28 Ocak 2010 Perşembe

DÜZÜLKE’NİN GEOMETRİSİ


RAHMİ ÖĞDÜL

28.OCAK.2010

Edwin A. Abbott Düzülke’yi(Flatland, 1884) Viktoryen değerler sistemine yönelik bir hiciv olarak kaleme almıştı (Ayrıntı Yayınları); kitabın kapağını açar açmaz, toplumsal sınıfların geometrik şekillerle temsil edildiği iki boyutlu, yassı bir ülkede buluyoruz kendimizi; Toplumun en alt tabakasını oluşturan askerler ve işçilerin en dar açılı ikizkenar üçgenlerle, orta sınıfı teşkil eden esnafların eşkenar üçgenlerle, meslek sahibi erkekler ve kibar beyefendilerin kare ya da beşgenlerle, soyluların altıgen ve soyluluk derecesine göre kenarları giderek artan çokgenlerle ve en üstte yer alan din adamlarının ise dairelerle temsil edildiği geometrik bir dünyadır burası. Antik ve ortaçağlarda sayı ve geometriye yüklenen gizemli değerler hiyerarşisinin, moderniteyle birlikte ortaya çıkan toplumsal tabakalaşmaya yansıtıldığı bir dünyanın tasvirini sunuyor bize yazar; modernitenin hayatı geometikleştirdiğini ima ediyor.

Bir başka İngiliz yazar John Fowles, 1976’da yayınladığı Ağaç (Afa Yayınları) adlı deneme kitabında geleneksel kentlerle modern kentleri karşılaştırıyor; hayatın ve insanın nasıl da geometrik hale geldiğinden yakınıyordu: “Kent ve kasabaların daha eski ve daha plansız mahalleleri tamamen bir ormanı andırır; özellikle de içimizden geçiş biçimleriyle, kendilerini ortaya koyuş tarzlarıyla, yolumuzu kaybettirmeleriyle, açılmaları ve kapanmalarıyla, şaşırtmaları ve memnun edişleriyle.

Yirminci yüzyıl mimarisinin birçok aptalca hatası içinde en aptalca olanı, gösterişli kent planlamasında bu eski modeli unutmak olmuştur. Geometrik ve doğrusal kentlerin insanları, geometrik ve doğrusal olur; ahşap kentlerin insanlarıysa daha insan gibi insan olur.”

Fowles aslında ormanı andıran tüm kıvrımlı yapısıyla, labirentimsi doğasıyla bir yeri, doğal ve toplumsal kuvvetlerin etkileşime girdiği geleneksel bir mekânı tarif ediyor ve sermayenin silindiriyle bu yerin geometrik bir düzleme, bir uzama dönüştürülmesinden kaygı duyuyordu. Günümüzde küreselleşmenin radikal bir ötekisi olarak ortaya çıkan yerler ne yazık ki kapitalist girişimci ruhun yıkıcı etkisi ve soyut bir ilerleme mevhumuyla birlikte yok edilirken, yeryüzü de giderek kıvrımlarını yitirerek bir düz ülkeye dönüştürülüyor (bu cüretkâr kapitalist ruh, çoban çocuk temalı bir banka reklamında, etrafındaki doğayla birlikte bir köyün nasıl yok edildiğini ve gökten zembille modern bir kentin nasıl indirildiğini ballandıra ballandıra anlatabiliyor mesela). Doğal ve fiziksel çevrenin, Fowles’in deyişiyle insanı insan yapan yerlerin yıkılması aynı zamanda toplumsal belleğin yıkılmasıdır da. Tarihselliği, doğayı, toplum ilişkileri barındıran kıvrımlı yerlerin düzleştirilmesiyle birlikte her türlü ilişkiden, bellekten arındırılmış, soyut düz ülkeler kaplamaya başladı yeryüzünü; sadece hız yapabileceğimiz otobanlar. Ve haliyle bu geometrik, soyut mekânların insanları da tıpkı Abbott’un Düzülkesi’nin sakinleri gibi çeşitli geometrik kimlikler taşıyabiliyorlar.

Beyoğlu Akbank Sanat’ta yer alan sanatçı Claude Closky’nin “Yazı mı Tura mı” başlıklı sergisi, hızın düzleştirdiği bir dünyaya dair hızlı ve gelip geçici imgeler sunuyor bize. Serginin girişindeki A Flat World (Düz Bir Dünya) adını taşıyan yapıtında sanatçı, bir masanın üzerine serdiği, kuşbakışı çekilmiş (muhtemelen google earth’den alınmış) yeryüzü fotoğraflarını sergiliyor. Tüm kıvrımlı yapısıyla bir zamanlar yeryüzü (earth) olarak adlandırılan habitatımız, artık “google earth” adını daha fazla hak ediyor galiba (yeryüzünün google-earth’leşmesi). Ön yüzlerinde geometrik soyut mekânlara dair imgelerin yer aldığı fotoğrafların arkasına baktığımızda yeryüzünün kıvrımlı yapısını hala sezebiliyoruz.

