18 Kasım 2018 Pazar

YÜKSELMİYORUZ, DÜŞÜYORUZ!

Ken Vrana
RAHMİ ÖĞDÜL
16.11.2018

İktidar bize tepeden bakıyor, ama sokakta, tam da yeryüzünde olduğunuz bir anda, çaktırmadan aranıza girebilir ve hiç fark ettirmeden bulaşabilir size. Hiyerarşik bir tabakalaşmaya göre biçimlendirildiğimiz bir dünyada, her türlü biçimin göklerden geleceğine dair bir beklenti var. Ama iktidar yatay düzlemde, tüm ilişkilerin arasına sızarak iş görüyor. Aralarda kendini yeniden üreterek biçimlendiriyor bizi. Gustav Landauer çok haklı: “Devlet bir ilişkidir, insanlar arasında bir ilinti; insanların birbirine davranışlarının bir tarzı.” İktidar tepeden duruyor, ama onu yukarıda değil, aralarda, kurduğumuz ilişkilerde aramalıyız. Mesela bir kafede dostlarınızla birlikte oturuyorsunuz. Ve dünyanın başka türlü olabileceğine dair birlikte düşünmeye başlıyorsunuz. 

Kazı kazan!
Kapitalist bir distopya yerine, yüz yüze ilişkilerle birlikte kurabileceğimiz, emeğimizle biçimlendireceğimiz bir dünyada yaşamaktan söz ederken, birden masanıza milli piyangocu yaklaşıyor ve o sihirli sözcükleri fısıldıyor kulağınıza: “Kazı kazan!” Yorulmuşsunuz belki, konudan uzaklaşıp gündelik hayata katılmak istemiş olabilirsiniz ve piyangocunun çağrısı da cazip gelmiş olabilir. Ya da zorunluluklar dünyasından rastlantının dünyasına kaçmak istemiş de olabilirsiniz. Ve kazanmak için kazımaya başlıyorsunuz. Peki neleri kazıyorsunuz acaba?

Kesinlikle kazıdığımız ve kazıyarak sildiğimiz belleğimizdir, kazandığımız ise yalnızlık. Kazımak, kapitalizmin işidir. Bellekleri, doğal ve toplumsal yatay ağları, toplumsal dayanışmayı kazıdıkça kazanıyor ve üstelik tüm bunları bize kazıttırıyor, ama biz kazıdıkça kaybediyoruz, tuhaf değil mi? Kazıdıkça yeryüzünü, belleğimizi, birbirimizi yitirdik. Ve hâlâ iktidarın sesi çınlıyor içimizde: “Kazı kazan!” İlişkilerimizi içeriden dolayımlıyor ve farkına varmadan iktidarı yeniden üretiyoruz. Ve öyle bir noktaya geliyoruz ki, tıpkı Panoptikon’da olduğu gibi, iktidar tepedeki yerinde olmasa da, bize tepeden bakmasa da, biz yine de onu üretiyoruz. Hep birlikte belleklerimizi, kırılgan ekolojik ilişkiler ağını, toplumsal dayanışmayı kazıdıkça kazıyoruz. Kazdığımız, kendi kuyumuzdur. Ve düşüşümüz başlıyor.

Kapitalist distopya, kaderleri şirketlerin insafına terk edilmiş, belleksiz ve kederli parçacıkların serbest düşüşüdür. Olur ha düşerken, birbirleriyle karşılaşıp ilişkiye girmesinler, yaşanası yeni bir dünya kurmasınlar diye, kederli parçaçıkların düşüşlerini bile şeritlere ayırmışlar, herkes kendi şeridinde düşüyor. Ve bu kederli düşüşü, ne yazık ki yükseliş olarak algılıyoruz. Üniversitelerdeki kariyer günlerinde gençlere yükseliş vaat eden şirket, yeryüzünün ve doğanın düşüşüne katkı sağlayacak yandaşlar arıyor. Yükseldiğimizi düşünürken, hep birlikte hiçliğin boşluğuna düşüyoruz. Yeryüzü, sömürülecek bir kaynak, doğa ise alt edilecek bir düşman gibi görüldüğü sürece, şirketler yükselecek, biz de düşmeye devam edeceğiz. Yükselmek, yeryüzünden kopmaktır, uzay boşluğuna düşmek.

