6 Şubat 2018 Salı

ELLERİMİZ YARATICI "VE"LERDİR

Robert Bresson

Robert Bresson
RAHMİ ÖĞDÜL
02.01.2018

Yasaklanan bağlantılardır, bağlantılarla bir araya gelişlerimizi yasakladılar. Parçaları alete dönüştürecek yaratıcı bağlantılardan yoksunuz. Maurice Blanchot’nun “Son Sözcük” anlatısında, yolu kütüphaneye düşen kahraman “Üçüncü devlet üzerine bir söylev”den bir alıntı okur: “Dilin… son derece nazik bir alet haline geldiği bir zaman oldu, öyle ki kullanımını çok sayıda kişiye yasakladılar…” Karmaşık bağlantılarla dili bir alete dönüştürebilirsiniz ama bağlantı kurmayı yasakladılar. Düşünce de bağlantılarla bir alete, sıçrama aletine, tramboline dönüşebilir. Ve düşünürken oradan oraya sıçramayalım, olmadık bağlantılar kurmayalım diye düşünce aletini de yasakladılar. Sadece dil ve düşünce değil, toplumsal olan da bağlantılarla yaratılıyor, toplumsalı yasakladılar. Sözcüklerin bağlantılarla bir araya geleceği yaratıcı boşluklar kâğıtlarsa, bedenlerin bir araya geldiği yaratıcı boşluklar sokaklar ve meydanlardır, meydanları da yasakladılar. “Ve”lerle birbirine bağlanan çokluk, “ya/ya da” nın despotik kıskacında kutuplaştırılıyor şimdi, kutuplardan birinde yer almak zorundasınız: “Ya bizdensin ya da onlardan”. Çokluk, aynının bataklığına sürüklenmek, aynılaştırılmak isteniyor. Bataklıkta yaşayanlar, her şeyi bataklığa çekmek isteyebilir ancak. Boğazımıza kadar pisliğe batmışız ve şarkı söylemekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Ellerimiz tutsak çünkü, ellerimizi yasakladılar.

Ellerimizi kullanamıyoruz, bankaların ATMlerine, AVMlerin kasalarına sıkışmış. Ellerimizi kurtarmamız gerek, bağ kurmayı onlar biliyor çünkü. Yeryüzünün ipliklerini birbirine bağlayan, halı dokuyan, yeryüzünün liflerinden keçeler üreten ellerimiz değil mi? Ellerimiz, “ve”lerdir; olmadık şeyleri birbirine bağlayarak, her şeyi her şeyle ilişkilendiren ellerimiz. Bağlayarak, katlayarak ya da katları açarak durmadan yeni formlar üreten ellerimiz. Ellerimiz mekik gibi; yeryüzünü boydan boya katettikçe bağlantıları yoktan var eden ve bedenlerini çoklukla dokuyan onlar değil mi? Ellerimizi kullanmayı unuttuk. Ellerine bakarak sanatçıları tanıdığımız bir zaman oldu. Sanatçılar da artık ellerini kullanmıyor. Şimdi yüzlerinden tanımaya çalışıyoruz. Elleri olmayan kafalar. Giovanni Morelli (1816-1891) sanatçıları ellerinden tanırdı.

Tıp eğitimi gören Morelli bilimsel sanat tarihi olarak anılan bir yöntemin kurucusu. Sanat yapıtının kompozisyonuna, konusuna, yani bütünsel etkisine bakmak yerine, gözden kaçan küçük ayrıntıları özenle inceliyordu; resimlerdeki kulakların biçimi, kıvrımları, ellerin, parmakların, tırnakların biçimleri Morelli için bir ressamın kimliğini tespit edilmesinde kullanılan ayrıntılardır. Morelli temsil edilen bedenlerdeki ayrıntılardan yola çıkarak ressamın kişisel üslubuna, dolayısıyla kimliğine ulaşıyordu. Dönemin karşılaştırmalı anatomistlerinden Cuvier’in bilimsel yönteminden etkilenmişti. Cuvier’e göre parmakların, kulakların ya da gözlerin tam olarak anlaşılmasıyla, sisteme ait herhangi bir yapı belirlenebilir, ayrıntıdan yola çıkarak tüm sistem kavranabilirdi. Morelli de ressamın tasvir ettiği ellerden yola çıkarak ressamın eline ve bedenine ulaşıyordu. Ressamlar, tasvir ettikleri bedenleri kendi kulak, burun ve elleriyle donatıyorlardı. Morelli yapıtlarda sanatçının elini görüyor, sanatçıyı elinden tanıyordu.

Robert Bresson’un sinemasını da ellerinden tanıyoruz, elleri en güzel kullanan yönetmenlerden biridir; filmlerinde parçalanmış mekânları eller birleştirir: “Bresson’da bütünlüklü mekânlar hemen hemen hiç yoktur. Aksine, bağlantısız mekânları vardır onun: köşede bir yer, hücre gibi… bir dizi küçük mekan kırıntısı, mekan parçacıkları… bağlantıları ise önceden belirlenmiş değildir” diye yazıyor Deleuze. Bağlantılar icat edilmeli, ellerimizle icat edebiliriz. “Bu görsel küçük mekân parçacıklarını önceden belirlenmediği halde birbirine bağlayan nedir? İşte Bresson’da ellerin rolü buradan geliyor: kenardaki el. Bresson mekânlarının parçalarının birleştirilmesi… ancak el ile yapılabilir. İşte Bresson’da elin yüceltilmesi bundandır” (İki Konferans, Norgunk Yayıncılık). 