Yassı ekrana yansıtılan Geo Metry başlıklı yapıtta dünya haritasının üzerine yerleştirmiş mavi karelerin, siyah üçgenlerin ve kırmızı dairelerin giderek büyüdüğünü ve sonunda patlayıp dağıldığını görüyoruz. (Besin kaynakları aritmetik olarak artarken insan nüfusu geometrik olarak artar, diyen Malthus’a bir gönderme belki de).

Aynı anda karşı duvarlara yansıtılmış, birbirine karşıt görsel kavramlardan oluşan No Choice adlı yapıtını bir tenis maçındaymış gibi izlerken, hızla geçen imgeler arasında sıkışıp kalarak yassılaşma deneyimini yaşabiliyorsunuz.

Kıvrımları açılarak düzleştirilmiş bir yeryüzünde, bir düzlemde iktidarların kolaylıkla manipüle edeceği geometrik şekillere, Legolara dönüşebiliyor insan; içi boşaltılmış, her türlü ilişki ve kuvvetten arındırılmış hayaletimsi varlıklar haline gelebiliyor. Sermayenin soyut, geometrik mekânları karşısında yerleri savunmak gerek. İçinde barındırdığı, doğayı ve toplumu kucaklayan tüm kıvrımlı yapısıyla yerin savunulması, aynı zamanda insanın da savunulmasıdır.

Not: Claude Closky’nin Akbank Sanat’taki “ Yazı mı Tura mı” başlıklı sergisi 6 Mart 2010’a kadar açık kalacak.

21 Ocak 2010 Perşembe

KİMLİKLERİN TUTSAKLIĞI


RAHMİ ÖĞDÜL

21 Ocak 2010

Ne de çok kimliğimiz var. Bölümlere ayrılmış bir hayatın bize kazandırdığı kimliklerimiz arasında öncelik sıralaması yapsak da bu çok sayıdaki kimliğin ağırlığından kurtulamıyoruz. Çalışma yaşamı, uğraşlarımız, cinsel tercihlerimiz, etnik kökenimiz, şehrimiz, aile içindeki konumumuz, ait olduğumuz toplumsal sınıflar; toplum içindeki aidiyetlerimiz üzerinden sonu gelmeyecek bir kimlikler listesi çıkartabiliriz. Her toplumsal bölümlenme yeni kimlikler yapıştırıyor bedenimize.

YAŞAMI SINIFLANDIRMAK
Nedir kimlik? Batı dillerindeki karşılığı ‘identity’; aynı zamanda özdeşlik anlamına da geliyor. Aristoteles mantığını okul sıralarından hatırlarsınız: A A’ya özdeştir. Yani bir şey ancak kendisine özdeş olabilir. A ancak kendi özdeşliğine, kimliğine sahiptir. Diğer her şeyden A’yı ayıran bu kimliğidir. Bu kimlik, bu özdeşlik üzerinden A varlığını sürdürür. Özdeşliği bozulduğunda, yani kimliğini yitirdiğinde ise artık A’nın A olmadığını, başka bir şeye dönüştüğünü söyleyebiliriz. A artık yeni bir kimlikle, B olarak çıkar karşımıza.

Bu sefer de B, sadece B’ye özdeştir deriz. Aksi takdirde darmadağınık gözükecek bir hayatı, düzene sokmak için girişilen bir çabanın ürünüdür kimliklendirme. Hayatı uzlaşımsal olarak tahayyül etmenin, her şeyi yerli yerine oturtmanın, sınıflandırmanın bir yöntemi.

Kimlik kategorileri, ister baskıcı yapıların normalleştirici kategorileri olsun, isterse bu baskıya karşı özgürleştirici odaklaşma noktaları olsun, düzenleyici rejimlerin araçları olmaya eğilimlidir. Kimlikler, bir kütüphanede kitapların sırtlarına yapıştırılan, hangi rafa ve sıraya yerleştirileceklerini gösteren kodlama sistemini andırıyor. Kimlik taşıyan bir şey, iktidarın kodlayıcı mekanizmasından yakasını kurtaramıyor. En muhalif, en marjinal, en ele avuca sığmaz oluş bile bir kimlikle yaftalanıyor, ve böylece oluş halinden çıkartılıp, diğerlerinin yanına, ait olduğu rafa yerleştiriliyor.