Yükseğe, Hep daha yükseğe!
Düşüş, tam da yükseldiğimizi sandığımız anda başladı. Yeryüzüne sadık kalmalıydık. Ama içimize iktidar kaçmıştı. “Yükseğe, hep daha yükseğe!” diyordu içimizdeki ses, “kazı ve yüksel!” Kazıdıkça yeryüzüne ve birbirimize ihanet ettik. Varoluş düzlemimizi, dayanağımızı kazıdıkça, kendimizi ve biribirimizi yitirdik. Yeryüzünde kalmalıydık. Ve yeryüzünün belleği yerine, yeryüzünden kapitalizmi kazımalıydık. Yıkıntıların altında kalmış dayanışmacı ilişkileri, kolektif varoluşumuzu yüzeye çıkarmak için. Ama iktidar aramıza sızdıkça birbirimizin, yeryüzünün kuyusunu kazıyoruz hâlâ. Dayanaktan yoksun olduğumuzda var olamayacağımızı, dayanağın yeryüzü olduğunu ve bu dayanağın bizleri doğurduğunu hatırlamıyoruz artık. Doğa her şeye rağmen durmadan doğuruyor, ama biz, doğayı, döl yatağını kazımaya devam ediyoruz. “Ayın elemanı” değil, yeryüzünün elemanı olmak gerek.

13 Kasım 2018 Salı

OTEL PROKRUSTES

William Blake

RAHMİ ÖĞDÜL
09.11.2018

Maddenin kendi kendine hareket ettiğine ve kendini biçimlendirdiğine dair bilgiyi unuttuk. Dolayısıyla maddeden oluşmuş bizlerin de kendimizi biçimlendirebilme kudretine sahip olduğumuz bilgisi de belleklerimizden silinip gitti. Ve edilginleştik, kendi hayatlarımızı biçimlendirmekten aciziz. Kendilerini, edilgin maddeyi biçimlendiren etkin bir kuvvet olarak dayatanların elinde oyuncak olduk. Ve başımıza neler gelmedi ki? Olmadık şekiller denediler üzerimizde. Hâlâ da deniyorlar.

Halesli Alexander’ın dediği gibi, “şer, biçimsizdir”. Bizler biçimsizdik ve kötüydük. O halde form dayatanlar iyi olmalıydı. Ve Platon’un göklerdeki aşkın form repertuarından yeryüzüne biçim indirenleri başımızın tacı yaptık, ama yanıldık. Üzerimizde acayip biçimler denediler, ama henüz tam üzerimize oturan bir biçim bulamadık. Demiurgos’un biçtiği giysiler ya dar geliyor ya da bol. Ya bedenimizi deli gömleği gibi kıstırıp bizi boğuyor ya da boşluk içinde birbirimizi, uzuvlarımızı kaybediyor, birbirimizle bağlantı kuramıyoruz. Ve göklerdeki terzinin asla bize uygun bir giysi biçemeyeceğini anlamak istemiyoruz. Demiurgos, kendi tahayyülündeki dünyayı biçimlendiriyor. Bize biçtiği biçim, ölüm döşeği olabilir ancak.

Nitekim Prokrustes'in işlettiği bir otelde yaşıyoruz ve Prokrustes'in yataklarında ağırlanıyoruz. Otelin sahipleri, güçlerini göklerden alan tanrı-krallardır. Ülkeleri, ölümlü varlıkların geçici olarak konakladıkları konaklama tesisine dönüştürdüklerinde, tesislerin işletmesini Prokrustes’e vermişler, o da otelleri kendi turizmcilik anlayışına göre işletmeye başlamıştır. Peki, kimdir Prokrustes? Devasa oteller zincirinin işletmesini devralmadan önce, kendi evini mütevazı bir pansiyon olarak işleten küçük bir girişimci. Pansiyonda kazandığı tecrübeyi ve konaklama anlayışını, şimdi otellerinde uygulama fırsatı yakalamıştır. Yunan mitolojisinde Prokrustes, yoldan geçenleri ağırlamak üzere kendi evine davet eden ve konuğunun boyunu yatağının boyutlarına uydurmaya çalışan bir hayduttur. Konuklarını soyup soğana çevirdikten sonra bedenlerine yaptığı işkencelerle ünlenmiştir. Bedenleri yatağa sığmadığında, fazla gelen uzuvlarını kesiyor ya da yatak büyük geldiğinde, bedenlerini çekerek uzatıyordu. Her hâlükârda Prokrustes’in yatağı, ölüm döşeğidir ve Otel Prokrustes’te sadece ve sadece sakatlanmış bedenler ve ölüler konaklayabilir ancak.

Prokrustes uygulamalarıyla otelcilik sektöründe başarısını kanıtlamış bir turizmcidir artık. Bedenleri yatağa uydurarak öldürme ya da sakatlama işininin yanı sıra, hazır ölüler için konukevleri tasarlayan ve gelecek ölü konuklar için yatak kapasitesini arttıran başarılı bir girişimci. Geçen hafta basına yansıyan haberlere göre Prokrustes, bir ilçede 5 dönümlük bir araziye ilçede hiç şehit olmadığı halde, “belki şehit gelir” diye şehitlik açmasıyla girişimcilikte ne denli yaratıcı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Sektördeki gelişmeleri önceden görebilme yeteneği vardır. Yine bir başka ilde hapishane açacağının müjdesini vermiştir. Yatak kapasitesini arttırdığına göre, anlaşılan Otel Prokrustes’te konuk patlaması yaşanacak.

