8 Aralık 2018 Cumartesi

DELİREBİLSEYDİK KONUŞABİLİRDİK


Monica Carvalho
RAHMİ ÖĞDÜL
07.12.2018

Dil coğrafyadır, yeryüzüdür. Kimi zaman tropikal bir orman, kimi zaman kıvrımlı dağ yolları. Çölde kumulların yürümesi, kutuplarda buzulların çatlaması, denizin deli dalgaları ya da bir akarsuyun şırıltısı. Beton kentte dil betonlaşmıştır.Sesiniz betona çarpıp geri döner ve her geri döndüğünde yalnızlığınızı çarpar suratınıza. Kupkurudur, ağızların içinde çimentonun tortusu. Bırakın başkalarıyla konuşmayı, kendinizle bile konuşamazsınız, diliniz damağınıza yapışıp kalır. Beton dil, ölüme tapanların, yaşamdan nefret edenlerin dilidir. Hiçbir şeyi yeşertmediği gibi, yeşermiş olanı da soldurur. Konuşanlar, sadece ölümü çoğaltır; konuştuklarında yaşamı değil, hep ölümü çağırırlar. Konuşanlar, yaşayan ölülerdir.

Zombiler her yerde
Yaşayan ölüler, zombiler, popüler kültürün kahramanları, kahramanlarımız. Zombiler, beton kentlerin yürüyen cesetleri. Konuştuklarını sanırlar ama hırıltı çıkarırlar sadece; hırıltıları yaşamı soluksuz bırakır, yaşayanları morartır. Mor, ölümün (mort) ve betonun rengi. Beton yeşile ve yaşamın tüm renklerine düşman. Betonlaşan dil, yeryüzünün alacalı bulacalı etik düzlemi yerine, ahlaktan söz eder durmadan ve ahlakın (moral) moruyla boyar bedenleri. Zombilerin hırıltısı, beton kentlerin, çürümekte olanın sesi. Zombiler her yerde. Ekranlarda hırıldayan onlardır; ağız denilen yüzlerindeki yarıklardan çıkardıkları sesler ölümü bulaştırır. Isırmalarına gerek yok, ekranlarınızı açmanız ve hırıltılarına maruz kalmanız yeterli. Yaşamdan, yaşamın yeşertici kuvvetinden, kudretli bedenlerden söz ettiklerini hiç duydunuz mu? Varsa yoksa savaş ve jeopolitik meseleler. Ölümü pazarlayanların dili. Ve bu seslere maruz kaldıkça çok geçmeden zombiye dönüşebilir ve siz de hırıltı çıkarmaya başlarsınız. Ve ölümü bulaştırırsınız her şeye.

Dilimiz beton gibi
Konuşabilirdik. Betonun hırıltısını, yaşamın çağıltısına dönüştürebilirdik. Ama aramıza ekranlar giriyor ve zombileşiyoruz. Roman Polanski’nin ‘Melekler Düşerken’ (1959) adlı kısa filminden bir sahne. Savaşın ölümcül ortamından kaçıp bir yıkıntıya sığınan iki düşman asker, karşılaşırlar. Her ikisi de tedirgin. Düşman askerlerden biri, elini kaputunun içine sokar, bir şeyler paylaşmaya niyetli. Ama diğeri korkuya kapılır ve tüfeğini doğrultup ateşler. Düşmanı ölmüştür. Ölü düşmanın avucunda iki dal sigara. Ölümcül ortama rağmen, şimdi ve burada yaşamdan, birlikte yaşamaktan, güzel günlerden konuşabilirlerdi, ama olmuyor. Ekrandaki ‘Büyük Birader’ giriyor aramıza ve nasıl oluyorsa birden düşman kesiliyoruz. Konuşabilseydik keşke. Doğrudan, yüz yüze. Tohumun yeşermesinden söz edebilseydik, bir tohum olarak yeryüzünün yeşermesinden. Ve o zaman bakın, nasıl da yeşerecekti dilimiz. Beton çatlayacak ve çatlaklarından taze sürgünler fışkıracaktı. Yeryüzündeki sürgünlerin yuvasına dönüşecekti dünyamız. Ama olmuyor, betonla kaplıyorlar her yeri ve yeşermeye yazgılı tohumlar betona gömülüyor. Dilimiz beton gibi.

