15 Mart 2019 Cuma

BAHAR AYİNİ


RAHMİ ÖĞDÜL
15.03.2019

Baharın alâmetleri çoktan belirdi. Kimi ağaçlar çiçeklendi bile, ama hâlâ kabuklarının altında sessiz devrimler yaşayanlar var. Doğa, saat zamanı nedir bilmez, kendi zamanını yaşar; kabuğunu çatlatacağı o müthiş ân için tüm bu hazırlıklar. Dengenin bozulduğu ve henüz yeni bir dengenin ortaya çıkmadığı zamanlar, çalkantılı sular. Bahar ayini başladı.

Paris, 29 Mayıs 1913 akşamı; İgor Stravinsky’nin Bahar Ayini balesinin prömiyeri. Bale ilk kez Ballet Russes’de seyircisiyle buluşacak. Bahar Ayini’nden önce sahnede, Michel Fokine’in koreografisini yaptığı Les Sylphides balesi var. Chopin’in piyano müziği eşliğinde beyaz tütüleri içindeki balerinler seyircileri romantik düşlere daldırır. Ama romantik düşlere dalma zamanı değil şimdi, düşten uyanma zamanı; doğa yeni bir kalkışmaya hazırlanıyor. Romantik düşler Bahar Ayini’nin başlamasıyla çok geçmeden yerlerini karmaşaya bırakacak; seyircilerin de dengesi bozulacak çünkü. Ayin ilk başta kulağa tanıdık gelen ezgilerle başlar, ama bir süre sonra tıpkı devrimlere hazırlanan doğa gibi dengesini yitirir ve müzik basmakalıp ezgilere alışmış kulaklar için dayanılmaz hale gelir, gerilim giderek artar. Yeryüzü yeni bir uyanışa hazırlanırken, dengeden söz eden de kim? Kış uykusundan uyanan doğa dölyatağından yeni dengeler ve biçimler çıkaracak. Doğa dengeleri bozuyor.
Bahar Alâmetleri, Stravinsky’nin balesinin ikinci bölümünün başlığı. Bahar Alâmetleri baş gösterince seyirciler arasında çığlıklar duyuluyor ve koridorlarda itiş kakışlar: “Yaşlı kadınlar genç estetlere saldırıyor, balerinlere hakaret ediyordu. Hengâme o kadar gürültülü bir hal almıştı ki şef artık orkestrayı duyamıyordu. Orkestra gitmiş, yerini enstrüman seslerinin birbirine karıştığı bir kakofoniye bırakmıştı” (Lehrer, Proust Bir Sinir Bilimciydi, BÜY). Müzikteki disonans (uyumsuzluk), seyircileri de dengesizleştirdi. Balenin koreografı Vaslav Nijinski’nin bu denge bozumunda payı büyüktü. Akademik balenin geleneksel dans kalıplarını bilinçli olarak reddetmiş ve bahara özgü dengesizliği koreografisine taşımıştı. Dansçılar ayaklarıyla ahşap sahneyi dövüyorlardı. Doğa da yeryüzünü ayaklarıyla dövüyor, gümbür gümbür; yeni biçimlerin ayak seslerini duymuyor musunuz?

DOĞA, DEVRİM VE ÇÜRÜME

Kadim toplulukların düzenledikleri ‘yeni yıl törenleri’nde toplumsal hiyerarşiler askıya alınır ve tabakalar arasında sıkışıp kalmış bedenler aralarında olmadık bağlantılar icat ederek yeni bir denge durumuna geçişi kutlarlardı. Doğanın yeniden doğuşunu kutladıkları bu törenler tam bir curcunayı andırır; kaostan kozmosa geçiş ritüelleri. Doğa bu şenliği her yıl baharda gerçekleştiriyor, ama biz duyumsamıyoruz; gerçeği kat kat örtülerle sarıp sarmaladıkça doğamızdan ayrı düştük. Biz duyumsamasak da doğa durgun sulardaki hiyerarşiyi bozmaya devam ediyor; zenginlik, parçalar arasında eşit olarak dağıtılmalı. Doğada devrimler yaşanırken, bizler çürümekte olan durgun sulardayız. Doğanın içimize sızmaması için tedbirler almışlar. Olur ha, ayrı düşürülmüş bedenler, aralarında olmadık bağlantılar icat edebilir ve yeni bir denge durumuna geçebilirler; iktidar korkuyor.
Doğanın bir biçim repertuvarı olduğu öğretildi bize; baktığımızda biçimler görüyoruz. Ve içeride biçimleri, yer ve işlevlerine göre yerleştirerek statik düzenler kurdular. Ama “Doğa biçim değil, bağlantılanma sürecidir: Bir çokseslilik icat eder, bir bütünsellik değil, toplantıdır” (Deleuze). Parçalar başka parçalarla bağlantılar kurdukça çoğaltırlar kendilerini, o yüzden biçimleri yoktur. Ama içeride parçalar, bir yapboz gibi bütünsel bir resim oluşturmak üzere birbiriyleriyle kenetlenmişler. Ve hareket edemedikleri için çok geçmeden çürüyecekler. Fakat iktidar sırf kendi düzeni sürsün diye mumyalıyor hepsini. Baktığınızda kimlikli biçimler görürsünüz, ama içleri çürümüştür. Bahar ayininin çalkantılı sularına bırakmış olsalardı kendilerini, içleri çoktan canlanmıştı bile, ama biçimleri bozulacak. Biçiminizi bozmadan canlanamazsınız!