Kendi hayatlarımızı biçimlendiremediğimiz takdirde, bizleri bekleyen Prokrustes’in yataklarıdır. Oysa felsefe tarihi, kendi kendini biçimlendiren maddeyle başlamıştı. “Kendiliğinden hareket eden madde fikri İyonyalı doğa filozoflarının hepsi tarafından paylaşılan temel bir fikirdi. Düşüncelerinin ayrıldığı yer, bu kökensel maddenin ne olabileceği sorusuydu” (Karatani, İzonomi, Metis). Asıl meseleleri, toplumun da, maddeye ve doğaya içkin olan akla göre kendi kendini biçimlendirebilmesiydi. Maddeye içkin aklın evreni biçimlendirmesi gibi, doğanın aklının dışavurumu olan insan da hem kendi bedenini hem toplumsal bedeni doğayla uyumlu şekilde biçimlendirebilirdi. Fakat şimdi Prokrustes’in yataklarında, başımıza geleceklerden haberdar, derin uykulara daldık.

3 Kasım 2018 Cumartesi

UFKA DOĞRU KOŞANLARIN KAHKAHASI

Lucy Campbell

RAHMİ ÖĞDÜL
02.11.2018

Yaban hayatını korumak gerek. Adını sanını bilmediğimiz bitkileri ve yabani hayvanlarıyla, içimizdeki yağmur ormanlarını, tundraları, okyanusları korumalıyız. İçimizi de buldozerlerle düzleştirmek, betonla kaplamak isteyenler var. Ama henüz başaramadılar. Personalarımız evcilleşmiş olabilir, ama içimizin kıvrımlarında yabani hayvanlar dolaşıyor.

Derinlerden gelen kurt sesleriyle ürperdiğimiz, tüylerimizin diken diken olduğu zamanlar olmuştur; tekinsiz olanın, tanıdık yabancıların sesleri. Böyle anlarda televizyonun ya da müziğin sesini açıyoruz, tanıdık yabancıların, içimizdeki yabanilerin seslerini bastırsın diye. Jack London’ın Yabanın Çağrısı romanındaki köpek Buck gibi, yaban bizi de çağırıyor, ama duymazlıktan geliyoruz. Evcilleştirildik. Evcilleştirme, efendiye itaat etme sürecidir.

Kurtlar ve insanlar, her ikisi de bir zamanlar yan yana yaşadılar ve birlikte aynı avın peşine düştüler; zor, ama özgür zamanlardı. İnsanlar sürü halinde avlanmayı ve av taktiklerini belki de kurtlardan öğrenmişlerdi. Bazen de birbirlerini avladılar. Yaklaşık 30 bin yıl önce, köpeğin atası o kurt insanın eline düştüğünde başına geleceklerden habersizdi. Ama sonunda ona itaat etmeyi öğrettik ve köpeğe dönüştü. Biz de yerleştik ve evcilleştik; evcilleşme sonunda tanrı-krallara itaat eden kullara dönüştük. Ve isyan etmeyelim diye kesintisiz eğitim alıyoruz şimdi. Kulaklarımıza durmadan efendinin kendisi olduğunu fısıldayan eğitmen-efendilerimiz var. National Geographic Channel’da köpek eğitimi programları yapmış Cesar Millan ya da nam-ı diğer Köpeklere Fısıldayan Adam, “Köpeklerin bir lidere ihtiyacı vardır” diyor ve ekliyor: “Köpeklerin arzuları basittir: Düzenli egzersiz, istikrarlı bir lider.” Ve köpekleri boyun eğdikleri zaman sevecektik: “Sevginizi... köpeğiniz davranışlarını sizin istediğiniz yönde değiştirdikten sonra ya da emirlere itaat ettikten sonra gösterin”. Ve oyun oynatacaktık onlara: “Yakalama oyunu gibi çeviklik kazandıran ya da ödül odaklı oyunlar oynatarak itaat etmesini sağlayın.” Oyunlarla eğitiliyoruz, iktidarın kurduğu tuzakları oyun sanıyoruz.
İtaat ediyoruz

