25 Mart 2018 Pazar

İKTİDARIN İÇİNİ BOŞALTMAK


RAHMİ ÖĞDÜL
23.03.2018

İktidarın tasarladığı mekân ve zamanda yaşıyoruz. Kamusal alanlardan tutun da yaşadığımız konutlara dek iktidarın planları bedenlere dayatılmıştır. Zaman da iktidarın zamanıdır, emeğimizi ücretlendirdiği saat zamanı ve resmi tarih. Duvarlar ve saat. Duvarların arasındayız ve saatin tik takları yankılanıyor içimizde. İktidar mekânı ve zamanı sabitleyerek işliyor. “Nasıl mahaller bir güzergâhın uğraklarını sabitliyorsa, törenler de takvimin dönüm noktalarını belirler. Birinciler mekânı kurarken, ikincilerse süreyi kalıcı hale getirirler” (Lévi-Strauss). İktidar her ikisini de kendi imgesinde yaratmıştır. Haritalandırdığı mekânın ve zamanın içinde kıstırmakla kalmıyor, anlam da dayatıyor bize. Antropolog Geertz’in söylediği gibi, “insan kendi ördüğü anlam ağlarında asılı kalmış bir hayvandır.” Egemen anlam ağlarını biz örmüyoruz, ören iktidardır ve biz bu ağlara yakalanıyoruz. Aman, dikkat edelim! Bu ağlarda “ürün yerleştirme vardır”. Ölümün reklamını yapan, promosyon olarak ölüm dağıtan eril iktidar, tebaasına yeryüzünü olumsuzlayan çileci bir hayatı satabilir ancak. Kendi bekası için ölümü satmak zorunda; kederli, ölüm sever varlıkların güçsüzlüğünden alıyor gücünü.

Kederli varlıklar yaratmaya çalışsa da işi o kadar kolay değil: “Siyasi iktidar mekâna hâkim olur ya da hakim olmayı amaçlar; anıtların ve meydanların önemi buradan gelir… ama şehirli yurttaşlar o anlamı ve hedefi başka yöne çevirir… mekânı kendilerine mal ederler.” Henri Lefebvre ve Catherine Régulier, Ritimanaliz, Sel). İktidarın mekâna ve zamana hakim olma çabasını, sivil yurttaşlar boşa çıkarır. Yatay hareketler mekân ve zamanı yersiz yurtsuzlaştırmış, dayatılan anlamın içini boşaltmışlardır. Hazır bulup kafamızı soktuğumuz konutlar mesela; dayatılan kalıbı olabildiğince içeriden dönüştürerek kendimizin kılmaya çalışırız. Meydanlar ve sokaklar da öyle; yukarıdan dayatılan plan, yatay ilişki ağlarınca dönüşüme uğratılır. Bir meydana iktidar kendi imgesini dikebilir ama bu imge göçebeleştiğinde artık iktidarın yüklediği anlamı yitirecektir. Kadıköy, Altıyol’daki Boğa Heykeli de bir zamanlar bir çemberin içinde ölü bir noktayken göçebeleşmiş ve tek anlamlı iktidar sembolü olmak yerine yatay ağların kesiştiği bir buluşma noktasında çok anlamlı yatay bir imgeye dönüşmüştür.

Fransa-Almanya sınırında bulunan Alsas-Loren bölgesi 1800’lerde zengin kömür rezervleri nedeniyle iki ülke arasında sürekli el değiştiren, iktidar savaşlarının yaşandığı bir bölge. 1860’larda Fransa’nın eline geçince Boğa Heykeli bir iktidar, güç sembolü olarak Fransızlar tarafından yaptırılmış ve bu bölgeye yerleştirilmiş. 1870’te Almanlar Alsas-Loren’i yeniden geri alınca bizim boğa Almanların eline geçer. Almanya-Osmanlı ittifakı nedeniyle 1917’te Boğa, İttihat ve Terakki Partisi’nin başındaki Enver Paşa’ya hediye edilir. Sarayların, köşklerin bahçesinde dolaşır. Savaş sonrası Enver Paşa’nın yurtdışına çıkmasından sonra Boğa bir köşede unutulur. Ardından 1953’te Hilton Oteli’nin bahçesine yerleştirilir. Boğa daha sonra Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nın önünde ve Taksim Gezi Parkı’nda görülmüştür. 1970’li yılların başlarında Boğa Kadıköy’e taşınmış ve Şehremaneti binasının, yani bugünkü Kadıköy Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi’nin önüne konulmuş. Boğa, 1987 yılında Altıyol’daki şimdiki yerine yerleştirilmiştir.

