26 Mayıs 2011 Perşembe

'FİGÜRAL'İ DUYUMSAMAK



RAHMİ ÖĞDÜL

26 Mayıs 2011

Bakteri-benzeri parçacıklar kaynaşıyor duvarlarda; bazen bir araya gelerek anlamlı formlar yaratıyorlar. Biçim ile biçimsizlik arasında bitimsiz bir diyalog. Charles Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabından sözcükler bir belirip bir kayboluyor kaotik bir çorbanın içinde; “Kaos’tu hepsinden önce var olan” diyen Hesiodos’un sözleri çınlıyor kulaklarımda; aslında kaosun geçmişte kalmadığını, kimliklendirdiğimiz, sabitlediğimiz tüm formların altında, hatta dilin altında bile hâlâ kaosun fokur fokur kaynadığını duyumsuyorum.

BİR GÖRÜNÜP BİR KAYBOLAN TÜMCE PARÇALARI
İstanbul Modern’deki Kayıp Cennet sergisinde sergilenen Büyüteç adlı bu dijital yapıt, İskoçyalı sanatçı Charles Sandison’a ait. Sanatçı, Darwin’in tüm kitabını dijital ortama aktarmış. Bilgisayar modellemesiyle duvara yansıttığı kaotik noktalar arasında bu metinden tümceler, tıpkı kaostan formların ortaya çıkması gibi belirip kaybolurken, yeryüzündeki tüm formların fark kümelerinin bir araya gelmesinden evrildiğini ve durmadan yeni formların ortaya çıktığını görselleştiriyor. Bir görünüp bir kaybolan tümce parçalarını sonuna kadar izleyebilme fırsatım olmasa da kitabının sonlarında yer alan Darwin’in şu sözleri mutlaka duvarlara yansımış olmalı: “Bu gezegen, sabit yerçekimi yasasına göre dönüp dururken, çok basit bir başlangıçtan, sonsuz sayıda en güzel ve en harika formlar evrildi ve evrilmeye devam ediyor.”

KENDİMİZE YARATTIĞIMIZ SEMBOLLER
Dünyayı sabit formlardan değil de durmadan kendilerini edimselleştirerek yeni formlara evrilen fark yığınlarından oluşmuş olarak görmeye başladığımızda, form eski gücünü kaybediyor. Ya da sanat düzlemine geçtiğimizde figür, yerini “figüral”e bırakıyor diyebiliriz. Lyotard, ‘Discours, Figure’ adlı kitabında figüral sözcüğünü figüratifin karşıtı olarak kullanmıştı. Lyotard’a dayanarak figüral sözcüğünü, harf ya da form ile çizgi arasındaki ayrımı aşındıran bir kuvvet olarak tanımlayabiliriz. Şöyle diyordu: “Harf kapalı, sabit bir çizgidir; çizgi ise kapatılmış harfin açılışıdır. Harfi açın, imgeyi, olayı, büyüyü bulursunuz. Çizgiyi kapatın, amblemi, sembolü ve harfi bulacaksınız.” Kuvvet çizgilerinin akışından oluşan bir evrende durmadan çizgileri akıştan kopararak, kapatarak kendimize sabit formlar, semboller yaratıyoruz. Bu sabit formlarla temsil ediliyor, kendi kimliğimizi güvence altına alıyoruz. Oysa form ile çizgi arasında ayrımı aşındıran figüral, biçim ile biçimsizlik arasındaki geçişi bize sanat düzleminde duyumsatıyor.

Francis Bacon üzerine kitabında Deleuze açısından da figüral, figüratifin biçimini bozandır. Figüratif, temsil ettiği nesneyle anlatısal ve tasvir edici bir ilişki içerisinde yer alırken, figür bu temsil öğelerinden yalıtılarak özgür bırakıldığında figürale ulaşıyor. Figüral saf soyutlama olmadığı için bir kalkış noktası olarak hâlâ figürü içeriyor; figür yersiz yurtsuzlaştırıldığında, temsilin kendi üzerine kapanmış çizgilerini kırdığında, kendini oluş kuvvetlerine bıraktığında figüral çıkıyor ortaya (Francis Bacon, Duyumsamanın Mantığı, Norgunk).

KARA DELİKLER VE BEYAZ DUVARLAR
Bacon’ın resimlerinde, özellikle portrelerinde görünmez kuvvetlerce biçimsizleştirilmiş başlar görüyoruz. Bu başlar artık sabit anlamın beyaz duvarına iliştirilecek ya da inşa edilmiş öznelerin kara deliklerine tıkılacak başlar değil. Sabit anlam tarafından yapılandırılmış yüzlerin bozulmasıyla hayvan ile insan arasında bir ayırt edilmezlik bölgesi ortaya çıkıyor böylelikle. Kendilerini kara delikler ve beyaz duvardan kurtarmış figürlerin algılanamaz oluş halini, figürali görünüyor kılmaya çalışıyor Bacon tablolarında.

İstanbul Modern’in duvarlarına yansıyan Darwin’in evrime dair sözlerini, kaotik bir ortaya çıkış olarak düzenleyen Sandison’un dijital işi ile Bacon’ın kaotik kuvvetlerce biçimsizleştirilmiş başlarının oluş halleri birlikte düşünüldüğünde, kaosun yeni formlara yol açan soluğunu hissetmemek mümkün değil. Mevcut formların altında yatan fark yığınlarının kaotik kaynaşması, yeni formlar, kimlikler halinde edimselleşmek için fırsat kolluyor.

Not: Küratörlüğünü Paolo Colombo ve Levent Çalıkoğlu’nun birlikte yaptığı 'Kayıp Cennet' sergisi 24 Temmuz’a kadar İstanbul Modern’de izlenebilir.

19 Mayıs 2011 Perşembe

PSİKOPATLIĞIN YASASI YA DA TİTİVİLLUS



RAHMİ ÖĞDÜL

19 Mayıs 2011

Bize verilen metinleri, durmadan temize çeken iyi öğrencilere benziyoruz, daha doğrusu iktidar tarafından tasarlanmış metinleri. Ne istediğini bilen, düşünerek var olan bir cogito öznesi olduğumuz sanısına kapılsak da postyapısalcı düşünürlerin söyledikleri gibi semiyotik/dilsel bir düzen tarafından inşa edilen ve her an bozguna uğrayan bir özneyiz galiba. Kartezyen cogito mevhumunun tersine, özne kendine dışsal olan göstergeler dünyası tarafından, sembolik düzen tarafından anlamlandırılıyor, özne bu göstergelerle ilişki içinde kuruluyor. İktidarın söylemlerini, metinlerini temize çeken özneler olarak her seferinde bu inşa sürecine dâhil ediliyoruz. Metinleri temize çekerken düşünce tarzımızı, jestlerimizi durmadan iktidarın dayattığı yazı yasasına göre güncelliyoruz.