Beton altında, tropikal ormanları, çağıldayan akarsuları, deli dalgaları saklıyor. Çokluğun ve bolluğun sesini işitenler var. Biz, beton dilliler, beton yüzeylere çarpıp geri dönen Büyük Birader’in sesini, kendi sesimizi işitiyoruz sadece. Ama çokluğu ve bolluğu işitenler, yeryüzünün diliyle konuşuyor. Onlarla iletişim kuramıyoruz. “Delilerle iletişim kuramıyorsak, konuşmadıkları için değil gereğinden fazla konuştukları, aşırı yüklü bir dille, dünyanın bütün yollarının birbirine karıştığı göstergelerin tropik bolluğu içinde konuştukları için kuramıyoruz.” Ve onların dili, “deli olmanın haşmetli özgürlüğünü gösterir bize” (Foucault, Büyük Yabancı, Metis Yayınları). Betonun dili, iktidar aklının dilidir; çatlatmak gerek. Betonun altında yaşam saklı. Dili delirtebilseydik, yaşamı duyumsayabilirdik. Beton duvarların arasına gömülmek yerine, yeryüzünde Gezi'ntiye çıkabilir, dilimiz yeşerir ve konuşabilirdik.

1 Aralık 2018 Cumartesi

SOYUNMAYI BIRAKIN ARTIK!

Jacques Fabien Gautier d'Agoty

Jacques Fabien Gautier d'Agoty

Jacques Fabien Gautier d'Agoty
RAHMİ ÖĞDÜL
30.11.2018

Mesafelerin kalktığı ve içli dışlı olduğumuz zamanlar. Artık birbirimizden saklımız gizlimiz yok. Hadi biz birbirimizi tanırız da, iktidara ne demeli? İki çift laf etsek, hep aramızda. Her lafın arasına giriyor, ilişkilerimizi dolayımlamakla kalmıyor, üstelik her birimizi en çıplak hâliyle kıskıvrak yakalamaya çalışıyor. Biz de soyunmaya ne de meraklıymışız meğer. Mecburen soyunduğumuz zamanlar vardı. Ama şimdi sosyal medyada gönüllü olarak soyunuyoruz. Soyundukça var olabildiğimiz, çıplaklığın yüceltildiği bir dönemden geçiyoruz. Sosyal medyadaki striptiz şovları, gece kulüplerinde sergilenenleri aratmıyor. Bedensel ve zihinsel örtülerin birer birer atıldığı, yaşamların her anının ulu orta sergilendiği şovların en dikkatli izleyicisi iktidar. Hiçbir gösteriyi kaçırmıyor.

Bir zamanlar mecburen soyunurduk. Muayene sırasında tıp etiğine bağlı hekim karşısında soyunduğumuzda, çıplaklığımızın hekimle aramızda kalacağını bilirdik. Mahrem olanı paylaşmak, sözleşmeye bağlıydı. Biz bedenimizi açacak, hekim de bizim iyi hissetmemizi sağlayacaktı. Karşılaşmalarımızı kendi başımıza örgütleyemediğimizden, bedenimizin doğasıyla uyuşmayan, gücümüzü azaltan ilişkilere giriyor ve kendimizi kötü hissediyorduk. Hekim de bizim adımıza, iyi hissetmemizi sağlayacak ilişkiler örgütlüyordu. Bizler, gerekli dersi almak bir yana, sürekli aynı hataları tekrarlayanlardık. Hekim, ne yememiz, ne tür ilişkiler kurmamız gerektiğine karar verendi. Ve karşısına, tüm niteliklerinden soyunmuş bir töz olarak çıkmalıydık. O da, bir karşılaşmalar alanı olan bu tözü yeniden, doğasına uygun olarak biçimlendirecekti. Biçimlendirilmeye alışmıştık.

Sonra giderek etik rafa kaldırıldı. Ve bedenin içkin doğasının karşılaşmalarını örgütleyen hekimin etiği yerini, aşkın değerlerle iş gören despotun ahlakına bıraktı. Artık ne yememiz, ne tür ilişkiler kurmamız, bedenlerimizi nasıl kullanmamamız gerektiğini despotun yasaları belirliyor. Spinoza’da etik, bedenlerin ilişkilerini örgütleyerek kendilerini biçimlendirebilmesidir. Oysa despot yasalarıyla, bedenlerimizle hiç uyuşmayan aşkın bir hakikati bize zorla giydiriyor. Etik, kurduğumuz ilişkiler aracılığıyla bedenlerimizin kudretini açığa çıkarma ve hep birlikte kudretli bir toplumsal beden kurma sanatıdır. Bedenlerimizin keder ve neşe arasında gelişigüzel savrulması yerine, hangi bedenlerin bedenimizle uyuştuğunu, hangilerinin uyuşmadığını, dolayısıyla hangilerinin bizi kudretlendirdiğini, hangilerinin ise kudretimizi azalttığını keşfetme sanatı. Ve bedenlerin birlikte güçlendiği kudretli toplumsal bir beden, ancak etik bir düzlemde gerçekleşebilir. Ama etik düzlem ve bu düzlemde karşılaşmalarını örgütleyen bedenler, iktidarın işine gelmiyor. O yüzden kendi ilişkilerini örgütleyemeyen kederli bedenlere muhtaç. Ve iktidar, güçsüz bedenler istiyor, teslim olmaya teşne bedenler. Dolayısıyla durmadan aramıza girerek ilişkilerimizi dolayımlayacak ve bir bedenin nelere muktedir olduğunun öğrenilmesini engelleyecektir. Despotun idaresindeki her beden engellenmiştir.