Kapalı sitelerde bedenlerimiz birbirinden ayrı düştü. Ayrıştırılmış mekânlara sıkıştırıldık, “ya/ya da”nın mekânlarına. Ancak ellerimiz birleştirebilir parçalanmış bedenleri ve mekânları; yitirdiğimiz meydanları ellerimizle yaratabiliriz. Ellerimiz yaratıcı “ve”lerdir. Ellerinizi uzatsanıza!

1 Şubat 2018 Perşembe

DİRENİŞİN BAĞLAÇLARI: "VE" YAŞAM

Georg Baselitz

Georg Baselitz
RAHMİ ÖĞDÜL
26.01.2017

Savaşın bir gösteri olarak sahnelendiği zamanlardayız. Devletlerin yazıp yönettiği ve iliştirilmiş medyanın prodüksiyonunu ve post-prodüksiyonunu üstlendiği bir gösteri. Koltuklarımıza çivilenmiş olup bitenleri izliyoruz. Platon’un mağarasındaki tutsaklardan farkımız yok. Kalkıp yürümemize izin verilmiyor. Hareket ettiğimizde, yaratılan derinliğin bir yanılsama olduğunu fark edeceğiz çünkü. Yer değiştirdikçe bakış açımızın değişmesinden ve gerçek olarak sunulanın aslında koca bir yalan olduğunun ortaya çıkmasından korkuyorlar. Gösterinin hakikat olarak dayatıldığı, yaşamı savunmanın, örtüleri kaldırdıkça gerçekliği durmadan keşfetmenin suç olduğu zamanlardayız. Basını kendilerine iliştirip bir devlet aygıtına dönüştürdüklerinde, “ya/ya da”nın dışında başka bir seçenek bırakmadılar bize. “Ya/ya da” algılama yetimizi dumura uğratıp tüm seçenekleri dışarıda bırakıyor, iki yoldan birini seçmek zorundasınız: “Kırmızı hap mı yoksa mavi hap mı?” ya da “ya bizdensin ya da onlardan”. Her iki durumda da bize hap yutturuluyor. Gösterilen, hapı yuttuğumuzun resmidir.

Judith Butler, 2003 Mart ayında Irak’ın işgaliyle birlikte ortaya çıkan “iliştirilmiş gazetecilik” olgusunu, gazetecilerin sadece ordu ve devlet yetkililerinin perspektifinden haber yapmayı kabul ettiği bir sözleşme olarak tanımlıyor. Bu sözleşmeye göre bakış açısını belirleyen devlet aygıtlarıdır, gazeteci sadece ve sadece devletin gösterdiklerini görecek ve gösterecektir. “Neyin gerçeklik sayılacağını, yani neyin, hangi ölçüde varolan bir şey olarak algılanacağını kararlaştırma gücü” artık tamamen devletin elindedir (Savaş Tertipleri, YKY). Ve medyanın gösterdiklerini gerçeklik sanıyoruz.

Devletler savaşsız yapamıyor. Amerikalı yazar Randolph Bourne’nin dediği gibi, “Savaş, devletin sağlığıdır”. O kadar sağlıklılar ki yanaklarından kan damlıyor ve sağlıklı yaşamlarını sürdürebilmek için bundan sonra hep kanlı gösteriler olacak sahnede. Eski güzel günlerdeki gibi iki savaş arasında toparlandığımız, olup bitenleri değerlendirdiğimiz ara zamanlarımız olmayacak artık. Tek bir zaman ve mekana sıkıştırılmış bedenleriz. Yıkım çağındayız, mekanlarımız ve bedenlerimiz durmadan yıkılıyor, bellek yıkıntıları arasında yaşıyoruz. Yıkıntılar arasında hayatta kalmaya çabalayan bedenler; parçaları en küçük bir esintide dağılacak. Art arda gelen patlamalarla toparlanmalarına izin verilmiyor. Bedenler, eğreti tutturulmuş bir yamalı bohça gibi; konuşmaları kesik kesik, sadece sözcükleri var; sözcükler havaya savruluyor. Sözcükleri birbirine bağlayarak anlamlı cümleler kuracakları bağlaçlardan yoksunlar çünkü. Sözcükler birbirine bağlanmadan hiçlikte asılı kalıyor.

Sözcükleri anlamlı bütünler haline getirme yeteneğinden yoksun olmaları, toplumsal ilişkilerine de yansıyor. Bir araya gelip cümle oluşturacak ne güçleri var ne de cesaretleri. Yıkım çağının bedenleri her an toza dönüşecek kadar kırılgan. Kendilerini dağılmaktan koruyacak ne güçleri ne de direnmek için cesaretleri var. İstenilen tam da buydu zaten. Önce bedenleri birbirine bağlayan bağlar koparıldı yavaş yavaş. Farkına varmadılar. Ardından tutunacak dalı olmayan yapraklar gibi hiçliğe savrulup dağıldılar. Bedenlerini ve sözcüklerini bağlayacak bağlaçlardan yoksunlar şimdi. “Ya/ya da”nın ayrıştırıcı, ırkçı bataklığında çırpınmaktan başka seçenek bırakmadılar.