TEMSİLLERİN YAPIBOZUMU
Dünyaya baktığımızda hep özdeşlikleri, kimlikleri görüyoruz; olup bitmiş, gerçekleşmiş varlıkları. Kimlik, bedenin barındırdığı fark yığınlarının zamansal ve mekânsal olarak edimselleşmiş, gerçekleşmiş halidir oysa; bir zaman diliminde donup kalmış sabitliktir; bir kabuktur. Halbuki dünyaya başka türlü baktığımızda, bu kimliklerin altında yatan ve kimlikleri şekillendiren fark yığınlarını görebiliriz. Bir kimliğin kendi özdeşliğini yitirmesine, başka bir şeye dönüşmesine yol açan, içinde barındırdığı bu fark yığınlarıdır. Dünya, kendilerini durmadan oluşturan kimliklerden değil, özgül kimlik formları halinde kendilerini edimselleştiren bu fark yığınlarından oluşmuştur. Bu fark yığınları bu dünyaya içkindir, kendilerinden oluşmuş kimlikler kadar maddidirler.

Gel gelelim uzlaşımsal, bildiğimiz anlamda siyaset (makro-siyaset), hep sabitleşmiş kimlikler, temsiller üzerinden sürdürüyor etkinliğini; sabitleşmiş, kendi kendisiyle özdeş olan kimliklerin ve temsillerinin bir mücadele alanı olarak görülüyor siyaset. Mevcut olan ile olması gereken arasındaki gerilim olarak tanımlandığında siyaset odağının, kendilerini durmadan üreten kimliklere ya da temsillere değil, bu kimliklerin altında yatan ve kimlikleri biçimlendiren fark yığınlara kayması gerekiyor; içinde çokluk barındıran öznelerin kendi aralarında doğrudan, mikro düzeyde kurabilecekleri ilişkilere.

Makro-siyasetten mikro-siyasete geçildiğinde kimlikler, temsiller yapı bozuma uğruyor; kendisini özneler arasına yerleştirerek aslında durmadan ilişkisizlik üreten iktidarın müdahalesi de ortadan kalkıyor böylelikle. Kimliklerimizin tutsaklığından kurtulduğumuzda kendi aramızda yerel bağlar kurarak yaşanası bir dünyayı hep birlikte, mikro düzeyde yeniden biçimlendirebiliriz belki de.

14 Ocak 2010 Perşembe

ARZUNUN PORNOGRAFİSİ


RAHMİ ÖĞDÜL

14.OCAK.2010

Tarih içinde beden, iktidarın ve toplumsal kuvvetlerin biçimlendirmeye çalıştığı bir toplumsal kuruluş olarak ortaya çıkıyor. Özellikle sanatta iktidar ile beden ilişkisinin izini, beden tasvirleri üzerinden sürmek mümkün. Batı sanatı, kökeni İÖ. V. yüzyılda yaşamış Polikleitos’ın heykellerinden ve özellikle de Praksiteles’in Knidoslu Afrodit’inden ilham alan güzel kadın ve erkek bedenleriyle doludur. Bu heykeltıraşlar dönemin Pitagorasçı atmosferine uygun olarak bedeni sayıların uyumuna göre inşa etti. Rönesans ile birlikte yeniden keşfedilen bu ideal beden formları, tablolarda, heykellerde çeşitli jestler, pozlar halinde biteviye yinelenip durdu. Nazi sanatında ise bu formlar, sağlıklı ve güzel aryan ırkının bedeni olarak yüceltildi; bu normlardan sapan bedenler, yoz beden olarak sınıflandırıldı.

Dışavurumculuk ve Dadaizm ile birlikte bu beden formu ciddi bir muhalefetle karşılaşmıştır. Otto Dix ve Gross gibi ressamlar sanatlarında dışkıya, sekse dayalı kirli bir modernizm formüle etmeye çalıştılar. Sanata baktığımızda politik mücadelenin beden formu üzerinde gerçekleştiğini görebiliyoruz. Foucault, modern toplumlarda iktidarın doğrudan maddi beden üzerinde odaklandığını söylüyor. İktidar ilişkilerinin bir ürünü olan beden, kontrol edilmek, kimliklendirilmek ve yeniden üretilmek üzere inşa ediliyor.

Günümüzde iktidarın beden üzerine ayrı, fakat birbiriyle ilişkili iki yoldan müdahalesi var: tek tek bedenlerle ilgilenen beden disiplinleri (anatomo-politika) ve insan türünün bedenine bir bütün olarak yaklaşan nüfus düzenlemeleri (biyo-politika). Medyada güzel ve sağlıklı bedenlere düzülen övgüler, askeri talimler, okullardaki beden eğitimi dersleri, kıyafet yönetmelikleri, tıbbın bedene müdahaleleri, doğum kontrolleri, yerlerinden edilip başka yerlere taşınan insanlar, iktidarın panoptikonu ile durmadan denetlenen bedenler, genetik olarak tasarlanan bedenler, cinsel metalara dönüşen bedenler; aslında toplumsal alanda anatomo-politika ile biyo-politikanın iç içe geçtiğine tanıklık edebiliyoruz. İktidar bedeni fethetmeye kalkışıyor; sağlıklı bedenler üzerinde inatçı ve titiz bir çalışma yürüterek, bireysel bedenin arzulanabilir kılınmasına çalışıyor.