Engelli ve en yalın hâlinde olan, çırılçıplak bir beden. İlişkilerimiz dolayımlandı önce ve aramızı bozdular; yapayalnız ve ilişkisiz kaldık. İlişkilerinden arındırılmış bir beden anatomik bir bedendir, anatomi atlaslarında rastlayacağınız türden. Sonra, “Aç, aç!” sloganları eşliğinde bedenler soyunmaya başladı. Niteliklerinden arındırılmış, çıplak töz olarak bir bedeni biçimlendirmek kolaydır. Sosyal medya, anatomi atlaslarını andırıyor. Derisi yüzülmüş, altındaki kasları gösteren bedenler; kan damarlarını, sinir ağlarını, iç organlarını sergileyen bedenler. Ve tabi ki beyinlerini de. Tüm kıvrımları açılmış bir beden, fethedilmiş bir bedendir, iktidarın mülkü, bir proje alanı. Ve aynı zaman ahlaklı bir beden. Çünkü kendini gerçekleştireceği, kudretini açığa çıkaracağı etik düzlemin kıvrımlarından yoksun kalmıştır.

25 Kasım 2018 Pazar

BALTALAR, AĞAÇLAR VE ORMAN

Alexandra Dillon

Vladimir Kush

Fascio
RAHMİ ÖĞDÜL
23.11.2018

“Görünür manzaranın görünmez başka manzaraları gizlediğinin tamamen farkına vardığımızda kendimizi bir ormanın içinde hissederiz” (José Ortega Y Gasset, Quijote Üzerine Düşünceler, YKY). Ormanın içindeyiz. Görünen manzara, bildik manzaradır. Önde ağaçlar. Manzaraya baktığımızda, ağaçların yanı başında baltayı görüyoruz ve ağaçların arasında koyu ve derin bir karanlık, orman.

Balta, ağaçları buduyor. Henüz filizlenmiş taze düşünceleri, uzamın içine yayılarak gövdesinin mekânını genişleten dalları kesiyor önce. Ve biraz dikkatlice bakınca, balta sapının, başka sopalarla güçlendirildiğini fark ediyoruz; bu tür baltalara ‘fascio’ deniyor, Batı tarihinden biliyoruz. ‘Fascio’nun manzarayı kapladığı zamanlar, faşizmin zamanlarıdır; Mussolini bir ‘fascio’ydu mesela. Ağaçlar, gizil kuvvetleri, manzarayı değiştirecek olanları saklıyor. Alman atasözü: “Ağaçlar ormanı görmemize müsaade etmiyor.”

Balta Boşuna Çabaladığını Biliyor
Balta ağaçları buduyor, fakat orman, balta girmemiş olandır. Ve balta asla ormana giremeyecek. Balta, ormandan korkuyor ve elinden gelen tek şey karşısına çıkan ağaçları budamak. Derin ve koyu bir karanlık olarak orman ağaçların arasında. Orman, baltanın kâbusu olmaya devam edecek. Balta korkuyor, ağaçlara saldırmasından belli. Orman hep daha derine kaçıyor. “Orman daima bulunduğumuz yerin biraz ötesindedir. Bulunduğumuz yerden az önce ayrılmıştır ve geriye sadece taze izi kalmıştır” (Gasset). Balta, ormana asla ulaşamayacak. Yeryüzündeki tüm ağaçları budasa da orman yaşayamaya devam edecek, gölgeli kuytularda, içimizin kıvrımlarında. Balta boşuna çabaladığını biliyor, ama korkuyor, korktukça saldırıyor.

Şimdilik görünen manzara bu. Manzaranın değişmesini istemiyor olabilir miyiz? Yoksa sizde mi ormandan korkuyorsunuz? Orman tedirgin edicidir. Manzaranın değişmesi için ağaçların arasına, derin ve koyu karanlığa yürümeniz gerekecek. “Ama şimdi kim yürüyecek?” diyebiliriz, rahat ve güvenli koltuklarımızda oturmak ve manzarada olup bitenleri izlemek varken. Alıştık, alıştırıldık, izleyici koltuklarına. Dünya, rahat koltuklarımızdan izlediğimiz bir sahne. Her gün baltanın başrolde olduğu hep aynı oyunu izlemekten usanmadınız mı? Yoksa Aristotelesci bir ‘katarsis’ mi yaşıyorsunuz? Seyrettikçe arınıyor musunuz? Olabilir. Baltayla özdeşleşmek için yeterince donanımımız var. Hepimiz küçük baltalar olarak donatılmadık mı? Balta, budadıkça tüm ağaçları kendisine benzetiyor. Balta, budanmış ağaçları seviyor, dümdüz, çıkıntısı, pürüzü olmayan ağaçları. Bizden farklı olanların pürüzlerini gidermedik mi? Atasözü: “Balta değmedik ağaç olmaz.” Manzara birden değişiyor, artık ön planda ağaçları değil, birbirine tıpatıp benzeyen baltaları görüyoruz. Ağaçlar baltaya dönüşmüş. Baltalar, ormanı görmemize müsaade etmiyor.