Kapitalist toplumda boyun eğdirmenin temelde yazıyla ilişkili semiyotik bir boyun eğdirme olduğunu, yaşamın her hangi bir alanında kullandığımız semiyotik tarzları, jestleri bu yazı yasasıyla ilişkilendirmek zorunda olduğumuzu, bu yazı yasasından kaçtığımız takdirde kendimizi özel kurumlarda bulacağımızı belirtiyordu Felix Guattari. Şayet bir jest yapacaksam bu jestin bu yazı yasasıyla ilişkili olması lazım. Jestimiz yazı yasasıyla uyumsuzsa, tutarsızsa ya deli ya da kafası kıyak damgasını yemekten kaçamıyoruz. Tıpkı bir bilgisayar gibi tüm davranışlarımızı dijitalleştiren bir alet bizleri doğru yola getirmek, hizaya sokmak için bedenlerimizi durmadan güncelliyor adeta.

ÖZNE ÜRETME FABRİKASI
Bedenlerin güncelleştirilmesinde, neo-liberal bir öznenin inşa edilmesinde medya önemli işlev görüyor. Özellikle televizyon kanalları özne üretme fabrikası gibi. Değerlerimizi güncelleyen, geçerli değerlerin neler olduğunu gösteren programlarla dolup taşıyor kanallar. Günümüzde liberal toplumun tüm değerleri görsel kültürde yaratılan kurmaca karakterlerle oluşturuluyor önce. Hatırlıyorum da süpermarketlerin yaygınlaşmaya başladığı doksanlarda, TV kanallarında süpermarket yarışması düzenleniyordu; daha sonra bir başka kanalda yeniden gösterime girdi bu yarışma. Yarışmacılar stüdyoda kurulmuş bir süpermarketin içinde, kendilerinden istenen ürünleri bulmak için market arabalarıyla deliler gibi koşturuyorlardı. Yıllarca bakkaldan alışveriş yapmış bir kuşağın tüm tüketim alışkanlıklarını değiştirmek üzere tasarlanmış mekânlar olan süpermarketlerin kodlarını çözecek bireyleri eğitmek görevini televizyonlar üstlenmişti. İktidarın dayattığı metnin gündelik hayatta yeniden üretilmesiyle, düşündükçe değil, tükettikçe var olan özne imal ediliyordu.

Günümüzde ise liberal iktisat kuramının ideal öznesi olan, sadece kendi çıkarının peşinde koşan ve bu çıkara ulaşmak için her yolu mubah olarak gören özne üretimine hız verildiğine tanıklık ediyoruz. Yine yarışma programları bu öznenin imal edilmesinde kullanılıyor. ‘Var mısın Yok musun?’dan Survivor’a transfer olan yarışmacıların çok kısa zamanda nasıl dönüştüklerine, yarışmanın senaryosunun ne tür özneler ürettiğine hepimiz tanığız. Kârını maksimize eden liberal özne ile yine tek amacı kendi çıkarının peşinde koşmak ve bu çıkarı gerçekleştirmek için legal ve illegal her türlü yolu deneyen tüzel kişilik olarak şirketin çakıştırıldığını görüyoruz. Açık söylemek gerekirse, bireyler hızla şirketleşiyor. Yarışmalar, bu hızlandırılmış özne evriminin laboratuarları olarak işlev görüyor.

ŞİRKETLER VE PSİKOPATLAŞAN BİREYLER
Şirketi kâr ve güç peşinde koşan patolojik bir kurum olarak tanımlıyordu kitabında Joel Bakan (Şirket, Ayrıntı Yayınları). Şirketin patolojikliği psikopat kişiliğinden kaynaklanıyor. Bakan, psikopatlığı tanılama listesini çıkarmış psikoloji profesörü Robert Hare’e, bu tanılama listesini şirkete uygulamasını istediğinde tam bir psikopat kişilik çıkıyor ortaya: Şirket sadece ve sadece kendi çıkarlarına bakar ve ötekilere karşı samimi bir kaygı hissetmez. Şirket sorumsuzdur; çünkü kendi hedefine ulaşmak için herkesi, her şeyi tehlikeye atar. Şirketler herkesi ve her şeyi kendi çıkarları için kullanmaya çalışır ve her zaman “bir numarayız, en iyisi biziz” gibi laflar eden bir gösteriş budalasıdırlar. Empati yoksunluğu ve asosyal eğilimler de şirketin temel özelliğidir; davranışları, kendi kurbanlarıyla gerçekten ilgilenmediklerini göstermektedir. Şirketler çoğunlukla kendi eylemlerinin sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmaz ya da vicdan azabı duyamazlar. Şirketler suçüstü yakalandıklarında, büyük para cezaları ödeyip, daha önce yapmış oldukları eylemi yapmayı sürdürürler. Aslında şirket tarafından ödenen para cezaları kazandıkları kârla kıyaslandığında çok cüzidir. Tüm hedefleri, kendilerini olduğundan farklı, halkın hoşuna gidecek şekilde sunmaktır. Psikopatlar, tehlikeli, öz-takıntılı kişiliklerini saklayacak bir maske olarak cazibeyi kullanma yetenekleriyle ün salmışlardır. Şirketler açısından sosyal sorumluluk aynı rolü oynamaktadır. Aslında kendileri dışında hiç kimse, hiçbir şey umurlarında değilken, sosyal sorumluluk sayesinde kendilerini merhametli ve diğerleriyle ilgileniyormuş gibi gösterebilirler.

Bu tanılamadan görüleceği üzere günümüzde psikopat kişiliklerin ekranlarda boy göstermesi boşuna değil. Kişilerin giderek psikopatlaşması, şirketin yasa ile belirlenmiş psikopat kişiliğiyle çakışıyor. Ve iktidar bir kez daha kendi metnine uygun özneler, şirketleşmiş özneler üretmek için kollarını sıvamış durumda. Bizden istenen sadece, ortaçağlarda keşişlerin yaptığı gibi, bu yasal metni gündelik hayatlarımızda temize çekmek. Çoğalttıkları metnin içeriğiyle pek ilgilenmeyen keşişler, harıl harıl metinleri kopyalamaya çalışırlardı. Kopyalarken yapacakları en küçük bir yanlışlık Araf’taki bekleme süreleri arttıracağı için kendilerini tamamen işlerine vermek zorundaydılar. Gelgelelim her seferinde Titivillus denilen bir cin musallat oluyordu başlarına ve hata yapıyorlardı. Aslında Titivillus, metinden uzaklaşıp hayal kurmalarını sağlayan bir cin. İktidarın metinsel boyun eğdirmesinden yakamızı kurtarmak için, Titivillus’a günümüzde de çok iş düşecek anlaşılan.