Ne var ki iktidarın kendi söylemleriyle kurmaya çalıştığı beden, aynı zamanda direnişin yeri haline de dönüşebiliyor. Mesela haz isteğinin, cinsellikle ilgili ahlaki normlara yönelttiği saldırılar yine bedende vuku buluyor. İktidarın kendisini güçlendirmek üzere inşa etmeye çalıştığı beden, kendisine karşı girişilen saldırıların mekânı haline geliyor. Bedenin içine sızan iktidar, bedenin içinde saldırılara maruz kalıyor.

CİNSEL BEDENİN BAŞKALDIRISI

Foucault’ya göre cinselliğin giderek genişleyen bir uğraş ve çözümleme alanı, gözlem ve denetim hedefi haline gelmesi, her bireyin arzularını kendi bedeni içinde, kendi bedeni üzerinde ve kendi bedenin lehine yoğunlaştırması sonucunu doğurdu. Beden çocuklarla ebeveynler, çocuklarla denetim organları arasındaki savaşın sürdüğü meydan durumuna geldi. Dolayısıyla cinsel bedenin başkaldırısı, iktidarın bedene sızma harekâtına yönelik bir karşı saldırıdır.

İktidar bu başkaldırıya, porno filmleriyle, erotizmin ekonomik sömürüsüyle karşılık veriyor. Özgür Korkmazgil’in ‘18+’ sergisinde, iktidar ile bedenin cinsel hazları arasındaki mücadelenin, iktidar lehine nasıl çözümlendiğini gösteren bir tablosu var. ‘Kolonyalist’ adını taşıyan, 500 avro üzerine çizdiği pornografik tasvirler, cinsel hazların iktidar tarafından yeniden kodlandığını, denetim altına alındığını, ekonominin alanına taşındığını gösteriyor.

Beden, iktidarın biçimlendirmeye çalıştığı ve arzuların bu biçimlendirmeye direndiği bir mekân olarak toplumsal analizin odağı haline gelmiştir artık günümüzde. Özü gereği devrimci olan arzu iktidarın her türlü kodlamasını yerle bir etmeye çalışırken, iktidar bu başkaldırıları yeniden kodlayarak evcilleştiriyor. Kültür endüstrisi popüler kültür içinde pornografik imgeleri üreterek her şey gibi cinselliği de pazarlıyor. Arzu akışları önünde barajlar kurarak, bireysel bedeni, hayatı denetim altına almaya çalışıyor iktidar.

Cinsellikle sınırlandırılmayan, ancak erotik içerimler de taşıyan arzu kolektiftir oysa; iktidarın tecrit edici mekanizmalarını yıkarak toplumsal ilişkilerin yoğunlaşmasını istediği için aynı zamanda devrimcidir de; Bachelard’a kulak verirsek, insanı yaratan ihtiyaçları değil, arzularıdır.

Not: Özgür Korkmazgil’in 18+ sergisi, 30 Ocak 2010’a kadar Casa Dell’Arte Sanat Galerisi’nde izlenebilir.

7 Ocak 2010 Perşembe

MELEKLER DÜŞERKEN İKTİDARLAR YÜKSELİYOR


RAHMİ ÖĞDÜL

7.ARALIK.2010

Kapitalist toplumlarda boyun eğdirme, boyunduruk altına alma yazıyla, metinle bağlantılı semiyotik boyun eğdirmedir aslında. İktidar oluşumlarının temelinde dilsel ve semiyotik bir yapı yatıyor. İnsanlar, iktidarın dayattığı yazı yasasına, belirli bir sözdizimine bağlı kalarak, konuştuklarında bile sanki yazıyormuş gibi davranıyorlar; Yazının yasasını ihlal edenleri, akıl hastaneleri, hapishaneler gibi özel kurumlar bekliyor. Toplumda yapılan her jestin mutlaka iktidarın oluşturduğu yazılı metinle ilişkilendirilmesi gerekiyor; jest tutarsızsa, yerinde değilse şayet, kişinin meczup ya da en iyi ihtimalle şair olabileceğine karar veriliyor.