Var olmak, direnmektir. Beden direnmediğinde dağılıp gider. Direnmek için, parçaları birbirine bağlayacak bağları yeniden keşfetmek zorundayız. Tıpkı sözcüleri bir araya getirip anlamlı cümleler kurmak için bağlaçlara gerek olması gibi, bedenleri de bir araya getirmek için direnişin bağlaçlarını keşfetmemiz gerekecek. Kıstırıldık. “Ya/ya da”nın iki kutuplu evreninde kıstırıldık ve kısırlaştırıldık. Oysa beden, hiçbir kutba sığmayacak kadar çoktur. Çokluğu, tüm heterojen öğeleri, farklılıklarıyla yan yana getirebilmek “VE” bağlacıyla mümkündür. Savaşın yıkımından bizi “VE” bağlacı kurtarabilir. “Ya/ya da”nın kanlı gösterisini “VE” bozabilir ancak. İkili karşıtlıkların kıskacından kurtulduğumuzda, yeni bir direniş alanı açılacak önümüzde. Çokluğu birbirine bağlamak gerekiyor. Ölüm severlerin “ya/ya da”sı varsa, yaşam severlerin yeryüzünün çokluğunu kucaklayan “VE” si var: Ve yaşam ve yaşam ve yaşam...

22 Ocak 2018 Pazartesi

SİZ HİÇ KENDİNİZLE TANIŞTINIZ MI?


RAHMİ ÖĞDÜL
19.01.2018

Kendimle bir türlü tanışamadım. “Ben” geliyorum, o gitmiş oluyor. Ne zaman karşılaşacağız, merak ediyorum. “İnsan olmak, kendi kendine yabancı olmaktır – tam anlamıyla, başka biriymişcesine durmaksızın kendi kendinle tanışmaktır” (Dehşetler ve Uzmanlar, Metis). Adam Philllips yabancı olanla tanışmaktan söz ediyor ama yabancıyla karşılaşmamız sorunludur. Çok geçmeden yabancıyı kendimize benzetiriz çünkü ve yabancılığını yitirir. Diyelim ki siyah bir Afrikalı mahallemize düştü, çok geçmeden ona “Arap” adını takar ve bildik bir stereotipe dönüştürürüz. O da mahallede tutunmak için bizim klişelerimize katlanmak zorunda kalacaktır. Çocukluğumuzdan beri farklı olanla her karşılaştığımızda ona ad takarak hem tahakküm kurmaya hem de onu belirli kategorilerin içine kapatmaya çalışıyoruz. Hatırlayalım, gözlüklü olanlara “dört göz”, ideal kilodan sapanlara “şişko”, kulakları farklı olanlara “kepçe” diye adlar takardık. O yüzden yabancı olanla, farklı olanla hiç tanışamadık. Onu farklılıklarıyla kabul etmek, farklı olanla yan yana durabilmek yerine, ad takarak kendimizin kılmaya ya da dışlamaya çalışıyoruz.

Tekinsiz olan, tanıdık yabancı
Peki, kendimizle de bir yabancı olarak karşılaşabilir miyiz? Pek emin değilim. Zaten “kendi”nin çoğu parçası çoktan evcilleştirilmiştir. Ve evcilleştirdiğimiz parçalarla kurarız kendimizi. Evcilleştiremediğimiz parçalar ise hala bize yabancı; üstelik tanıdık yabancılar. Freud tekinsiz olanı, tanıdık yabancı olarak tanımlıyor. Tanıyoruz ama hiç bahsetmek istemiyoruz, bastırıyoruz ve aniden karşımıza çıktıklarında tekinsiz deneyimler yaşıyoruz. O halde yabancı olan ve hep yabancı kalacak olan tekinsiz parçalarımdır: Canavarlarım, şeytanlarım, iblislerim. Asıl mesele canavarlarımızla tanışmak.

Toplumsal canavarlarımız da var bizim; tekinsizlerimiz, tanıdık yabancılarımız. Mahallemize düşen ama kendimize benzetemediklerimiz ve hep yabancı olarak kalacaklar. Kürtler mesela. Elimizden gelen her şeyi yaptık kendimize benzetebilmek için. “Kart kurt” diye ad taktık, olmadı; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” dedik yine olmadı. Bir türlü benzetemedik kendimize. Kürtlerle her karşılaşma hep şaşırtıyor bizi, canavarla karşılaşmış gibi oluyoruz. Tam evcilleştirdik derken oyun bozuluyor ve “meğer sizi hiç tanıyamamışım” diyoruz. Sorun bizde.

Tüm yabancıları kendimize benzetmek
Çünkü yabancıyla her karşılaşma, evcilleştirme sürecine dönüşüyor. Yabancının topraklarına girmeyi fethetmek olarak anlıyoruz. Niye dünyanın tüm yabancılarını kendimize benzetmek istiyoruz ki? Çok mu matah bir şeyiz biz? Daha doğrusu biz hakikat miyiz? “Aklın yolu birdir” derler, siz kendinizi “bir”in aklı mı sanıyorsunuz? Yeryüzü akılların çokluğudur. “Aklın yolu bir” diyenler, yoksa iktidarın aklından mı söz ediyor?