Evcil, uysal ve itaatkâr hayatlar sürüyoruz. Özgürce yaşamak varken, çitlerin içinde emirlere itaat ediyoruz şimdi. Ve seviyorlar bizi, seviniyoruz. İnsanlar ve köpekler aynı kaderi ve kederi paylaşıyor. Evcilleştirme süreci, yapay seçilim sürecidir; insanın ve köpeğin en uysallarının hayatta kalmasına izin veriyorlar. Korkuyorlar. Yabanın çağrısına yanıt vereceğimizden korkuyorlar; efendinin komutlarına kulak asmayacağımızdan. La Loba’dan korkuyorlar. Kurtlarla Koşan Kadınlar’da Clarissa P. Estés, Kurt Kadın La Loba’nın öyküsü anlatıyor (Ayrıntı). La Loba’nın işi kemik toplamak ve saklamaktır, dünyadan kaybolma tehlikesi olanların kemiklerini. Kurdun kemiklerini tek tek toplar ve iskeleti tamamladığında ateşin yanına oturur ve şarkısını söylemeye başlar. Ve şarkı söyledikçe kemikler canlanır, ete ve kürke bürünür. “Kurt gözlerini açar, ayağa kalkar... kurt birden bire, özgürce ufka doğru koşarak kahkahalar atan bir kadına dönüşür.” Kahkahalar atarak ufka doğru koşanların tek bir sınırı vardır: Ufuk. Ama sahte ufuklarla çevirdiler etrafımızı; vitrinleri ufuk sanıyoruz.

Ufka doğru kahkaha atarak koşanlar, eğitildiklerinde, çitlerin arasına sıkışmış, itaatkâr ve kederli varlıklara dönüştüler. Kurt, ilk evcilleştirilen hayvandır. Kurtların köpekleşmesi tarihi, insanın doğa ve insan üzerinde tahakküm kurmasının tarihidir. Kurdu evcileştirdik ve kurttan geriye evcil köpekler kaldı. Doğanın efendisi olduğumuzu sanmıştık, ama aramızdan efendiler çıktı ve bizi de evcilleştirdiler. Ve insandan geriye kullar kaldı. Fakat içimizde kara ormanlar var; derinlerinde, ufka doğru koşmaya hazırlanan kurtların kahkahaları çınlıyor. Ve özgür olduğumuz, efendisiz zamanları özlüyoruz. Yaban hayatını kapitalizmin elinden kurtarmak gerek.

26 Ekim 2018 Cuma

DEPOLAMA ALANINIZ TÜKENDİ


RAHMİ ÖĞDÜL
26.10.2018

Uyarmışlardı bizi: “Depolama alanı tükeniyor. Bazı sistem fonksiyonları çalışmayabilir.” Depolama alanımız çoktan tükenmiş, farkında değiliz. Hayatlarımıza durmadan müdahale ediyorlar ve biz en hayati fonksiyonlarımızı bile yerine getiremiyoruz.

Mesela, doğada hiçbir varlık asla cismi kadar yer kaplamaz; kendi kudretlerince yayılırlar mekânın içinde. Ama biz, bırakın mekân yaratmayı, yaratılmış mekânları bile koruyamadık. Kamusal alanlardan geri çekilirken, içimize kapandık. Ve büzüle büzüle cismimizin kapladığı yeri bile yitiriyor ve iki boyutlu yassı varlıklara dönüşüyoruz. Mesela, sürekli açmazlarla karşılaşıyoruz. Doğadaki canlılar da açmazlarla karşılaşılaşırlar ama sadece kendi kudretlerine güvenir ve açmazı açarlar. Ama biz her açmazda, tıpkı tregadyalarda olduğu gibi yukarıdan indirilecek makine-tanrılardan medet umuyoruz. Demek ki depolama alanımız gerçekten tükenmiş; canlılığa özgü fonksiyonlarımızı yitirmişik. Peki, ne yapmamız gerekiyor? Akıllı telefonlarımız bizi sık sık uyarıyor: “Depolama alanı tükeniyor” ve çözümünü de vermiş: “Depolama alanını boşaltmak için önbelleğe alınmış dosyalar, kalan dosyalar ve reklam dosyaları gibi gereksiz verileri silin.” Madem telefonumuz çok akıllı, vakit kaybetmeden dediklerini yapalım.

Bellek gereksiz şeylerle dolu
Hayati fonksiyonlarımızın yeniden çalışması için kendimizi gereksiz verilerden arındırmamız gerekiyor. Belleğimiz gereksiz şeylerle o kadar dolu ki boşluğumuzu yitirdik, ne zihinsel ne de bedensel olarak hareket edebiliyoruz. Telefonumuz, “reklam dosyaları gibi” diyor, hiç durmayın, hayatımızdaki tüm reklamları silelim önce. Gereksiz ıvır zıvırları satın almaya bizi ikna etmeye çalışanları da. Sonra geriye, Matrix filmindeki gibi her “plug-in” olduğumuzda bize yüklenen dosyalar kalıyor. Ekranlara her bağlandığımızda içimize, hayati fonksiyonlarımızı bloke eden dosyalar boca ediyorlar. Hiç tereddüt etmeden silelim hepsini. Ve çekelim fişi, gereksiz veri girişini keselim. Gereksiz verilerle boğuluyoruz, ses fonksiyonlarımızın çalışmamasından belli; gıkımızı çıkaramıyoruz. Ama baksanıza, mega-makine nasıl da tıkır tıkır işliyor. Makine belleğimizi gereksiz verilerle doldururak işliyor ve biz hayati fonksiyonlarımızı yitirdikçe, makine güçleniyor.