Pürüzlü, kıvrımlı yapısıyla karanlık orman; önünde baltalar. O da ne? Balta kıtaları ormanın içlerine ilerliyor: “Baltalar elimizde/upuzun ip belimizde/Biz gideriz ormana/Hey ormana.” İlerliyoruz ve önümüze çıkan ağaçlara, bizden farklı olanlara sağlı sollu vuruyoruz: “Ağacın yanında dur/Baltayı sağından vur/Bir de sol taraftan/Vur kuvvetli.” Biz vurdukça neşeli bedenler kederli varlıklara dönüşüyor, için için yanacak odunlara. Ve neşeli oluşlar kederli varlıklara dönüştükçe, rahat koltuklarımızda zevkten dört köşe oluyoruz: “Kışın odun yanınca/Alevler parlayınca/Şarkı söyler oynarız/Hey oynarız.” Şimdi hep birlikte söyleyelim baltaların şarkısını. Ve hep beraber eğilelim büyük baltanın, ‘fascio’nun önünde. Ama orman asla yok edilemeyecek. Çünkü orman içimizin kuytularında. Atasözü: “Ağaca balta vurmuşlar, ‘sapı bedenimden’ demiş.” Her balta sapı, bir zamanlar ağaçtı, hatırlayın. Ve orman, firari ağaçlarla doludur; henüz görünmez olan gizil kuvvetlerle. Görünür olduklarında manzara değişecek. Orman yürüdüğünde iklim de değişecek, özgürlük gelecek.

18 Kasım 2018 Pazar

YÜKSELMİYORUZ, DÜŞÜYORUZ!

Ken Vrana
RAHMİ ÖĞDÜL
16.11.2018

İktidar bize tepeden bakıyor, ama sokakta, tam da yeryüzünde olduğunuz bir anda, çaktırmadan aranıza girebilir ve hiç fark ettirmeden bulaşabilir size. Hiyerarşik bir tabakalaşmaya göre biçimlendirildiğimiz bir dünyada, her türlü biçimin göklerden geleceğine dair bir beklenti var. Ama iktidar yatay düzlemde, tüm ilişkilerin arasına sızarak iş görüyor. Aralarda kendini yeniden üreterek biçimlendiriyor bizi. Gustav Landauer çok haklı: “Devlet bir ilişkidir, insanlar arasında bir ilinti; insanların birbirine davranışlarının bir tarzı.” İktidar tepeden duruyor, ama onu yukarıda değil, aralarda, kurduğumuz ilişkilerde aramalıyız. Mesela bir kafede dostlarınızla birlikte oturuyorsunuz. Ve dünyanın başka türlü olabileceğine dair birlikte düşünmeye başlıyorsunuz. 

Kazı kazan!
Kapitalist bir distopya yerine, yüz yüze ilişkilerle birlikte kurabileceğimiz, emeğimizle biçimlendireceğimiz bir dünyada yaşamaktan söz ederken, birden masanıza milli piyangocu yaklaşıyor ve o sihirli sözcükleri fısıldıyor kulağınıza: “Kazı kazan!” Yorulmuşsunuz belki, konudan uzaklaşıp gündelik hayata katılmak istemiş olabilirsiniz ve piyangocunun çağrısı da cazip gelmiş olabilir. Ya da zorunluluklar dünyasından rastlantının dünyasına kaçmak istemiş de olabilirsiniz. Ve kazanmak için kazımaya başlıyorsunuz. Peki neleri kazıyorsunuz acaba?