13 Mayıs 2011 Cuma

HER DAİM HETEROTOPYA: YIKIM 2011


RAHMİ ÖĞDÜL

12 Mayıs 2011

Heterotopya ya da heterotopi bir tıp terimidir aslında: bir dokunun, bir organın ya da beden parçasının olmaması gereken bir yerde oluşması. Tıbbi anlamda, bedene dair beklentilerimizi tamamen alt üst eden anormal bir durum. Bu kavramı toplumsal ve metinsel bedene taşıyan Foucault açısından ise birbirleri ile hiçbir benzerlik taşımayan, tamamen aykırı, heterojen unsurların yan yana gelmesiyle ortaya çıkan bir düzendir; bildiğimiz düzenlerden tamamen farklı olan, bizi şaşırtan, rahatsız eden, adlandırmayı imkânsız kılan alternatif bir düzen.

Heterotopya ötekiliğin yeridir, ötekinin mekânıdır. Diğer yerlerle kurduğu farklılık ilişkisiyle ortaya çıkar onun ötekiliği; bir kültürün içinde ya da kültürler arasında normdan sapanların, aykırı, uyumsuz olanların ötekiliğidir onunkisi ya da bir metnin içine sızan ve bildik sözdizimini darmadağın eden bir ötekiliktir. Foucault, sürrealizme en uzun süre bağlı kalmış olan Renée Magritte’in (1898-1967) resimleri üzerine yazdığı ‘Bu Bir Pipo Değildir’ kitabında metinsel heterotopyadan söz eder: “Bu garip ve sürüklenip giden mekânda garip bağlantılar oluşur, yersiz girişler ortaya çıkar, beklenmedik ve yıkıcı istilalar olur, sözcüklerin ortasına görüntüler düşer, desenleri yalayan ve paramparça eden sözel şimşekler çakar. Klee, göstergelerin zincirleriyle figürlerin liflerini iç içe geçirerek adsız ve geometrisiz bir mekânı sabırla kurar. Magritte ise… mekânın altını gizlice kazar. Ama kelimelerle kazar bu mekânın altını ve perspektifin eski piramidi çökmek üzere olan bir köstebek yuvasından başka bir şey değildir artık” (çev. Selahattin Hilav, YKY).

Kendimizi kolaylıkla, rahat bir şekilde yerleştirdiğimiz, devletçi zihniyetin şeyler arasında akrabalık, yakınlık, benzerlik ilişkilerine göre kurduğu hiyerarşik piramid de benzer şekilde çöker heterotopyada. Yarattığı bu aykırı düzenle heterotopya, ilişkiye girdiği, aralarında yer aldığı öğelerin, toplumsal bedenlerin altını oymaktadır; sürekli piramidleri parçalayarak, yeni yatay bağlantılar kurmamıza, sürekli konum değiştirmemize yol açar; artık kendimizi huzurlu hissetmemizin imkânı yoktur, bastığımız zemin ayaklarımızın altından kayar usulca. Sağduyunun uygunsuz, uyumsuz dediği ayrıksı parçalar arasında yatay bağların kurulmasıyla, sürrealistlerin babası Alfred Jarry’nin dediği gibi canavarlar çıkar ortaya: “Canavarı uyumsuz öğelerin bileşimi olarak tanımlamak adet olmuştur… Ben kendine özgü, tükenmez her güzelliği canavar olarak tanımlarım” diyordu Jarry uyumsuz öğelerin oluşturduğu bütüne gönderme yaparak.

Foucault da Magritte’nin sürrealist resimlerini sağduyu rahatsız eden bu bütünü göstermek için kullanır. Ortaya çıkan bu beklenmedik brikolaj etkisi, temsile dayalı dünya tahayyüllümüzü çökertir. Foucault’nun heterotopya kavramını oluşturmasında sürrealistlerin etkisi çok açıktır; sadece Magritte’in resimlerinden değil, diğer sürrealist metinlerden de etkilenmiştir Foucault. Sürrealistlerin alternatif perspektifler yaratılmasında rastlantısal yan yana gelmelerin gücüne gösterdikleri duyarlılığı heterotopya kavramında da görürüz.

Sürreal olma durumu, rastlantıdan, duygulanımdan ve gayri iradi bellekten oluşan bir dünyanın olumlanmasıdır; hayal gücünün her türlü kısıtlamadan kendini kurtarması, dünyayı olduğundan farklı şekilde, heterojen unsurların şaşırtıcı yan yana gelişi olarak görmektir. Lautréamont, sürrealizmi hazırlayan De Chiro’nun resimlerini, “bir ameliyat masası üstünde bir dikiş makinesi ile bir şemsiyenin rastlantısal olarak bir araya gelmesi kadar güzel” diye övmüştür.

Kent heterotopik mekânlar barındırıyor içinde; normdan sapanların, ötekilerin işgal ettiği bu mekânlar bizi tedirgin ediyor, sıradan algımızı alt üst ediyor. Galatasaray’daki Mısır Apartmanı’nın hemen arkasındaki Akarsu Sokak’ta yer alan, bir zamanlar sokak çocuklarına ve travestilere ev sahipliği yapmış metruk bina böyle bir mekândır. Bugün bu heterotopik özelliğini farklı bir boyuta taşıyarak farklı zaman ve mekânları sanat yapıtlarıyla iç içe geçiriyor, heterojen, ayrıksı öğelerle alışılmışın dışında, farklı bir deneyime kapılarını aralıyor. Kendilerini ülkenin ilk kolektif-avangardları olarak tanıtan Sürrealist Eylem ekibinin yaklaşık bir yıl süren çabalarının ürünü, YIKIM 2011 sergisi bu akşam bu metruk yapıda açılacak. Aralarında sürrealistlerin, anarşistlerin, sitüasyonistlerin de yer aldığı, yurt içi ve yurt dışından otuzun üzerinde sanatçının katkısıyla yaratılan bu heterotopyanın ne yazık ki ömrü çok uzun sürmeyecek. Beyoğlu’nu nezihleştirme sürecinde yıkılıp yerine otel yapılması planlanıyor binanın; dolayısıyla bir taraftan in situ (yere özgü) işlerin çoğunun bu yıkımla birlikte molozların arasında kaybolması, diğer taraftan yeryüzünün kapitalist yıkımı, YIKIM 2011 sergisini çok anlamlı kılıyor. Belki de zamansız, bedensiz, temiz kesim galeri mekânı yerine, farklı zamanları ve bedenleri içeren bu ötekinin mekânını seçtiği için, tüm anlamlandırma düzenimizi yıkıma uğrattığı için bu adı hak ediyor. Nereden bakarsanız bakın: YIKIM 2011.