Metnin oluşturduğu senaryoya uygun olarak biçilen rolleri yerine getirmemiz isteniyor bizden. Mesela bir savaş alanında birbirleriyle karşılaşan düşman askerlerin milliyetçi, ırkçı ya da aşiretçi duygularla, politik ve ekonomik iktidarlar uğruna dövüşmeleri bekleniyor.

Şakalarını, anılarını, sigaralarını paylaşıp toplumsal ilişkilerini genişletecekleri yerde, birbirleriyle ölümcül mermi alışverişine girişiyorlar. Roman Polanski’nin ‘Melekler Düşerken’ filmi, senaryoda yapılan küçük bir değişikliğin nelere yol açabileceğini düşündürtüyor bizlere.

İstanbul Modern, küratörlüğünü Paolo Colombo’nun gerçekleştirdiği ‘Melekler Düşerken’ temalı bir dizi videoya ev sahipliği yapıyor. Video sergisiyle aynı adı taşıyan 1959 tarihli filmi yönetmen Roman Polanski, Polonya’daki Lodz Devlet Film Okulu’nun bitirme projesi olarak çekmiş. Barok üslubuyla dikkati çeken film bir ülkenin tarihini özetliyor sanki. Şöyle bir sahne var filmde: filmin kahramanı katıldığı savaşın ölümcül atmosferinden kaçıp yıkık bir eve sığınır; burada kendisi gibi savaş alanından kaçmış bir düşman askeriyle karşılaşır. Önce tüfeğini doğrultur düşmanına; sonra silahsız ve zararsız olduğunu anlayınca tüfeğini indirir. Düşmanı dostane bir yüz ifadesiyle elini paltosundan içeri sokar. Asker birden düşmanının bu hareketinden korkuya kapılıp can havliyle sarıldığı tüfeğini ateşler, düşmanı ölmüştür.

Ölü düşmanının paltosunun içindeki elini dışarı çıkardığında, sıkılı yumruğunun içinde iki dal sigara bulur; mermi hedefini ıskalamamıştır; gelgelelim, sigaralarını tüttürürken kendilerine biçilen rolün dışına çıkıp başka türlü bir ilişki geliştirme fırsatını, kendi mekânlarını yaratma fırsatını ıskalamışlardır.

Politik ve ekonomik iktidarlar, toplumsal ilişkilerin gelişmesi önünde bir engel oluşturuyor; ilişkisizlik her zaman iktidarların yararına işliyor. Yürürlüğe koydukları yazı yasasıyla boyun eğdirdikleri bireylerin, kendilerince eklentiler yaparak senaryoyu içerden dönüştürmelerini istemiyorlar. Hegemonik söylemleri darmadağın edici bu tür eklentilerle, toplumsal ilişkilerle özgürleşme sağlanacaktır oysa; senaryonun dikte ettiği söylemler içinde kalarak değil, toplumsal ilişkileri genişletecek doğaçlama tavırlarla özgürleşme gerçekleşir. Tıpkı bir örümcek gibi bir ağ-bedene dönüşerek, iktidarın dayattığı yazı yasasını, senaryoyu içerden saptıracak ilişkiler kurarak, ilişkiselliği yoğunlaştırarak bir özgürleşme mekânı yaratmamız gerekiyor. Toplumsal mekân bize önceden verilmiyor ne yazık ki; bu mekânı kendi kurduğumuz, hiyerarşik olmayan, özgürlükçü ilişkilerle kendimiz inşa etmeliyiz; aksi takdirde melekler düşerken iktidarlar yükseliyor.

Not: İstanbul Modern’deki ‘Melekler Düşerken’ video programı 7 Şubat 2010’a dek sürecek.

31 Aralık 2009 Perşembe

KAOSTAN DÜZEN KOTARMAK


RAHMİ ÖĞDÜL

31. Aralık.2009

Evrenin doğumunu anlatan mitolojilere (kozmogoni) göre başlangıçta kaos vardı; Hesiodos, “Kaos’tu hepsinden önce var olan” diye başlıyor kendi anlatısına. Kaos sözcüğüyle kastedilen şey, henüz biçime girmemiş, varlığa kavuşmamış öğelerin ayrışmamış karışımı; Grekçe kaos (khaos) boşluk, dipsiz uçurum anlamına geliyor. Başka bir deyişle, evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumudur kaos. Mitolojilerin anlatısına göre daha sonra kaosun içinden varlıklar ortaya çıkmaya başlıyorlar. Bildiğimiz anlamda düzenli bir evren, yani kozmos oluşuyor böylelikle.