Makinenin protezleriyiz
Telefonlarınız, “bazı sistem fonksiyonları çalışmayabilir” derken, elbette sizin hayati fonksiyonlarınızı düşündüğü filan yok, kendini düşünüyor ve bağlı olduğu mega-makineyi. Hepimiz makinenin protezleriyiz. Telefonun belleği dolarsa, mega-makine aksayacak. Bağlanamazsanız ıskartaya çıkacak. “Connecting people” sloganı ne de büyük bir kandırmaca! Birbirimize bağlandığımız filan yok, doğrudan makineye bağlanıyoruz, arada birbirimize bağlansak da aramızda hep makine oluyor. İlişkilerimizi makine üzerinden dolayımladıkça canlılığa özgü fonksiyonlarımızı yitirdik. Ve çoğumuz bunun farkında; sanal âlemdeki Baudrillard’ın simülasyon eleştirilerini paylaşanlardan biliyoruz. Ama yine de sanal âlemden vaz geçemiyoruz.

Nasıl doldurduk biz depolama alanımızı? Yerleşik hâle geçtiğimizden beri sanal âlemde dolaşıyoruz, ondan. Uygarlık dediğiniz, çitlerle doğadan ayrılmış sanal bir ortamdır. “İnsanlık, ...doğal dünyayı garip bir şekilde yok etmeye, soyut bir varlığa dönüştürmeye ve kendisinden tamamıyla kurtulmamızı sağlayacak egemen bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır” (Baudrillard, Karnaval ve Yamyam, BÜY). İşin tuhafı, sanal olanı gerçek, doğayı ise bir soyutlama olarak var sayıyoruz. Sanal âlemdeki krallığımızı, gündelik yaşantımızın her anını paylaşarak genişletiyoruz. Ve hiçbir ânı kaçırmamak için durmadan kameraya bağlanıyoruz. Ama kaçırdığımız hayattır, yeryüzüdür, bedenlerimizdir. Kopuş ânını ıskalıyoruz. Hayati fonksiyonlarınız makineden kopunca ve belleğinizdeki gereksiz dosyaları silince çalışacak.

20 Ekim 2018 Cumartesi

RESSAM BİZE BAKIYOR


Velasquez, Nedimeler, 1656
RAHMİ ÖĞDÜL
19.10.2018

Ressam bize bakıyor. Sahi biz kimiz? Henüz kim olduğumuzu bilmiyoruz. Resmi görebilseydik, kim olduğumuzu söyleyebilirdik, ama tuvalin arkasını görebiliyoruz sadece. Acaba ressam bizi nasıl resmediyor? Meraktayız. Temsil edilmeye ihtiyacımız var, temsil aracılığıyla kendimizi tanıyabiliyoruz. Aynaya baktığımızda imgemizi görememek kadar can sıkıcı bir durum yoktur. Sokakta yürürken bile imgemizle göz temasını kaybetmemek için vitrin camlarındaki yansımalarda kendimizi arıyoruz. İmgemiz ile bedenli varoluşumuz arasında ters orantı olmalı. Baksanıza, bedensel kudretimizi yitirdikçe, imgelerimiz nasıl da güçlenip çoğaldılar, tüm gücümüzü temsile ve temsilcilere devrediyoruz. Ve imge güçlendikçe kudretin azaldığını, sanal âlemde imgelerini paylaşanlardan biliyoruz. Ete kemiğe bürünmüş kudretli varlıklar ortadan kalkarken, parlak yüzeylerdeki güçlü imgeler çoğalıyor. Ve kudretli bedenlerin kamusal mekândaki karşılaşmaları yerlerini, imgelerin birbirlerine dokunmadan kayıp gitmelerine bırakıyor.

Velasquez'in Nedimeler’i
Söz konusu, Velásquez’in 1656 tarihli “Las Meninas” (“Nedimeler”) tablosu. Ressam çok geçmeden tuvaline dönecek ve bizi resmetmeye devam edecek. Ama biz henüz tuvalin yüzeyini göremiyoruz, henüz yüzeye çıkmamışız demek ki; henüz aktüel olarak değil, virtüel, yani gizil güç olarak var olabiliyoruz. Henüz derinlerde bir yerdeyiz. Ve yüzeyde nasıl bir kimliğe bürüneceğimizi kestiremiyoruz. “Ressamın gözünü diktiği yer aslında anbean içerik, form, yüz, kimlik değiştiren bir yerdir” (Foucault, Velásquez, İletişim). Sürekli form değiştiren nesnesini nasıl yakalayacağı ve temsil edeceği ressamın sorunu. Ama asıl sorun, sürekli form değiştiren bizlerin imge perdesinde, yani tuvalde yakalanıp sabit bir imgeye dönüştürülmemiz. Ve ressamın ürettiği bu sabit imge, yani temsilimiz üzerinden bize bir kimlik biçilmesi ve bu temsili kendimiz sanmamız.