Not: Yıkım 2011, 12 Mayıs-28 Mayıs 2011 tarihlerinde, pazartesileri hariç her gün saat 13:00-19:00 arasında yaşanabilir. Ayrıca bu sergi çerçevesinde çok sayıda yan etkinlik de düzenlenecektir.

6 Mayıs 2011 Cuma

AÇIK BEDEN-DENİZİNDE SERÜVENLER




RAHMİ ÖĞDÜL

6 Mayıs 2011

Ömrünün çoğunu tarihi yarımada ve çevresinde geçiren biri olarak karşı yakaya geçmek bir serüvene dönüşüyor benim için. Bir denizi aşıyor olma duygusunu, başka bir ülkeye yolculukmuş gibi algılıyorum. Destansı deniz yolculuklarının yarattığı etkiden olsa gerek. Odysseia’da anlatılan serüvenlerde kahraman, denizin oynak, sürekli değişen, serüven dolu düzlemini aşmak zorundadır. Karanın görünürdeki sağlam zemini, yerinden oynamayan referans noktaları, suyun sürekli kıpırtılı yüzeyine ve sabit noktaların yokluğuna bırakır yerini. Bildik bir zeminden, belirsizliğin kucağına atlamak gibidir bu biraz. Argonautlar, Gürcistan kıyısındaki altın posta ulaşmak için Boğaz’ın yılan gibi kıvrılan kıyılarını ve sürekli değişen akıntılarını aşmayı tek başına bir serüvene dönüştürmediler mi? O yüzden kısa süreli olsa bile bir Boğaz yolculuğundan sonra Kadıköy’e her ayak basışımda, mekânın ve hayatın Avrupa yakasından farklı örgütlendiği yeni bir dünyaya, adeta bir Akdeniz adasına giriyor duygusu yaşarım. Biraz abartıyor olsam da küçük çaplı bir deniz destanıdır aslında yaşanan; kahraman yolculuk sırasında yaşadığı (çalkantılı bir ortamda çay eşliğinde kaşarlı tost yemek, martılara simit atmak gibi) zorlu deneyimlerle bir dönüşüm geçirmiştir. Bu arada, Kavafis’in varılan yerin değil de, yolculuğun önemli olduğunu vurguladığı İthaka şiirinin dizeleri de aklından hiç çıkmaz.

KARŞI YAKAYA GEÇMEK
Asma Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz günlerde yer alan ‘Beden ve Halleri’ sergisindeki ses enstalasyonu vesilesiyle tanıştığım Gülsün Toker’in yönettiği Fenerbahçe’deki TKR12 Sanat Evi’nde, yine beden temsillerine dayalı bir serginin açılışı için karşı yakaya geçmem gerekti bu sefer. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden tanıdığım ve halen öğrenimlerini bu kurumda sürdüren heykeltıraş Caner Karakaş, ressamlar Didem Erbaş ve Gizem Nadir’in yapıtlarının yanı sıra, sanatçı Gülsün Toker’in de tuvalleri yer alıyor sergide.

Serginin başlığı her ne kadar ‘Yığın’ olsa da bedeni soyma ve giydirme edimleri arasındaki gerilimi yapıtlarına taşımış sanatçılar; dolayısıyla ortaya erotik sanatın örnekleri çıkmış. Erotizm, çıplaklık ile giyiniklik arasındaki geçişe imkân veren bir durum; salt örtülü ya da salt çıplak bir bedenin erotikliğinden söz etmek zor. Örtme ve açma arasındaki geçişlerle yaratılıyor erotik duygu. Bedenin yüzeyi bu geçişlerin yarattığı dalgalı bir denize dönüşüyor. Aynı şekilde izleyenlerin bedenine de yansıyor bu dalgalanmalar. Örtme ve açma edimlerinin yarattığı dalgalanmaların yanı başında, bedendeki dip akıntılarının yüzeyde anaforlar, şiddetli akıntılar halinde tezahür ettiği duygu dalgalanmaları da var tabii. Ve bedenin bu dalgalı hali bir tür serüven gibi, sonunda kahramanın kendi ve başkalarının bedenine dair deneyimler kazandığı, başka bir şeye dönüştüğü bir beden serüveni gibi de yaşanabiliyor.

DUYGU DALGALARI
‘Yığın’ sergisinde ağırlıklı olarak figüratif sanatlardaki erotik Hıristiyan imgelerine göndermeler var. Caner Karakaş’ın ‘Vecd’ adını taşıyan heykeli, barok heykel sanatının zirvesini temsil eden Bernini’nin Azize Teresa heykeliyle bir tür diyaloga girişiyor adeta. İlahi aşkla kendinden geçen azizenin yüzündeki duygu dalgalanmaları ile Karataş’ın kendini tatmin eden kadın heykelinin yüzündeki ifade neredeyse aynı. Azizenin vecd hali, giysisinin kıvrımlarıyla çoğaltılırken, Karakaş’ın çıplak heykelinde bu kıvrımlar yatak ve yastıklara taşınmış. Didem Erbaş ise günümüzün Madonna ve Magdalene’lerini tuvallerinde yeniden üretmiş. Gizem Nadir’in resimleri, kadın bedenindeki örtme ve açma edimlerinin izleyicide yarattığı duygulanımları sorguluyor. Gülsün Toker ise sürekli akış halinde olan ve gittikçe hızlanan bir hayatın bedenler üzerindeki etkilerini, bir tür hız erotiğini yansıtmış tuvallerine.