8 Mart 2019 Cuma

ZAMANI NASIL DENEYİMLİYORSUNUZ?


RAHMİ ÖĞDÜL
08.03.2019

Niye bu hız? Tabakhaneye mi yetişeceksiniz? Eskiler “Dünyanın işi bitmez” derler ve yavaşlamasını bilirlerdi. Bırakın yavaşlamayı, giderek hızlanıyoruz. Dünya bir şantiye, işi bitmiyor; şantiyenin tüm yükü sırtımızda, yüklerin yetiştirilmesi gerekiyor. Bu hız bizim hızımız değil, dünyayı şantiyeye çeviren kapitalizm; hız, onun hızı. Bu hıza bir beden daha ne kadar dayanabilir? Çok geçmeden enkaza dönüşecek. Marx boşuna dememiş, “İnsan olsa olsa zamanın enkazıdır” diye. Vakit nakde çevrildiğinden beri bedenler zaman denilen otoyolda hızlanmak zorunda. Ve hız, kapasitelerini aştığında bedenler devre dışı kalacak. Sinir uçlarımızı bilgisayar devrelerine bağlayıp bedenleri ıskartaya çıkarmanın planları yapılıyor. Bedenleri ıskartaya çıkarılacak motorlu kuryeleriz. Kısaca motor da diyebilirsiniz. Bedensiz motorlar olsa olsa kapitalizmin elektronik devrelerindeki çiplerdir. Çipler sorun çıkarmaz; sorun çıkaran bedendir; duyguları vardır, duygulanır ve duygulandırır. Ve isyan edebilir, makineyi kırabilir de. 18. Yüzyıl’da Nedd Ludd Leicestershire'da makineleri kırmış ve isyanı başlatmıştı. Makineyi kırmazsak o bizi soykırımdan geçirecek.


Zamanı hesaba katmadan yeni bir toplum kurmamız mümkün değil. Her değişim kendi zaman anlayışını dikte ediyor. Ve biz yaşamın lehine bir dönüşüm yapmak istiyorsak şayet, önce zaman anlayışımızı değiştirmemiz gerekecek. Zamanı kapitalizmin elinden kurtarmalı. Yoksa yeryüzünün yıkımında kepçeler, yıkım makineleri, motorlar olmaktan başka seçeneğimiz kalmıyor. Yıktığımız yeryüzüdür, kendi bedenlerimiz ve belleğimiz. Ve kapitalizmin nihai hedefi, sorun çıkaran duygulu, duyumsayan bedenlerden kurtulmak; yeter ki makine tıkır tıkır işlesin. O yüzden egemen ideoloji bize saatin çizgisel zamanını dayatıyor, saatin tik taklarını paraya çevirirken, bedenlerimizi de saatleştiriyor, bir makine. Ve saat gibi dönüşümler geçiriyoruz, önce analog makinelerdir, şimdi dijital. Ve bırakın dakikaları, saniyelere, saliselere uymak zorundasınız artık.
Bu hız bize tepeden dayatılmıştır. Oysa bedenimizle algıladığımız zaman, makinenin zamanından çok farklı. İçsel zaman deneyimi, egemen anlayışın dayattığı gibi boş kompartımanlardan oluşmuş, hep ileriye doğru akan ve giderek hızlanan bir tren değil. Aksine duyumsanan zaman, hele kudretli ve neşeli bir bedenseniz duyumsadığınız zaman, bellek aracılığıyla geçmişe doğru hareket eden ve beklentiler aracılığıyla geleceğe doğru açılan şimdi ve buradanın zamanıdır. Zaman döngüsel bir akış olarak algılanır. Ve bu akış kesildiğinde sorunlar baş gösteriyor. Kapitalizmin saat zamanı içsel zaman deneyimimizi kesintiye uğratmıştır. Makinenin yıkımlarıyla baş edemediğimizde zaman algımız değişiyor ve bedensel/ruhsal sorunlar yaşıyoruz.
Zamanı nasıl deneyimliyorsunuz? Geçmişiniz giderek büyüyor ve şimdinizi yutuyorsa ve gelecek parçalanıp dağılmışsa depresyondasınız demek ki. Ya da geçmiş ve gelecekle bağlantınız kopmuş ve şimdinin içine hapsedilmişseniz canınız bayağı sıkılıyor. Veya kafanızı geçmişe ve şimdiye değil de sadece geleceğe takmışsanız, çok kaygılısınız. Veyahut zaman, akışkan olma özelliğini yitirmiş ve bütünsel birleşimi parçalanmışsa şizofrenik bir deneyim yaşıyorsunuz; şizofrenik deneyimde zaman mekânsallaşır; dinamikliğini yitirir, birbirinden kopuk statik parçacıklar halinde çözülür; artık size ait değildir; yaşamsal olmayan bir şeye dönüşmüş, taşlaşmıştır (Borgna, Bekleyiş ve Umut, YKY). 
Taşlaşan sadece zaman mı? Bedenler de katılaştı ve yaşamsallıklarını yitirdi. İktidar zaman ayarlarımızı bozarak bedenlerimizi ele geçiriyor. Bedenlerimiz makinesinin bir parçası; ruhumuz ise makinesinin dişlilerini yağlıyor. Zamanı kapitalizmin elinden kurtarmak, bedenlerimizi de kurtarmaktır, yeniden bedenleşebilmek. “Gerçek tarihsel materyalist sonsuz çizgisel zaman boyunca anlamsız bir gelişme hayali peşinde koşan kişi değildir; …her an zamanı durdurabilecek kişidir” (Agamben, Çocukluk ve Tarih, Metis). Makineyi her an kırabilir, zamanı durdurabilirsiniz. Yeniden bedenleşeceğimiz neşeli günler bizi bekliyor.