Güçsüzlüğümüzü gösteriyor
Ressam, ele geçirilmesi imkânsız bir oluş halini bakışıyla yakalayıp evcilleştiriyor. Ama henüz resmimizi göremedik, çünkü hâlâ tuvalin arkasındayız. Bu gidişle hep tuvalin arkasında kalacağız, karşısına geçebilseydik kendi resmimizi biz yapabilirdik ama izin verilmiyor, birisi bizi resmedecek ve “siz busunuz” diyecek, alıştık. Tuvalin arkasında kaldığımız ve yüzeye çıkıp mevcut şeyler düzenini değiştiremediğimiz takdirde, birileri bize bir kimlik biçecek ve bu kimlik bir temsil olarak bizim yerimize hareket edecek. Ressam bize güçsüzlüğümüzü gösteriyor; yüzeye çıkıp mevcut şeyler düzenini değiştirmek yerine, kudretimizi nasıl da temsilcilere devrettiğimizi. Velásquez’in tablosunun arka planında bir ayna var, bizi yansıtması gerekiyor ama baktığımızda kendimizi değil de kral ve kraliçeyi görüyoruz. Yerimizi onlar işgal etmiş, bizi onlar temsil ediyor. Demek ki tüm kudretimizi despota devretmişiz.

Şimdilik eksik olan halktır
Velásquez’in tablosu temsil krizini yansıtıyor. Bu tablo, despotun nasıl da bizim yerimizi gasp ettiğinin resmidir. Tabloda biz yokuz. Ressam bize bakıyor ama aynaya yansıyan kral ve kraliçedir. Ressamın gördüğü, sürekli form ve kimlik değiştiren ve tablonun yüzeyinde şimdilik eksik olan halktır. Bizi ancak biz temsil edebiliriz ya da bir resim çıkacaksa ortaya, o resmi biz çizeriz. Ressam da biziz, resmedilen nesne de. “Ressam aynı anda, hem temsil edildiği bu tabloda görünür olup hem de bir şeyleri temsil etmeye çalıştığı o tabloyu göremez” (Foucault). Nesne ile öznenin ayrımsızlaştığı bir düzlemde ne ressamı ne de resmedileni görebiliriz, sadece eylemlerimiz var. İnsan devindikçe çizer kendini ve manzara sürekli değişir. Ama temsil o kadar işlemiş ki içimize, ressamı ve ürettiği temsili arıyor gözlerimiz; toplumsal değişime dair tüm beklentilerimizi, umut adı altında temsilcilere yüklüyoruz. Ama artık temsil krizde. Boşuna poz vermeyin ressamın karşısında. Toplumsal tablodaki yerinizi çoktan despot işgal etmiş. Baktığınızda kendinizi değil, despotu göreceksiniz.

12 Ekim 2018 Cuma

TEN SADECE BİR YÜZEY DEĞİLDİR

Carl Warner
RAHMİ ÖĞDÜL
12.10.2018

‘En derin olan tendir’ (Paul Valery). “Nasıl olur?” diye itiraz edebilirsiniz, “ten bir yüzeydir”. Ama ten, derinlik yanılsamasına aldanmayacak denli derindir. Derinlik yanılsamasına aldanan gözdür, ten değil. Üstelik ten, derinlik yanılsaması yaratıp bizleri yerin dibine batıranlara direneceğimiz yüzeydir ama derindir. Ten, iktidar için bir yüzey olabilir ama bizim derinliğimizdir. Ten, yeryüzünün derinliğini duyumsadığımız yüzeydir. Tenin derinliğini hissetmeyen var mı?