Kendimle bir yabancı olarak tam tanışacakken araya hep iktidar giriyor ve bizi hem kendimizle hem de birbirimizle tanıştırıyor; “sen şusun, sen de busun; senin fıtratın şöyle, seninki de böyle” diyor ve inanıyoruz. Kendimizle ve başkalarıyla tüm ilişkilerimiz dolayımlanıyor. Yabancıyla tanıştığımızı sanıyoruz ama tek bildiğimiz bize iktidarın anlattıklarıdır. Olmuyor, yabancıyla tanışamıyoruz. Yabancı olanla karşılaşmayalı çok oldu. Yerleşik hayata geçtiğimizden beri çitlerle çevrili evcilleştirme alanlarına hapsedildik. Yabancı olanlar çitlerin dışında kaldı. Çitlerin içine sadece evcilleştirebildiklerimizi aldık. Doğa ve doğamız, yabancılar, çitin dışında kalanlar. Bazen çitleri ihlal ediyor ve kendimizle bir yabancı olarak karşılaşıyoruz ama dedim ya, bu karşılaşmalar tekinsiz karşılaşmalardır. Korkuyoruz, kendimizden korkuyoruz.

Artık yeryüzüne doğrudan değil, bir perdenin, çitin arkasından bakıyoruz. Lacan’ın dediği gibi, yeryüzünün yabani bakışını imge perdesinde yakalayıp evcilleştiriyoruz ama evcilleştirilen biziz, kafeslerde, kapalı sitelerde yetiştiriliyoruz. Unutmayın, evcilleştirilenler de yabanileşebilir bazen. Bedenlerimiz mesela. İkili cinsel kodlama sistemine göre evcilleştirilmiş bedenler halden hale geçip translaşınca aramızda canavarlar dolaşmaya başlıyor. Norma göre kurulmuş davranış ve düşünce kalıplarını kırdığımızda iblisleşiyoruz. Hadi gelin, içimizdeki yabancıyla karşılaşalım ve tanışalım kendimizle. O kadar evcilleştirildik ki kapatıldığımız çitlerden ancak bir yabani, yabancı kurtarabilir bizi. Yabanın çağrısını duymuyor musunuz?

11 Ocak 2018 Perşembe

YAŞAMAYA YÜZÜNÜZ VAR MI?

Fayyum Portreleri, M.S. 1.-3. yy.

Bernini, "Azize Teresa'nın Vecdi", 17. yy.
RAHMİ ÖĞDÜL
12.01.2018

Yüzlerimiz, seyretmeye doyamadığımız manzaralar. Neler gizliyorlar acaba derinliklerinde? Ne yaparsak yapalım gizlenemiyoruz. Yüzümüz ele veriyor bizi. Yüzümüzü olmadık biçimlere soksak da anlam ağlarından kaçamıyoruz; içimizdeki çalkantılar yüzümüze vuruyor ve yakalanıyoruz. Yaşadıkları hayatla sorunları olanların durmadan yüzleriyle oynadıkları zor zamanlardan geçiyoruz. Yüzün parçaları yerli yerine oturtulmalı. Ama olmuyor, hayat bozuyor yüzlerimizi. Hayatlarını anlamlandıramayanlar, yüzlerine biçim vererek anlam yaratacaklarını sanıyorlar. Yüzler maskelerdir. Maskeler yüzeyin altında olup bitenleri saklayabilir mi? Hayat akıyor ve yüzümüz, en akışkan yüzeyimiz, akıntılarla durmadan dalgalanıyor. Ama kaskatı yüzler görüyorum her yerde. Selfie’lerin gülümseyen donukluğunun altında yaralı ruhlar var. Selfie’lerle kimlik üretimi. Kimlik ölü kabuktur. Selfie’ler ölümü hatırlatıyor.


Melih Cevdet Anday’ın dostlarıyla parkta çektirdiği bir fotoğrafa dair yazdığı “Fotoğraf” şiiri geliyor aklıma: “Ama ben hiç böyle mahzun olmadım/Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/Oysa hayattayız hepimiz.” Evet, hepimiz hayatın çalkantılı sularındayız, ama fotoğraf ölü denizdir, ölümü hatırlatması o yüzden. Oysa yüzler, dünyanın tüm rüzgârlarına ve akıntılarına açık, dalgalı denizlerdir. Kimi zaman sakin, uysal, çarşaf gibi; kimi zaman hafif bir esintiyle dalgalanıyor; kimi zaman bir fırtınanın habercisi, patladı patlayacak. Bazen yüzeyinde farklı dip akıntılarının oluşturduğu anaforlar belirir. Fırtınalı suları andırır hiddetlendiğinde; bıraksanız hırçın dalgalar mekana yayılıp her şeyi yıkacak. Bazen neşeli dalgaların üzerinde bir martı gibi kanatlanır yüzün çizgileri. Bazen de korkunç dalgaların üzerinde uçan fırtına kuşlarını andırırlar. Bazen derin suların dipsiz karanlığı yayılır yüzlere. Yüzler durmaksızın dalgalanan yüzeyler. Fotoğrafta zaman donmuş, yüzlere de ölüm katılığı sinmiştir.

