1 Nisan 2021 Perşembe

LEŞ, KENDİ BEDENİNİ FATHEDENDİR

 11.09.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Genellikle nesneleri ve olayları birbirinden ayırma eğilimindeyiz. Nesneler vardır ve bir de bu nesnelerin başına gelen olaylar. “Gelen her şey merdivenden gelir” diye yazıyordu Perec (Yaşam Kullanma Kılavuzu). Merdivene açılan kapıyı sıkıca kapatırsınız, olur biter; başınıza da bir şey gelmez. Bu açıdan baktığınızda nesneler olup bitmiş varlıklardır ve her olay, bu varlıkların olup bitmişliğine yönelik dışarıdan gelen bir tehdittir. Ve olup bittiye getirerek kendilerini iktidar konumuna getirenler, olayları hiç sevmezler; çünkü olup bitmişliklerini yitirebilirler. Dışarısı, olayların mekânıdır. O yüzden dışarısını da hiç sevmediler. Dışarısını ancak içeri kıldıklarında içleri rahatlar. Dışarısını içeri kılmak, dışarıyı fethetmektir. Fethetmek, içerisinin düzenini dışarıya taşımak; dışarısını içerinin bildik, basmakalıp mobilyalarıyla döşemek. O yüzden fethedilen her şey, kaçınılmaz olarak dışarısını da içerecektir.

Mesela iktidar açısından Ayasofya, içerideki dışarıydı. Techir, 6-7 Eylül olayları, Çorum ve Sivas Katliamları ve sonu gelmeyen ötekileştirme çabaları, içerideki dışarının bertaraf edilmesidir. Dışarıyı kazımak kolay değil. Ne kadar kazırsanız kazıyın, küçük de olsa mutlaka dışarının bir parçası içeride kalmıştır ve içerinin düzenine bir tehdit olarak varlığını sürdürecek. İktidar, dışarıdan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmamıştır. O yüzden fetihçiler, fethedilen yerlerin fethini asla bitiremezler. İçerideki dışarıyı tükettiklerine ikna olduklarında, kendi bedenlerine yönelecekler, çünkü bedenlerinin içi de dışarlıklı yabancılarla dolu. Freud’un unheimlich (tekinsiz) dediği tanıdık yabancılardan söz etmiyorum, bildiğiniz cismani yabancı bedenler.

Rus biyolog Konstantin Merezkovski’nin ortaya attığı bir görüş olan “simbiyogenez, ortakyaşamla gerçekleşen birleşmeler sonucunda yeni organların ve organizmaların oluşumu anlamına geliyor” (Lynn Margulis, Ortakyaşam Gezegeni, Varlık). Hücrelerimiz, mikrop olarak değersizleştirdiğimiz farklı türden bakterilerin birleşmesiyle ortaya çıkmışlar. Ve onların ortakyaşamı olmasaydı, biz asla olmayacaktık. İçimiz yabancı bedenlerle dolu. İçerideki yabancılardan kurtulmak, kendini yok etmektir. Merdivene açılan kapıyı kapattıklarında olaylardan kurtulanlar, bahçelerinde hayali soyağaçları yetiştiriyorlar. “Soyağaçları, çoğu zaman aşağıdan yukarı doğru büyür: tek bir gövdeden çıkan dallar, her dalın ortak atalardan ayrılmasıyla pek çok farklı soya ayrılır. Oysa ortakyaşam bize, bu tür ağaçların, geçmişin idealleştirilmiş suretleri olduğunu gösterir. Gerçekte... türler bir araya gelir, kaynaşır ve aynı döngüye başlayacak olan yeni canlılar üretir” (Margulis). Doğa dikine değil, yabancı bedenler birbirini kaptıkça, daha karmaşık ortakyaşamlar kurdukça ilerliyor. Ve olay, bedenlerin karşılaşması ve kaynaşmasıdır, her zaman dışarıda gerçekleşiyor. Olay, yaşamın ta kendisidir.

Dışarısı tükenince, içerideki dışarıyı durmadan fethedene, kendi üzerine kapanan ve kendi bedenini yiyip tüketerek hızla çürüyene leş denir. Leş, bünyesindeki en küçük yaşam belirtisine bile düşman. Baksanıza, yaşam belirtisi gösterenleri, yaşamı talep edenleri nasıl da terörist olmakla suçluyor. Bir leş olarak kendini pozitif konuma yerleştirenler, hâliyle yaşamı da negatif olarak tanımlayacak. Sanatta ve algı psikolojisinde, boşluğun içinde yer alan nesneye pozitif mekân, nesnenin içinde yer aldığı boşluğa ise negatif mekân denmesinin nedeni, olaylardan arınmış, olup bitmiş nesnelere yüklediğimiz olumlu anlamdır. Leşliği sonsuza dek sürdürmek isteyenler, kendilerini pozitif olarak pazarlıyor. Kapının dışında uzanan boşluk, yani dışarısı, olaylarla, yaşamın kuvvetleriyle buluşacağımız yer. Yaşam, başımıza gelebilecek en güzel olaydır. İçerisi, çürümenin mekânı; dışarısıysa yaşamın. Leşe rağmen, hâlâ içeride yaşayanlar var. Leş ile birlikte çürümek istemeyenler, kaçış çizgileri yaratmak zorunda; yaşamın kuvvetlerine dokunmak. Ama leş, dışarısı, yani yaşam tarafından yerinden edilmekten çok korkuyor. Leşle birlikte sonsuza dek çürümek kim ister ki, siz? Farklılıklarımıza rağmen, dışarıda birleşerek ortakyaşamlar yaratmak zorundayız. Simbiyogenez kurtuluştur.

