28 Temmuz 2012 Cumartesi

ÇATILARDA FİLİZLENEN DÜŞLER

RAHMİ ÖĞDÜL

28.07.2012

Çatılarda başka bir dünyanın, çok farklı şekilde örgütlenmiş bir dünyanın düşleri kurulur, bu düşler ete kemiğe bürünür kimi zaman. Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nin çatısında yer çekiminden kurtulan heykeltıraşlar düşlerinin, arzularının formlarını sergiliyorlar
Çatıları demir filizli yapılar, gökyüzüne doğru yükselen katların düşlerini kuruyor; peki çatıları heykelli yapılar neyin düşünü kuruyor? Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nin çatısında düzenlenen heykel sergisi bir sergi alanı olarak çatıları gündeme getirirken, çatıların tarihini de yeniden düşünmemizi talep ediyor bizden.

Çatılar duyguların, arzuların filizlendiği mekânlar. Antik Yunan’da çatılardaki saksılara ektikleri marul tohumları filizlendikten sonra, bu filizleri kavurucu temmuz güneşi altında ölüme terk eden kadınların Adonia Şenlikleri’nden söz etmiştim eski yazılarımdan birinde. Filizler ölmeye başlayınca tanrı Adonis’e adanan şenlik başlıyordu çatılarda. Henüz ergenlik döneminde bir yaban domuzu tarafından marul tarlasında öldürüldüğü için marul filizlerinin ölümü Adonis’in ölümünü temsil ediyordu. Bir yas tutma ritüeli değildi bu, bir şenlikti; arzuları, istekleri kışkırtan, kadınların arzularını dillendirdikleri, yaşadıkları bir şenlik. Kadınlar karanlık çökünce çatılarda bir araya geliyor,  kışkırtıcı baharat kokuları eşliğinde, mum ışığının loş ortamında tensel ve sözel hazların yaşandığı geçici bir otonom mıntıka kuruluyorlardı kendi aralarında. Gün ışığı ve kamusal alan erkeklerin mekânıydı ve kadınlar yılın sadece birkaç gecesinde çatıları ve karanlığı kendi mekânlarına çeviriyorlar, gecenin karanlığında kadınların şen kahkahaları yükseliyordu. Klasik çağ uzmanı John Winkler Adonia şenliklerini “ezilenlerin kahkahası” olarak adlandırıyor. Yerin, eril mekânın toplumsal, ahlaki çekiminden kurtulan bedenler çatılarda varoluşun hafifliğini yaşıyorlar.

BİR ÇAĞIN KANAT ÇIRPIŞI
Kentin kenar mahallerinde çatılarda güvercin besleyenlere hâlâ rastlanıyor bugün. Kuşlarla birlikte göklerde kanat çırpanın keyfini yaşıyorlar, varoluşun hafifliğini. Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında iki kent görür kâhin: biri farelerin, diğeri kırlangıçların. Kâhin şöyle yorumlar kehaneti: “Marozia, en korkunç farelerin dişleri arasından dökülen artıkları birbirinin ağzından kapan fare sürüleri gibi, herkesin kurşun dehlizler boyunca koştuğu bir kent bugün; ama herkesin, kırlangıçlar gibi gergin kanatlarla döne döne gösteriler yaparak, havayı sivrisinek ve minik sineklerden temizleyip, bir oyundaymışçasına birbirine seslenerek göklerde uçacağı bir çağ başlamak üzere.”

Bir tarafta korkunç bir rekabetin, didişmenin hüküm sürdüğü kurşun dehlizler boyunca koşuşturan farelerin kenti, diğer tarafta gergin kanatlarıyla gökyüzünde oyunlar oynayan kırlangıçların kenti. Şenliklerinde de aynı mekânsal bölünmeye rastlıyoruz. Antik Yunan’da erkekler evin ‘andron’ denilen erkek mekânında düzenledikleri ‘symposiom’larda birbirleriyle rekabete girişerek kendi maharetlerini sergiliyorlardı. Tam bir rekabet, didişme ortamı oluşturuyordu erkek şenlikleri. Oysa kadınların çatılarda düzenledikleri şenliklerde rekabete rastlanmıyor, arzularını dillendiren kadınlar çatıları anonim bir dostluk mekânına dönüştürüyorlardı.

DÜŞLERİN, ARZULARIN MEKÂNI: ÇATI
Toplumsal katılaşmanın, katmanlaşmanın, katı aidiyetlerin mekânıdır yer. Çatı ise tüm toplumsal içerimleriyle yer çekiminden kurtulmanın, dile getirilmemiş düşlerin, arzuların mekânı. Çatılarda başka bir dünyanın, çok farklı şekilde örgütlenmiş bir dünyanın düşleri kurulur, bu düşler ete kemiğe bürünür kimi zaman. Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nin çatısında yer çekiminden kurtulan heykeltıraşlar düşlerinin, arzularının formlarını sergiliyorlar. Plazalarla, iş kuleleriyle çevrili çatıda yer alan heykeller, çevre ile diyaloğa girerek yerden yükselen kulelerin yarattığı baskıyı minör hamlelerle çökertmeye çalışıyorlar adeta. Ayla Turan, “Tanımadığım Komşuma Mektup” adlı yapıtında doğrudan gökdelenlerin yarattığı gayri insani ortamı sorguluyor. Gülen Eren, “Balkon Sokak Yarısıdır” adlı heykelinde kurşun dehlizlerde koşuşturan, balkonsuz yaşamlara açık havanın oyunculuğunu hatırlatıyor. Birbiriyle heykeller üzerinden diyaloğa giren yirmi üç heykeltıraşlar çatıyı tıpkı Adonis şenliklerinde olduğu gibi bir dostluk ortamına dönüştürmüşler. Gergin düşünce kanatlarımızla kırlangıçlar gibi havada döne döne uçabileceğimiz, oyunlar onayabileceğimiz bir ortam sunuyor çatı bize.