İKİ TÜR EROTİZM
Sanat felsefecisi İtalyan Mario Perniola, Batı’daki figüratif sanatlardaki erotizmin Hıristiyanlıkla birlikte yeni bir dinamizm kazandığını belirtiyor. Aziz Paul’un İncil’de yer alan kelamından yola çıkan 15. ve 16. yüzyıl sanatçıları erotik sanatın başyapıtlarını üretmişlerdi. “Eski doğayı sırtınızdan çıkardınız ve yaratıcının imgesiyle birlikte, bilgi bakımından yenilenmiş yeni doğayı geçirdiniz sırtınıza” diyordu Aziz Paul. Dolayısıyla iki tür erotizmden söz etmek mümkün: ilk edimden, yani giysileri çıkarma işleminden 16. yüzyılda Reformasyon ve Mannerizm erotiği, ikinci edimden, yani giydirmeden ise Karşı-reformasyon ve Barok erotiği ortaya çıktı. ‘Yığın’ sergisi, günümüz erotik bedenleriyle 16. yüzyıl erotizmine saygılarını sunuyor bir bakıma.

RENKLER DENİZİ
Bedenin dalgalı doğasından yola çıkan, kendi bedeniyle birlikte izleyicilerin bedenini de süreçselleştiren sanatçı Ali Dolanbay’ın Art Bosphorus Çağdaş Sanat Fuarı açılışında gerçekleştirdiği performansını da burada anmak gerek (Fotoğraf: Teena Lange). Açık havada yere serili devasa bir tuvalin üzerine yerleştirdiği buz kalıplarını boyayan sanatçının işini bitirmesinden sonra, hep birlikte doğanın neler yaratacağını izlemeye koyulduk. Buzların yavaş yavaş erimesiyle, tuvalin üzerinde hareket halindeki, sürekli biçim değiştiren bir renk denizi çıktı ortaya. Sonunda tuval kuruyunca ortaya çıkan formların, lekeler halinde donuk birer kalıntıya dönüştüğüne tanık olduk. Beden de kendisini sabitlediğinde, dondurduğunda kupkuru bir lekeye (kimliğe) dönüşmüyor mu zaten? Bedenin açık denizlerinde serüvenler bitmiyor; dipteki akıntıların yüzeyde ne tür anaforlar yaratacağını, başka beden-denizlerin birbirine karıştığında nelerin olabileceğini hâlâ tam olarak kestiremiyoruz.

Not: ‘Yığın’ sergisi, Fenerbahçe TKR12 Sanat Evi’nde 30 Mayıs’a kadar izlenebilir.

28 Nisan 2011 Perşembe

KÜLTÜREL KODLARI ÇÖKERTMEK



RAHMİ ÖĞDÜL

28 Nisan 2011

Kültürel kodları ters yüz ederek, bozarak, bize dayatılan mesajların arkasında yatan politik gerçekliği görünür kılmaya çalışan eylemcilerin eylemlerine tanıklık ediyoruz son zamanlarda. Eski bir taktik olsa da hâlâ iş görüyor. Ankaralı Küf Project ekibinin, alt geçitlerle kenti köstebek yuvasına çeviren, insanlar için değil de taşıtlar için bir kent tasarlayan belediye uygulamalarını gözler önüne serdikleri eylem ana haber bültenlerine taşınmıştı. Kuğulu Park alt geçidinin girişindeki belediye logosunun tam üstüne (belki de Duchamp’tan esinlenerek) bir pisuar yapıştırmış ve Büyükşehir yazısının tam karşısına “Küçük 1 Lira” yazısını eklemişlerdi. Ankara’nın, son yıllarda yapılan dönüşümlerle kanalizasyon kenti görünümü alması, bundan daha iyi ifşa edilemezdi herhalde. Yine geçtiğimiz günlerde Emek Sineması’nı geri almak için İstiklal Caddesi’nde eylem yapan ve eylemlerini Demirören Avm içinde sürdüren grubun taşıdığı bir döviz kültürel kodları ters yüz ediyordu. Beyoğlu Güzelleştirme Derneği’nin semti pazarlamak için icat ettiği “Beyoğlu Lavanta Kokuyor” reklam mesajı, eylemciler tarafından “Beyoğlu Avanta Kokuyor” a dönüştürüldüğünde, bir semti ya da bir kenti estetize etmeye, markalaştırmaya yönelik tavrın arkasındaki ticari pis kokular görünür hale geliyordu.

SEMİYOTİK BOYUN EĞDİRME
Devlet ve şirket iktidarının kendi ücretli semiyotikçilerine (reklamcılarına) hazırlattıkları bu tür mesajların, imajların bombardımanı altında yaşıyoruz. Felix Guattari, günümüzde kapitalist iktidarın semiyotik boyun eğdirmeye dayandığına işaret ediyor: “Bugün kapitalist iktidar, polis ya da açık fiziksel baskı kullanımından daha çok, semiyotik boyun eğdirmeyle iş görüyor” diyordu bir söyleşisinde. Yerden göğe kadar haklı. Kamusal alandaki reklam panolarından, TV ekranlarından durmadan, tek taraflı mesaj akışına maruz kalıyoruz. Bize bir şeyler satmaya çalışan, kimlikler dayatan bu mesajlar aslında bir hayat tarzının, kapitalist hayat tarzının yerleşmesi konusunda, şiddet kullanmadan ikna etme gücüne sahip. Çoğumuz bu mesajları verili bir gerçekmiş gibi hiç sorgulamadan kabul ediyor, dayatılan bu dilin içinde hareket ediyoruz. Kısacası, gündelik hayatta şirket gibi, devlet gibi konuşur, düşünürken buluyoruz kendimizi.

Oysa yazının başında sözünü ettiğim eylemciler, bu mesajları içeriden bozarak, bize gösterilen ile bizden saklanan arasındaki boşluğu görünür kılmaya çalışıyorlar. Arzularımızı kapitalist ilişkiler doğrultusunda kodlamaya çalışan mesajları, semiyotiği içeriden çökertmeye girişerek bir tür semiyotik terörizm yaratıyorlar. Batı’da bu tür eylemlere ‘Culture Jam’ adı veriliyor. ‘Jam’ sözcüğünü, artık gündelik hayatımıza girmiş olan, dinlenmeyi önleyen sinyal kesici araçlar, jammer’lardan hatırlayacaksınız: bir alıcı-verici sisteminde aradaki iletişim ortamını kesen, vericiden alıcıya gönderilen sinyalleri bozan, karıştıran bir alet. Culture Jam’in isim babası, San Franciscolu ses kolajı grubu Negativland; Jamcon’84 albümlerinde “ustalıkla yeniden düzenlenen reklam, izleyiciyi, şirketin asıl niyetini dikkate almaya yönlendirir” diye yazıyorlardı. Culture Jam eylemine girişenler de hedef kitleye gönderilen bu tek taraflı akışı bozmaya, reklam dilinde küçük oynamalarla bize dayatılan kültürel kodları çökertmeye çalışıyorlar. Reklam panolarındaki mesajlar üzerine yaptıkları eklemeler ya da reklam filmlerini yeniden çekerek gerçekleştirdikleri anti-reklamlar bir tür détournement olarak işlev görüyor. Bu yüzden bu kültürel kodları bozucu tavrın 1950’lerdeki Sitüasyonist Enternasyonal hareketinden kökenlendiği söyleniyor.