2 Mart 2019 Cumartesi

İNSANIN ESKİ BİR MUAMMASI

Roy Nachum

RAHMİ ÖĞDÜL
01.03.2019
Yüzeyleri yokluyoruz ellerimizle; bir çatlak olmalı, arayışımız sürüyor. Gözlerimiz bir işe yaramıyor, ortam zifiri karanlık. Bastığımız zeminden bile emin değiliz, ayağımız her an takılabilir, çukura düşebiliriz. Ellerimizi kullanmaktan başka çare yok. Yüzeylere dokuna dokuna, yoklaya yoklaya ilerliyoruz. Tenimiz duyarlı. Gözler yanılttı bizi, sonunda ellerimize güvenmeyi öğrendik.

ÇATLAKTAN HAYAT FIŞKIRACAK

Bazen karanlığın içinde bir ışık parlıyor ve hep birlikte oraya yönelenler çıkıyor, gösteriyi kaçırmak istemeyenler; sırf alışkanlık. Her ışık yandığında umutlanıyorlar, ama biliyoruz ki ışığın altında yeni bir şey yok; sadece gösteri. Karanlığa alışalım diye tüm bu gösteriler. İzleyenler, gösterilenlere inanıyor ama görmüyorlar. Gördükleri, inanmak istedikleridir, umudun ışığı kör etmiş gözlerini. Sonra ışık sönüyor ve yine zifiri karanlık. Ve ışığın tekrar yanmasını beklemeye koyulanlar, arayışı terk ediyor, tenleri körleşmiş. Umut, ışığın tekrar yanmasını beklemektir, daha önce yandı, yine yanacak; sırf alışkanlık. Ama ışığın bir yanılsama, bir illüzyon olduğunu bilenler, tensel arayışlarını sürdürüyorlar hâlâ; karanlık yüzeyleri yoklaya yoklaya ilerliyoruz. Özgürlük ışık gösterisinden değil, karanlık çatlaklardan gelecek ve ellerimizle büyüteceğiz çatlakları, çatlaklardan hayat fışkıracak.
Kavramlar çıkarıyorlar önümüze bazen, hazır yapım kavramlar. Ve kavramların içine girenler oluyor, yaşadıklarının anlamını bulmak için. Kavramların içinde kayboluyorlar ve yollarımız ayrılıyor. Biz, hâlâ karanlıktayız ve bıkmadan usanmadan tensel arayışımız sürüyor. Bir çatlak olmalı mutlaka, yeryüzüne açılan. Yeryüzünün sularına, havasına, toprağına ve ateşine. Çatlaktan ateş fışkırabilir, yeryüzünün ateşi; yıkıcı ve yaratıcı ateş. Mevcut formların yıkıldığı, yeni formların yüzeye çıktığı o müthiş an. Ve ateşten doğan zümrüdüanka kuşları. Korkanlar oluyor, kavramlara ve ışıklara sığınanlar. Işık, ateşin simülasyonudur, kavram ise bir anlığına aydınlatılmış bir nesne, aydınlanma yanılsaması. Ama nesne durduğu yerde durmuyor, hareket ediyor ve nesne kavramını çoktan terk etti bile. Kavramlar, yılanın terk ettiği kuru ve ölü kabuklar. Ve hazır buldukları ölü kabuklarla yaşadıklarını anlamlandıranlar çıkıyor; bir süre sonra gözleri karanlığa alışıyor ve yeryüzünü aramaktan vaz geçiyorlar. Tenleri körleşmiştir.
Ellerinizi en son ne zaman kullandınız? Belki mutfakta, masanızı hazırlarken. Peki hayatınızı, hayatımızı aynı özenle hazırlamak varken, neden konserve, ölü kavramlarla donatıyoruz karanlığımızı? İktidar ateşler düşürüyor ocaklarımıza, yıkıcı ateşler; sofralarımızdan canlar eksiliyor. Bir zamanlar yeryüzü sofralarında birlikte hazırladığımız yiyecekleri hep birlikte paylaşırken, şimdi dört duvar arasındaki masalarda yalnızlığımızı tüketiyoruz. Dışarıda ise yaratıcı ateşler, cemreler düşüyor birer birer; önce havaya, sonra suya ve toprağa. Bahar geliyor! Hayat yeni formlar doğuracak, yeni formlar için yeni kavramlar yaratmalı. Çatlağı mutlaka bulmalıyız, yeryüzüne açılan. Arayışımız sürüyor.