***
Ayla Turan, Bahadır Çolak, Baran Çağınlı, Caner Şengünalp, Çayan Yılmaz, Derya Özparlak, Evren Erol, Ferit Yazıcı, Gülen Eren, Hakan Bakır, Hakan Çınar, Işık Özçelik, Kıymet Daştan, Malik Bulut, Mehmet Ayanoğlu, Meliha Sözeri, Nuray Sevindik, Serkan Yüksel, Sesil Beatris Kalaycıyan, Tanzer Arığ, Tuğberk Selçuk, Tuğçe Yücetürk, Y. Bahadır Yıldız’ın yapıtlarının yer aldığı “Teras Sergileri”, Proje 4L/ Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nin Maslak’taki binasının terasında 18 Ağustos’a kadar izlenebilir.

22 Temmuz 2012 Pazar

HAYATI VE SANATI ALIKLAŞTIRMA OPERASYONU

RAHMİ ÖĞDÜL

19.07.2012

Alıklaştırma operasyonu tüm hızıyla sürüyor; demokratik haklarını sonuna kadar kullanmak isteyen kitle örgütlerinin söküldüğü, üyelerinin tutuklandığı sıkıntılı günler yaşıyoruz. Alıklaştırılmış bir toplum olduğumuzu söylediğinde Aziz Nesin’e gösterilen tepkinin ne denli yersiz olduğu giderek daha çok belirginleşiyor. Alık, aptal ya da budala sözcüklerinin Batı dillerindeki kökenine bakıldığında, Nesin’e hak vermemek mümkün değil. Christian Ruby’nin iletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Siyaset Felsefesine Giriş’ kitabında Yunan kent devletlerinde etliye sütlüye karışmayanları tanımlayan idiotes’ten söz ediyor ki daha sonra bu sözcük günümüzde alık, budala, aptal anlamına gelecek idiot sözcüğüne dönüşmüş. Kimdir idiotes? Bu soruyu Ruby kitabında şöyle yanıtlıyor: “Yunanlılar şehir işlerine karışmayan yalnız yurttaşa, başka bir deyişle başkalarına bir şey sunamayan ve iz bırakamayan, varoluşu yersiz, doğuştan sıfatı olmayan “yalıtık”, önemsiz bireye idiotes derler” (çev. Aziz Ufuk Kılıç). İnternetteki İncil (New Testament) sözlüğüne baktığımızda bu anlamın daha da genişlediğini görüyoruz: Hâkimin, yöneticinin, hükümdarın karşısında yer alan sıradan kişi. Akil adamların alıklaştırdığı bir toplumdan söz ediliyor tam da burada. Hayatımızı yönetecek tüm kararları elinde toplayan ve yurttaşları yalnızlaştıran, etliye sütlüye karışmayan yalıtık bireylere dönüştüren bir iktidar karşısında hepimiz alıklarız. Güçsüz, erksiz bırakılmış alıklar.

Gündelik hayatın akışını, toplumu ve bedenleri kontrol eden, yöneten ve yönlendiren yasaların, kararların bizlerin çok dışında, yukarılarda bir yerlerde inşa edildiği, etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmayan yalıtık bireyler olarak bizlerin ise bu yasalara körü körüne itaat ettiğimiz gerçeği göz önünde tutulursa, Yunanlıların idiotes dedikleri yalıtık bireyler, yalnız yurttaşlar sınıfında yer aldığımız gün gibi ortada. Kentin işlerine karışmadığımız, hayatımızı yöneten kararların alınmasına katılmadığımız sürece alık olduğumuzu kabul edelim. Üstelik çoğumuz sertifikalı ya da diplomalı alıklarız. İngilizcede su katılmamış salak anlamına gelen ‘certified idiot’ deyimi tam da yaşamın uzmanlık alanlarıyla parçalanmasını yansıtıyor; herkes kendi oyun alanında kendi kumunu eşelerken iktidar bir akil adam olarak hayatımızı yöneten yasaları el çabukluğuyla çıkarabiliyor.

Tepede hazırlanan, hazır-yapım formlardan oluşan bir hayatın içine kendimizi yerleştiriyoruz. Süpermarket raflarında sergilenen konserve hayatlardan hayat beğeniyoruz kendimize. Tam bir konserveci iktidar duruyor karşımızda. Hayatı tüm akışından koparan ve konserve kutularında muhafaza etmeye çalışan bir iktidar. Ne hayat ne de sanat muhafakârdır oysa. Hayat ve sanat zamanın ve mekânın kuvvetlerine göre durmadan yeni formlar yaratır. Sanatçı da yurttaş da sürekli müzakelerle yeni formların peşinde koşan biridir oysa. İster mevcut formları bozmaya çalışsın isterse de yeni formlar yaratsın hep formlarladır işi. Formlarla oynamamızı, yeni formlar yaratmamızı engellemek için hazır konserve kutularında sağlığa zararlı hayatları tüketmemizi istiyor bizden iktidar. Hayatın koşuşturması içinde akşam eve geldiğimizde ya bir konserve ya da TV’nin tuşunu açıyoruz, her ikisi de alıklaştırılmış bir yurttaşın gıdasını oluşturuyor.