Kadıköy’ün Boğası eril iktidarın dikine gücünü değil, aksine dayanışmacı ilişkilerin yatay gücünü temsil ediyor artık. Göçebeleşen Boğa erilliğini yitirmiş, yaşamın saf kudretinin imgesine dönüşmüştür. Bu boğanın erkekliğinden de şüphe edebilirsiniz; “queer”leşmiştir. “Boğa”dan başlayan feministlerin ya da LGBTİ’lerin yürüyüşlerinde boğa kılıktan kılığa girmiş, sürekli form değiştirmiştir. Tepeye yerleşen her şey yeryüzünü kendi imgesinde kurmak isteyecektir. Oysa yeryüzü tek bir imgeye sığmayacak kadar çoktur. Gökten yeryüzüne indirdiğinizde her şeyin içini kolayca boşaltabilirsiniz. Anlamı, yeryüzünde kurduğu ilişkilerce belirlenen ve sürekli değişen gündelik yaşamın sıradan bir imgesine dönüşecek. Sabitliği, tek anlamlılığı göklere çıkarmayalım artık. Yeryüzüne yerleşelim ve yeryüzünde sınayalım her şeyi. Hep arada duralım, olabildiğince yatay bağlantılar kurabilmek için. Bağlantı kurdukça var olabiliyoruz çünkü. Yatay bağlantılar kurdukça ölümü değil, yaşamı çoğaltıyoruz. Yeryüzünde oyunlar oynadıkça göksel iktidarların “ölüm yerleştirme”sini yerinden edebiliyoruz: “Ritüel takvimi sabitler ve yapılandırır, oyun ise… takvimi değiştirir ve tahrip eder” (Agamben, Çocukluk ve Tarih, Kanat).

19 Mart 2018 Pazartesi

GEÇMİŞE DALMAK TEHLİKELİDİR


RAHMİ ÖĞDÜL
16.03.2018

Sular yükseliyor ve yaşadığımız yüzey sular altında kaldıkça hep daha yükseğe çıkmak zorunda kalıyoruz. Küresel ısınma nedeniyle buzların eridiği ve kentlerin sular altında kaldığı distopik bir gelecekten söz etmiyorum. Eriyen zamandır; yükselen sularsa geçen zaman. Anılarımız, “eski güzel günler” suların altında kaldı. 2008 tarihli animasyon filmi “Küçük Küpler Evi” (La maison en petits cubes), yükselen sulara rağmen tek başına yaşam mücadelesi veren yaşlı adamın kişisel hikâyesini anlatıyor, hepimizin hikâyesini. Sular yükseldikçe evine bir kat daha çıkarak kurtarabildiği eşyalarını inşa ettiği kata taşıyan bir Sisifos. Yaşlı adam ağzından hiç düşürmediği piposunu suların içine düşürür bir gün. Ve piposunu aramak için edindiği dalgıç giysisiyle sulara dalar, geçmişe yolculuk başlamıştır. Alttaki kata indiğinde boş odada eski bir yatakla karşılaşır, anıları canlanır birden; hasta karısını görmüştür yatakta. Daha derin katmanlara indikçe her katmanda bir nesne geçmişe gömülü kişisel anılarını bilince çıkaracaktır. Ve en alt kata indiğinde, yeryüzünün henüz sularla kaplı olmadığı zamanı hatırlar, duvarlar da yoktur. Çıplak ayakla toprakta alabildiğine koşturduğu zamanlar.

Çocukluğunun yüzeyine inmiştir, oyunların zamanına; yeryüzünün henüz hiyerarşik katmanlarla örtülmediği ve duvarlarla örülmediği zamana. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir anda yakaladığımız o müthiş an. Kişisel tarihinin derinliklerine yaptığı yolculuktan tekrar yüzeye çıktığında masaya kendi kadehinin yanına bir kadeh daha koyar. Geçen yıllar yükselen sulardır. Ve bellek suların altında kalmıştır. Belleğe yapılan yolculuk derin sulara dalmaktır. Biz de derinden çıkardığımız geçmişimiz için masaya bir kadeh daha koyalım. Şimdi için de bir kadeh ve şimdinin geleceğe, ihtimaller alanına açılan ucu için de bir kadeh. Ve geçmişe, şimdiye ve geleceğe kaldıralım kadehlerimizi. Geçmişi ve geleceği aynı anda yudumlayalım. Duvarsız zamanları hatırlayalım.

Kişisel tarihimizi bir kenara bırakalım ve toplumsal tarihe dönelim, diyeceğim ama olmuyor ve ikisini birbirinden ayırmak zor, iç içe geçmişlerdir. Toplumda yükselen sular, tahakküm ilişkilerinin, hiyerarşilerin, insanın insana ve doğaya boyun eğdirmesinin tarihidir. Tüm dayanışmacı değerlerimiz, kurumlarımız, mücadele alanlarımız, bizi birbirimize ve doğaya yatay olarak bağlayan ne varsa sular altındadır. Baskıyla, savaşla, kentsel dönüşümle yerinden yurdundan edilenler. Geçmişe dair yapılar birer birer yok oluyor. Toplumsal bellekle birlikte kişisel belleklerimiz de. Ama geçmiş asla kaybolmuyor, nesnelerin içinde gömülü, yeniden keşfedilmeyi bekliyor: “Aklın, bize geçmiş diye sunduğu şey aslında geçmiş değildir. Hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli olarak orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Marcel Proust). Geçmiş yok edildiğinde, zorbaların yarattığı belleksiz mekânlar kaplıyor her yeri; sular yükseliyor, şimdinin katmanında çaresizce bekliyoruz, yüzümüz geleceğe dönük. Godot’nun gelecekten geleceğini düşünüyoruz. Gelecek dediğimiz, geçmişin uzantısıdır. Godot geçmişte saklı. Umudu geçmiş büyütüyor.