ATEŞLERLE KORKUTULUYORUZ

Dört duvar arasındayız, ortam zifiri karanlık. Yeryüzünün yaratıcı ateşleri ulaşmıyor bize. Yeryüzünün yaratıcı ateşini değil, iktidarın yıkıcı ateşlerini tanıyoruz sadece ve ateşlerle korkutuluyoruz. Korkutuldukça simülasyonlara, ekran ışıklarına sığındık, umutlanıyoruz. Ölü kabuklardan medet umuyoruz, ölü kabuklarla ölüleri aydınlatabilirsiniz ancak. Aydınlanan lahitlerinizdir. Aydınlanmış lahitlerde ölümde kalmayı yaşamak sanmak. Ateşler düşüyor evrene; havaya, suya ve toprağa. Hâlâ soluyabildiğinize göre havasınız. Bedeninizin yüzde yetmişi su ve dediklerine göre topraktan yaratılmışsınız. Doğru, maddeden yaratmıştık kendimizi ve yeryüzünün ateşlerinde pişirdik; yeni formlar yaratabilmenin kudreti. Dışarıda hayat fışkırırken nasıl oluyor da insan, lahitin karanlığında ölümde kalmayı becerebiliyor? İnsanın eski bir muamması!

23 Şubat 2019 Cumartesi

SİZ, ROMAN KAHRAMANLARI!

George Tooker, 1956
RAHMİ ÖĞDÜL
22.02.2019

Hayatlarını roman olarak görenler var, haklı olabilirler, ama tek bir roman türü olamayacağı gibi tek tip roman kahramanı da yok. Hangi tür romanın kahramanısınız acaba? Kiminle konuşsam, “benim hayatım roman” diyerek başlıyor söze ve kendi hayatını anlatmaya başlıyor. Rus edebiyat eleştirmeni ve kuramcısı Mihail Bahtin’in roman sınıflandırmasına bir bakalım (Söylem Türleri, Metis). Bahtin, roman türlerini başkahraman imgesinin kuruluşuna göre dört alt kategoriye ayırıyor: Yolculuk romanı, sınanma romanı, yaşamöyküsel roman ve oluş romanı. Ve her roman türünün kendine özgü kahramanı var. 