Formlar sadece biçimsel kalıplar değillerdir, yapıldıkları dönemin tüm kültürel, toplumsal, düşünsel, ahlaki kuvvetlerinin izlerini taşırlar bünyelerinde. Geçmişin formlarını konserve kutular içinde gıda olarak önümüze koyuyor iktidar. Bünyelerinde taşıdıkları alıklaştırıcı etkilerle giderek daha fazla alıklaşmamızı istiyor anlaşılan. Bir tarafta hayatın kararlarını elinde tutan, formları belirleyen akil iktidar, diğer tarafta alıklar çokluğu.

12 Temmuz 2012 Perşembe

İŞTE O AN: PARABASİS ANI


RAHMİ ÖĞDÜL

12.07.2012

Maskelerimizi çıkarmanın zamanı gelmedi mi? Bize verilen rolü oynamaktan vazgeçmenin zamanı. Aristophanes’in komedilerinde koro üyeleri oyunun bir anında bir adım öne çıkar, maskelerini çıkarır ve izleyicilere aktör olarak değil yurttaş olarak seslenirlerdi. Bu ana parabasis deniliyor. Elimize tutuşturulan senaryoyu yırtıp atmanın, bize biçilen rollerden çıkmanın ve doğrudan bir yurttaş, bir evren sakini olarak konuşmanın zamanını, o parabasis anını yakabiliriz her an. Karşılıklı konuşmaya, basit ve insani bir söyleşiye kapı aralayan bir anı.

Giderek daha fazla kurmaca bir metnin içine gömüldüğümüzü ve iktidarın kendi imgelemine göre göre yazıp yönettiği bir oyunun içinde, istesek de istemesek de yer aldığımızı hissediyoruz. Gündelik hayatın koşuşturması sırasında rollerimizin kurmacasına öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi, oynadığımız karakterlerin üzerinde düşünecek vakit bile bulamıyoruz. Antik Yunan’da aktörlerin yüzlerine taktıkları, persona denilen maskelerimizi bir an olsun çıkarmak aklımızın ucundan bile geçmiyor. Kurmacanın rehavetine kapılıyoruz belki de. Düşünce yetimizi durmadan dumura uğratan iktidarın metnine sarılıyoruz tüm gücümüzle, çünkü kurmaca çok anlamlı geliyor bize. Aldous Huxley, ‘The Genius and The Goddes’ romanında “işlenmemiş haliyle varoluş her zaman birbirini izleyen baş belası bir şeydir” diye yazıyor. Romanın kahramanlarından biri “kurmacanın birliği var, biçemi var” diyerek, gerçekliğin biçimsizliğinden, düzensizliğinden yakınıyordu. Bu yüzden gerçeklik asla anlam yaratmıyor, anlam yaratacak kurmacalara sığınıyoruz ve iktidarın bizim adımıza düşünüp yazdığı ve yönettiği oyunda aktörler olarak rol almak işimize geliyor, kim bilir? Daha doğrusu gerçekliği işleyerek anlamlı hale getirecek zihinsel yetilerimiz, gücümüz iktidarın çok sayıdaki aracıyla öylesine tahrip edildi ki düşünmeden, kılık değiştirip hazır bir oyunun içine katılıveriyoruz. Oyunun dışına çıkıp gerçekliği hep birlikte, herkesin bir ucundan örmeye başladığı bir dantela gibi işleyerek hayatı başka türlü kurmak çok zor geliyor bize, aklımızın ucundan bile geçmiyor.

İktidar, davranışlarımızı, beden dilimizi, düşüncelerimizi yararlı olduğunu düşündüğü bir doğrultuda yönetmek, denetlemek ve yönlendirmek için bir pratikler, bilgiler, önlemler bütünüyle öylesine sarıp sarmaladı ki bizi bu bütünün içinden yakayı kurtarmak hiç de kolay bir iş gibi gözükmüyor. Hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz her teknik gelişim iktidarın oyununa daha fazla gömüyor bizi. Agamben, Foucault’nun ‘dispozitif’ kavramını tanımlarken bu bütünün nasıl da her yere sızdığını, her şeyi denetleyip yönlendirdiği anlatıyor: “Yaşayan varlıkları yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, modelleme, denetleme; bu varlıkların beden diline, davranışlarına, fikir ve söylemlerine dayanak teşkil etme yetisi olan her şey. Yani sadece hapishaneler, akıl hastaneleri, panoptikon, okullar, dinler, fabrikalar, disiplinler, yasal önlemler değil. Bunların iktidarla olan ilişkileri kendinden aşikâr. Fakat bunlardan başka gazetecilik, yazarlık, edebiyat, felsefe, ziraat, sigara, internette gezinme, bilgisayarlar, cep telefonları ve dahası belki dil bile var…” (Dispozitif Nedir?/Dost, çev. Ekin Dedeoğlu, Monokl).