Kesinlikle kazıdığımız ve kazıyarak sildiğimiz belleğimizdir, kazandığımız ise yalnızlık. Kazımak, kapitalizmin işidir. Bellekleri, doğal ve toplumsal yatay ağları, toplumsal dayanışmayı kazıdıkça kazanıyor ve üstelik tüm bunları bize kazıttırıyor, ama biz kazıdıkça kaybediyoruz, tuhaf değil mi? Kazıdıkça yeryüzünü, belleğimizi, birbirimizi yitirdik. Ve hâlâ iktidarın sesi çınlıyor içimizde: “Kazı kazan!” İlişkilerimizi içeriden dolayımlıyor ve farkına varmadan iktidarı yeniden üretiyoruz. Ve öyle bir noktaya geliyoruz ki, tıpkı Panoptikon’da olduğu gibi, iktidar tepedeki yerinde olmasa da, bize tepeden bakmasa da, biz yine de onu üretiyoruz. Hep birlikte belleklerimizi, kırılgan ekolojik ilişkiler ağını, toplumsal dayanışmayı kazıdıkça kazıyoruz. Kazdığımız, kendi kuyumuzdur. Ve düşüşümüz başlıyor.

Kapitalist distopya, kaderleri şirketlerin insafına terk edilmiş, belleksiz ve kederli parçacıkların serbest düşüşüdür. Olur ha düşerken, birbirleriyle karşılaşıp ilişkiye girmesinler, yaşanası yeni bir dünya kurmasınlar diye, kederli parçaçıkların düşüşlerini bile şeritlere ayırmışlar, herkes kendi şeridinde düşüyor. Ve bu kederli düşüşü, ne yazık ki yükseliş olarak algılıyoruz. Üniversitelerdeki kariyer günlerinde gençlere yükseliş vaat eden şirket, yeryüzünün ve doğanın düşüşüne katkı sağlayacak yandaşlar arıyor. Yükseldiğimizi düşünürken, hep birlikte hiçliğin boşluğuna düşüyoruz. Yeryüzü, sömürülecek bir kaynak, doğa ise alt edilecek bir düşman gibi görüldüğü sürece, şirketler yükselecek, biz de düşmeye devam edeceğiz. Yükselmek, yeryüzünden kopmaktır, uzay boşluğuna düşmek.

Yükseğe, Hep daha yükseğe!
Düşüş, tam da yükseldiğimizi sandığımız anda başladı. Yeryüzüne sadık kalmalıydık. Ama içimize iktidar kaçmıştı. “Yükseğe, hep daha yükseğe!” diyordu içimizdeki ses, “kazı ve yüksel!” Kazıdıkça yeryüzüne ve birbirimize ihanet ettik. Varoluş düzlemimizi, dayanağımızı kazıdıkça, kendimizi ve biribirimizi yitirdik. Yeryüzünde kalmalıydık. Ve yeryüzünün belleği yerine, yeryüzünden kapitalizmi kazımalıydık. Yıkıntıların altında kalmış dayanışmacı ilişkileri, kolektif varoluşumuzu yüzeye çıkarmak için. Ama iktidar aramıza sızdıkça birbirimizin, yeryüzünün kuyusunu kazıyoruz hâlâ. Dayanaktan yoksun olduğumuzda var olamayacağımızı, dayanağın yeryüzü olduğunu ve bu dayanağın bizleri doğurduğunu hatırlamıyoruz artık. Doğa her şeye rağmen durmadan doğuruyor, ama biz, doğayı, döl yatağını kazımaya devam ediyoruz. “Ayın elemanı” değil, yeryüzünün elemanı olmak gerek.

13 Kasım 2018 Salı

OTEL PROKRUSTES

William Blake

RAHMİ ÖĞDÜL
09.11.2018

Maddenin kendi kendine hareket ettiğine ve kendini biçimlendirdiğine dair bilgiyi unuttuk. Dolayısıyla maddeden oluşmuş bizlerin de kendimizi biçimlendirebilme kudretine sahip olduğumuz bilgisi de belleklerimizden silinip gitti. Ve edilginleştik, kendi hayatlarımızı biçimlendirmekten aciziz. Kendilerini, edilgin maddeyi biçimlendiren etkin bir kuvvet olarak dayatanların elinde oyuncak olduk. Ve başımıza neler gelmedi ki? Olmadık şekiller denediler üzerimizde. Hâlâ da deniyorlar.

Halesli Alexander’ın dediği gibi, “şer, biçimsizdir”. Bizler biçimsizdik ve kötüydük. O halde form dayatanlar iyi olmalıydı. Ve Platon’un göklerdeki aşkın form repertuarından yeryüzüne biçim indirenleri başımızın tacı yaptık, ama yanıldık. Üzerimizde acayip biçimler denediler, ama henüz tam üzerimize oturan bir biçim bulamadık. Demiurgos’un biçtiği giysiler ya dar geliyor ya da bol. Ya bedenimizi deli gömleği gibi kıstırıp bizi boğuyor ya da boşluk içinde birbirimizi, uzuvlarımızı kaybediyor, birbirimizle bağlantı kuramıyoruz. Ve göklerdeki terzinin asla bize uygun bir giysi biçemeyeceğini anlamak istemiyoruz. Demiurgos, kendi tahayyülündeki dünyayı biçimlendiriyor. Bize biçtiği biçim, ölüm döşeği olabilir ancak.