Sürekli hareket ediyor, çok farklı mekânların içinden geçiyor ve değişmeden kalmayı becerebiliyorsanız, yolculuk romanı kahramanı olabilirsiniz. Bahtin’e göre bu tür romanlarda kahramanın hiçbir ayırt edici özelliği yoktur, mekânda hareket eden salt bir nokta. Anlatıda kahramanın hareketi, dünyanın mekânsal çeşitliliğinin sergilenmesine yarıyor sadece. Toplumsal çeşitlilik, içinden geçtiği mekânlara yansıtılmıştır ve statiktir. Dünya, farklılık ve zıtlıkların mekânsal dizilişi, yaşam ise zıt koşulların birbiriyle yer değiştirmesi. Başarı ile başarısızlık, mutluluk ile mutsuzluk, zafer ile yenilgi arasında savrulursunuz, ama boyutsuz bir nokta olma özelliğinizi korumuşsunuz. Sizin için zamanın hiç önemi yok. Tarihsel zamanın yokluğundan dolayı bir yazar olarak, sosyokültürel olgular arasındaki ilişkilere, içsel bağlantılara dair bir içgörünüz olamaz, farklılıkları ve benzerlikleri vurgulamakla yetinirsiniz. Bu yüzden yabancı toplumsallıkları ve yaşam biçimlerini egzotik olarak algılarsınız. Yeryüzü, statik dekorlardan oluşmuş farklı sahnelemelerdir, dekor değişir, ama siz değişmediğinize göre paket turlarla seyahat eden bir turistsiniz. Korunaklı kılıfınızın içinden izliyorsunuz dünyayı, ne siz dünyaya dokunursunuz ne de dünya size. Büyük başarı!
Sınanma romanında ise yeryüzüne sınanmak için gelmişsiniz. Yeryüzü inandığınız, savunduğunuz değerleri erozyona uğratmak, sizi baştan çıkarmak için elinden geleni yapar ama siz baştan çıkmaz, idealleriniz uğruna ölmeyi göze alır, ama asla yeryüzüne yenilmezsiniz. Ve değişmeden kalırsınız. Bağlılık, cesaret, erdem, asalet, inanç, sınanacak özellikler. Romanın başında kahraman neyse, sonunda da odur, onca serüvenden değişmeden çıkmayı başarmıştır. Kahramanın sabitliği, dış dünyaya da yansıtılır; dış dünya yine tarihsellikten yoksundur. Kahraman ile dünya arasında gerçek bir etkileşimden söz edilemez. Dünyanın kahramanı etkileyecek gücü yoktur, sadece sınar onu. Kahraman da dünyayı etkileyemez; sınavlardan geçip düşmanlarını ortadan kaldırırken dünyanın toplumsal yüzü değişmeden kalmıştır. Dünya sizin değişmez inançlarınız için bir sınav yeridir sadece. Ve sınavlardan nasıl da başarıyla geçtiğinizi anlatırsınız. Büyük başarı!
Yaşamöyküsel romanda başarı/başarısızlık, çalışmalar ve işler, itirafnameler, krizler ve yeniden doğmalar vardır. Kahramanın nitelikleri, romanın en başında verilmiştir. Romanın akışı içinde kişi kendisi olarak kalır. Olaylar kişiyi değil, kişinin yazgısını şekillendirir. Yaşam öykünüzün roman olduğu düşünüyorsanız, kendinizi merkeze koymuş ve dünyayı salt bir dekor olarak kullanmışsınız demek ki. Dünya sizin etrafınızda dönüyor.
Oluş romanında ise zaman insanın özüne katılır ve olay örgüsüyle birlikte roman kahramanı da değişir. Kahraman yeryüzüne tutunmak için bağlantılar icat ettikçe yeryüzünün tarihine katılır; etkilenmiş ve etkilemiştir. Ve hayatını anlatırken olup bitmişliği bildiren “dır” larla bitirmez cümlelerini, açık bırakır. Hayatı açık yapıttır, yeryüzüne, ilişkilere. Deleuze’ün dediği gibi, “Yazmak, …bir süreçtir, yaşanabilir ile yaşanmışı boydan boya kateden bir yaşam geçişidir, … oluştan ayrılmaz.” Yaşam, birlikte yazdığımız ve yazdıkça kendimizi icat ettiğimiz bitimsiz bir roman. Kahraman anlatırken “ve”lerle bitiştirir başına gelenleri ve başına geleceklere ise hazırdır, yeryüzünün devinimlerine ve devrimlerine. Bırakınız, sözcüklerinizin arasına yeryüzü girsin!