Böylesine bir bütünün içinde gömülü olmak ve bize verilen her şeyi bir lütufmuş gibi kabul etmek. Oysa Herman Melvill’in kahramanı Bartleby’nin söylediği “yapmamayı tercih ederim” bir formül olarak duruyor önümüzde. Üzerimize bindirilen, Foucault’nun dispozitif olarak tanımladığı yaşayan varlıkları yakalama, yönlendirme, belirleme, modelleme, denetleme aygıtının hemen yanı başında kurucu bir dışarısı yaratmak için Bartleby’nin formülü işe yarayabilir. Yapmamayı ya da oynamamayı tercih ediyorum. İktidarın yasalarına, yazılı metnine katılmamayı tercih ediyorum, diyebiliriz. Burada, sözcüğü, daha sonra İncil’de aldığı anlamla birlikte büyük harflerle yazmak gerekiyor: PARABASİS, yani haddini aşmak, çizgiyi geçmek, yasalara karşı gelmek, günahkâr olmak. Aristophanes’in oyunlarında koro üyeleri rollerinden kurtulmak ve sıradan bir yurttaş gibi konuşmak için maskelerini çıkarıyor ve bir adım öne çıkıyor, yani çizgiyi aşıyorlardı. Kurmaca ile gerçek arasındaki bölünmenin ortadan kalktığı bu aralıkta tüm çıplaklığımızla yakalayabiliriz birbirimizi belki ve gerçekliği hep birlikte bir dantela gibi işleyebiliriz.

5 Temmuz 2012 Perşembe

YARALARIMIZ KİMLİĞİMİZDİR

RAHMİ ÖĞDÜL

05.TEMMUZ.2012

Hava sıcak, güneş ışınları derimizde görünmez yaralar açıyor, yağmur taneleri de toprakta. Canlıları, nesneleri, yani bedenleri kuşatan, içerisini dışarıdan ayıran çeperler, deriler sürekli dışarısının kuvvetlerine maruz kalıyor; doğa ara yüzeylerin, derilerin üzerine kendince yazılar yazıyor, derin yaralar açıyor.

Ana rahminden çıktığımızda derimiz lekesiz bir yüzeyi andırıyordu adeta. Parmak izi gibi doğuştan gelen izler dışında üzerinde hiçbir iz, çizik taşımayan parlak bir yüzey olarak atılmadık mı dünyaya? Yeryüzü yolculuğu sırasında tıpkı bir teknenin karinası gibi geçtiğimiz suların canlıları yapıştı üzerimize, çarpıştığımız tekneler yaralar açtı bünyemizde, oturduğumuz kayalıkların çizikleri bir bellek gibi kazındı derimize. Herkes kendi geçmişini bir arşiv gibi derisinde biriktirir. Deri yaşadıkça kıvrımlaşır, yaralar, izler çoğalır; yaşanmışlığın kıvrımlarında deneyimler tortulaşır.

Bir kılıf olarak yüzeyi kaplayan derideki bu çizikler, yaralar dünyaya açılmanın, dünyada olmanın göstergeleridir. Henüz kurumamış, kabuk bağlamamış taze yaralardan, çatlaklardan içeri sızar dünya ya da dünyaya sızar içerisi. Kabuğu, kılıfı parçalamak acı dolu bir deneyimdir, bir yılanın deri değiştirmesi gibi, yaralarımızla durmadan değiştiririz derimizi; yeni yaralarla arşivimizi güncelleriz durmadan. Yaralar yaşanmışlığımızdır, kimliğimizdir, üstelik parmak izinden çok daha gerçek bir kimlik. Parmak izi biz istesek de istemesek de kadim geçmişin genetik yükünü yükler omuzlarımıza; değiştiremeyeceğimiz ve taşımak zorunda olduğumuz bir yük. Oysa biz yaşarken, yeryüzü yolculuğumuz sırasında dış kuvvetlerin yarattığı ya da dövme, piercing, dağlama gibi kendi isteğimizle derimizde açtığımız yaralarla durmadan inşa edilir kimliğimiz. Kirli bir yüzey olarak deri giderek daha fazla kire bulaşır, artık bize yüklenen ve durmadan kökenlere gönderme yapan parmak izinin esamisi okunmaz burada. Derimiz her türlü kökenin, derinliğin kaybolduğu bir yüzeye dönüşür. Kökenlere, köklere gönderme yapan parmak izinin ağacı kökünden sökülür ve derideki yaralar yatay bir düzlemde birbirilerine ve başka bedenlerin yaralarına bağlanarak devasa bir rizom-beden ya da rizom-bellek oluşturur. Herkes yaralıdır çünkü.

‘Bağbozumları’ kitabında söz etmiştik, Fransız Devrimi sırasında örgütlenmeye çalışan terzi kalfalarından. Örgütlenmek için Louvre’un karşısındaki çimenlikte bir araya gelecektir kalfalar. O zamanlar matbu bir kimlik kartı olmadığına göre nasıl tanıyacaklardır birbirlerini? Aralarına ajan sızmasını önlemek, terzi kimliklerini kanıtlamak için iğnelerle delik deşik olmuş parmak uçlarını gösterirler birbirlerine. Çimenlikteki ayrık otları gibi terzi kalfalarını da birbirine yaraları bağlar, yaralarıyla örgütlenirler.

Oysa iktidar, parmak izi ya da avuç içindeki izler gibi doğuştan gelen ve sürekli kökenlere gönderme yapan sabit göstergeler üzerinden sınıflandırmaya çalışıyor bizleri. Geçmişimizin ve geleceğimiz kazındığını düşündüğü sabit beden işaretlerinden falımıza bakıyor. 1 Temmuz'dan itibaren özel hastanelerde ve üniversite hastanelerinde avuç içi yöntemi ile kimlik doğrulaması yapılacağına dair haberler yer aldı basında. İktidar bir taraftan kökenlere işaret eden sabit göstergelere tutunmaya çalışırken, öte yandan bizi birbirimize, kente, doğaya bağlayan yaraları silmeye, bedenlerin belleğini yıkmaya çabalıyor. Bedensel ve kentsel dönüşüm projeleriyle, bedenleri birbirine bağlayan ve deneyimlerin tortulaştığı yaraların kıvrımlarını düzleştirmek için estetik operasyonlara girişiyor. Yarasız ve belleksiz parlak yüzeyler yaratma girişimi. Yaşamak yaralanmaktır halbuki.