HİSSELİ KISSALAR KUMPANYASI

04.09.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Bir kıssa alabilir miyim lütfen? Uzun ve çetrefilli öyküler, galaksiler gibi, döne döne birbirine dolanan, durmadan birbirine uç veren dolambaçlı anlatılar bize göre değil. Akıl yürütmek zorunda kalacağımız, aklı yürüttükçe olmadık bağlantılar kuracağımız karmaşık anlatılarla yormayın bizi. Aklın bacakları dermansız, yürüyemiyor; oturduğu yerden kalkması çok zor. Hayatın tabaklanıp, oturduğumuz masaya servis edilmesini bekliyoruz. Bize meseller ya da kıssalar anlatın ve her meselin sonunda mutlaka bir darb-ı mesel, her kıssanın sonunda da bir kıssadan hisse olsun. Damaklarda ahlak tadı bırakan, ama bireysel ve toplumsal bünyelerde zehir etkisi yaratan öyküler.

Sokakların köşe başlarında kıssacılara rastlayabilirsiniz. Bir kadın köşe yazarı, bir kentin kadınlarına dair kıssadan hisse çıkardığında, kestirmeden sonuca ulaşıyor ve bünyelerde, düşüncelerde tahribatlar yaratabiliyor. Ya da çocuk kitapları yazanlar, yine kendi kıssalarından hisseler çıkardıklarında, bu hisselerden çocukların payına sadece şiddet ve tecavüz düşüyor. Hisseler, eril iktidar ve yandaşları arasında paylaşılmış; kazanç sağlayan onlar. Değer kaybedenler ise, taşınır ya da taşınmaz mallara, yatırım araçlarına dönüştürülmüş çocuklar ve kadınlardır. Kıssalar ya da meseller; ders çıkarılması gereken, eğitici hikâye veya masallar. Kim kime ders veriyor? Ya da kıssalar kimin adına konuşuyor? Ders veren, eril iktidardır. Kıssalardan alınan dersler, hissedarlarına kazanç sağlamaktan başka bir işe yaramadığına göre, hisse sahibi olmadıkları ve zarar gördükleri hâlde kıssalardan kendilerine pay çıkaranlara ne demeli? Çünkü onlara, kıssanın hayatın damıtılmış hâli olduğu, kıssadan ders çıkardıklarında zahmetsizce hakikate kavuşacakları söyleniyor. Öyle de yapıyoruz. Hayatın çetrefilli yollarında kaybolmamak için kıssaların içine kapanıyoruz.

Hayat kıssalara sığar mı? Hayatı hisseli kıssalara sığdıran, sırf hayata dokunmamak için kıssaların içinde acı çeken bir toplumu, başına gelenlerden ders çıkarmıyor diye eleştiremezsiniz. Onlar derslerini hayattan değil, kıssalardan almışlardır. Ne gerek var hayatın kendisine maruz kalmaya? Hayat geçmişte birileri tarafından yaşanmıştır; o birilerinin hayatı kıssalara dönüştürüldüğünde, çıkarılan dersler tüm zamanlar ve mekânlar için geçerlidir. O birileri nedense hep iktidarlarını yitirmekten korkanlar oluyor. Tabii kıssaların şöyle de bir yararı var: Her şey hakkında ahkam kesebilir, yüzünüzde pişkin bir ifadeyle başkalarına hayat dersi verebilirsiniz. Farkına varın ya da varmayın, kullandığınız kıssalar, hisseli kıssalar kumpanyasının ürünleridir. Bir şirketin tek bir amacı vardır, hissedarlarına kâr sağlamak. Hisseli kıssalar kumpanyası da hakikat ambalajında kıssalar satıyor; satmalı, yoksa yeryüzünün bedenlerini nasıl sömürecek? İktidar ve hissedarları semirirken, bizlere de mesellerin darb kısmı düşüyor, durmadan darbelerin şiddetine maruz kalıyoruz. Oysa hayata da maruz kalabilirdik, ama korku yok mu, yaşamaktan korkmak?