15 Şubat 2019 Cuma

EN YERLİ OLAN EN YABANCIDIR


Molly Haslund
RAHMİ ÖĞDÜL
15.02.2019
Sadece kendi ülkesinin, şehrinin ya da taşrasının yurttaşı olduğunu düşünenler, yani aşırı yerli ve milli olanlar, sadece bir yere ait olduğunu sananlar ve dışarıdakileri, dışarıdan gelenleri en hafifinden aşağılayanlar, en ağırından düşmanca davrananlar, asıl yabancı onlardır. Bırakınız yeryüzünü, yaşadıkları topraklara da yabancıdırlar. Nerede, neyin üzerinde durduklarının farkında bile değiller, ama sorsanız yerli, yani o yere ait olduklarını söyleyecekler ve dışarıdan geldiğiniz için yabancı muamelesi göreceksiniz.
Oysa bedenlerini biçimlendirmiş yerin kuvvetleri bile dışarıdan gelmiştir. Güneşin ışınları atmosferin dışından, milyonlarca kilometre öteden. Rüzgârlar, dünyanın kuytularında dolaşmış ve beraberlerinde egzotik kokular, yabani tohumlar ve esintiler taşımışlardır. Su, yerkürenin altında ve üstünde gezinmiş ve ardından gökyüzüne çıkmış, yağış olup yağmıştır. Bastıkları toprak ise yeryüzünün kuvvetleri tarafından durmadan yerinden edilir. Ama hâlâ yerli ve milli olduklarını iddia edecekler. Her şeyin hareket ettiği bir dünyada hayali, sabit bir çemberin içinden dışarıya düşmanca bakmak. Tuhaf, çok tuhaf. Ve yeryüzünü fethetmeye giriştiklerinde bu hayali çemberin sınırlarını genişletecek, yarattıkları hayali formları her yere taşıyacak ve yeryüzünü hayali bir yere, Disneyland’a dönüştürecekler. Yitirilen yeryüzü olmuştur. Yeryüzünün yabancılarıyız, yaşadığımız yere dair en küçük bir iz kalmamış, belleklerimiz sıfırlanmıştır. Hayali mekânların yerlisi olduğunu iddia etmek, uzun süre bilgisayar oyunu oynadıktan sonra kendini sanal mekânın yerlisi gibi hissetmeye benziyor.     
Yeryüzü dışarlıklıdır, yabancıdır. Çemberin içini yerli olanlar işgal ettikçe yer, yeryüzü dışarıda kalmıştır. Kentlerin yerlileri olduklarını iddia edenler, yerle hiçbir ilişkisi olmayan, yapay olarak iklimlendirilmiş AVM benzeri mekânlarda yaşıyor. Güneş, hava, su ve toprak kapıdaki güvenlik taramasından geçemez. Geçemez, çünkü yeryüzünün kuvvetleri, yerlileri yerinden edebilir. Korunaklı yerlerinden dışarıya baktıklarında, içeri girmeye çalışan göçmenleri düzenlerini bozacak doğal felaket gibi algılayacaklar, kasırga ya da çekirge sürüsü gibi. Dışarıdan gelenler, o çok korunaklı varlıklarımızı tehdit edebilir, beni benden, bizi bizden alabilir, bizi yerimizden edebilir.
Dışsal olanı harcamak çok kolaydır, dışsal olanın hiç bir değeri yoktur çünkü, yabancıdır. Üstelik içeri girdiğinde düzenimizi bozuyor; günah keçisi olmaya da pek uygun. O halde derhal bertaraf edilmeli. Şirketler de kazançlarına kazanç katarken harcayacakları hayatları dışsallaştırıyor. Dışsallıklar (externalities), şirketin kâr amacıyla gerçekleştirdiği her girişimde göz ardı ettikleridir. Şirketin maliyet hesaplarına katmadığı, topluma ve doğaya yüklediği tüm hasarlar ve yıkımlar. Yeryüzü dışsallıktır, yeryüzündeki hayatlar dışsallık; savaşlarda, iş kazalarında, yıkılan binaların altında ölen canlar, hep dışsallık. Şirketlerin, harcayacakları hayatlar için, yine sıfır maliyeti olan bir ödülü var; cennetteki yeriniz ayrılmıştır. Adınızı söylemeniz yeterli.
Stoacılar için evren birbirini etkileyen bedenlerden oluşmuş bir bedendir ve en ufak bir olay, Plutarkhos’un dediği gibi “denize dökülen bir damla şarap, denizi bütünüyle kaplayacak ve oradan da tüm evrene yayılacaktır”. (Jean Brun, Stoacılık, İletişim). Harcanmış bedenlerin kederi ruhumuzda dalga dalga yayılırken, despot ve rahibin istedikleri kederli ve kudretsiz varlıklar çoğalıyor. Ve biz yerliler, yerin kuvvetlerinden bihaber olanlar, kederimizden kendi içimize gömülürken, yeryüzü yeni devrimler tasarlıyor. Yeryüzü, kaos ile kozmos arasındaki o ince çizgide dans eden devrimci ve neşeli bir bedendir. Ve yeryüzünün yerlisi, yeryüzünün neşesine katılandır, neşeyi ve kudreti çoğaltan; bedeni mikrokozmostur. Ve “nerelisin? diye sorduklarında, “kozmosluyum” diye yanıtlayacak; kendini kozmopolit, yani “evrenin yurttaşı” olarak tanımlayacak.

8 Şubat 2019 Cuma

ÇEVRİMİÇİ Mİ YOKSA DEVRİM İÇİ Mİ?