Belçikalı sanatçı Berlinde de Bruyckere’nin “Yara” başlığını taşıyan Arter’deki sergisinden çıktığımda bir kez daha yaralandığımı hissettim oysa. Üstelik bu yara yazısını yazacak kadar yaralamıştı sergi beni. Katalog yazısını kaleme alan Selen Ansen “yara motifiyle cisimleştirilen ve simgeleştirilen açıklık”tan söz ediyor: “Bu açıklık, kabukların opaklığını bozan ve içi dışa taşırarak biçimlerin ortaya çıkışını sağlayan bir hareket.” Parmak ya da avuç içi izlerinin sabit göstergeleri değil, yaralarımız birbirine bağlıyor bizleri; yeni biçimler, örgütlenmeler bu yaralardan çıkıyor yüzeye. ‘Kimlikler’ diye sorulduğunda, yaralarımızı gösterelim.

Not: Berlinde De Bruyckere’nin “Yara” başlığını taşıyan sergisi, 26 Ağustos’a kadar İstiklal Caddesi Arter’de izlenebilir.

29 Haziran 2012 Cuma

ÖLÜ METAFORLARLA YOLCULUK


RAHMİ ÖĞDÜL

28.06.2012

İktidarın durmadan bize hazır düşünce kalıpları sağladığını ve bu kalıpları farklı şekillerde yan yan yana getirme özgürlüğü tanıdığını biliyoruz. Oynanan oyun bir lego oyununu andırıyor. Ölü metaforlardan çeşit çeşit kuleler inşa ediyor ve bu kulelerin arasında yine ölü metaforlarla yolculuğa çıkıyoruz; haliyle bizlerin de mevcut formlara monte edilen lego adamlardan farkımız kalmıyor
Ana caddenin kıyısındaki çay bahçesinde oturuyorum, önümden metaforlar geçiyor; hepsi de ölü metafor; çoktan klişeye dönüştükleri için bitkinlik, tükenmişlik duygusu yaratıyorlar bende; binlerce kez kullandığım, çiğnenmekten aşınmış, sakıza dönüşmüş metaforlar. Bildik araçlarla, Taksim, Eminönü, Beyazıt gibi bildik, tükenmiş mekânlara taşıyorlar anlamları, düz bir hat boyunca hep aynı başlangıç noktalarını, hep aynı sonlarla ilişkilendiriyorlar. Daha çok kapatılmışlık duygusu eşlik ediyor bu metaforları kullandığımda.

YAŞAMI DOĞMADAN ÖLDÜRMEK
Modern Atina’da toplu taşıma araçlarına “metaphorai” dendiğini öğreniyorum Michel de Certau’nun Gündelik Hayatın Keşfi kitabından. İşe gitmek, eve dönmek için metaforları kullanıyor insanlar. Türkçeye eğretileme olarak çevrildiğinde metafor sözcüğünün Latince’de ya da Yunanca’da (meta: arasında, ötesine, phora: taşımak, nakletmek) taşıdığı anlamı yitirdiğini görüyoruz. Oysa metafor doğrudan doğruya taşımaya, nakletmeye gönderme yapıyor; insanları, anlamları bir yerden başka bir yere taşıyorlar. Dilsel yolculuklara çıktığımızda kullandığımız araçların önemine de vurgu yapıyor metafor. Kullanıla kullanıla sakıza dönüşmüş ölü metaforlar düz hatlar boyunca, bildik yollardan geçiriyorlar bizi. Basmakalıp bir hayatın basmakalıp metaforları oluyor ne yazık ki. Ara yollara saptıkça karşılaşacağımız alışılmadık şeylerin, sıra dışı olayların uyandırdığı yeni duygulanımları, karmaşık olguları ifade etmede yetersiz kalıyorlar ana yolun toplu taşıma araçları. Ölü metaforlarla yola çıktığımızda yeni karşılaşmalara, yeni duygulanımlara kapatıyoruz kendimizi; yeni bir karşılaşmayı hazır kalıplara tıkmaya çalıştığımızda yaşamı daha doğmadan öldürüyoruz. Yeni yolculuklar, yeni karşılaşmalar yeni metaforları gerektiriyor.

ZİHNİMİZDE TEMİZ BİR SAYFA YOK
Her yer tıka basa ölü metaforlarla dolu; hayatı hep bu basmakalıp düşüncelere, ölü metaforlara, toplu taşıma araçlarının içine tıkmaya çalışıyoruz. Sıkıştığımız zaman taşıma araçlarını değiştirmek yerine, temiz bir sayfa açmaktan söz ediyoruz. Oysa temiz, boş bir sayfanın da bir ressamın tuvali gibi hep hazır düşünce kalıplarıyla tıka basa olduğunu göremiyoruz. Deleuze Duyumsamanın Mantığı’nda “Ressamın beyaz bir yüzey karşısında olduğunu düşünmek hatalıdır” diye yazıyordu. Tuval bomboş, beyaz bir yüzey değildir. Ressamın tuvali de tıpkı gündelik hayatın kendisi gibi zihnimizi kuşatan hazır imgeler, klişelerle doludur. Ressama düşen iş yüzeyi doldurmak değil, öncelikle bu klişeleri temizlemek ve tıkanıklığı gidermektir. Sanatçı bu tıkanıklığı gidermek için boş gibi görünen tuval yüzeyini boşaltmaya koyulur önce; yeni duygulanımlara yer açmak, yeni ifade araçları, formlar yaratmak için bu boşaltma kaçınılmazdır. Hayatın içinde düşünsel manevralar yapabilmek, eyleyen ve düşünen varlıklara dönüşmek için boşluğa, görünmez olana ve dolayısıyla bizi olmadık yerlere taşıyacak yeni metaforlara ihtiyaç duyuyoruz. Verili olanı, basmakalıp düşünceleri yorumlamak yerine yeni partisyonlar yaratmak için boşluklar arıyoruz.