Geçmişe, derin sulara dalıyoruz ama dalmak tehlikelidir. Derine indikçe ciğerleriniz patlayacak gibi olur, kan basıncınız artar ve kalp atışlarınız hızlanır; bilinç bulanıklığı yaşarsınız . Ve hızla su yüzeyine çıkarsanız vurgun yiyebilirsiniz. Kanda sıvı halde bulunan azot, basınçtan dolayı gaza dönüşerek damarlarınızı tıkar. Damar tıkanmaları beyinde gerçekleşirse felç olursunuz. Bugün egemen olan, geçmişe hızla dalıp çıkanların bilinç bulanıklıkları ve vurgun yiyenlerin söylemleridir. Geçmişin bir anını, bir nesnesini, bir kişiliğini zaman ve mekânın tüm ilişkilerinden koparıp yüzeye çıkaranların. Beyin damarları tıkalı olanlar, toplumun, bireylerin damarlarını, düşünce akışlarını tıkamaya çabalıyor. Oysa akışkan ortama dalmak özen ister. Düşünmek, yaşadığı zaman ve mekân içindeki mevcut şeyleri, gizil kuvvetlerle, dip akıntılarıyla ilişkilendirmek ve aklın sınırlarına rağmen gelmekte olanı görebilmektir; geçmişte donup kalmak değil, oluşun, akışın hareketini yakalayabilmek. Henüz yüzeye çıkmamış kuvvetlere, yüzeye çıkmalarıyla birlikte despotik düzeni değiştirecek olanlara kaldıralım kadehlerimizi, yani geçmişe. Geçmiş sizsiniz, gizil kuvvetler de siz.

11 Mart 2018 Pazar

MAYMUNLAR VE PROTOZOONLAR

George Grozs

RAHMİ ÖĞDÜL
09.03.2018

Ne tür bir tertibin içine düşürüldük? Nasıl düştük biz bu tuzağa? Özneleşmek, kendimizi kimlikli bir varlık olarak kurmak için yaptığımız her eylem, satın aldığımız her şey, izlediklerimiz, yediklerimiz bizi ele veriyor ve bir denetim mekanizmasının içine kapatılıyoruz. Özneleşmek için çırpındıkça daha fazla batağa batıyoruz. Ve her kurtulması çabası bizi daha derine çekiyor. Son model telefonlarımızla tam fark yarattık derken yakayı kaptırıyoruz. Agamben’in dediği gibi, “ yakayı cep telefonuna kaptıran kişi.. yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği yeni numara edinmiş oluyor.”

Elimizi kaptırdık bir kere, maymun tuzaklarına. “Animals Are Beautiful People” filminde, yerlilerin maymun yakalamak için kurdukları tuzağa düşen yine biz olduk. Homo sapiens olarak kendimize tuzak kurmuşuz meğer. Bir zamanlar doğada dolaysız ilişkiler yaşarken, şimdi ellerimiz iktidarın deliğinde, çıkaramıyoruz. Avumuzdakileri bırakamıyoruz çünkü, sahip olduklarımız. Sahip oldukça özgürleşeceğimizi sanıyoruz ama aksine avucumuzdakilerin miktarı artıkça yumruğumuz da büyüyor. Teknolojik gelişmelerden medet umuyoruz; teknolojinin bizi kurtaracağını düşünüyoruz ama olmuyor. Günümüzde güvencesiz ve örgütsüz çalışanları tanımlayan “Prekarya”nın ortaya çıkışını özgürleşme olarak alkışlamıştık. Fabrikanın mekân ve zamanına kapatılmış bedenler artık istedikleri mekân ve zamanda çalışabileceklerdi. Önümüzde laptop’lar, hizmet sektörünün bir parçası olduk. Uluslararası kahve zincirlerinin yer ve zamandan kopuk dekorları arasında özgürleşme yanılsaması yaşarken, dayanışma ve örgütlenmeden yoksun kaldık; yapayalnız yakaladılar bizi.

Ne yaparsak yapalım, maymun tuzaklarından, “dispozitifler”den kaçamıyoruz; yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, modelleme, denetleme aygıtlarından. Foucault’nun “dispozitif” kavramının soyağacını çıkaran Agamben dispozitifleri sıralıyor: “Varlıkların vücut diline, davranışlarına, fikir ve söylemlerine dayanak teşkil etme yetisi olan her şey… Sadece hapishaneler, akıl hastaneleri, panoptikon, okullar, dinler, fabrikalar, disiplinler, yasal önlemler değil.” Dahası var: “gazetecilik, yazarlık, edebiyat, felsefe, ziraat, sigara, internette gezinme, bilgisayarlar, cep telefonları ve belki dil bile var” (Dispozitif Nedir? / Dost, Monokl).