Türkçeye saptırma ya da yoldan çevirme olarak çevrilebilen détournement, Sitüasyonistlerin kullandığı oyuncul taktiklerden biri. Kapitalizmin kendi söylemini tersine, kapitalizmin aleyhine dönüştürmek olarak tanımlanabilir. Ellilerde sitüasyonistlerin kullandığı bu taktik 1970lerde punklar tarafından yeniden kullanıldı ve 1980lerdeCulture Jam eylemcilerine esin kaynağı oluşturdu.

SİSTEMDEKİ ÇATLAK
Karşı-reklamlar üreten Adbusters dergisinin editörlerinden Kalle Lasn ‘Kültür Bozumu (Culture Jam), Sonumuzu Hazırlayan Tüketim Çılgınlığından Kurtulmanın Yolları’ başlığını taşıyan kitabında “Şirketler reklam yapar, kültür bozucuları ise karşı reklam” diye belirtiyor (çev. Cem Pekman ve Ahmet Ilgaz, Bağımsız Yayınlar, 2004). Kültür bozucuları, tek taraflı mesaj akışı karşısında, reklamların dilini saptırarak, kapitalist mesajlara yine reklam diliyle yanıt verdikleri bir diyalogu sürdürüyorlar. Dil içinde gerçekleştirdikleri parodik, oyuncul dönüştürmelerle, saptırmalarla sistemde bir çatlak yaratmaya, kodlanmış arzuları serbest bırakmaya çabalıyorlar. Ne var ki kültür bozucuların ürettikleri bu karşı reklamların çoğu kez şirketler tarafından yine kendi reklamları olarak kullanıldığı da bir gerçek. Sadece dil içerinde, dil oyunlarıyla yapılan muhalefetin sistem tarafından evcilleştirildiği, saptırmanın, şirketler tarafından yeniden saptırıldığı ve bunun sonu gelmez bir oyuna dönüştüğü görülüyor. İktidar odaklarının semiyotik boyun eğdirmeyle iş gördüklerini bilmek ve bu semiyotiği çökertmek önemli olsa da yeterli olmadığı, Barbara Kruger gibi Culture Jam hareketinden etkilenmiş sanatçıların işlerinden malum.

21 Nisan 2011 Perşembe

ALLA BENİ PULLA BENİ: GÜNDELİK GERÇEKLİK VE SANAT



RAHMİ ÖĞDÜL

21 Nisan 2011

İstiklal Caddesi’nin başında, vitrin içinde kocaman bir kadın ayakkabısı heykeli tüm cazibesiyle karşılıyor bizi; İstanbul Shopping Fest’in kentimize armağanlarından; bu fetiş nesnesine tapınmamak için zor tutuyoruz kendimizi. Tüketim çılgınlığını körüklemek üzere düzenlenen bu sözde festivalden habersiz biri, bu nesneyi kolaylıkla bir sanat yapıtı sanabilir. Haksız da sayılmaz; zira sanat nesnesi ile kullanım nesnesi arasında fark giderek silindi. Duchamp’ı ve hazır nesnelerini yeniden keşfeden kavramsal sanatçılardan Hollandalı Stanley Brouwn, 1960 yılında, Amsterdam’daki tüm ayakkabı mağazalarının vitrinlerini kendi sergisi olarak ilan etmemiş miydi? Artık tüm kullanım nesneleri ya da hazır-nesneler birer sanat nesnesi muamelesi görmeye başlamıştı. Oysa icat ettiği hazır-nesneyle estetik olgusunu yerle bir etmeyi amaçlayan Duchamp, ortaya çıkan Yeni Gerçekçilik, Pop Sanat, Asemblaj gibi adlarla anılan bu yeni-dadacıların hazır-nesnelerde estetik güzellik bulmasına çok bozuluyordu: “Şişeliği ve pisuarı meydan okumak için suratlarına fırlatmıştım, ama bak onlar bunları estetik açıdan övüyorlar” diye yakınıyordu bir dostuna.

SİSTEMİN ÜRETTİĞİ HAZIR İMGELER
Avangardın yıkıcı etkisinden arınan Yeni Dadacılar tamamen kitle kültürü içinde hareket ederken buldular kendilerini. İngiliz pop akımının öncülerinden Richard Hamilton, “güzel-sanat-olarak-pop, kitle kültürünü temellük etmesiyle aynı zamanda sanat karşıtıdır da. Bu anlamda dada gibi yıkıcı değil, yaratıcıdır; Pozitif Dadadır” diye ilan ediyordu. Mevcut gerçekliği onaylayan, hayal güçlerini bir anlamda iptal eden ya da mevcut gerçekliğin hizmetine sunan yeni avangardlar, eski avangardların bir özgürleşme projesi olarak tasarladıkları sanat-hayat bütünleşmesini gerçekleştirmişlerdi; ne var ki bu proje, özgürleştirici amaçlar doğrultusunda değil, kapitalist anlayışın koşullandırdığı kültür endüstrisinin dayatmaları doğrultusunda hayata geçirildi. Reklam estetiğini, sistemin ürettiği hazır imgeleri işlerinde kullanan pop sanatçılar, kullanım nesnelerini fetişleştirerek tüketici öznenin inşasına büyük katkı sağladılar.