FORMLAR DEĞİŞSE DE MALZEME AYNI
Proust üzerine yapılan bir yuvarlak masa toplantısında Roland Barthes şöyle diyordu: “Eleştirmen, metinde mevcut olan varyasyonları icra edecek geleneksel bir dönemin bir piyanisti değil, fakat daha çok, tıpkı post-serial müzikte olduğu gibi, bir partisyonun yaratıcısıdır artık. Proustçu metin tam da burada üzerinde varyasyonlar icra edemeyeceğimiz aksine yaratabileceğimiz boşluklarla dolu bir çeşit partisyon haline geliyor gitgide.”

Müzikte formel bir teknik olan varyasyon mevcut malzemenin farklı bir formda tekrarlanmasını içeriyor. Verili parçaların, cümlelerin farklı şekilde yan yana getirerek yeni formlar oluşturmaya yönelik bir teknik. Formlar değişse de kullanılan malzeme, yani hazır düşünce kalıpları aynı olduğu sürece yeni bir duygulanım, yaratıcılık için bir boşluk duygusu yaratmıyor bizde varyasyonlar. İktidarın durmadan bize hazır düşünce kalıpları sağladığını ve bu kalıpları farklı şekillerde yan yan yana getirme özgürlüğü tanıdığını biliyoruz. Oynanan oyun bir lego oyununu andırıyor. Ölü metaforlardan çeşit çeşit kuleler inşa ediyor ve bu kulelerin arasında yine ölü metaforlarla yolculuğa çıkıyoruz; haliyle bizlerin de mevcut formlara monte edilen lego adamlardan farkımız kalmıyor.

Nereye baksak ölü metaforlar görüyoruz, zihnimizin içinden ölü metaforlar geçiyor. Ana yolların üzerindeki duraklarda ölü metaforlardan iniyor, ölü metaforlara biniyoruz. Oysa yaşadığımızı duyumsamak ve yeni partisyonların yaratıcılarına dönüşebilmek, öncelikle bu ölü metaforlardan kurtulmaktan geçiyor.

21 Haziran 2012 Perşembe

ALEGORİK BİR TOPLULUK MÜMKÜN MÜ?


RAHMİ ÖĞDÜL

21.Haziran.2012

Alegorik birer nesne haline gelen metalar dünyasında yaşıyoruz artık ve bu metalarla sürekli empati kurmaya çalışıyor, tıpkı Baudelaire gibi kılıktan kılığa giriyoruz.

Tüm toplumsal mutabakatların, tartışmaların, sürtüşmelerin, çatışmaların simgelerin etrafında gerçekleştiğini yaşamın hay huyu içerisinde fark edemiyoruz belki ama simgelere yüklediğimiz anlamlarla kuruyoruz kendi topluluğumuzu, yine başkalarından bu simgeler sayesinde kendimizi ayırıyoruz. Antony P. Cohen ‘Topluluğun Simgesel Kuruluşu’ adlı kitabında toplulukların ister totem, futbol takımı ya da isterse savaş anıtı biçimde olsun, önemli birer simge ambarı olduklarını, bu simgelerin birer akrabalık sisteminin kategorileri gibi işlediklerini söylüyor (çev. Mehmet Küçük, Dost Kitabevi). Bir topluluğu diğerinden ayıran bu simgesel işaretlerdir. Simgelere yüklediğimiz anlamları paylaştığımız ölçüde bir topluluk oluşturabileceğimizi belirtiyor Cohen.

ORTAK BİR DİL YARATMAK: İLETİŞİM
Simgeler genellikle başka şeylerin yerine geçen, başka şeyleri temsil eden şeyler. Birer zihinsel kurgu olan bu simgeler ile birlikte ve bu simgelerin etrafında düşünüyoruz. Bizlere anlam yaratma araçları sağlıyorlar; topluluk yaşantımız, evren bu simgeler sayesinde anlamlı hale geliyor. Ancak simgelerin belirli ölçülerde muğlaklık içerdiklerini, öznel yoruma izin verdiklerini ve bu simgeleri kullananlara yorumsal manevra alanı sunduklarını da ekliyor Cohen. Yani tek bir anlam dayatmadıklarını ve öznelere göre yorumsal farklılıkların ortaya çıktığını, buna rağmen genel, ortak bir dil yaratarak iletişime, dolayısıyla topluluğa imkân sağladıklarını da vurguluyor.