Ama sürekli kılık değiştirerek yakalanmamayı becerenler de var. İktidarın yakalama aygıtından kaçabilmenin yöntemi. Gençliğimizde okuduğumuz çizgi roman kahramanı Tommiks’teki Binbir Surat mesela, sürekli yüz değiştirme yeteneğine sahip bir anti-kahramandı. Bir de yüzünü silerek yakalama aygıtlarından kaçanlar, kimliksizleşenler var. Subcomandante Marcos, yüzünü saklayarak ikon üreten sistemin yakalama aygıtından kaçmayı becermişti. Ve yüzündeki kar maskesinin siyahı, tıpkı Maleviç’in “Siyah Kare”si gibi çokluğu barındırıyor. Marcos’a sorsanız “sen kimsin?” diye, hem o hem bu olduğunu, maskesinin siyahında bir çokluk barındırdığını söyleyecektir size: “San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi…, Almanya’da bir yahudi, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii Güneydoğu Meksika Dağlarında bir Zapatacı.”

Yeryüzünün de tek bir yüzü yoktur, yüzünde çokluk saklar. Doğa, tel örgülerin içine, saksılara, çerçevelere kapattığımız temsiller değil, çokluğun kudretidir. Doğayı yakaladığınızı sanırsınız, ama o renk ve biçim değiştirme yeteneği sayesinde başka bir yere kaçmıştır. İnsanların kanında yaşayan asalak bir organizma olan Tripanozom vücudun savunma sistemini, yakalama aygıtlarını atlamayı başaranlardan. Vücut, içine giren yabancıyı kılığından, antijenlerinden tanıyor ve bu antijenlere özgü antikorlar üreterek yabancıyı bertaraf etmeye çalışıyor. Peki bir organizma sürekli kılık, yani antijen değiştiriyor ve yakalama aygıtından kaçıyorsa? Tripanozomun yaptığı tam da bu. Sürekli kılık, kılıf değiştirmek. Bir protozoon, tek hücreli bir canlı, yakalama aygıtlarına yakalanmadan hayatta kalabildiğine göre biz akıllılar nasıl yakalanmayı becerebiliyor acaba? Yoksa çok akıllı olduğumuz için mi?

4 Mart 2018 Pazar

KILIKLILAR VE KILIKSIZLAR

Ilya Repin, "İşte Özgürlük!", 1903

RAHMİ ÖĞDÜL
02.03.2018

İlk bakışta bizi ele veren nedir? Tabii ki kılığımız. Çıplak bedenimize yüklediğimiz niteliklerle kimliğimizi yaratıyoruz. Bu nitelikler giysilerdir. Nesneleri de dış görünüşlerine göre yargılıyoruz. Nesne ile insan arasında fark olmalı. İnsan bir nesne değildir; tükenmeyen bir bellek, düşünce ve duygu yumağı. Ama insanı ilk bakışta görünmeyen zihinsel ve duyumsal kudreti ile değil, üzerinde taşıdığı görünür niteliklerle tanımlıyoruz. Bugün bu görünür nitelikler markalardır. Markalarla kılıklı hale geliyor ve kimlikleniyoruz. Marka şehirler, marka nesneler gibi marka bireylerden söz ettiğimiz bir çağda markasız giyinenler kılıksızlığa yakın duruyor.

Kılıklı olmak, toplum içinde tanınır olmak, kabul görmektir. Giysilerle bir persona yaratırız kendimize. Roma’da sadece soyluların personaları ve personaliteleri vardı, yani kişilikleri. Kölelerin ise personaları olmadığı gibi kişilikleri de yoktur, kılıksızdırlar. Persona bir sınıflandırma meselesidir. Tıpkı tikel nesnelerin arasında niteliklerini soyutlayarak kısmi özdeşlikler kurmamız gibi, insanları da personalarına göre kümelerin içine yerleştirdiğimizde içimiz rahat ediyor. Sınıflandırmadan kaçan, aynı anda hem o hem de bu olan bir şey bizi rahatsız edecektir; uykularımızı kaçırır. Kütüphanemizi düzenlerken bazı kitapları bir sınıflandırmaya dahil edememek mesela. Hiçbir yazınsal türe uymazlar ve hangi kitapların arasına yerleştireceğimiz konusunda kararsız kalırız. Sıkıntımız, bu kitaba bir kimlik verememektir. O kitap bizim için çok değerlidir ama bir kimliği olmadığı için yapabileceğimiz tek şey, bu tür kitaplara ayrı bir raf tahsis etmektir, tıpkı kılıksızları ayrı bir kategoriye yerleştirmek gibi.

Niye sınıflandıramıyoruz, bir kimlik biçemiyoruz bir kitaba? Bildiğimiz yazın türlerinin hiçbirine benzemediği için. Aynı anda hem o, hem de budur. Yazın türleri arasındaki sınırları aşındırdığı ve her türlü kimliklendirmeden kaçtığı için. Yine de severiz bu kitabı. Bizi kapatıldığımız sınırlardan kaçırdığı için. Oysa sınıflandırma yöntemi sadece benzer şeyler arasında yakınlaşmalar kuracaktır. Kimlikli varlıklar olarak biz de benzerlerimizle aynı konutların içine kapatılıyoruz. Oturduğumuz siteler klasörlerdir. Aşina yüzlerden oluşan yüzler kataloğu. Bu yüzden her konut sitesi biraz da Facebook’u andırır. Sanal bir sitedir. Bedensel ilişkilerin olmadığı, sadece kataloglanan yüzlerden oluşan web siteleri.