Hayatın dolambaçlı yollarında bir telaş, rehber arıyoruz, bize kıssalar anlatacak. Buluyoruz da. Yol ağızlarında içimizi korku sarıyor; allahtan rehber var; doğru yolu gösteriyor. Galeriye girdiğimizde rehberli turlara katılıyoruz, içimiz rahat. Rehber görülmesi gerekenleri gösterip söylenmesi gerekenleri anlatıyor. Rehberlerin eşliğinde hayatın koridorlarında dolaşıyoruz. Aklımızı yürütmeyelim diye hayatı kısaltıp bizim için kıssalara çevirmişler, oh ne rahat. Oysa hayat, rehberlerin bize göstermedikleri ve anlatmadıklarıdır. Marx “Bir soruyu formüle etmek, onu çözmektir” dediğinde, soruyu kimin ve nasıl formülleştirdiğini de ima ediyordu. Her kıssa bir formül ve çözümü de hissesinde yatıyor. Hayat denilen sorunu formülleştirip kıssadan hisseler hâline getiren iktidardır. Kıssaların dışında ne var acaba? Anlatılmayanlar ve gösterilmeyenler neler, hiç merak etmiyor musunuz? Kıssaların en kısası olan özlü sözlerden biri, bu soruyu da bizim için yanıtlamış: “İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya da meraktan gelir”. Başımıza hayattan başka ne gelebilir ki, henüz yaşayamadığımız hayat? Kıssalar, hayatın düşmanları; onlardan kurtulmak gerekiyor.

ODYSSEUS EVİNDEN HİÇ AYRILMADI

28.08.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

İnuit bir rehberin eşliğinde Arktik tundrada seyahat eden bir doktor tipiye yakalandıklarında korkmuş ve bağırmış: “Kaybolduk!” İnuit rehber istifini hiç bozmamış: “Kaybolmadık, buradayız” (Alberto Manguel, Merak, YKY). Göz gözü görmeyen bir ortamda ev ve bizi eve götürecek işaretler görünmez olduklarında telaşa kapılıyoruz. Telaşa kapılmayın, bir yere gitmedik, buradayız, evimizde. Sadece zihnimize kazınmış mekân haritası, şu an içinde bulunduğumuz mekân ile örtüşmüyor artık. Yerimizi saptamaya yarayan tüm referans noktalarını yitirdik. Yer değiştirmesek de hızla değişen toplumsal ve politik peyzajla birlikte yerimizden edildik. Referans noktalarınızı yitirmişseniz, kaybolmuşsunuzdur. Evdeyiz, ama aynı zamanda evde değil. Tuhaf bir duygu, Manet’nin resmettiği türden: ‘“Onun fırçası altında “evinde”-”yabancı” ikiliği dağılır, zira aşina yerlerin imgeleri bizatihi garip ve yabancı hallere bürünür”’ (Sennett, Yabancı, Metis). Krokide bulunduğumuz yeri, “Buradasınız” diye gösteren levhalar bize yabancılığımızı hatırlatır. Sık sık hatırlatmak gerekiyor.

Önceleri pek kaybolmazdık. Denize açıldığımızda kerteriz alacağımız kıyı, hep gözümüzün kıyısında olurdu. Sonra kıyı giderek gözden kayboldu, kıyıyla birlikte tüm referans noktaları da. Bir zamanlar katı olan her şeyin hızla buharlaşması gibi, bulunduğumuz konumu, kimliğimizi belirleyen, yaşamlarımızı anlamlandıran kerteriz noktaları da hızla sıvılaştı. Kaybolduk. Ve yüzeye çıkan yeni referanslarla yeniden konum tespiti yapmak zorundayız, ama boşuna. Çok geçmeden o konumu da yitirecek ve yeni konumlara doğru yelken açacaksınız. Yaşadığınızın, kadim mitolojide anlatılan kahramanın yolculuğu olduğunu düşünmeyin sakın. Aksine, Baudelaire ve Aragon’un modern mitoloji kahramanları, hızla değişen kent peyzajının imgeleriyle sürüklenenlerdir. Modern kentler imge denizine dönüşünce, imge dalgalarıyla oradan oraya sürükleniyoruz. Artık evin yerinde yeller esiyor, açık imge denizlerinde plankton misali oradan oraya savruluyoruz.

Oysa Odysseus evinden hiç ayrılmadı. Kadim mitolojilerde kahramanı kahraman yapan, evinden hiç ayrılmamak ve evin yaşama düşman değerlerini her yere bulaştırmaktır. Bizim bir evimiz ve eve ait değerlerimiz var mı? Ev, aşina olmadığımız imgeler tarafından ele geçirilince artık evimizde bile kendimizi evimizde hissetmiyor ve hep yerinden ediliyoruz. Oysa Odysseus’u, evde başlayıp evde biten yolcuğu sırasında ne Lotus-yiyenler’in evi unutturan meyveleri kandırabilmiş ne de Sirenler’in baştan çıkarıcı şarkıları ayartabilmişti; o bildiğini okumuş ve eve ait olmayanları, yabani olanları, canavarları gözünü kırpmadan öldürmüştü. Öldürdükleri aşina olmadığı imgelerdi. Biz ise aşina olmadığımız imgeler tarafından baştan çıkarılmaya hazırız. Odysseus hazların peşinden koşmamak için kendisini gemisinin direğine bağlatmış ve gemicilerinin kulaklarını da balmumu ile tıkatmıştı. Odysseus evinden ayrılmamak için elinden geleni yaptı ve eve döndüğünde geride cesetler bıraktı.