Nitekim Prokrustes'in işlettiği bir otelde yaşıyoruz ve Prokrustes'in yataklarında ağırlanıyoruz. Otelin sahipleri, güçlerini göklerden alan tanrı-krallardır. Ülkeleri, ölümlü varlıkların geçici olarak konakladıkları konaklama tesisine dönüştürdüklerinde, tesislerin işletmesini Prokrustes’e vermişler, o da otelleri kendi turizmcilik anlayışına göre işletmeye başlamıştır. Peki, kimdir Prokrustes? Devasa oteller zincirinin işletmesini devralmadan önce, kendi evini mütevazı bir pansiyon olarak işleten küçük bir girişimci. Pansiyonda kazandığı tecrübeyi ve konaklama anlayışını, şimdi otellerinde uygulama fırsatı yakalamıştır. Yunan mitolojisinde Prokrustes, yoldan geçenleri ağırlamak üzere kendi evine davet eden ve konuğunun boyunu yatağının boyutlarına uydurmaya çalışan bir hayduttur. Konuklarını soyup soğana çevirdikten sonra bedenlerine yaptığı işkencelerle ünlenmiştir. Bedenleri yatağa sığmadığında, fazla gelen uzuvlarını kesiyor ya da yatak büyük geldiğinde, bedenlerini çekerek uzatıyordu. Her hâlükârda Prokrustes’in yatağı, ölüm döşeğidir ve Otel Prokrustes’te sadece ve sadece sakatlanmış bedenler ve ölüler konaklayabilir ancak.

Prokrustes uygulamalarıyla otelcilik sektöründe başarısını kanıtlamış bir turizmcidir artık. Bedenleri yatağa uydurarak öldürme ya da sakatlama işininin yanı sıra, hazır ölüler için konukevleri tasarlayan ve gelecek ölü konuklar için yatak kapasitesini arttıran başarılı bir girişimci. Geçen hafta basına yansıyan haberlere göre Prokrustes, bir ilçede 5 dönümlük bir araziye ilçede hiç şehit olmadığı halde, “belki şehit gelir” diye şehitlik açmasıyla girişimcilikte ne denli yaratıcı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Sektördeki gelişmeleri önceden görebilme yeteneği vardır. Yine bir başka ilde hapishane açacağının müjdesini vermiştir. Yatak kapasitesini arttırdığına göre, anlaşılan Otel Prokrustes’te konuk patlaması yaşanacak.

Kendi hayatlarımızı biçimlendiremediğimiz takdirde, bizleri bekleyen Prokrustes’in yataklarıdır. Oysa felsefe tarihi, kendi kendini biçimlendiren maddeyle başlamıştı. “Kendiliğinden hareket eden madde fikri İyonyalı doğa filozoflarının hepsi tarafından paylaşılan temel bir fikirdi. Düşüncelerinin ayrıldığı yer, bu kökensel maddenin ne olabileceği sorusuydu” (Karatani, İzonomi, Metis). Asıl meseleleri, toplumun da, maddeye ve doğaya içkin olan akla göre kendi kendini biçimlendirebilmesiydi. Maddeye içkin aklın evreni biçimlendirmesi gibi, doğanın aklının dışavurumu olan insan da hem kendi bedenini hem toplumsal bedeni doğayla uyumlu şekilde biçimlendirebilirdi. Fakat şimdi Prokrustes’in yataklarında, başımıza geleceklerden haberdar, derin uykulara daldık.

3 Kasım 2018 Cumartesi

UFKA DOĞRU KOŞANLARIN KAHKAHASI

Lucy Campbell

RAHMİ ÖĞDÜL
02.11.2018

Yaban hayatını korumak gerek. Adını sanını bilmediğimiz bitkileri ve yabani hayvanlarıyla, içimizdeki yağmur ormanlarını, tundraları, okyanusları korumalıyız. İçimizi de buldozerlerle düzleştirmek, betonla kaplamak isteyenler var. Ama henüz başaramadılar. Personalarımız evcilleşmiş olabilir, ama içimizin kıvrımlarında yabani hayvanlar dolaşıyor.

Derinlerden gelen kurt sesleriyle ürperdiğimiz, tüylerimizin diken diken olduğu zamanlar olmuştur; tekinsiz olanın, tanıdık yabancıların sesleri. Böyle anlarda televizyonun ya da müziğin sesini açıyoruz, tanıdık yabancıların, içimizdeki yabanilerin seslerini bastırsın diye. Jack London’ın Yabanın Çağrısı romanındaki köpek Buck gibi, yaban bizi de çağırıyor, ama duymazlıktan geliyoruz. Evcilleştirildik. Evcilleştirme, efendiye itaat etme sürecidir.