İlk bakışta insanları ikiye ayırmaya eğilimliyiz. Kılıksızlar ve kılıklılar. Kılığımızı korumak, kimliğimizi korumaktır. Kılıksızlığa doğru kaydığınızda yer ve işlevle belirlenmiş toplumsal kimliğinizi yitirmişsiniz demektir. Bu yüzden kılıklarına özen gösterenler, kimliklerini yitirebilecekleri bir sürece katılmaktan imtina ederler. Ama Fransız Devrimi’ni kılıksızlar, “Sans Culottes” yapmıştır. Kılıksız, “lumpen”e yakındır. Almanca lumpen, paçavra demek. “Lumpensammler” ise Charles Baudelaire’in paçavra toplayıcısı. Kılıklarını yitirmek istemeyenler, etliye sütlüye karışmayanlardır.

Acaba kılık bizi toplumsal dönüşümlere katılmaktan, dönüşmekten mi alı koyuyor? Sabit bir yer ve işlevle tanımlanmış bir kimlikle toplumsal dönüşümden kılığımızı, kimliğimizi yitirmeden çıkabilir miyiz? Kılık özen ister. Kılığınızı koruduğunuz sürece bir sürece katılamazsınız. Titiz davranmanız gerekecek. Ütülü giysilerinizi, yapılı saçlarınızı hayatın akışı bozabilir. Akışa, sürece katıldığınızda koruyup kolladığınız kılık artık eski kılık değildir, kendinizi tanıyamazsınız. August Strindberg’in “Açık Deniz Kıyısında” romanında, balıkçılık uzmanı, sabit formların ortamı olan karadan, akışların ortamı denize açıldığında, bir sürece katıldığında kılık değiştirmiştir. Açık denizdeki tekne yolculuğu, formunu yitirmesine yol açar. Üst sınıflara özgü şık ve pahalı giyisisi deniz yolculuğunun sonunda bir paçavraya dönüşür: “Gömleğinin kalkık, beyaz yakası, boynunu kirli bir paçavra gibi kuşatmıştı… bütün parmakları, patlamış eldivenden dışarıya çıkmıştı… Timsah derisi küçük potinler, tekmil parlaklık ve şekillerini kaybetmişti” (Varlık). Ilya Repin’in 1905 Rus Devrimi’nin arifesinde yaptığı “İşte Özgürlük!” (1903) tablosundaki dalgaların arasındaki iki kentli birey de çok geçmeden paçavraya dönüşecek ve kılıksızlaşacaklardır. Artık onlar aynı anda hem o hem de budur, tıpkı çocuklar gibi neşeli. Ama faşistler kılıkları ve özellikle üniformaları çok sever, sınıflandırılmaları ve harcanmaları kolaydır.

25 Şubat 2018 Pazar

UÇUŞLARINI DA KUŞLARI DA UNUTMA!


Igor Morski 
RAHMİ ÖĞDÜL
23.02.2018

"Bilemezsiniz bu küçük topluluğa nasıl bağlıyım.” Yıl 1917; kaldığı hücrenin bahçesindeki kuşlardan söz ediyor Rosa Luxemburg. Bir tutsağın kanatlı varlıklara duyduğu özlem. Biz de bağlıyız bu küçük topluluğa; yeryüzüne çizilmiş sınırları değersizleştiren havai kaçışlarına. İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın sözlerini tenimize kazıdık: “Kuş ölür sen uçuşu hatırla.” İnsan da kafeslere kapatılmış bir kuştur, kafeslerin içinden konuşur; sözcüklerimiz bile tutsak: “Orada insanı içiçe geçmiş iki tel kafesin içinde sunuyorlar, yani küçük bir kafes, daha büyük bir kafesin içinde ve bu parıldayan iki kafesin içinden insan konuşmak zorunda” (Hapishane Mektupları, Boyut). Ama bizler o kadar sevdik ki kafeslerimizi, her gün tellerini ova ova parlatıyor, anlata anlata bitiremiyoruz.

Kuşlar, bedenlerine form dayatılanlara, bedenleri formların içine kapatılanlara uçuşu, kaçışı, özgürlüğü hatırlatır. Hele sığırcıklar yok mu? Hava sahasında yaptıkları o müthiş gösteriler. Binlerce sığırcığın tek bir beden gibi davranması ve durmadan biçim değiştirmesi. Bedenin ve toplumsal bedenin bir biçimi olmadığını anlatıyorlar, anlayana. Ama iktidar tek tek bedenleri ve toplumsal bedeni kafeslerin içinde biçime sokuyor. Kafeslerimizin telleri ikili karşıtlıklarla örülmüştür. “Ya/ya da”cı tellerle kendi ellerimizle ördük. Ve içeriden dışarıya baktığımızda sadece ikili karşıtlıklar görüyoruz: “Ya şusun ya da bu, ya bizdensin ya da onlardan”. Tellerin arasında boşluk var, göremiyoruz. Oysa kaçış çizgilerini “ne o, ne de bu, hem o hem bu olanlar”, hep arada duranlar görebilir ve icat edebilir ancak. Hep arada duranlar, tellerin arasından kaçabilir. Kuşlar, müthiş gösterileriyle kaçış çizgileri çiziyorlar havaya. Hava sahası; kanatlı varlıkların varlık ile boşluk, varlık ile oluş, form ile formsuzluk arasında geçişler yaşadığı oyun alanı. Zihnimizde de kuşlardan oluşan bir topluluğumuz var, birlikte kaçış çizgileri icat ediyoruz.