Evimizi çoktan yitirdik, fakat evi ele geçirenlerin kendi zevklerine göre dayayıp döşedikleri evi hâlâ kendi evimiz sanıyoruz. Ve üstelik evin değerlerini ve peşine düşeceğimiz hazları bile onlar belirliyor. Madem imge dalgalarıyla yaşamaya alıştık, yeryüzünün dalgalarıyla da yaşayabiliriz. Dalgaların üzerinde bir ev inşa etmek. Ama bu ev, evi ele geçirenlerin “hepimiz aynı gemideyiz” safsatasındaki gemi olmasın. Onlar, bir an önce atılması gereken safralardır. Zapatistalar kendi serüvenlerini bir gemi yolculuğu olarak tanımlamışlardı: “(Ormandaki toplantı yerini örten) bu tente aslında bir yelkendir, oturduğumuz sıralar kürekçi sıraları, bu tepe muazzam bir teknenin gövdesi, sahne ise geminin köprüsü... Velhasıl ben de bir korsanım... hiçbir limanı hedeflemeyen sonsuz bir yolculuk” (Stavrides, Kentsel Heterotopya, Sel). Bu yolculuk, iktidarın yeniden ürettiği kahramanın yolculuğu değil; aksine hep birlikte kürek çekip, birlikte yaşamı çoğaltacağımız, arkamızda cesetler değil, filizler bırakacağımız sonsuz bir yolculuktur. Hazır yüzlerimizde maskelerimiz de var, Zapatistalar gibi bizim de kahramanlarımız olmasın. Ama mutlaka korsan gibi, “öfkeyle patlayan duyarlılıklarımız” olsun.

HALA BABANIZIN BAVULUNU MU TAŞIYORSUNUZ?

 21.08.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Bedenler bavullarımız; taşırken çoğu kez zorlanırız. Kimileri çok ağır; baksanıza, nasıl da sürüklüyorlar peşleri sıra; kim bilir neler taşıyorlardır içlerinde? Kimininki o kadar hafif ki rüzgâr çıksa havalanacak ve çok geçmeden gökyüzünde gözden kaybolacak. Herkes bilir, kimi zaman çok ağırlaşır bavulumuz, taşımak zorlaşır; kimi zaman o kadar hafifler ki bıraksan kendi başına, bir yay gibi, yerçekimine rağmen havalara sıçrayacak. O geçiş duygusu yok mu, kederden neşeye doğru, bedenin birden bire hafiflemesi? Nasıl da özlemişsinizdir o duyguyu, bilmez miyim? Tüy gibi hafif bir bedenle yeryüzünde dolaşmak. Kentin sokaklarında dolaşan bavulların hafif mi yoksa ağır mı olduklarını bir bakışta anlayabilirsiniz, yürümelerinden belli. Kimi evden çıkmadan önce, tıpkı evi gibi, şeylerle tıka basa doldurmuş bavulunu; kimi ise sadece hayatta kalmak için gerekli olanları almış yanına. Bavul ne işe yarar ki? Bavul, alet çantasıdır. Yolculuğu kolaylaştıracak, yaşamı hafifletecek alet edevat takımı.

Bavul evimizdir. Evinizin içi nasılsa bavulunuzun içi de öyledir. Ya da bavulunuz nasılsa bedeninizin içi de öyle. Yolculuğu bir yaşam biçimine dönüştürenlerin, göçebelerin bavulları hafiftir. “Uzaklara seyahat etmek istiyorsanız, hafif seyahat edin; hasetlerinizi, kıskançlıklarınızı, bencilliklerinizi ve korkularınızı bırakın” (Cesare Pavese). Asla evden çıkmayan, gittikleri her yere evlerini de götüren yerleşiklerin bavulları bellekleri gibi gereksiz bir sürü ıvır zıvırla doldurulmuştur. Ev ya da bellek bavula sığar mı? Aleksandr Soljenitsin’e göre sığar: “Belleğiniz bavulunuz olsun”. Bavulları, eve ait olmayanlara, yabancılara karşı tıka basa nefretle, hınçla doludur. Yaşamı hafifletmek yerine, her yere evin ağır, bunaltıcı havasını bulaştırırlar. Eve ait olmayan ile her karşılaşma, canavarla karşılaşmadır. Ve kahramanca savaşırlar: “Yüce ya da üstün insan canavarları yener, bilmeceler sorar, ama bilmecenin ve canavarın kendisi olduğunu bilmez” (Deleuze, Kritik ve Klinik, Norgunk). Evin dışarısı canavarlarla dolu; bavulunuzu canavarlara karşı kin, nefret, hınç gibi silahlarla doldurmuşsanız çoktan canavara dönüşmüşsünüz demektir. Kamusal mekân, evlerini bavullarına sığdıran ve dünyaya bavullarının penceresinden bakan canavarla dolduruldu.