Pozitif Dada olarak pop sanat ya da Donald Kuspit’in daha kapsayıcı terimini kullanırsak post-sanat, tamamen sıradan olanın sanatıdır. Kuspit post-sanatı, ne kiç ne de yüksek sanat olarak, bu ikisinin ortasında duran, gündelik gerçekliği çözümlermiş gibi yaparak aslında onu allayıp pullayan sanat olarak tanımlıyor (bkz Sanatın Sonu, Metis). Post-sanat gündelik gerçekliğe eleştirel yaklaştığını iddia etse de, aslında farkında olmadan gündelik gerçeklikle gayet uyum içinde kalıyor. Post-sanatta, yaratıcı hayal gücü ile malzeme olarak kullanılan sıradan gerçeklik arasındaki fark bulanıklaşıyor. Toplumsal malzemenin, gündelik gerçekliğin mekanik bir röprodüksiyonunun yapılması, hayal gücünün bir başarısı sanılıyor. Gelgelelim, araç olarak kullandığı şeye benzemekten yakasını kurtaramıyor postsanat. Buna en iyi örnek, Barbara Kruger’in “Alışveriş yapıyorum, o halde varım” ifadesini taşıyan, sentetik kumaş üzerine serigrafi tekniğiyle ürettiği işi olsa gerek. Medyadan seçtiği hazır imgeleri, reklam dilini kullanarak tasarladığı mesajlarla yeniden dolaşıma sokan Kruger, Dekart’ın bilinçli özne tanımını ters yüz ediyor, tüketim toplumunun parçalı, tükettikçe kendini inşa eden bilinçsiz öznesini ironik biçimde sorguluyordu işinde. Oysa bu ifade ironik olarak değil, gerçek bir ifade olarak anlaşılmış, çok geçmeden alışveriş torbalarının üzerinde yerini alarak tüketim toplumunun sloganı haline gelmişti.

Tüketim toplumuyla kol kola ilerleyen kültür endüstrisinin İstiklal Caddesi boyunca yerleştirdiği vitrinler ve devasa alış veriş torbaları arasında yolumu bulmaya çalışırken, sanat galerilerinin de bu festivale katkı sağladığını düşünmeden edemiyorum. Arter’in vitrininde, bir yer söylencesiyle pekiştirilmiş kadın şapkaları satışa sunuluyordu uzun zamandan beri. Galatasaray’daki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin vitrininde de rengârenk kadın çantaları dikkatli gözlerden kaçmıyor: Handan Börüteçene’nin 16 Nisan’da başlayan ve 24 Nisan’da sona erecek sergisinin son ürünleri. Sanatçı savaş olgusuna dikkat çekmek için 2002, 2003 ve 2004 yıllarında gerçekleştirdiği üçlemesini, bu sergiyle sona erdirecek. Sentetik kumaş üzerine bastığı, tarihin farklı dönemlerindeki savaşları gösteren savaş tablolarının röprodüksiyonlarına, medyadan devşirdiği hazır imgeleri, günümüz savaş görüntülerini teyellemiş. Savaş görüntülerinin yayını sırasında TV ekranlarının altından akan finans ve borsa verileri de bu reprodüksiyonların bordürlerini oluşturuyor. Daha önceki sergilerinde bu işlerini yemek masası örtüsü, yatak örtüsü, koltuk ve sandalye kılıfı olarak sergileyen Börüteçene, savaş olgusunun tüm şiddetine rağmen görünmezleştiğini, sıradanlaştığını, ekonominin ve dolayısıyla gündelik yaşamın bir parçası haline geldiğini vurguluyordu. Son sergisinde ise galeri mekânına getirdiği iki çanta ustası, duvarlarda asılı duran bu işlerini parçalara ayırarak, tezgâhlarında kadın çantalarına dönüştürmekle meşgul ve çantalar satılmak üzere galerinin vitrininde sergileniyor.

MEVCUT GERÇEKLİĞİ ÇÖZÜMLERKEN
İlk bakışta savaş karşıtı, politik bir sanatsal tavır olarak algılansa da, aslında mevcut gerçekliği olumlayan, çoğaltan bir yanı var bu serginin. Savaş tabloları röprodüksiyonları üzerine iliştirilen hazır savaş imgeleri estetik nesneler üzerinden dolaşıma girdikçe, eleştirel tavrın gözden kaybolacağı, yerini çantaların piyasa değerine bırakacağı kesin. Mevcut gerçekliği çözümlerken, onu allayıp pullamaktan kaçamıyoruz galiba. Kollarında sanatçının imzasını taşıyan çantalarıyla şık kadınlarımız, savaş görüntülerini estetikleştiren bir tavrın kurbanına dönüştüklerinden habersiz, hem sanatsever hem de savaş karşıtı oldukları sanısına kapılacaklardır kolaylıkla.

Not: Handan Börüteçene’nin ‘Sessizlik Bozulmasın Diye Çiçekler Kokularını Salmadı” sergisi bu Pazar günü sona eriyor. Sona erdiğinde tüm işler çantalara dönüşmüş olacak.

15 Nisan 2011 Cuma

BEDENİN EV HALLERİ



RAHMİ ÖĞDÜL

14 Nisan 2011

Ev, tüm yaşanmışlığıyla, barındırdığı tarihle kirli bir mekândır; anılarla, kişisel eşyalarla, duvarlardaki lekelerle, bedensel döküntülerle zamanın izlerini çoğaltır durmadan. Bedenin bir protezi, bir eklentisi gibidir; mekânları tamamen bedensel işlevlere göre örgütlenmiştir. Ev içi mekânların örgütlenmesinin tarihi, aynı zamanda bedenin kirli tarihidir. İnsanların yerleşik düzene geçişlerinden bu yana beden-mekân ilişkisi üzerinden tüm bedenin toplumsal tarihini okumak mümkündür. Her tarihsel dönem, kendine özgü beden anlayışı ve bu bedene denk düşen konut tipine göre ayırt edilebilir. Günümüzde, uzmanların tasarladığı bir giysi gibi, hazır-giyim ya da haute couture evlerden söz edebiliyoruz mesela.

Oysa ev, doğal olanla, hayvani olanla bağlantılar içeren, içeriden dışarı doğru bedenlerimizle gerçekleştirdiğimiz bir inşa sürecidir aslında. Küçümsediğimiz, dönüştürmeye çalıştığımız gecekondular tam da böyle bir süreci gösteriyor bize. Bedenin gereksinimlerine göre içeriden dışarı doğru gelişen yapısıyla gecekondu, Michelet’in anlattığı kuşun yuvasını yapmasına nasıl da benziyor: “Kuş, hiç aleti olmayan bir işçidir… Onun kullandığı tek gerçek alet kendi bedenidir; malzemeleri bastırıp sıkıştıran, onları bütünüyle uysallaştıran, ortaya çıkan bütüne baş eğdiren göğsüdür” diye yazar Michelet (aktaran Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası, Kesit yayıncılık). Erkek kuşun dışarıdan topladığı çeşitli malzemeleri dişi kuş kendi bedeniyle, göğsüyle bastırarak keçeleştirir. Yuvanın içinde bir merdane gibi sürekli dönerek içeriden dışarı doğru biçimlendirir yuvasını. Yuva bedenin biçimini alır. “Ortaya çıkan ev, kuşun kendisidir, kendi biçimi ve dolayısıyla çabasıdır; çektiği acıdır” diye ekler Michelet.

