibi boşluğun içinde hiçleşeceğiz.