Evin penceresinden bakmak, D.H. Levin’in tanımladığı iki görme kipinden birine, “asertonik bakış”a denk düşüyor: “Dar, dogmatik, tahammülsüz, katı, sabit, esnemez, dışlayıcı ve etkilenmez” (J. Pallasmaa, Tenin Gözleri, YEM). Penceresinden bakınca canavarlar gören ve Odysseus gibi, evinden ayrılıp canavarları öldürdükten sonra tekrar evine dönen kahraman, evde başlayıp evde biten eril yolculuğun çemberi içine kapatılmış ve aslında evinden hiç çıkmamıştır. Çember, babanın bavuludur; babanın, katliamlar için hazırladığı alet çantası. Yeryüzü kahraman için, kendisini babasına ispat edeceği Odysseia’dır. Ya da Dede Korkut masallarındaki boğayı yumruğuyla dize getiren Boğaçhan gibi, erkekliğini kanıtlayacağı er meydanı. Boğaçhan, Theseus’tur; labirentindeki yarısı boğa, yarısı insan, Minotor’u katleden kahraman. Boğa, yaşamdır, yaşamın kudreti. Evlerini bavullarında taşıyanlar, canı olanları canavar diye öldürüp canavarlaşanlar, bavullarında babadan kalma Theseus’un sopasını ve Boğaçhan’ın yumruğunu taşırlar.

Bavul gibi sürüklüyoruz bedenlerimizi. İçinde, evin tüm yükü var. Oysa ev çoktan ele geçirildi, Cortazar’ın öyküsündeki gibi. Evi ele geçirenlerin eve yükledikleri ve evin değerleri diye taşıdığımız yaşama düşman tüm yüklerden kurtulmak gerekli, hafiflemek için. Atılacak ne çok şey var. Ev, yaşama düşman değerlerle o kadar kirletildi ki, artık temizlemek mümkün değil. Evden topyekûn kurtulmak, Cortazar’ın öyküsündeki gibi, ele geçirilmiş evi terk edip sokağa çıkmak. O özlediğimiz hafiflik, neşe duygusunu evin yükünden kurtulduğumuzda hissetmiyor muyuz? Sokak, yeni değerler yaratmanın zemini: “Yaşama üstün, hatta kahramanca ağırlıklar yüklemek değil, yaşama ait olan, yaşamı hafifleten ve olumlayıcı hâle getiren yeni değerler yaratmak” (Deleuze). Bedenlerinizi yeryüzüne açılan sokakların rüzgârlarıyla doldurun; şimdi yeni aletler yaratmanın, yaşamı savunmanın zamanı.

YORGUN RUHLAR NEREYE GÖÇER?

14.08.2020

RAHMİ ÖĞDÜL

Yorgunum. Tonlarca yükün altında kalmışım sanki. Uzuvlarım yerinden kalkmıyor; oynak eklemlerle birbirine bağlı kemiklerim basınçtan dolayı birbirlerine kaynamış, kımıldatamıyorum. Yorgunluğumuz, hayatın üzerimize çullanması ve altında kalmamızdan. Metal yorgunluğu değil bizimkisi, et yorgunluğu. İnsan yorgun olunca bir et yığını gibi hisseder kendini ve bulduğu bir köşeye yığılır. Yığılmış gövdeler görüyorum her yerde, metroda, tramvayda, gemide, parklarda. Yorgun et yığınları, artık kendilerini gerçekleştiremeyen, beden olmayı bırakmış gövdelerdir. “Yorgun artık hiçbir (öznel) imkâna sahip değildir, en ufak bir (nesnel) imkânı bile gerçekleştiremez” (Deleuze, Bitik, Norgunk). Bu tükenmişlik hissi ruhumuzu, bir rüzgâr gibi hafif olabilen ve yeryüzünün tuhaf öykülerle bezeli coğrafyalarında esintiye çıkmayı çok seven ruhumuzu, sanayi atıklarıyla kirlenmiş ve akışkanlığını yitirmiş, yoğun, kıvamlı bir ağır metal karışımına, artık akamayan kirli bir sıvıya dönüştürdü, giderek katılaşıyor. Ruhum metal yorgunu ve yerçekimine yenik düşüyor.