Portre, açık denizleri ölü denize çevirme sanatıdır. Portrelerde yüzler zamanın ve mekânın dışına taşınmış ve soyutlanmıştır. Bireyin inşasıyla birlikte ortaya çıktığı söylense de henüz Batılı anlamda bireyin ortaya çıkmadığı zamanlarda da portreler yapıldı. Ve ilk portreler bu dünya için değil, aksine öte dünya, yani ölüm için tasarlanmıştır. Öteki dünyadaki yolculuklarında ölüye eşlik etmeleri için. Mısır’da M.S. 1. ve 3. yüzyıllar arası yapılan ve “Fayyum Portreleri” olarak bilinen portreler, günümüz portrelerini andırsalar da sadece soyutlamalardır, hayattan tecrit edilmişlerdir. Tecrit: soyutlamanın eski dildeki karşılığı. Bu portreler ve portrelerin temsil ettiği yüzler, yaşamdan tecrit edilmiş ve öte dünyaya kapatılmış ölülerin yüzleridir. Fayyum portreleri, mumyaların kefenlerine dikilirdi. Anday haklı; resimde ölümü hatırlatan bir şeyler var.

Bedendeki arzu ve duygu hareketleri yüzün topografyasını akışkanlaştırıyor. Sanatçı Bernini “Azize Terasa’nın Vecdi” heykelinde azizenin yüzündeki bedensel akışları mermere kaydetmiştir. Yine Barok dönemde yaşamış olan Fransız sanatçı Charles le Brun (1619-1690), Descartes’in “Ruhun Tutkuları” yapıtını modellerinin yüzlerine uygulamış, yüzdeki duygu akışlarına dair “Umut ve Korku” başlığını taşıyan bir dizi illüstrasyon üretmiştir. Le Brun’a göre ruhun tutkularını yüz kaslarından okumak mümkündü. Dolayısıyla yüz kaslarındaki değişimler doğru okunduğunda, bir bedendeki ruhun tutkuları ve duygu akışları kodlanabilirdi. Le Brun 14. Louis’nin hükümranlığında Versailles Sarayı’nda sanat programları düzenlemiş bir saray ressamıdır. Aynı zamanda Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi’nin de başkanıydı. Günümüzde de kapitalist iktidar yüzlerin üretilmesi, kaydedilmesi ve arzu akışlarının kodlanmasıyla ilgileniyor.

Filmler, televizyonlar, gazeteler ve dergiler enformasyon akışlarını kontrol etmekle kalmayan, aynı zamanda yüz üreten ve kaydeden makinelerdir. Üretilen yüzlerden bir yüz seçip suratımıza geçiriyoruz. Toplum artık üretilen yüzlerle denetleniyor. Yüzümüz, üzerinde sayılar ve kodlar taşıyan kredi kartlarıdır. Denetim toplumu, kapatmaya gerek duymuyor artık, yüzlerin enformasyon akışını kodlayarak iş görüyor. Yüzlerimiz, üzerinde numaramızın yazılı olduğu kimlik kartlarımız. Yüzümüzü biz üretmiyoruz, bize veriliyor. Yüzler, ölümü hatırlatıyor. Yaşamaya yüzünüz var mı?

7 Ocak 2018 Pazar

YÜREK DÜZ ÇİZGİYE SIĞAR MI?


Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
05.01.2018

İnsanın yüreği dağ yollarını andırır, kıvrım kıvrımdır. Yürek düz çizgiye nasıl sığsın ki? Haliyle kentin düz caddelerinden kaçacak ve dağlara vuracaktır kendini. Olmadı, kentin çizgilerini eğip bükecek ve yaşadığı kenti bir yüreğe dönüştürecek. Kentin kıvrımlı sokakları yüreğin kıvrımlarıdır, kıvrımlarda yine kıvrımlı yürekler dolaşacak. Eğer kent bir yüreğe dönüşmüşse düz çizgi kırılmış demektir; kırılan sadece çizgi değildir, sistemin omurgası, çizgisel zaman ve mekan da kırılmış, zamanlar ve mekanlar çoğalmıştır. Yüreklerin kıvrımlarında dolaştıkça yüreklerle birlikte zamanlar ve mekanlar da birbirine dolaşır. Yürek kent, kent de evren olur. Ve işte o zaman her insan yeryüzünün ritmini iliklerine dek hisseder ve yeryüzünün ritimleriyle salınır tüm bedeni; yeryüzü olur.

Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”ndaki kahramanı soruyor “Düz nedir?” diye ve yanılıyor: “Bir çizgi düz olabilir ya da bir cadde, fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” İçimizde dağ yolları var, dağ yollarının ritmiyle atıyor yüreğimiz. Ama bedenlerimiz iktidarın doğrusal zamanı ve mekanına sıkışmış, saatin tekdüze tiktaklarıyla deviniyor. Saat zamanının homojen mekanında tutsak alındık. Yüreklerimiz kıvrım kıvrım olsa da düz çizgide yürümeye zorlandık. Yüreklerimizin daralması o yüzden. Her nesne ve canlının kendine özgü zamanı ve mekanı vardır, kendi ritmiyle salındıkça kendi mekanını yaratır. Ama şimdi hepimiz tek zaman ve tek mekana kapatıldık. Henri Lefebvre’nin Ritimanaliz’deki önerisini dinleyip kentin ritimlerine kulak kabarttığımızda inşaat makinelerinin yıkım sesini işitiyoruz sadece. Makinelerin çıkardığı yıkım sesleri saat zamanının tiktaklarıdır. Yüreğin kıvrımlı yollarını düzleştiriyor, çoklu zaman ve çoklu mekanı tekleştiriyorlar. Ve bu sesler bizi iktidarın zamanına, emeğimizi üç kuruşa sattığımız saat mekanına mahkum edip hiçleştiriyor. Vakit nakittir çünkü, insan ise, Marx’ın dediği gibi, “zamanın enkazı”.

İngiliz yazar John Fowles, “Ağaç ve Doğanın Doğası” (Afa Yayınları) kitabında eski kentlerle modern kentleri karşılaştırıyor, hayatın ve insanın nasıl da düzleştirildiğinden yakınıyordu: “Kent ve kasabaların daha eski ve daha plansız mahalleleri tamamen bir ormanı andırır; özellikle de içimizden geçiş biçimleriyle, kendilerini ortaya koyuş tarzlarıyla, yolumuzu kaybettirmeleriyle, açılmaları ve kapanmalarıyla, şaşırtmaları ve memnun edişleriyle. Yirminci yüzyıl mimarisinin birçok aptalca hatası içinde en aptalca olanı, gösterişli kent planlamasında bu eski modeli unutmak olmuştur. Geometrik ve doğrusal kentlerin insanları, geometrik ve doğrusal olur; ahşap kentlerin insanlarıysa daha insan gibi insan olur.” Yürekleri bir orman gibi kıvrım kıvrımdır çünkü. Fakat Fowles bunun aptalca bir hata olduğunu söylerken yanılıyor; çok akıllıca çünkü. Tıpkı kent gibi insan da kıvrımlarında isyanlar saklar ve iktidar insanı, kıvrımlarından arınmış düz bir çizgi olarak icat etmek için mekanı ve zamanı düzleştirmiş; yüreği, kentin düz çizgisinde yürümeye zorlamıştır; isyan etmeyi unutsun, doğrusal geometriye, sömürüye boyun eğsin diye.

Italo Calvino’nun “Görünmez Kentler” kitabındaki Ersillia kentinin sakinlerini hatırlayalım; kentin kıvrım kıvrım ilişki ağlarından dışarı çıkıp kentlerine bir tepeden bakmış ve bir hiç olduklarını anlamışlardı. Kıvrımlarından arınmış bir yürek hiçtir çünkü, saat gibi tıkır tıkır işleyen mekanik bir makine. Oysa insan kıvrımlarda dolaştıkça, bağlantılar kurdukça var edebilir kendini. Doğanın ve toplumun bağrına çizilen düz çizgilerle birbirimizden ayrı düştük. Dolaştığımız ve dolaştıkça birbirimize dolandığımız kıvrımlı yollar çizgisel yollarla parçalandıkça, giderek daha yalnızlaştık ve sonunda kapitalizmin çizgisel otoyolunda bir başımıza kaldık; birbirimizle ölümüne yarışıyoruz şimdi.

Sömürünün düz çizgisinde yüreklerimiz daralıyor. Yürek daralması iyidir, eşeklik yapmak için hala bir umut var demek ki. Le Corbusier düz çizgilerden oluşan kentler tasarlamıştı: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır… Eşek zikzak çizer”. Dosdoğru nedir ki? Bir çizgi dosdoğru olabilir ya da bir cadde, “fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” Kıvrımlarında fay kırıklarını, isyanları çoğaltıyor.

30 Aralık 2017 Cumartesi

BİR METRONOMA DÖNÜŞMEK

Man Ray

RAHMİ ÖĞDÜL
29.12.2017

Nesnelerin durgun olduklarını düşünürseniz, yanılırsınız. Bir nabız gibi atıyor ve dalgalanıyor hepsi. Her nesnenin moleküler düzeyde kendine özgü bir ritmi var; canlıların ritimlerini ise kendi bedenlerimizden biliyor, doğanın ve kendi doğamızın ritimleriyle dalgalanıyoruz. Ne çok ritim var yaşamın içinde, hiç kulak kabarttınız mı? Kimisi düzensiz, kimisi ise düzenli. Kimisi döngüsel kimisi doğrusal. Ve hayat bu ritimlerin üzerinde icra edilen bir doğaçlama gibi açıyor kendini. Döngüsel ritimlere olumlu anlamlar yüklüyoruz genellikle. Kozmik ritimlerin dışavurumu olan döngüsel yıl dönümlerine yenilenme umuduyla yaklaşıyoruz. Kaostan kozmosun doğuşunu tekrarlayan mitsel zamanların ritimlerini devraldık; her yeni yıl bir başlangıç; yeni bir kozmos doğacak, inanıyoruz. Saat zamanının, doğrusal, tekdüze, yorucu ve katlanılmaz ritiminin kırılacağı ve bıkkınlık veren ne varsa hepsini yok edecek yeni olanın bu kırıktan doğacağını umuyoruz.