Bizlere yorumlamak için manevra alanı sağlasalar da sonunda üzerinde anlaşmaya vardığımız, topluluklarımızı inşa ettiğimiz bu simgeler parçalansa, simgelerin kendileri, birbiriyle çelişen bir anlamlar yığınına dönüşürse ne olur? Alegori tam da simgenin bu içsel tutarlılığını, merkezi bütünlüğünü bozarak anlamını sonsuzca çoğaltır ve alegorik nesnelerden oluşan bir topluluğun üzerinde anlaşmaya varacağı simgelerin çözülüp parçalandığını görürüz. Dilin kendisi de parçalanır tabi. Peki, alegorik nesnelerin etrafında gerçekleşen böyle bir toplaşmanın bir topluluğu ifade ettiği söylenebilir mi?

SİMGELER ARTIK SONSUZCA ANLAMLARINI ÇOĞALTIR
Walter Benjamin Barok alegorinin simgeleri parçalayıcı özelliğini, merkezi anlamı darmadağın ettiğini keşfeder; barok alegori mitin karşısındadır. Simgenin merkezi bir anlam etrafında yorumlanmasına bozar. Simge artık tek bir şeyi göstermez, sonsuzca çoğaltır anlamını. Barok sanatın görsel ve metinsel anlatılarına baktığımızda mitolojik öğelerin artık başka şeylere gönderme yaptıkları ve bakan kişiye göre bu anlamların da giderek çoğaldığını görürüz. Tek merkezli bir simge düzeneği parçalanmış, onun yerine yolları giderek çatallanan bir labirent almıştır. Simgenin anlamı durmadan çatallanarak simgenin merkezini dağıtmıştır. Simgenin etrafında yorumsal manevralar yapacağımız iç içe geçmiş dairelerin yerine sürekli çatallanarak kendini çoğaltan ve birbiriyle çelişen anlamlarla, bir labirentle karşılaşırız artık.

Toplulukların simge ambarı olduğunu ve kendilerini simgelerle inşa ettiğini belirtiyordu Cohen. Simgenin anlamı sonsuzca parçalanırsa böyle bir topluluk nasıl kuracaktır kendini? Simge insana yorumlaması için bir manevra alanı sağlıyordu. Alegori böyle bir manevra alanına bile tahammül edemez; artık simgenin merkezi etrafında yorum yapmak gibi bir durumun söz konusu olmadığı, hatta karşıt anlamları da içerdiği söylenebilir simgenin; üzerinde hiçbir şekilde anlaşmaya varılmayan kaotik bir durum söz konusu. Simge her türlü yerleşiklikten kurtarmıştır kendisini. Bir yakınlık kurmanın imkânsızlaştığı noktaya dek çekilir anlamlar. Alegori alışkanlıkların yerleşmesine imkân vermez.

ALEGORİCİ META İLE ÖZÜNÜ BULUR
Benjamin metalardan alegorik nesneler olarak söz eder. Barok alegoride anlamların modası hızla değişir, tıpkı metaların fiyatının hızla değişmesi gibi. Metanın anlamı gerçekten de fiyatıdır; meta olarak başka anlamı yoktur. Dolayısıyla alegorici meta ile kendi özünü bulur. Benjamin’e göre Baudelaire metayı – alegorik nesneyi – içeriden deneyimleyen bir alegoricidir. Anlam bakımından içi boşaltılıp, içine yeni bir anlam yerleştirildikten sonra bu anlamın herhangi bir zamanda diğeri yararına kaldırılabilir olması alegorik nesnenin doğasının bir parçasıdır. Metalar bu anlamda alegorik nesneler olarak belirir Baudelaire’in önünde (bkz. Susan Buck-Morss, Görmenin Diyalektiği, Metis).

Bir flaneur (aylak) olarak Baudelaire metanın ruhuyla empati kurmuştur Benjamin’e göre. Bu empatiyi kendi kişisel görünümünü etkileyecek kadar da ileri götürmüştür. Baudelaire’in portresini yapan Coubert onun her gün farklı göründüğünü söyler. Kendini farklı kılıklarda sunar: bazen bir aylak, bazen bir fahişe, bazen bir paçavracı, bazen de bir züppe.

Alegorik birer nesne haline gelen metalar dünyasında yaşıyoruz artık ve bu metalarla sürekli empati kurmaya çalışıyor, tıpkı Baudelaire gibi kılıktan kılığa giriyoruz. Üzerinde anlaşacağımız, tartışacağımız merkezi anlamlı simgeler, kapitalizmle birlikte birbiriyle çelişen anlamlar yığınına dönüşürken bir topluluğun nasıl mümkün olabileceğini yeniden düşünmemiz gerekiyor. 

18 Haziran 2012 Pazartesi

SANATIN MİKRO-HARİTASI: KEMİKLEŞME


RAHMİ ÖĞDÜL

14.HAZİRAN.2012

Sanatçı ve öğretim üyesi Fatih Balcı, geçtiğimiz hafta sonlanan Alan İstanbul’da açtığı Sanat Haritası başlıklı sergisinde Türkiye’nin sanat haritasını çıkarmaya çalışmış. Bu tür haritalandırmalara çok sık rastlansa da Balcı’nın haritası sanat alanında kemikleşmenin mikro-kesitini sunuyor adeta bize

Yeryüzünde bundan beş yüz milyon yıl önce sadece yumuşak dokudan oluşuyordu canlılar. Birden mineralleşme sürecine girdiler ve yeni bir inorganik malzemeyi bünyelerine katınca kemik çıktı ortaya. Daha sonra omurga haline gelecek bu ilkel kemik, yani katı, kireçleşmiş merkezi çubuk hayvanlara çok farklı ortamlarda yeni hareket imkânları sağladı. Jeolojik unsurların içimize sızmasıyla, doğal evrimsel gelişimin sonucu bedenlerimizin dayanak noktası olarak iç iskelete sahip olduk.