Ruh da maddenin çekim yasasına uyar. Giderek yoğunlaşan ve ağırlaşan ruhumun içerilere, yerkürenin çekirdeğine doğru çekildiğini hissediyorum. Yerkürenin çekirdeği, yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölüm. Bedenleri tükenmiş ve et yığınlarına dönüşmüş, ağır ve yorgun ruhların, yerçekiminin çağrısına uymaktan başka seçenekleri yoktur. Et yığınlarını terk edip yerkürenin çekirdeğine doğru çekiliyorlar şimdi. Ruhlar orada, hiç olmadıkları kadar yakın duracaklar birbirlerine. İç çekirdeğin yüzeyindeki sıcaklığın yaklaşık 5430 °C olduğu tahmin ediliyor. Bu sıcaklık Güneş’in yüzeyindeki sıcaklıktır. Ve çekirdekte yoğunlaşan ruhlar, evrenin ve dünyanın başlangıç koşullarını hiç olmadığı kadar yakından duyumsayacaklar; yerkürenin bir ateş topu olduğu, ateşten bir yumurta gibi tüm mümkün dünyaları içerdiği zamanları. Yerkürenin yorgun kabuğunun altında güneş var; yorgun ruhları çağırıyor. Et yığınları, tıpkı yerkürenin kabuğu gibi soğuk ve yorgun; ama içlerinde için için yanan kudret saklı; yorgun et yığınları güneş gibi kudretli bedenlere dönüşebilirler. Et yığınları, organların hiyerarşik örgütlenmesini yitirmişlerdir. Ve bir yumurta gibi, içlerindeki yeni bir dünyayı doğuracak mümkünler alanına bir anda kavuşabilirler.

Yorgunuz. Yorgunluğumuz, bir devlet gibi örgütlenmiş bedenlerimizin öznel ve nesnel tüm imkânlarını tüketmesinden kaynaklanıyor; sömürmenin ve sömürülmenin tüm kombinasyonları tüketildi. Tükenen, iktidarın tasarladığı ve mekânsallaştırdığı bedenlerdir. Kendini bir baş olarak dayatan devlet, halk denilen kendini taşıttıracağı gövdeyi inşa etmek için bedenleri organlarına dönüştürmek zorunda. Gövdesine yapıştırıldık, kımıldayamıyoruz; ne eklemlerimizi ne de düşüncemizi oynatabiliyoruz. Paola Virno, Hobbes’a atfen, “halk kavramı devletin bir yankısı, bir yansımasıdır. Eğer devlet varsa, o zaman halk da vardır” diyor (Çokluğun Grameri, Otonom). Ya da yine Hobbes’tan mülhem, şöyle de söyleyebiliriz: Ve iktidar halkı yarattı ve ona tek bir eylem ve tek bir irade bahşetti. Ve halkın tek eylemi ve tek iradesi kudretini iktidara teslim etmektir. Kudretini teslim eder, bir kenara çekilir, artık sahne iktidarındır; halka da iktidarın entrikalarını seyretmek ve mızmızlanmak düşer.

Yorgunuz. Yorgunluğumuz, bizim adımıza girişilen, asla arzu etmeyeceğimiz ve asla onaylamayacağımız eylemlerin tonlarca yükü altında ezildiğimiz içindir. İrademizi temsil ettiğini iddia eden iktidarla birlikte biz de tükendik; tükenen, devlet ve devlet gibi örgütlenmiş bedenlerdir; yeryüzünü sömürmenin bin bir biçimi. Çinli yazar Yu Huan’ın dediği gibi, “Halk sadece bir paravan şirkettir” (On Sözcükte Çin, Jaguar). İradelerimizi gasp eden ve halk adı altında şirketleşen iktidar yeryüzünü ve yeryüzünün bedenlerini iliklerine dek sömürüyor. Geriye, tüm kaynakları tüketilmiş et yığınları kaldı. Ruhlar şimdi, et yığınlarını terk edip arzın merkezine seyahat ediyor. Ruhları geri döndüğünde bedenler, bir güneş gibi parlayan kudretleriyle yeryüzünü şenlikli bir yere çevirebilir mi? Ya da halk denilen devlet organı yerini çokluğun şenliğine bırakabilir mi? Sorular, sorular...

9 Ağustos 2020 Pazar

KÜLTÜR YIĞINI VE YIĞIN KÜLTÜRÜ

RAHMİ ÖĞDÜL

31.07.2020

Kültür, insanın ürettiği her şeyi kapsıyorsa, o hâlde hiçbir şey atılmamalı, üretilen her şey kültür nesnesi olarak kutuların, dolapların içinde saklanmalıydı. Kendi ürettiklerinin ürünü olan insanın ürünlerini ve dolayısıyla kendisini biriktirmesinden daha kültürel bir şey olamazdı elbet. İnsanlar kendilerini biriktirmek için arşivler, kütüphaneler, müzeler inşa ettiler. Biriktirilenler mevcut binaların içine sığmaz olunca, başka işlevler için kullanılan binalar boşaltılıp nesnelerin depolandığı kültür evlerine dönüştürüldü. Önceleri nesneler, çeşitli ölçütlere göre tasnif edilip ait oldukları kutulara, sonra da raflara yerleştiriliyordu. Baş edilmeyecek kadar çoğaldıklarında, binaların içindeki boşluklara gelişigüzel yığıldılar. Gündelik hayatın içinde dolaşıma giren ve hızla çıkan geçici nesneleri bile kültür ürünleri olarak saklamak zorunda hissediyorlardı. Binalara sığmayan nesne yığınlarının sokaklara taştıkları görüldü. Rüzgârlar, kaldırımlarda biriken nesneleri kentin boşluklarına sürüklediğinde, insanlar hareket edebilecekleri, kendilerini gerçekleştirecekleri hiçbir boşluğun kalmadığını fark ettiler. Nesneler, konut ve binaları, sokak ve meydanları tamamen kaplamıştı; yaşadıkları kenti terk etmek zorunda kaldılar. Şimdi surların dışından kente baktıklarında, devasa bir çöp yığını gibi kenti tümüyle kaplayan nesnelerden oluşmuş bir dağ görüyorlar. Calvino olsaydı, “Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç” derdi (Görünmez Kentler).