Kurtlar ve insanlar, her ikisi de bir zamanlar yan yana yaşadılar ve birlikte aynı avın peşine düştüler; zor, ama özgür zamanlardı. İnsanlar sürü halinde avlanmayı ve av taktiklerini belki de kurtlardan öğrenmişlerdi. Bazen de birbirlerini avladılar. Yaklaşık 30 bin yıl önce, köpeğin atası o kurt insanın eline düştüğünde başına geleceklerden habersizdi. Ama sonunda ona itaat etmeyi öğrettik ve köpeğe dönüştü. Biz de yerleştik ve evcilleştik; evcilleşme sonunda tanrı-krallara itaat eden kullara dönüştük. Ve isyan etmeyelim diye kesintisiz eğitim alıyoruz şimdi. Kulaklarımıza durmadan efendinin kendisi olduğunu fısıldayan eğitmen-efendilerimiz var. National Geographic Channel’da köpek eğitimi programları yapmış Cesar Millan ya da nam-ı diğer Köpeklere Fısıldayan Adam, “Köpeklerin bir lidere ihtiyacı vardır” diyor ve ekliyor: “Köpeklerin arzuları basittir: Düzenli egzersiz, istikrarlı bir lider.” Ve köpekleri boyun eğdikleri zaman sevecektik: “Sevginizi... köpeğiniz davranışlarını sizin istediğiniz yönde değiştirdikten sonra ya da emirlere itaat ettikten sonra gösterin”. Ve oyun oynatacaktık onlara: “Yakalama oyunu gibi çeviklik kazandıran ya da ödül odaklı oyunlar oynatarak itaat etmesini sağlayın.” Oyunlarla eğitiliyoruz, iktidarın kurduğu tuzakları oyun sanıyoruz.
İtaat ediyoruz

Evcil, uysal ve itaatkâr hayatlar sürüyoruz. Özgürce yaşamak varken, çitlerin içinde emirlere itaat ediyoruz şimdi. Ve seviyorlar bizi, seviniyoruz. İnsanlar ve köpekler aynı kaderi ve kederi paylaşıyor. Evcilleştirme süreci, yapay seçilim sürecidir; insanın ve köpeğin en uysallarının hayatta kalmasına izin veriyorlar. Korkuyorlar. Yabanın çağrısına yanıt vereceğimizden korkuyorlar; efendinin komutlarına kulak asmayacağımızdan. La Loba’dan korkuyorlar. Kurtlarla Koşan Kadınlar’da Clarissa P. Estés, Kurt Kadın La Loba’nın öyküsü anlatıyor (Ayrıntı). La Loba’nın işi kemik toplamak ve saklamaktır, dünyadan kaybolma tehlikesi olanların kemiklerini. Kurdun kemiklerini tek tek toplar ve iskeleti tamamladığında ateşin yanına oturur ve şarkısını söylemeye başlar. Ve şarkı söyledikçe kemikler canlanır, ete ve kürke bürünür. “Kurt gözlerini açar, ayağa kalkar... kurt birden bire, özgürce ufka doğru koşarak kahkahalar atan bir kadına dönüşür.” Kahkahalar atarak ufka doğru koşanların tek bir sınırı vardır: Ufuk. Ama sahte ufuklarla çevirdiler etrafımızı; vitrinleri ufuk sanıyoruz.

Ufka doğru kahkaha atarak koşanlar, eğitildiklerinde, çitlerin arasına sıkışmış, itaatkâr ve kederli varlıklara dönüştüler. Kurt, ilk evcilleştirilen hayvandır. Kurtların köpekleşmesi tarihi, insanın doğa ve insan üzerinde tahakküm kurmasının tarihidir. Kurdu evcileştirdik ve kurttan geriye evcil köpekler kaldı. Doğanın efendisi olduğumuzu sanmıştık, ama aramızdan efendiler çıktı ve bizi de evcilleştirdiler. Ve insandan geriye kullar kaldı. Fakat içimizde kara ormanlar var; derinlerinde, ufka doğru koşmaya hazırlanan kurtların kahkahaları çınlıyor. Ve özgür olduğumuz, efendisiz zamanları özlüyoruz. Yaban hayatını kapitalizmin elinden kurtarmak gerek.

26 Ekim 2018 Cuma

DEPOLAMA ALANINIZ TÜKENDİ


RAHMİ ÖĞDÜL
26.10.2018

Uyarmışlardı bizi: “Depolama alanı tükeniyor. Bazı sistem fonksiyonları çalışmayabilir.” Depolama alanımız çoktan tükenmiş, farkında değiliz. Hayatlarımıza durmadan müdahale ediyorlar ve biz en hayati fonksiyonlarımızı bile yerine getiremiyoruz.