Aşkın gerkçekliği
Ten, iktidar için haritası çıkarılacak bir yüzey, tıpkı yeryüzü gibi. Neresinin duyarlı, neresinin duyarsız, neresinin kamusal, neresinin özel olduğunu, neresine dokunup dokunamayacağımızı, ne kadarını göstermemiz ya da saklamamız gerektiğini bildiren haritalar. Aşkın gerçekliğin yeri olarak göklerden hakikat ile birlikte bize, yeryüzünde ve bedenlerde izlememiz gereken yollar bildirilmiştir. Mitolojik toplumlardaki bedenin ve tenin nasıl kullanılması gerektiğini gösteren kılavuzlar. Kapitalizm ise teni sömürgeleştirmek üzere haritalandırır, her bölgeyi uluslararası bir şirket işgal etmiştir; iç çamaşırlarınızdan tutun da kozmetiklere kadar, tenimizi tüketim nesneleriyle işgal etmeye çalışsalar da ten, derinliklerinde ele geçmeyeni, en direngen olanı saklayandır. Ama derinlik yanılsamasında olduğu gibi sahte bir derinlik değildir ten, üstelik hakikat bile değil; yüzeydeki kompozisyonu her an değiştirecek olan farklılıkları saklar derinliklerinde. Olay, hep yüzeyde gerçekleşir, tenin yüzeyinde; yüzeyin gerilimi, olaylara gebedir. Ve ten, durmadan dalgalanan kıvrımlı bir yüzeydir. Kıvrımlarının arasında kudret biriktirir.

Teniniz derindir
Şirketin, “En değerli giysiniz, cildiniz” dediğine bakmayın, bedeninizin yüzeyini ele geçirmeye çalışıyor. Ama bu hamleyi boşa çıkaracak olan yine teninizdir, çünkü derindir. Tenin altında başka tenler vardır, dalgaların altında başka dalgalar. Durmadan dalgalanan bir yüzey olarak ten dalgalanmadan başka bir şey değildir. Dalgaları ele geçiremezsiniz. Biz ancak dalgaların sahile vurduğu ölü kabukları tanır ve adlandırırız. Ten adlandırılamayandır. Ten, doğanın kudretidir, kaosun sularından çıkmıştır, o yüzden kaosun dalgalarını taşır. Kaosa direnendir ama aynı zamanda kaosu barındıran. Yaklaşık 4 milyar yıl önce yeryüzünün kaotik sularında ortaya çıkan ilk canlı molekül, hayatta kalmak ve hayatı çoğaltmak için içsel bir kozmosa ihtiyaç duymuş ve etrafında yağdan bir hücre zarı, bir ten oluşturmak zorunda kalmıştı. Ten, dışarıdaki kaosu içerideki kozmostan ayırır ama ten, bir duvar değildir. Ten gözeneklidir; kaos ile kozmos arasındaki geçişleri sağlayan, düzen ile düzensizlik arasındaki dalgalı yüzey. Ama kaosu dışarıda aramayın, kaos aynı zamanda içeridedir de. Yaşam kaos ile kozmos arasındaki bitimsiz geçişlerdir. Ve bu geçişlerin geçici çözüme ulaştığı yüzeydir ten. Ten sakin bir yüzey değildir, olaylıdır; yüzeyinde kasırgalar kopar. Tüyleriniz hiç diken diken olmadı mı?

Yeryüzünün de teni vardır, derindir. Yüzeyi gerilimlidir. Gerilimli olması kaos ile kozmosun birlikte dans etmesinden. Ve gözeneklerinde fırtınalar patlar. Biz ise lodosçular gibi kıyıya vurmuş ölü kabukları, nesneleri toplamakla yetiniriz. O yüzden tenimize ölü kabuk muamelesi yapanlar var, ölü kabuklardan kimlikleri teşhis edenler. Oysa tenin bir kimliği yoktur. Bağrında tüm birey öncesi kuvvetleri taşır, kaosun nabız atışlarını. Hep yüzeylerle karşılarız. Fakat derinlik yanılsaması yaratan yüzeyler de var, sakınınız! Sahte derinlikler yaratmaya ve bizi derinliksiz yüzeylerde avlamaya çalışanlara aldanmayınız! Derinlikten söz edenler, bizi ekranların düz camlarında avlıyorlar, sinekler gibi. Teni de metaların sergilendiği bir vitrin camına dönüştüreceklermiş güya. Ama yanılıyorlar, tenler dalgalı yüzeylerdir, derinlerde büyüyen dalgalar yürür yüzeylerinde. Dalgalı yüzeylerde hiçbir şeyi sabitleyemezsiniz. Kudretlenmek mi istiyorsunuz? Muhtaç olduğunuz kudret tenlerinizdeki dalgalardır.

5 Ekim 2018 Cuma

DERİNLİK YANILSAMASI VE YÜZEY GERİLİMİ

RAHMİ ÖĞDÜL
05.10.2018

Yasaları ve buyruklarıyla geldiler. Söylediklerine göre derinlerden gelmişler, yasalarını da beraberlerinde getirmişler. “Sizi kurtaracağız” dediler. Kurtuluş için yasalarına itaat etmeliymişik. Yine söylediklerine göre hakikat derinlerdeymiş; derinlere dalabiliyorlarmış, bir dalgıç gibi. Biz yüzey insanları derinlikleri, uçurumların koyu karanlığını nereden bilebilirdik ki? Derinlikle hiç karşılaşmadık, sadece yüzeyimiz vardı ve sadece yüzeyleri bilirdik. Dipten çıkardıklarını söyledikleri incileri koydular önümüze. “Hakikat budur” dediler. İnandık ve itaat ettik. Ve inci kolyeler taktılar boynumuza. O günden beri boynumuzda tasmalarla dolaşıyoruz.