Ürettiğimiz nesneler belleğimizin cisimleşmiş hâlleridir. Fakat insan çöp ile belleği ayırt edemiyor artık. Kültür nesnesi olarak biriktirdiği ne varsa hızla çöpe dönüşüyor, nesneleri ile birlikte kendisi de. Yarattığı, dolayısıyla kendini yarattığı, ama artık içine giremediği kültür yığınından kovulmuş hissediyor şimdi. Kentin içinde çöp yığınları gibi biriken kültür nesnelerini uzaktan seyretmek zorunda. Okunmamış kitapların, izlenmemiş filmlerin, gidilmemiş sergi ve müzelerin, kısacık ömründe altından kalkamayacağı çokluktaki belgelerin varlığı karşısında ezilip hiçleşti. Kentten kovuldu, ama doğaya da dönemiyor. Ürettiği nesnelerle doğadan kopan insan, nesnelerini terk edip doğaya dönmek istediğinde, kendi kültürünün bir karikatürüne dönüşüyor; komik bir öğeye. Böylelerine, popüler kültürde mandıra filozofu deniliyor.

Ya da iktidarın, tarihin çöplüğünü eşeleyip kendi soyağacı kurmacasını inşa etmek üzere bulup çıkardığı nesnelerle sahne tasarımları yaratmasına ve bu sahne tasarımlarında ezilenlerin de kendilerine giydirilen komik kostümlerle yer almalarına katıla katıla gülebilirsiniz. Ama kahkahalarınız çok geçmeden çığlığa dönüşebilir. Sahnelenen oyunlara, nedense iktidarın en fazla ezdikleri severek ve inanarak katılıyor. İktidarın şiddetine maruz kalarak biçimlerini yitirenleri iktidar, komik de olsa bir biçime soktuğunda, iktidar biçimleri olarak sizi ezmeye kalkışacaklar ve komik olan, trajikomiğe dönüşecektir. Ve rahat koltuklarımızda gülerek izlediğimiz komedi, seyirci koltuklarına şiddet olarak geri döndüğünde artık pek gülecek halimiz kalmamıştır. Sanıldığının aksine, sanal ortamın içine tamamen gömülü olanlar Z kuşağı değildir; ezilenlerin kurmacayı gerçek gibi algıladıklarını daha önce TV dizilerinden biliyoruz. Z kuşağı online ile offline arasında geçiş yapabilirken, ezilenler iktidarın sahnelediği kurmacaların içine tamamen gömülmüşlerdir. Sinemanın kötü adamı Erol Taş, ezilenlerden az dayak yememişti. Ezilenler gerçek hedeflerini hep ıskalıyor.

“İnsan kültür birikimini bir bütün olarak korur, hatta bu birikimin değeri baş döndürücü şekilde çoğalır. Ama insan, bu birikimden eylem ve kurtuluşunun ölçütünü çıkarma olanağını yitirir” (Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). Dağ gibi yükselen kültür yığınının içine giremediği için geçmiş ile bağlantısını koparan insan, iktidarın kendini meşrulaştırmak için tarihin çöplüğünden bulup çıkardığı nesnelerle tasarladığı sahneleri kendi gerçeği sanıyor. Geçmişi şimdiye ve geleceğe aktaramadığı için kültür, insanın özgürleşmesi önünde bir engele dönüştü. Surların dışındaki insan yığını, sırtı doğaya, yüzü kültür yığınına dönük öylece duruyor. Setin kenarında figüran olarak çağrılmayı bekliyor.

RES PUBICA: KAMUSAL ALAN EDEP YERİ Mİ?