Mesela, doğada hiçbir varlık asla cismi kadar yer kaplamaz; kendi kudretlerince yayılırlar mekânın içinde. Ama biz, bırakın mekân yaratmayı, yaratılmış mekânları bile koruyamadık. Kamusal alanlardan geri çekilirken, içimize kapandık. Ve büzüle büzüle cismimizin kapladığı yeri bile yitiriyor ve iki boyutlu yassı varlıklara dönüşüyoruz. Mesela, sürekli açmazlarla karşılaşıyoruz. Doğadaki canlılar da açmazlarla karşılaşılaşırlar ama sadece kendi kudretlerine güvenir ve açmazı açarlar. Ama biz her açmazda, tıpkı tregadyalarda olduğu gibi yukarıdan indirilecek makine-tanrılardan medet umuyoruz. Demek ki depolama alanımız gerçekten tükenmiş; canlılığa özgü fonksiyonlarımızı yitirmişik. Peki, ne yapmamız gerekiyor? Akıllı telefonlarımız bizi sık sık uyarıyor: “Depolama alanı tükeniyor” ve çözümünü de vermiş: “Depolama alanını boşaltmak için önbelleğe alınmış dosyalar, kalan dosyalar ve reklam dosyaları gibi gereksiz verileri silin.” Madem telefonumuz çok akıllı, vakit kaybetmeden dediklerini yapalım.

Bellek gereksiz şeylerle dolu
Hayati fonksiyonlarımızın yeniden çalışması için kendimizi gereksiz verilerden arındırmamız gerekiyor. Belleğimiz gereksiz şeylerle o kadar dolu ki boşluğumuzu yitirdik, ne zihinsel ne de bedensel olarak hareket edebiliyoruz. Telefonumuz, “reklam dosyaları gibi” diyor, hiç durmayın, hayatımızdaki tüm reklamları silelim önce. Gereksiz ıvır zıvırları satın almaya bizi ikna etmeye çalışanları da. Sonra geriye, Matrix filmindeki gibi her “plug-in” olduğumuzda bize yüklenen dosyalar kalıyor. Ekranlara her bağlandığımızda içimize, hayati fonksiyonlarımızı bloke eden dosyalar boca ediyorlar. Hiç tereddüt etmeden silelim hepsini. Ve çekelim fişi, gereksiz veri girişini keselim. Gereksiz verilerle boğuluyoruz, ses fonksiyonlarımızın çalışmamasından belli; gıkımızı çıkaramıyoruz. Ama baksanıza, mega-makine nasıl da tıkır tıkır işliyor. Makine belleğimizi gereksiz verilerle doldururak işliyor ve biz hayati fonksiyonlarımızı yitirdikçe, makine güçleniyor.

Makinenin protezleriyiz
Telefonlarınız, “bazı sistem fonksiyonları çalışmayabilir” derken, elbette sizin hayati fonksiyonlarınızı düşündüğü filan yok, kendini düşünüyor ve bağlı olduğu mega-makineyi. Hepimiz makinenin protezleriyiz. Telefonun belleği dolarsa, mega-makine aksayacak. Bağlanamazsanız ıskartaya çıkacak. “Connecting people” sloganı ne de büyük bir kandırmaca! Birbirimize bağlandığımız filan yok, doğrudan makineye bağlanıyoruz, arada birbirimize bağlansak da aramızda hep makine oluyor. İlişkilerimizi makine üzerinden dolayımladıkça canlılığa özgü fonksiyonlarımızı yitirdik. Ve çoğumuz bunun farkında; sanal âlemdeki Baudrillard’ın simülasyon eleştirilerini paylaşanlardan biliyoruz. Ama yine de sanal âlemden vaz geçemiyoruz.

Nasıl doldurduk biz depolama alanımızı? Yerleşik hâle geçtiğimizden beri sanal âlemde dolaşıyoruz, ondan. Uygarlık dediğiniz, çitlerle doğadan ayrılmış sanal bir ortamdır. “İnsanlık, ...doğal dünyayı garip bir şekilde yok etmeye, soyut bir varlığa dönüştürmeye ve kendisinden tamamıyla kurtulmamızı sağlayacak egemen bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır” (Baudrillard, Karnaval ve Yamyam, BÜY). İşin tuhafı, sanal olanı gerçek, doğayı ise bir soyutlama olarak var sayıyoruz. Sanal âlemdeki krallığımızı, gündelik yaşantımızın her anını paylaşarak genişletiyoruz. Ve hiçbir ânı kaçırmamak için durmadan kameraya bağlanıyoruz. Ama kaçırdığımız hayattır, yeryüzüdür, bedenlerimizdir. Kopuş ânını ıskalıyoruz. Hayati fonksiyonlarınız makineden kopunca ve belleğinizdeki gereksiz dosyaları silince çalışacak.