Grekler için evren düzenli bir oluşum, kaosun içinden çıkmış bir kozmostu; evrende akla uygun, değişmez kalıcı bir düzen vardı ve bu düzeni akla uygun olduğu için salt rasyonel düşünme yoluyla kavramak mümkündü. Temel nedenlerin, değişmez ve kalıcı düzenin bilgisine ise, rasyonel düşünme etkinliği olan theoria (nazariye/kuram) yoluyla ulaşılıyordu. Dolayısıyla düşünce etkinliği gelip geçici şeylerle, yani oluşla değil kalıcı, değişmez olanla ilgileniyor.

Bu yüzden geleneksel kavram sistemimizde düzen sözcüğü, statik, hareketsiz bir şeye gönderme yapıyor. Zamansal-mekânsal bir düzen söz konusu olduğunda, bu mevcut, verilmiş düzenin içinde her şeyin katılaşıp donduğu nihai bir noktayı düşünüyoruz hemen. Kristalleşmiş görüntülerden oluşan bir hayat tasvirimiz var genelde. Oysa hayat statik bir görüntü, salt bir kristalleşme değil; aksine, dinamik bir süreç; bir yanda yüzeyde zamansal-mekansal bir düzen ortaya çıkarken, öte yandan derinlerde kaos bu düzeni dağıtmaya, ayrıştırmaya ve parçalanmaya zorlayarak yeni fenomenlerin, değişimin ortaya çıkmasına yol açıyor. Dolayısıyla kaos-kozmos kavram çifti, biçime kavuşmamış salt oluş hali ile düzenlenmiş, biçimlenmiş yapılar arasındaki gerginliği, diyalektik ilişkiyi anlatıyor.

Kaos ve düzen, hayatın dinamik bir süreç olarak akışını gösteriyor bize; tıpkı video sanatçısı Ali Kazma’nın 2005 yılından beri üzerinde çalıştığı “Engellemeler” adlı video serisinde kaosla düzen, oluş haliyle olup bitmişlik arasındaki bu dinamik, gerilimli ilişkiyi görüntülerle anlatması gibi. Mekanik hareketlerle, makinelerle, hayatı kaostan arındırılmış tutarlı bir bütünlük olarak korumak için girişilen insani çabayı, gündelik hayattan kurguladığı görüntülerle sergiliyor Kazma. Beyine yapılan cerrahi bir müdahaleden, gündelik nesnelerin üretildiği fabrikalara, bedenin hareketlerine dek her yerde karmaşanın içinden düzenin nasıl kotarıldığına tanıklık ediyoruz. Eski biçimler ortadan kaybolurken yerlerini yenilerine bırakıyorlar; oluş hali ile düzen arasında asılı duran insanın gerilimli macerası sürüp gidiyor.

Witold Gombrowitcz, Kosmos (Can Yayınları) adlı romanının girişinde polisiye romanı, “kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi” olarak tanımlıyor. Tek istediğimiz kendimizi kaostan korumak için bir parça düzen. Bir polisiye roman yazarı gibi bizler de gündelik hayatın dağılmaya yatkın görüntüleri arasından anlamlı, tutarlı bütünlükler inşa etmeye çalışıyoruz. Titiz bir ev kadının sisifosvari eylemi gibi durmadan dağılan eşyaları yerli yerine oturmak için bitip tükenmez bir çabaya girişiyoruz.

Mitolojiler düzenli, yasalı evrenin öncesinde kaos olduğunu söylüyorlar; oysa kaos, düzenin içinde, ara konumlarda, geçişlerde mevcudiyetini hep korudu, koruyor. Umulmadık yerlerde çatallanmalar, yol ayrımları yaratarak, kristalleşmiş bir gerçeklik olarak düşündüğümüz düzenin içinde değişimler peydahlıyor kaos; varlığı yeni oluşlar halinde dağıtarak, sonsuzca çeşitlenen bir evreni biçimlendiriyor.

Not: Ali Kazma’nın video yapıtları YK Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde 30 Ocak 2010’a dek izlenebilir.

24 Aralık 2009 Perşembe

OLMADIK ŞEYLERE İNANMAK


RAHMİ ÖĞDÜL

24.ARALIK.2009

Beklenmedik bir karşılaşma, alışılmış yaşam tarzlarımızda kopuş yaratır. Yepyeni bir dünyanın, daha doğrusu bu dünyayı farklı bir şekilde görüp düşünmenin kapısı aralanır

Lewis Carroll’un ‘Aynanın İçinden’ adlı yapıtında, parlak gümüşlü bir sır gibi erimeye başlayan aynanın içinden geçen Alice yeni serüvenlere atılır; olmadık şeyler gelir başına. Nesnelerle, şeylerle farklı türden ilişkiler kurar.