RAHMİ ÖĞDÜL

07.08.2020

Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” deyişini küçük bir ekleme yaparak düzeltmek gerekecek: İnsanın bedeni her şeyin ölçüsüdür. Sayısal, soyut bir ölçü sistemi icat etmeden önce de insan, yaşadığı yeri doğrudan bedeni aracılığıyla ölçebiliyordu. Ayak, adım, parmak, kulaç, karış gibi uzuvlarını kullanarak elde ettiği ölçü birimleriyle yaşadığı yeri, bedenine uygun bir ölçü mekânı haline getirmiştir. Analog ortamdan dijital ortama geçilse de bedensel ölçü birimi olan parmak, dijital sözcüğünde hâlen yaşamaya devam ediyor (Latince digitus parmak demek). Beden sadece mekânı ölçmek için kullanılmamış, yerleşilen mekân bölümlere ayrılırken, yine bedenin işlevsel bölümlenmesi ölçü alınmıştır. Yani, önce beden bir mekân olarak bölümlere ayrılmış, sonra toplumsal mekân bu bölümlere göre düzenlenmiştir. Konutların planı, bedenin mekânsal bölümlerini yansıtır; oturma odası, yatak odası, tuvalet, mutfak gibi bölümler bedensel işlevlere göre tanımlanmıştır. O hâlde ilk önce mekânlaşan bedendir ve bedenin mekânsal düzenlenmesi toplumsal mekânların kuruluşunu öncelemiştir. Beden her şeyin ölçüsüdür.

Hangi beden? Erkek bedeni mi yoksa kadın bedeni mi diye sorabilirsiniz. Bize öyle öğretildi çünkü. Beden, ilk önce erkek ve dişi olarak mekânlara ayrıldı. Ve iktidar bedeni mekânsallaştırırken yerli yurtlu hale getirmiş, bedeni sabit yer ve işlevleri olan organlarla donatmıştır. Oysa bedeni oluşturan organlar göçebeleşmeye eğilimlidir ve göçebeleştiklerinde bedeni kolay kolay erkek ya da dişi diye sınıflandıramazsınız. Yerleşik hâle getirilip mekâna kapatılan beden, organların hapishanesidir. İktidar bedeni kapatmak ve organlarını bir mekânın içine yerleştirmek zorundadır; iktidarını bedenlerin üzerinde kuruyor çünkü. Erkek ve dişi bedensel mekânların toplumsal mekândaki karşılılıkları, kamusal mekân ve özel mekândır. Söylemeye bile gerek yok, iktidar erkektir; her şeyin ölçüsü insanın değil, erkeğin bedenidir. Erkek, kamusal mekânı kendine ayırmış ve kendi bedenine göre tasarlanmıştır. Le Corbusier’in “Modulor Adam”ı ya da Leonardo’nun “Vitriviusçu Adam”ı, fark etmiyor. Vitrivius’un erkeği kare ve çember olarak idealleştirilen mekânın tam ortasına yerleşmiş, üstelik kol ve bacaklarını açarak kamusal mekânı tümüyle kaplamıştır. Bu adam, toplu taşıma araçlarında sık sık karşılaşılan erkeğin mekânı kaplama biçiminin sanattaki karşılığıdır.

Erkeğin bedeni antropometriktir. Kamusal ve özel mekânların ayrımında, ölçü birimi olarak bu kez cinsel organını kullanmış, mekânları cinsel organlara göre tasarlamıştır. Dişi üreme organı, erkeğin mülkü olarak özel mekâna yerleştirilirken, erkek cinsel organları, kamusal mekânda rahatça dolaşabilir, birbirleriyle konuşabilir, kamu meselelerini tartışıp kamu adına kararlar alabilirler. Roma hukukuna göre kamusal mekânı özel mekândan ayıran, evin sokağa açılan kapısının eşik çizgisidir. Tohumlarını yetiştireceği bir arazi olarak mülkiyetine geçirdiği kadın bedeni kamusal mekâna çıktığında örtünmek zorundadır. Eşik çizgisinin kadın bedenindeki muadili giysidir, giysinin ten ile oluşturduğu çizgi. Bedeninin neresini ve ne kadarını kamusal mekânda açabileceğine erkek karar verir. Erkek ise Antik Yunan’da olduğu gibi bugün çırılçıplak dolaşamasa da kamusal mekânı fallik temsillerle donatmış ve kendi cinselliğini anıtlaştırmıştır. Ve erkek, cinsel organıyla silahlanmıştır. Eski dilde silah anlamına gelen bir sözcük erkeğin cinsel organını adlandırmak için kullanılmaktadır.

İngilizcede ‘public’ ile ‘pubic’ sözcükleri akrabadır; biri kamusal, diğeri ise genital bölge, yani edep yeri demek. Bugün tüm nüfusu ilgilendirdiğini düşündüğümüz, Romalıların ‘Res publica’ dedikleri kamu meseleleri, başlangıçta pubik kılları çıkmış, dolayısıyla cinsel bakımdan olgunlaşmış, ergin, silah altına alınan erkeklerin meselesiydi sadece (Raymond Geuss, Kamusal Şeyler, Özel Şeyler, YKY). Kamusal alan görünürde demokratikleşse de hâlen cinsel organlarını silah gibi taşıyan erkeklerin tartıştığı, bedenler hakkında kararlar aldığı bir alandır. Şöyle de söylenebilir: Kadının pubik bölgesi erkeğin mülkü olarak özel mekâna kapatılmış, erkeğinki kamusal alan olarak açılmıştır: Res pubica.