İster doğal, ister yapay olsun, hayatın tüm ritimleri bedenlerimizde titreşiyor; bedenlerimiz bir ritim yumağı. Ritimler denizinde bir metronom gibi, kentin ve doğanın ritimleriyle salınırken, akışın içindeyken ritimleri ayırt edemiyoruz ama. Hayatın ritimlerini duyabilmek ve ayırt edebilmek için bir balkonu ya da açık bir pencereyi öneriyor Lefebvre. Aynı anda hem ritimlerin içinde hem de dışında olabilir ve kentin senfonisini dinleyebilirsiniz. Sesleri ayırt etmeyi deneyin, kentin yaşayan bir varlık olduğunu, makinelerle canlıların evliliğini duyumsayacaksınız. Henüz ortaya çıkmamış olanı, görünmeyeni görünür kılacak seslerdir bunlar.

Ritimleri analiz etme uğraşını henüz var olmayan birinin portresini yapmaya benzetiyor Henri Lefebvre. Ritimler, sahte benzerlikleri bir kenara atıp farklılıkları önceden görmemizi sağlayacak ve şimdi içinde geleceğin simasını ortaya çıkaracak. “Ritimanalist” dinler, ilk başta kendi bedenini dinler ve bedenini bir metronom olarak kullandığında dış ritimleri değerlendirebilir ancak. Bedenimizdeki ritimler; yürek atışı, nefes alış verişler. Ve yeryüzünün tüm ritimleri bedenin ritimlerine karışıyor. Kimi zaman hızlanıyor ve kimi zaman yavaşlıyor. Yaşadığınız apartmanı dinleyin örneğin; Marc Caro ve Jean-Pierre Jaunet’in birlikte yazıp yönettikleri Delicatessen (Şarküteri) filminde olduğu gibi. Apartman bir evrendir, bir mikro kozmos. Arzuyla sallanan yatak yaylarının ritmi duyulur önce; bir metronom gibi zamanı eşit aralıklara bölen bu ritimlerin üzerinde viyolonselle çalınan bir ezgi yükselir. Bir kadın merdiven boşluğunda ritmi aksatmadan, zamanı kaydırmadan halısını döver. Havaya yayılan toz bulutlarının da bir ritmi vardır. Bisiklet tekerleğini şişirmeye çalışan bir adamın pompayla çıkardığı sesler katılır diğer seslere. Yatak yaylarının ritmi hızlanır, sanki bir yere yetişeceklermiş gibi. Ritmi aksatmamak için diğer ritimler de hızlanır. Tavanı boyayan bir başkasının fırça sesleri. Zımbayla delik açma sesi. Örgü ören bir kadının şiş sesleri. Yatak yayları giderek hızlanır, apartmandaki bedenlerin ritmi de. Ve sesler gürültüye doğru kayarken sonunda zirveye ulaşırlar; ardından faaliyetler bıçak gibi kesilir. Yatak yayları orgazma ulaşmıştır.

Henri Lefebvre “ritimanalist” olarak adlandırdığı, ritimleri analiz edecek bir şahsiyetten, bu şahsiyetin disiplinler aşırı bir yaklaşım benimseyeceğinden söz ediyor. “Mekanlardan çok zamanlara, imgelerden çok ortama, belirli olaylardan çok atmosfere duyarlı bu kişi tam anlamıyla ne bir psikolog, ne bir sosyolog, ne antropolog ne de bir iktisatçıdır; bununla birlikte tüm bu alanların kıyısına yaklaşır ve uzmanların kullandığı araçlardan yararlanabilir…. Daima dinleme halinde durur ama yalnızca kelimeleri, konuşmaları, gürültüleri ve sesleri duymakla kalmaz, aynı zamanda bir senfoni veya bir opera dinler gibi bir evi, bir sokağı, bir şehri de dinleyebilir” ( Ritimanaliz, çev. Ayşe Lucie Batur, Sel Yayıncılık).

Bizler olup bitmiş şeylere, temsillere, imgelere odaklanarak gündelik olanı anlayacağımızı sanıyoruz ama olmuyor. Bedenimizi tüm ritimlere duyarlı hale getirdiğimizde, bir metronoma dönüştürdüğümüzde, yinelenen ritimlerde ortaya çıkan farkı duyumsayabiliriz. Ve işte o zaman anlayabiliriz doğmakta olanı. Henüz yüzeye çıkmamış olanın, henüz mevcut olmayanın nabız atışlarını duymuyor musunuz? Nasıl da güçlü atıyor, sarsılıyoruz.

23 Aralık 2017 Cumartesi

BOYNUMUZDA SEMİYOTİK TASMALAR

RAHMİ ÖĞDÜL
22.12.2017

Ortaçağlarda keşişler elyazmalarını çoğaltırken hata yapmamaya özen gösterirlerdi. Yapacakları her hata Araf’taki bekleme sürelerini arttıracaktı çünkü. Dikkatlerini ne kadar işlerine verirlerse versinler, yazıyı kopyalarken hata yapar ve yaptıkları hatanın faturasını Titivillus’a çıkarırlardı; Titivillus, yazıları çoğaltanlara musallat olan ve hata yaptıran iblis. Yine önümüze koydukları metinleri çoğaltıyoruz ve yine hata yaparsak Araf’ta bekleme süremiz artacak.