Olmadık şeylerin olabileceğini hatırlatıyor bize kitap; bu tür şeylere inanmak, Kraliçe’nin Alice’e tavsiye ettiği gibi, temrin (alıştırma) yapmayı gerektiriyor. “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan” der Kraliçe, “bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu.” Olmadık şeyler, nesnelerle farklı türden bir ilişki kurmamızı talep eder bizden. Olup bitmiş, sınıflandırılıp aklın klasörlerine yerleştirilmiş tanıdık nesnelerle, olgularla dünya hep olduğu haliyle kalıyor; tanıdık nesnelerle ilişkimiz sürdüğü müddetçe, mevcut haliyle bu dünyayı durmadan onaylamaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Etrafımızı saran, aralarında hareket ettiğimiz nesnelerin, olguların, toplumsal ilişkilerin bu olup bitmiş halleriyle ne yazık ki düşünme edimi de gerçekleşmiyor.

TEKRAR ETMEKTEN KAÇININ!
Ne diyordu Deleuze: “dünyada tek bir şey bizi düşünmeye zorlar; bu şey, tanıdık bir nesne değil, bir karşılaşma nesnesidir.” Bir karşılaşma nesnesi, tanıdık, bildik bir nesneden kökten farklıdır. Bildik, tanıdık nesnelerle bilgimiz, inançlarımız ve değerlerimiz hep yeniden onaylanır.

Kimliklerimiz ve yaşadığımız dünya, bildik nesneler üzerinden biteviye teyit edilir. Tanıdık bir nesne, her zaman yerli yerinde olan bir şeyin bir temsilidir, yeniden sunumudur. Tanıdık nesnelerle yüz yüze gelmek hiçbir zaman bir karşılaşma değildir. Zira bu tür nesnelerle alışık olduğumuz varlık ve eylem tarzımızı durmaksızın pekiştiririz; neticede bu tür nesnelerle ilişkimizde hiçbir düşünce edimi de gerçekleşmez; bir şeyleri temsil eden bildik nesnelerin düşünceyi engellediğini bile söyleyebiliriz.

BAŞKA TÜRLÜ DÜŞÜNMEK
Halbuki hakiki bir karşılaşmada bunun aksi gerçekleşiyor. Bir karşılaşma nesnesi sayesinde yeryüzünde var olma ve düşünce tarzlarımız temelden sarsılır; bilgi sistemlerimiz dumura uğrar. Birden kendimizi düşünmek zorunda hissederiz; olmadık şeyler gelir başımıza; sabit anlamlar yüklediğimiz nesneler, olgular, ilişkiler bize farklı bir şekilde gözükmeye başlar. Dolayısıyla hakiki bir karşılaşma, alışıldık yaşam tarzlarımızda, öznelliklerimizde bir kopuş yaratır. Kesintiye uğratıcı bir karşılaşma aynı zamanda bir olumlama anını da beraberinde getirmektedir: Yeni bir dünyanın, daha doğrusu bu dünyayı farklı bir şekilde görüp düşünmenin olumlanmasını. İşte karşılaşmanın bu yaratıcı anı bizi başka türlü düşünmek zorunda bırakır.
Karşılaşma, nesnelerle, olgularla temsil üzerinden kurduğumuz ilişkinin ötesine geçirir bizi; bu anlamıyla hakiki bir karşılaşma bir olay niteliği de taşımaktadır. Olay, gelişiyle bizi şaşırtacak olandır; mutat kavrayış dizgemizi bir anlık bile olsa askıya alıp bizi düşündürtendir. Hakkıyla yaşanmış bir yaşam, temsilin ötesine geçen bu olay-karşılaşmaların tarihidir, diyebiliriz.

Kraliçe’nin Alice’e tavsiyesine kulak verip, olmadık şeylere inanmak, dünyayı mevcut halinden farklı şekilde görüp düşünmek için temrinlere zaman ayırmamız gerekiyor galiba; olay-karşılaşmalara yol açacak karşılaşma nesneleriyle alıştırmalar yapmamız gerekiyor. Doğayı ve toplumu sabitleştirilmiş anlamların, temsillerin ötesinde tahayyül edebilmek ve düşünme ediminin önünü açabilmek için bu tür alıştırmalar çok yararlı.

Sanat nesneleri, bizlere yaşattıkları, karşılaşma anına özgü kopuş ve olumlama deneyimi ile olmadık şeylere inanmamıza pekâlâ yol açabiliyorlar. Toplumsal ilişkilerde de olmadık şeylere inanmak için günde en az yarım saat temrin yapmakta fayda var.