Çocukken, henüz kanatlarımız varken oynardık biz bu oyunu. Boş arsalarda oynadığımız çivi saplama oyununu hatırlasanıza! Çiviyi nemli toprağa saplayarak çizgiler çizer, oyun arkadaşımızı çizginin içine kapatmaya çalışırdık, arkadaşımız da bizi. Kapana kıstırılmamak için en hünerli atışlarımızı yapar ve en dar boğazlardan geçmek için en olmadık kaçış çizgileri icat ederdik. Bir kapatma ve kaçma, varlık ve oluş oyunu. 

Sonra büyüdük ve kafeslere kapatıldık, tellerini kendi ellerimizle örüyoruz şimdi. Çizgileri eğip bükerek kaçış çizgisi icat etmek yerine kafeslerin içinden konuşuyoruz. Çizgiler üzerimize kapanıyor. Oysa çizgiler bizi kaçırabilir de. Lyotard’ın “figüral”i mesela. Figürali, form ile çizgi arasındaki ayrımı aşındıran bir kuvvet olarak tanımlıyor: “Harf kapalı, sabit bir çizgidir; çizgi ise kapatılmış harfin açılışıdır. Harfi açın, imgeyi, olayı, büyüyü bulursunuz. Çizgiyi kapatın, amblemi, sembolü ve harfi bulacaksınız.” Kuvvet çizgilerinin akışından oluşan bir evrende çizgileri akıştan kopararak, kendi üzerlerine kapatarak sabit formlar, semboller, kafesler yaratıyoruz. Yeryüzü yeniden olaylı, büyülü hale gelebilir, sabit biçimlerin çizgisini kırmamız yeterli; kafesi kırmak ve kaçmak gerekiyor. Figüral, biçim ile biçimsizlik arasındaki geçiştir. Hava sahasındaki sığırcık sürülerinin sürekli biçim değiştiren toplumsal bedeni.

Yeryüzünü formlar halinde istifleyen kapitalistlerin hipermarketine saldıranlar da kuşlardır, unutmayın. Alfred Hitchcock’un 1963 tarihli “Kuşlar” filmi, daha önce bir araya gelmemiş farklı kuş türlerinin bir araya gelerek, yeryüzünü bir hipermarkete dönüştüren kapitalizme saldırmalarının, kafesi kırmalarının öyküsüdür de. Kuşların saldırdığı kasabanın adı: “Bodega Bay”. “Bodega”, İspanyolcada dükkân ya da market anlamına geliyor. İktidar yaşamı market formunun içine kapattığında, yaşam bu kapalı formu kırarak kaçış çizgileri yaratacaktır, yaşamı kapatamazsınız. Kuş türlerinin bir araya gelerek yeryüzünü felakete sürükleyen kapitalist ilişkilere, markete saldırmaları, market sahibi tarafından bir felaket olarak algılanabilir ama market sahibinin felaketi, kuşların ve yeryüzünün kurtuluşudur. Kuş sürülerinin havadaki kaçış çizgileri başka bir dünyayı müjdeliyor. İnsan da bir kuştur, hatırlayın. Çoğu zaman kafasını kuma gömse de kanatları vardır.

18 Şubat 2018 Pazar

ÇÖPLÜKLERDE KENDİNİ ARAMAK

Michelangelo Pistoletto, "Paçavraların Venüs'ü", 1967

Mussolini, 1935
RAHMİ ÖĞDÜL
16.02.2018

Çöplerden uzak durmamızı öğütlediler, mikrop kapıp hastalanabilirdik. Ama hayatta kalmaları çöp yığınlarına bağlı olanlar vardır. Gece gündüz demeden arkalarında sürükledikleri arabalarıyla sokak sokak dolaşıp çöp kutularını karıştıranlar. Çöpleri özenle ayıklayarak kazanıyorlar hayatlarını. Dolaşımdan çıkmış, gözden düşmüş, değersizleştirilmiş ne varsa bulup çıkarıyor, torbalarında biriktiriyorlar. Birilerinin atıkları başkalarının hayatta kalmasını sağlıyor. Torbaları, belleksizleşen toplumun atık bellekleriyle dolu. Yıkım çağında yıkıntıların arasından geçmişin izlerini, bellek kalıntılarını seçip ayırıyorlar: “Sizin çöpe attıklarınız bizim için değerlidir”.