RAHMİ ÖĞDÜL
08.02.2019
Düşünsenize, “Çevrimdışısınız”. Ne berbat bir durum! “Kablosuz ağ ve mobil veri kullanılamıyor. Sayfanın yüklenmesi, cihaz bir ağa bağlandıktan sonra gerçekleştirilebilir.” Bağlantınız kesilmiş ve sayfa açılmıyor. Aslında açılmayan sizsiniz, çevrimiçinde bir sayfasınız çünkü. Çevrimdışı olmak, var olmamak gibi bir şey. Varlığınızdan kimsenin haberi yok; sosyal medyada yoksunuz, bir hiçsiniz. Online, yani çevrimiçi olmak, bir varoluş sorunu artık: ‘Online’ olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Ya online olacak ve çevrime dâhil olacaksınız ya da çevrimdışının hiçliğinde kaybolacaksınız. Çevrimdışı olan, kapitalist dolaşıma dâhil olmayandır. Dolaşıma dâhil değilseniz, yok sayılırsınız, esameniz okunmaz. Bugün esamesi okunanlar, çevrimiçinde merkeze yakın yörüngelerde dönüp duranlardır. Çevrimdışı kalmaya katlanamayanların, çok geçmeden merkeze boyun eğdikleri ve içeride kendilerine iyi bir yörünge kapmak için can attıkları görülüyor.
Bir de çevrimin içinde olup çevrimdışıymış gibi davrananlar var; çevrimiçinde çevrimin merkezini alabildiğine eleştirenler. Tüm enerjilerini, üstlendikleri rol gereği negatif bir şekilde tüketirler, tepkiseldirler. Oyun kurucu merkezdir. İktidarın kurduğu oyunda olumsuzlama rolü üstlenmişlerdir. Merkezin hamlelerine tepki gösterdiklerinde kendilerini iyi hissederler. Onlar için çevrimdışı olmak, oyun dışı kalmaktır, katlanamazlar. Ve oyuna katılmaya çok istekli oldukları için onların da bakışları ve zihinleri merkeze kilitlenmiştir.
İngilizce ‘online’ sözcüğü, hatta kalmak, bağlı olmak olarak da çevrilebilirdi. Ama Türkçede bu sözcüğe bulunan karşılık ‘çevrimiçi’, meselenin sadece bir bağlanma meselesi olmadığını, işin boyutunun sanıldığından çok daha vehim olduğunu gösteriyor. Çevrimiçi, ‘online’ın masumiyetini, daha doğrusu olumlu tınısını yerinden ederek tüm çıplaklığıyla neye maruz kaldığımızı, sadece bağlanmadığımızı, aynı zamanda bir çevrimin içine kapatıldığımızı da açık ediyor. Çevrimdışı kalmaya katlanamıyoruz. En insani, bırakınız insani olmayı, en hayati davranışımız, bağlantı, ilişki kurmak. Ama bağlandığımız ve çevrimiçi olduğumuz an, içinde bulunduğumuz ortamdan kopuyoruz; tıpkı açık havada yürümek yerine, ev içlerindeki yürüme bantlarında yürümek gibi. Çevrimiçi ilişki bantlarında yürüyor ve yerimizde sayıyoruz.
Bağlanamamak korkutuyor bizi ve bağlanamadığımız zaman hasta oluyoruz: Nomofobi. Ama bu bağlanma, tuhaf bir bağlanma; bizi her şeyden koparıyor, yeryüzünden, birbirimizden. Çevrimiçi olmak, kendi kuyruğunu yutan yılanı, Oroboros’u hatırlatıyor; habis bir döngünün içine hapsedilmiş, kendini yiyip bitiren, tüketen bireyleri. İngilizcede bu tür çevrime ‘vicious cycle’, ‘fasit daire’, bizde ise kısır döngü deniliyor. Dönüp dolaşıp hep aynı noktaya gelme durumu, dolap beygirlerinin yaşadığı. Dolap beygirleri gibi merkezin etrafından dönüp duruyor ve hep aynı noktada buluyoruz kendimizi ve tükeniyoruz.
Oysa devrim içi olmak, çevrimiçi olmaktan çok farklı. Devrim içi olmak, evrene açılmaktır, hayatın kılcal damarlarıyla bağlantı kurmak. Nietzsche’nin felsefe yapmak için kullandığı çekicini, yitirdiklerimize, hayata yeniden ulaşmak için kullanmak. Çekiç, sadece felsefe yapmaya yaramaz, hücrelerinizin duvarlarını da çatlatır, o pek sevdiğiniz kimliklerinizin kabuklarını. Kırılsın kabuklarınız ve içeri taze hava girsin! Evrenin esintilerini duyumsayın ve bırakın düşünceleriniz kanatlansın! Kanatlanan sadece düşünceler değildir, bedenler de kanatlanır. Boğucu havanın ağır bedenleri hafiflemiş, esintileri duyumsayan duyarlı bedenlere dönüşmüştür. Bedenler çevrimiçinin biteviye ritmi yerine evrenin çoklu ritimleriyle salınıma geçmiştir. Çevrimiçinde kendinizi tüketirken, devrim içinde kendinizi çoğaltırsınız ve çoğaldıkça kendinizi tanıyamazsınız. Çünkü devrim içi olmak, yeni formlar, yeni yaşam biçimleri yaratabilmektir.

2 Şubat 2019 Cumartesi

KİM KORKAR HEYÛLADAN?