Mineralleşme süreci bu kadarla da kalmadı, kültürel evrime taşındı. İnsanoğlu yaklaşık dokuz bin yıl önce kentsel gelişmeyle birlikte kendine bir dış iskelet icat etti. Güneşte kurutulmuş kilden tuğlalarla kendine ev, tapınak ve yerleşim bölgesini dışarıdan gelecek tehditlerden koruyacak surlar inşa etti, dış bir kabuk yarattı kendine. İnsan nüfusunun, konutun ve kentin içine ve dışına yapacağı hareketleri kontrol eden bir yapıydı bu mineral kabul. Kentsel dış iskelet insanların hareketleri dışında başka şeylerin hareketini de düzenliyordu: Nesneler, haberler ve besin.

Yerleşik yaşama geçişle birlikte toplumsal ve kültürel alanlarda daha fazla mineralleşmelere, kemikleşmelere rastlar olduk. Hayatın her alanındaki hareketleri kontrol etmek için kemikleşme en ince çeperlere dek yayıldı. Kemikleşme sadece nesneleri ve bedenleri denetlemekle, düzenlemekle kalmadı, düşüncelerin, kavramların hareketlerini kısıtlar hale geldi. Kemikleşme merkezlerinin çevresinde gelişen sert yapılarla donatıldı toplum.

İKTİDARIN ETRAFINDA KEMİKLEŞEN SERT YAPI
Sanatçı ve öğretim üyesi Fatih Balcı, geçtiğimiz hafta sonlanan Alan İstanbul’da açtığı Sanat Haritası başlıklı sergisinde Türkiye’nin sanat haritasını çıkarmaya çalışmış. Bu tür haritalandırmalara çok sık rastlansa da Balcı’nın haritası sanat alanında kemikleşmenin mikro-kesitini sunuyor adeta bize. Anatomi kitaplarında rastlayacağımız türden kompakt bir kemiğin enine kesitine bakıyoruz sanki. Kemik dokuda karşımıza çıkan aynı yapıyı bu haritada da görmek mümkün. Bir kemik doku osteon olarak tabir edilen iç içe geçmiş dairesel yapılardan oluşur. Osteon’un merkezinde Havers kanalı denilen dairesel bir boşluk vardır ve bu kanalın etrafında yine dairesel olarak dizilmiş osteosit tabir edilen kemik hücreleri yer alır. Bu kadar olur, Balcı’nın haritası kompakt bir kemiğin enine kesitinin neredeyse birebir kopyası. Havers kanallarının içinde ya da çeperinde ülkemizin belli başlı küratörleri yer alırken, bu küratörlerin çalıştıkları sanatçılar ise kanalların etrafında birer kemik hücresi gibi sarmallar oluşturmuşlar. İktidar odaklarının etrafında kemikleşen sert bir yapıyla karşılaşıyoruz.

SANATÇIYI BESLEYEN KANALLAR
Havers kanallarına yakından bakmak gerek, çünkü işin can alıcı noktasını tam da bu kanallar oluşturuyor. Kemik hücrelerini ya da sanatçıları besleyen kan damarları ve sinirler bu kanallarda yer alıyor çünkü. Sanat haritasındaki sanatçıların etraflarında sarmallar oluşturdukları merkezi boşluklarda, günümüzün sanatını ve sanatçılarını besleyen kan damarlarının ve reflekslerini kontrol eden sinirlerin sahipleri, yani sanat hamisi şirketler yer alıyor haliyle. Şirketleşen bir dünyada kültürel hayatın da giderek şirketlerin egemenlik alanına girdiğini ve çok merkezli bir kemik doku gibi hayatının her alanını kemikleştirdiklerini görüyoruz. Sosyal sorumluluk, sponsorluk gibi mekanizmalarla sanatı da kontrol eder hale geldiler. Tüzel bir kişilik olan şirketlerin yasal hükümlülükleri bellidir oysa: başkalarına vereceği zararlara aldırmadan, kendi çıkarının peşinden koşmak ve kârına kâr eklemek. Şirketin bundan başka hiçbir yasal yükümlülüğü olmasa da yaşamı şirketleştirmek, yani şirket yaşam biçimini hayatın kılcal damarlarına dek yaymak için el atmadığı alan kalmadı handiyse. Oysa biliyoruz ki bir tüzel kişilik olarak şirket psikopat bir kişilik sergilemektedir. Bu psikopat kişiliğini kendini yerleştirdiği Havers kanalları aracılığıyla toplumun diğer bireylerine, sanatçılara dek taşımak, bulaştırmak istiyor. Nedir psikopat kişilik?: Kendi öz-çıkarlarının peşinde koşmak, başkalarına karşı samimi bir kaygı hissetmemek; kendi hedefine ulaşmak için her şeyi ve herkesi tehlikeye atmak; herkesi ve her şeyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak; en iyisi benim gibi gösteriş budalalığına girişmek. Şirketlerin kemikleşen ilişkilerle inşa etmek istedikleri bireyleri tanımlıyor bunlar aynı zamanda.

Sanatın haritası da toplumun diğer kesimleri gibi kompakt bir kemiğin çok merkezli mikro-kesitini gösteriyor bize. Merkezinde şirketlerin yer aldığı sarmal yapıların etrafında kemikleşmiş bir sanat haritası. Giderek şirketleşen yaşamın psikopat kemikler yaratacağı korkusuyla bakıyorum haritaya.