Yıkım çağında hiçbir şey kalıcı değil, her şey çok geçmeden çöpe dönüşüyor. Çöp yığınları arasında nesneleri toplayıp hayatta kalmaya çalışan atık toplayıcıları ile yıkıntılar arasından yaşam kırıntılarını toplayıp hayatta kalmak için anlamlı cümleler kurmaya çabalayan bizler aynı kaderi paylaşıyoruz. Çöpe atılmış parçaları bir araya getirip yitirdikleri değerlerini, değerlerimizi yeniden ele geçirmek. Çünkü var olabilmemiz onlara bağlı. Neleri yitirmedik ki? Farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamak için anlam yüklediğimiz ne kadar değer varsa şimdi çöp yığınlarının arasındadır. Hayatta kalmamız, çöp yığınlarına bağlı. Yitirdiklerimizi bulup çıkarmaz ve aralarında yeni bağlantılar icat etmezsek toza dönüşeceğiz ve esamemiz okunmayacak. “Kullan-at” toplumunda kullanılıp atılan paçavralarız. Nesneleri harcar gibi insanları da harcıyorlar. “Doğal kaynaklar” gibi “insan kaynakları” da hızla tükenecek bu gidişle. Ve geriye çöp yığınları kalacak. Kendinizi bulmak mı istiyorsunuz? Çöpleri karıştırın! Kahraman olmak mı istiyorsunuz? Kudretlenmeniz gerekecek önce, çöplükleri dolaşın ve yitirdiğiniz hayatı yeniden kazanın!

Charles Baudelaire’in kahramanı da “paçavracı”ydı, çöp yığınları arasından seçiyordu parçalarını: “İşte başkentte günün çöpünü toplaması gereken adam. Büyük kentin savurup attığı, kaybettiği, ayaklar altına aldığı, kırıp döktüğü her şeyi o toparlıyor, ayıklıyor, sınıflandırıyor. İfratın ve israfın kaydını tutuyor. Dikkatli dikkatli seçiyor, ayırıyor… Bütün günleri başıboş dolaşmak ve uyak aramakla geçiren genç şairler gibi, başını sallaya sallaya, kaldırım taşlarına toslaya toslaya geliyor” (Modern Hayatın Ressamı, İletişim). Yıkıntıların arasında tökezleye tökezleye dolaşıyor ve hayatta kalmak, anlam yaratabilmek için yaşam kırıntılarını biriktiriyoruz. Başka çaremiz var mı?

Ama yıkımdan hiç söz etmiyorlar, tek söyledikleri arınma. Yeryüzünün tozundan toprağından, mikroplardan, teröristlerden arınma. Saflığı bozacak, kurulu düzenlerini sarsacak ne varsa “kir” olarak adlandırıp dışarı atacak ya da imha edecekler. Kir, “gerek zihin gerek dış dünyada her türden düzen verme esnasında, bu düzenin dışına atılmış kırıntı ve süprüntü”dür (Mary Douglas, Saflık ve Tehlike, Metis). İstenmeyen bedenlere de kir olarak bakılıyor. Sadece bedenler mi? Duygulardan da, rasyonel kararlarını kirleten duygulardan da arınmamız gerekecek. Duygular, aklımızı karıştırıp aldığımız kararları etkileyebilir. Ya da bir düzenin parçası olmuşsanız duygularınız düzenin rasyonalitesini bozabilir. Diyelim ki elinize silah verilip ölmeniz ve öldürmeniz emredildi; acıma, empati, dostluk, dayanışma, sevgi gibi duygular zararlıdır, kurulu düzenlerini kirletir.

Medyada sergilenen gösterilerle duygularımızdan arındırılıyor, “saflaştırılıyoruz”. “Katharsis” yaşıyoruz. “Katharsis”, Aristoteles tarafından sanatta, özellikle trajedide özdeşleşme aracılığıyla izleyicilere yaşatılan duygusal bir arınma olarak tanımlanmadan önce, gündelik hayatta bağırsakların temizlenmesi gibi doğrudan bedensel arınma anlamında kullanılıyordu. Bir beden olarak kentin içini saf olmayanlardan, kirli bedenlerden arındırmak faşistlerin yöntemidir. Faşist Mussolini Roma’nın içini eski binalardan ve bu binaları mesken tutmuş yoksullardan temizlemek için kapsamlı bir yıkım hareketi başlatmıştı. Bu temizleme projelerine, iç organlarını çıkarmak, içini boşaltmak anlamını taşıyan tıbbi bir terim olan ‘sventramenti’ adı verdiler. İçimizi boşaltıyorlar. Yaşam, duygularımız, farklılıklarımız; tüm yitirdiklerimiz çöp yığınlarının arasında. Geriye ölü, boş kabuklar kalacak. Hayatınızı geri kazanmak mı istiyorsunuz? Çöpleri karıştırın!

9 Şubat 2018 Cuma

TAKSİDEN İNİP YÜRÜMEYE NE DERSİNİZ?

James Lagasse, "New York City Taxi", 

Abingdon Labirenti, 11. yy.
RAHMİ ÖĞDÜL
09.02.2018

Karşıyız biz, karşının taksisiyiz. Kendimizi karşıtlıklar üzerinden tanımlıyoruz. Karşı olduğumuz kavramların önüne “anti” ekini getirerek adlandırıyoruz kendimizi. “Kimsiniz?” diye sorduklarında, “anti”lerimizi sıralıyoruz: “Şuna karşıyım, buna karşıyım.” “Peki, kimsiniz?” diye ısrar etseler, kendimizi tanımlamakta zorlanıyoruz. İnsan kendini tanımlamakta zorlanır gerçekten. Çünkü insan tanımlara sığmayacak kadar çoktur. Çoklukla baş edemediği için ikili karşıtlıklar üretip kutuplardan birinde yer almayı ya da kendini ötekinin karşıtı olarak tanımlamayı yeğliyor. Böylesi çok kolay. Önce olumsuzu tanımla ya da kendinde eleştirdiğin tüm özellikleri ötekine yükle, sonra da olumsuz olana yüklediğin niteliklerin karşıtı olarak kendini konumla.