Albrecht Dürer

Giorgio de Chirico
RAHMİ ÖĞDÜL
01.02.2019
Arapçası ‘heyula’; Yunancası ‘hyle’. Farklılaşmamış, biçimsiz ilk madde. Henüz formu olmayan ya da formun altındaki kaosun maddesi. Empedokles ve Aristoteles’de dört elementin ortaya çıktığı kosmozun ilk maddesi. Heyuladan, şekilsiz olandan çok korkuyoruz; korkumuz aslında madde korkusu. Heyuladan korktuğumuz kadar hiçbir şeyden korkmadık. Korktukça formlara sığındık, gökten zembille indirdikleri formlara. Platon’un göksel formlar lehine yeryüzünü değersizleştirmesi de yine madde korkusu. Maddenin kendi kendine devindiğini ve kendini biçimlendirdiğini inkâr edebilmek için aşkın formlar uydurduk. Maddeyi inkâr etmek, insanı da inkâr etmektir. Kendimizi inkâr ettikçe, iktidarını göklerden aldıklarını iddia eden despotların elinde kalıptan kalıba sokulduk, sesimiz çıkmadı. Yeter ki bir formumuz olsun!
Oysa bizim tutumumuz maddenin doğasına aykırı. Maddenin içkin aklı var. Madde göklerden medet ummaz. Açmazla karşılaştığında kendi çözer, dengesi bozulduğunda bir başka denge durumuna geçer ve kendine yeni bir form yaratır. Ama bizler, akıllı organizma olduklarını iddia edenler, başımız ne zaman sıkışsa, ne zaman yaşadıklarımızı anlatı haline sokamazsak, ne zaman dengemiz bozulsa, ne zaman kaosun koyu karanlığını duyumsasak, gözlerimizi yukarıya çeviriyoruz, göklerden hazır formlar bekliyoruz. Yeter ki kalıbımız bozulmasın! Kalıbınız bozulursa dengeniz bozulur ya da tam tersi. Kalıp ustaları, despotlar bunu bildikleri için kaosla korkuturlar sizi. Asalarını kaldırdıklarında tıpış tıpış kafesin içine gireceğimizi bilirler. Kafesin içine girenler çok geçmeden kafesin kalıbına bürünecek, kafesin içinden baktıklarında dünya parsel parsel görünecek gözlerine. Kafesin içinden baktıklarında sadece sınırlar vardır, mülkiyetin sınırları. Namus, kafeslenmişlerin ahlakıdır ya da kafeslenen bedenlerin güçsüzlüğü. Kafeslenenlerin gözünü mülkiyet bürümüş, başka da bir şey göremezler.
Albrecht Dürer’in perspektif aletini betimleyen gravürü, kafeslenen bir kadını mı gösteriyor yoksa kafesinin içinden bakan erkeği mi? Her ikisini de. Erkek, eril ideolojinin kafesine kapatılmıştır; kafes tellerinin arkasından bakar kadına. Ve baktığında kadını parsel parsel görür ve parsel parsel geçirir önündeki çizim kâğıdına ya da tapusuna. ‘Namus’ sözcüğünün Yunancası ‘nomos’. Bir arazi mülkünün sınırları demek. Yasa anlamına da geliyor. Bedenler iktidarın yasalarıyla kafesleniyor. Ve yeniden sormalı, kafeslenen kadın mı yoksa erkek mi? Kafeslenen, kendi kendini biçimlendiren maddedir; kafesleyen iktidar. Ama kafesin içinde bir heyûla yatıyor.
İktidarın işi, yaşamı kafeslerin içine kapatmak. Kafese kapattığı tüm yaşam süreçlerini denetlemeyi, yaşama topyekûn el koymayı arzuluyor. İstiyor ki yaşam yeniden üretebildiği bir malzeme, bir oyun hamuru olsun, yaşamı istediği biçime soksun. Mümkün mü? Bu, maddenin kendi içkin aklı olduğunu ve bu içkin aklın dışarıdan dayatılan her türlü biçimi bozduğunu inkâr etmektir. Ama iktidarın hakikati, maddenin inkârına dayanıyor. Maddeden çok korkuyor, heyûladan, biçimsiz olandan. “Şer, biçimsizdir” (Halesli Alexander).
Madde bir açmazla karşılaştığında, dengesi bozulduğunda bir yolunu bulup yeni bir denge durumuna geçiyor. Yeryüzündeki formların çeşitliliğine ve çokluğuna baksanıza! Evrim dediğimiz, maddenin kaosla dansıdır; denge ile dengesizlik arasındaki ip cambazlığı. Biz ise dengemiz bozulmasın diye iktidarın çürümeye yazgılı formlarına tav oluyoruz. Peki, niye durmadan şikayet ediyoruz? Bırakın, bozulacaksa bozulsun formunuz, dengeniz de. Siz maddesiniz, yeni bir form ve yeni denge yaratacak güçtesiniz, kudretlisiniz. Heyûla da sizsiniz! Komünist Manifesto size sesleniyor: “Avrupa’da bir heyûla geziniyor, komünizmin heyûlası”. Sadece Avrupa’da da mı? Yeryüzünde, iktidarın kafeslediği tüm bedenlerin içinde. Heyûladan korksa korksa iktidar korkar, siz niye korkuyorsunuz ki?