17 Aralık 2009 Perşembe

BİR SANAT OLARAK YÜRÜYÜŞ



RAHMİ ÖĞDÜL

17.ARALIK.2009

Yürüyüş dünyaya açılmadır, yeryüzünün tüm kuvvetlerine açık olmaktır. Oysa bir protez olarak otomobiller hayatımıza girdiği andan itibaren dünyaya kapanmaya başladık. Yürümeyi, dünyaya açılmayı unuttuk adeta. Oluşmamızda çok büyük katkısı olan fiziksel ve doğal ortamımızla, yerlerle ilişkimiz kesildi. Yeryüzü yolcularıydık bir zamanlar; artık bir kapsülün içindeki uzay adamlarına benziyoruz.

Doğal ortamlarından, coğrafi konumundan koparılan yerler soyut mekanlara dönüştükçe, Marc Augé’nin tabiriyle yer-olamayan yerler çoğaldıkça, bizlerde giderek daha çok kapsüllerin içinde yaşayan astronotlara benzemeye başladık. Bedenin en doğal, sıradan eylemi olan açık hava yürüyüşleri, hafta sonları yapılan, özel bir zaman ayarlaması gerektiren bir etkinliğe dönüştü. Açık havada yürümekten kaçınanlar, üşenenler ise evlerinin bir odasına koşu bantları yerleştiriyorlar şimdilerde; yeryüzünün doğal kuvvetlerinden arındırılmış, steril odalarımızda hiçbir yere gitmeyen yürüyüşler yapıyoruz. Fiili bir eylem olarak yürüyüşün yerine bir simulakrum olarak yürüyüş geçiriliyor; yürür gibi yapıyoruz. Oysa yürüyüşü doğayla, fiziksel ortamla kurulacak bir ilişki, bir sanatsal edim olarak da icra edebilirdik.

Yürümeyi bir sanatsal edim olarak gündeme getiren İngiliz sanatçı Richard Long, doğada yaptığı yürüyüşler ve bu yürüyüşler sırasında doğal malzemelerle yaptığı enstalasyonlarla tanınıyor; ekolojik sanat yapan Long, Amerikan kökenli arazi sanatını da kıyasıya eleştiriyordu; Amerikalı arazi sanatçılarının sanatlarını icra etmek üzere arazi satın almalarını, bu araziye sanatsal müdahaleler yapmak için buldozerler kullanmalarını tam bir kapitalist sanat olarak nitelendiriyor. Doğaya yönelik bu maço tavırların aksine Long, doğayla kurulacak çok daha yumuşak bir ilişkin peşinde: “Benim ilgi alanım, sanatı hem görünür hem de görünmez kılarak, fikirleri, yürüyüşü, taşları, suyu ve zamanı esnek bir şekilde kullanarak, sanata ve doğaya dair daha düşünceli bir bakış geliştirmektir” diyor. Araziyi, doğayı sahip olmadan kullanma fikrini seviyor.

Kolonyalist bir geçmişe sahip ülkede yaşayan Richard Long, Michael Heizer gibi Amerikalı arazi sanatçıların doğaya yönelik sert “sanatsal” müdahalelerini, doğanın ve yerli geleneklerinin dışarıdan dayatılan müdahalelerle dönüştürüldüğü sömürgeci uygulamalara benzetiyor. Hâlbuki yürümek doğaya müdahale etmeden yapılan bir sanatsal edimdir Long’a göre. “Yürüyüş, toprağın üzerinde sadece iz bırakır, bir fikrin peşinden gider, gündüzü ve geceyi izler”. Yürüyüş, doğanın ritmini, döngüselliği, süreçselliği hissetmenin yoludur.

“Sanatım bizzat yürüme edimidir” diyen Long yapıtlarında, herkesin paylaştığı söz dağarcığını kullanıma sokuyor; yürüyüş, rüzgar, taşlar, su, yollar, daireler, çizgiler. Bu malzemeleri doğanın bir temsili yaratmak için değil, doğayla yaşadığı deneyimi damıtmak için kullanıyor. Yürüyüşü de tıpkı sanat gibi bir odaklaşma, yoğunlaşma olarak gören Long, sanatında sadeleştirme yolunu tercih ediyor ve bu tavrını yarattığı metinlere de yansıtıyor. “Rüzgâr Hattı” yapıtlarında Long, gerçekleştirdiği yürüyüşler sırasında esen rüzgarların kaydını tutmuş; oklar, rüzgârların yönünü gösteriyor; görünmez kuvvetleri görünür kılıyor.Deleuze’ün belirttiği gibi “sanatta söz konusu olan şey biçimleri yeniden üretmek ya da icat etmek değil, kuvvetleri ele geçirmektir.” Kuvvetlerin ele geçirilmesi, duyumsamayla, bedenleşmeyle yakından ilişkili; herkesin çelik ve cam dehlizler boyunca koştuğu bir kentte kuvvetleri yeniden duyumsayabilmek, yeniden bedenleşebilmek için açık havada bir sanatsal edim olarak yürümeye çok ihtiyacımız var.