İktidar da bir karşıtlık olarak kuruluyor; yasaklar koyan, bizi kısıtlayan bir karşıtlık. Oysa ilişkilerimizi gözden geçirirsek iktidarın biz olduğunu, ilişkilerimizde iktidarı durmadan ürettiğimizi fark edeceğiz. Bedenlerimiz tek merkezli olarak inşa edilmiştir çünkü. Yerleşik hayata geçtiğimizde göçebe bedenlerimizi de yerleştirmek zorunda kaldık ve tıpkı yerleşiklerin eş merkezli çemberler şeklinde mekânda örgütlenmesi gibi bedenlerimizi de tek merkezli bir mekân haline getirdik. Merkezdeki çember, iktidarın yeridir; iktidar tarafından doldurulmuştur. Bu yüzden “iktidar her yerdedir”, Foucault haklı. İktidarı dışarıda aramayın, nereye giderseniz gidin, iktidarı da yanınızda taşıyorsunuz.

11. yüzyıldan kalma labirent şeklinde tasarlanmış Latince bir metin; “EST” sözcüğü hemen gözümüze çarpıyor. En merkezdeki çemberde yer alıyor çünkü, en korunaklı yerde, iktidarın yerinde. “Est”, değişimin, dönüşümün, çokluğun dışarıda bırakıldığı çemberin içindeki varlığı tanımlıyor. Ve bu varlık göksel ve kutsal olan, değişmez bir varlıkla ilişkilendirilmiştir. Metinde “Meryem Göğe Yükseldi” yazıyor ve biz de Meryem ile birlikte göğe yükseliyoruz. Gökler kutsalın, mutlak düzenin, değişmezin yeridir, yani kozmosun. Yeryüzü ise akışkan varoluşların. Gökyüzünde değişmez formlar vardır, yeryüzünde ise değişim, dönüşüm. “Est” sözcüğü varlığı doğrudan göksel haritaya bağlıyor. Ve yeryüzünün akışkan bedenleri, göksel formlarla sabitleniyor. Bize form dayatan İktidar, göklerdedir. Gökyüzünde sabit yıldızlar, takımyıldızlar, hep aynı yörüngede dönen gezegenler gördüğümüzden beri yeryüzünü aşağıladık. Yeryüzünü göksel bir haritaya göre biçimlendirmeye çalışıyor ve istikbali göklerde arıyoruz. Ama yürürken gökyüzüne baktığımız için hep tökezliyor ve bataklığa düşüyoruz. Kılavuzu iktidar olanın burnu bataklıktan çıkmıyor.

Modern zamanlarda yine “ya/ya da”cı tuzağa düşürüldük. “Ya iktidar ele geçirilir ve iktidar olunur ya da iktidar bütünüyle yadsınarak politika alanı iktidarın mutlak reddi biçiminde tanımlanır… Ya Reich ya Cumhuriyet ya da anarşi”diye yazıyor Antonio Negri (Porselen Yapımı, Monokl). Politika alanını çoktanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçiş olarak deneyimlediğimizi söylüyor. Seçimin sonucuyla birlikte, öncesinde deneyimlenen çoktanrıcılığı terk edip tektanrıcı bir düzene geçiyoruz. Çoktanrıcı ya da tektanrıcı, her ikisi de aşkın bir hakikate dayanıyor. Aşkın bir iktidara devrediyoruz, kudretimizi ve yaşamlarımızı. Çünkü iktidar içimize yerleştirilmiştir. Yeryüzüne bakmak yerine gökyüzünde aşkınlıklar arıyoruz.

Yeryüzüne karşı olmak, kurucu olmamızı engelliyor. Tepkisel davrandıkça, yeryüzünde etkin olarak var olamıyoruz. Kendi mekânlarımız ve zamanlarımızda yaşamak yerine tek bir mekân ve zamana sıkıştırıldık. Bizi hareket ettiren iktidardır, iktidara göre davranıyoruz. Bu yakanın ya da karşı yakanın, fark etmez, taksiye biniyoruz. Biyolojide “taksis”, bir dış uyarana tepki veren organizmanın tepkisel davranışını tanımlıyor. Örneğin organizma ya ışığa yönelir ya da ışıktan kaçar. Bizi uyaran iktidardır. Yasalara ya boyun eğiyor ya da ihlal ediyoruz. Oysa yasa koymak ve yasayı ihlal etmek aynı madalyonun iki yüzüdür. Düzen, kendi ihlalini üreterek işliyor. Bir tarafta yasa koyucu Kant, öte yanda yasayı ihlal eden Marquis de Sade. Göksel yasayı ihlal et ve hazzı yaşa. Yeryüzünün akışlarını kesintiye uğratan hazlardır. Bir taksiden in, diğerine bin. Argoda da “dolmuşa binmek” tabiri var; aldanmak anlamına geliyor. Yürümeye ne dersiniz? Yerin yüzünde, yerin kuvvetleriyle birlikte yürümeye?