Gıkımız çıkmıyor
Derinden geldiklerini iddia edenlerin söylediklerine ve hakikatlerine boyun eğdikçe yüzeyimizi, yeryüzünü yitirdik. Güya yerin yüzeyi bir yanılsamaymış, derinliğin gölgesi ve bizi yüzeysel olmakla suçladılar. Haklıydılar, biz yüzeyin kuvvetlerini bilirdik; kuvvetlerle birlikte yaşardık, yeryüzünün kuvvetleriyle dans etmişliğimiz vardı. Ve sadece yeryüzüne inanırdık. Ama onlar bizi yüzeyden kurtaracaklarını söylediler. Yüzeyde yaşamak zor iştir, çaba ister. Yeryüzünün gerilimli yüzeyinde ayakta durabilmek, ip cambazlığına benzer; denge ile dengesizlik arasındaki o müthiş mücadele. Şairin dediği gibi, “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın/yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden/bütün işin gücün yaşamak olacak.” Şaire değil de onlara inandık, yaşamaktan yorulmuştuk belki de, yeryüzünün gerilimli yüzeyinde mücadele etmekten. Derinliklere inanmak işimize geldi, kim bilir? Ve derin olduklarını söyleyenlerin peşine takıldık ve yeryüzünden koptuk. Boynumuzdaki tasmalarla derinlerin hakikatine inanıyoruz şimdi. Ve biz yeryüzünden vazgeçtikçe derin olduklarını söyleyenler, yeryüzünü, hayatlarımızı alabildiğine yağmalıyor, gıkımız çıkmıyor. Ses çıkarmaya cüret edenler oluyor bazen, o zaman da derinliğin yasaları giriyor devreye. Hakikatin yolundan sapmakla, sapkınlıkla suçluyorlar. Ve derinliğin gazabıyla korkutuyorlar.

Bize derinlikten söz edenlerin bu işten derin çıkarı olmalı: “Monarşik yönetim biçiminin büyük sırrı ve derin çıkarı, insanları dizginlemesi istenen korkuyu din kılığına sokarak onları aldatmakta yatar; insanlar böylece sanki kurtuluşları için savaşıyormuşcasına kölelikleri için savaşırlar” (Spinoza). Yüzeyden kurtulacaktık ama kendimizi köleliğin derin çukurunda bulduk. Derin çıkarları olanların derinliğe ihtiyaçları vardır. Derinlik yanılsaması yaratmak zorundalar. Oysa yüzeyden başka bir şey yok karşımızda. Ama baktığınızda derinmiş gibi hissediyoruz. Çizgisel perspektiften yararlandılar, derinlik yaratmak için. Yerimizden kalksaydık, sağından solundan baksaydık, dokunsaydık yanıldığımızı fark edebilirdik ama koltuklara çivilenmiştik. Gösterdiklerini derin sandık. Derinliğin içine öyküler yerleştirdiler, inandık. Tanrı-kralların öyküleri. Derin dedikleri stratejiler yalandan ibaretti. “Yalandan kim ölmüş ki” dediler. Savaşlarda milyonlarca insan öldü. Hâlâ akıllanmadık.

Derinlik bir yanılsama
Yüzeyi, yeryüzünü yağmalamak için uydurmuşlar tüm derinlik öykülerini. Yüzeyde yaşıyor, yüzeyde hareket ediyoruz ve ne olup bitiyorsa yeryüzünde gerçekleşiyor. Bir zamanlar yüzeyin kuvvetleriyle dans ederdik, şimdi bırakın dans etmeyi, yüzeyde ne olup bittiğini bile göremiyoruz, sadece derinliğin koyu karanlığı. Ve göremediğimiz yeryüzüne dair öyküler anlatıyorlar. Anlatmak zorundalar, Binbir Gece Masalları’nın Şehrazad’ı gibi, sustuklarında ölecekler. Ama susmuyorlar. Derin mevzularla oyalıyorlar bizi. Ekranlarda derin mevzuları tartışan derin adamları var. Derinlikten söz edenler, bizi yerin dibine, kendilerini gökyüzüne yerleştirenlerdir; iktidarları için kederli varlıklara muhtaç olanlar. Derinlik bir yanılsama, sadece yüzey var, sadece yüzeyde var olabiliyoruz. Yüzeyin kuvvetlerini yeniden duyumsayabiliriz. Hatırlayın, bir zamanlar yerin yüzeyindeki neşeli çocuklardık!