Hazır bulduğumuz kabuklara benzeyen günümüz konutlarıyla kurduğumuz ilişki düşünüldüğünde, kuşlardan daha çok keşiş yengeçlerine yakın duruyoruz galiba. Keşiş yengeçleri, bedenlerinin yumuşak arka kısımlarını korumak için buldukları boş deniz kabuklarının içine yerleşir ve kabuk dar geldiğinde, yeni ve daha geniş bir kabuğa taşınırlar. Keşiş yengeçleri gibi, bedenlerimizin gelişen gereksinimlerine göre yeni kabuklara taşınıyoruz durmadan. Bize dayatılan bir dış kabuk olarak evleri yine de olabildiğince içeriden, bedenlerimizle uysallaştırıyor, dışarıdan toplayıp eve getirdiğimiz malzemeleri bedenlerimizle ezerek keçeleştiriyor, bu kabuğu bir yuvaya dönüştürmeye çabalıyoruz. Ev, bedenlerimizin izini taşıdığı, bedenlerimizle keçeleştiği, kirlendiği ölçüde yuvaya dönüşüyor.

Terk edilmiş konutlarda geçmiş yaşamların gölgeleri, kokuları sinmiştir her tarafa. Eve yeni taşınanlar, eski sahiplerine ait beden izleri silmek için büyük çaplı tadilata girişirler hemen. Başka bedenlere ait yazıları silmek, kendi bedenleriyle yeniden yazmak isterler evlerini. Başka bedenlerin halden hale geçtikleri mekânları kendi halleriyle yeniden kurmaya, kendi bedenleriyle keçeleştirmeye çalışırlar.

MEKANA SİNMİŞ GEÇMİŞ YAŞAMLAR
Asmalımescit’teki Asma Sanat Galerisi’nde ‘Beden ve Halleri’ başlığını taşıyan ve küratörlüğünü Özlem Ekin Teker’in yaptığı bir sergi yer alıyor. Genç bir küratörün genç sanatçılarla kotardığı bu sergide beden temsilleri, mekânın içine sinmiş geçmiş yaşamların izleriyle karışıyor. İdeal galeri mekânıyla, Brian O’Doherty’nin deyişiyle “beyaz küp” ile hiç uyuşmayan, ev olma durumundan, eski bedenlerin mekânda bıraktıkları izlerden henüz kurtulmamış bu galeride sergilenen yapıtlar, hesapta olmayan duygulanımlara yol açabiliyor. O’Doherty’nin vurguladığı gibi ideal galeri mekânı, sanat yapıtının “sanat” olarak algılanışına engel oluşturan her türlü öğeyi dışlayan mekândır. Bedenin ve zamanın her türlü izi yok edilmiştir burada; bembeyaz duvarları, pürüzsüz, temiz yüzeyleri olan estetik, steril bir mekanla karşılaşırız. Sergiyi izlemeye gelen insanların bedenleri bile bir fazlalık gibi durur. Gözlerin ve zihnin girmesine izin verilir ama bedenin kendisi, yapıtların sanat statüsü kazanmasında bir engel teşkil eder gibidir. Yapıtlarla gözün arasına giren başka bedenler yapıtın tüm anlamını değiştirebilir. Asma Sanat Galerisi’nde ise araya giren bedenler dışında, mekâna eski bedensel deneyimlerin kirliliği sinmiş. Bu yüzden sanat yapıtlarına, mekânın yaşanmışlığı, tarihi bulaşıyor ve sergi kavramıyla birlikte yapıtları çok farklı düzeylerde algılamaya başlıyoruz. Beyaz küp içinde pürüzsüz yüzeyler olarak kurulan beden temsilleri, bu sergide mekânla birlikte pürüzleşiyor.

EVİN MAHREM ALANININ TEMSİLİ
Sergide yer alan sanatçı Güneş Bulut ‘iki adet vesikalık fotoğraf’ adlı yağlı boya tablosunda, fizyognomistin didik didik ettiği, bize kimliğimizi kazandıran vesikalık fotoğraflarımızın dışladığı beden kısımlarını görünür hale getirerek, tersten bir vesikalık yaratmış. Kameranın karşısında poz veren birey, yüzüne en katı, donuk ifadeyi yakıştırırken, fotoğraf karesi dışında kalan beden parçalarına gerekli özeni göstermez aslında. Vesikalıkta beliren yüz kamusalı, bedenin görünmeyen kısımları ise evin mahrem alanını temsil ediyor. Kıymet Daştan, ‘Gidiyorum’ adlı işiyle yer alıyor sergide. Perdeye vurmuş iki insan gölgesi, mahrem hayatı bir gölge oyununu olarak sunuyor dışarıya. Küçük bir valiz olarak tasarladığı ev ise her an taşınabilecek geçici meskene vurgu yapıyor. Gülsün Toker, serginin inşası sırasında kaydettiği çekiç sesleriyle bir ses yerleştirmesi gerçekleştirmiş. Dilan Bozyel’e ait, yarı çıplak yatağa uzanmış ve kafasına kese kâğıdı geçirmiş kadın fotoğrafının altında ‘ben bir hiçim’ yazıyor. Yuşa Yalçıntaş’ın tavana astığı kâğıt çocuk figürlerinin gölgeleri duvara vuruyor. Ayrıca Güneş Güven, Nurgül Öztürk, Seda Aytar, Serpil Odabaşı, Sezer Arıcı’nın yine bedenin hallerini yansıtan işleri yer alıyor sergide.

Henüz ev olmaktan çıkmamış, hala evin izlerini taşıyan bir mekânda yapıtlar beyaz küpte olduğu denli sanat statüsüne ulaşıyor mu gerçekten? Modernizmin yarattığı beyaz küp tamamen zamansız ve bedensiz bir mekân olarak, içine konulan her şeyi otomatikman bir sanat yapıtı statüsüne ulaştırma gücünü taşıyor. Oysa yaşanmışlıkların odalardan, duvarlardan sızarak mevcut sanat yapıtlarına bulaştığı bir ortamda sergilenen beden temsilleri, evi bir zamanlar işgal etmiş ev ahalisinin bedenleriyle karışarak tüm mekânı geçmişiyle birlikte bir sanat yapıtına dönüştürüyor.

Not: Beden ve Halleri sergisi 24 Nisan’a kadar Asma Sanat Galerisi’nde izlenebilir.