Felix Guattari’nin dediği gibi, “semiyotik boyun eğdirme”ye maruz kalıyoruz. Kapitalist toplumda boyun eğdirme temelde yazıyla ilişkili semiyotik bir boyun eğdirmedir, yaşamın her hangi bir alanında kullandığımız semiyotik tarzları, jestleri bu yazı yasasıyla ilişkilendirmek, yasaya uymak zorundayız, aksi takdirde kendimizi özel kurumlarda bulabiliriz. Tekrarlarla hep aynının dönüp duracağı tasarlansa da olmuyor, araya Titivillus, yani yaşam giriyor ve hata yapıyoruz. Hep aynı şey durmadan geri gelmiyor, tekrarlardan fark çıkıyor ortaya. Hata, farkın ortaya çıkmasına ve çizgiselliğin, döngüselliğin kırılmasına ve çeşitlenmeye yol açıyor. İktidar hatayı affetmiyor ama, yazıda yapılacak küçük bir değişiklik tüm metnin anlamını değiştirebilir ve beklenmedik bir olay gelebilir başına.

O yüzdendir metni ihlal edenleri cezalandırması; deli, sarhoş, anormal, meczup, suçlu olarak damgalayıp kapatması. Ve bizler de keşişler gibi metni çoğaltırken hata yapmamak için özen gösteriyoruz; yazı yasası tüm jestlerimize, düşüncelerimize sinmiş; jestlerimizle ve düşüncelerimizle metni durmadan çoğaltıyoruz. Hata yaparsak Araf’taki bekleme süremiz artacak, biliyoruz. Araf, hapishaneler, tutukevleri, akıl hastaneleridir.

Evrimi insan ile son bulan çizgisel bir süreç olarak soyutlayanlar metindeki sapmaları göz ardı etmişlerdir hep. Oysa bir organizmada gerçekleşen küçük bir varyasyon, bir sapma, içinde yaşadığı ekosisteme bağlı olarak evrimsel bir değişime yol açabilir ve metni dönüştürebilir. Evrim bir hedefe kilitlenmiş çizgisel bir süreç değil, aksine varyasyonlarla, sapmalarla durmadan çatallanan ve çeşitlenen bir düzlemdir, çokluğun düzlemi. Bir mühendisin aklından çıkmış bir proje değil, aksine metnin içindeki rastlantısal eklemelerle iş gören bir brikolajdır. Brikolör, yani brikolaj yapan, çoğu kez uzun vadeli bir hedef gözetmeksizin, biriktirdiği nesnelerden birini çıkarır ve ona hiç beklenmedik bir işlev kazandırabilir. Eski bir araba tekerleğinden bir vantilatör, kırık bir masadan bir şemsiye mesela. Evrim de bir brikolör gibi, bir ayaktan bir kanat ya da bir çene kemiği parçasından kulak üretir. Darwin de ortaya çıkan yeni yapıların daha önce var olan ama sonradan farklı işlevlere uyum sağlayan organlardan gelişmiş olduğunu söylüyor. Evrim, milyonlarca yıl boyunca metnini yavaş yavaş elden geçiren, biraz şuradan kesip, biraz buraya eklenti yaparak düzelten, dönüştüren bir brikolör gibi iş görüyor. Bir yemek borusu parçasından bir akciğer imal etmek, François Jacob’un deyişiyle, “büyük anneden kalma bir perdeden eteklik yapmaya benziyor” (Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayıncılık).

1959 tarihli ‘Melekler Düşerken’, yönetmen Roman Polanski’ye ait bir film. Filmden bir sahne: Kahraman katıldığı savaşın ölümcül atmosferinden kaçıp yıkık bir eve sığınır; burada kendisi gibi savaş alanından kaçmış düşmanıyla karşılaşır. Önce tüfeğini doğrultur düşmanına; sonra silahsız ve zararsız olduğunu anlayınca tüfeğini indirir. Düşmanı dostane bir tavırla elini paltosuna sokar. Asker birden korkuya kapılıp can havliyle sarıldığı tüfeğini ateşler, düşmanı ölmüştür. Ölü düşmanının paltosuna sokulu elini dışarı çıkardığında, sıkılı yumruğunun içinde iki dal sigaraya rastlar. Mermi hedefini ıskalamamıştır; fakat sigaralarını tüttürürken yazı yasasını saptırma ve kendi mekânlarını yaratma fırsatını ıskalamışlardır.

Savaş, iktidarın metnidir; metne, yazıya göre hareket edilen ölümcül bir ortam. Araya tam Titivillus girecek, yazıya tam yaşam sızacakken, askerlerden biri metni hatırlamış ve metne sadık kalmıştır; yazı yasası öldürmelerini ve ölmelerini emreder çünkü. Ve mevcut metinde yapacakları küçük bir hata ölümü değil de tıpkı evrimde olduğu gibi yaşamı çoğaltacaktı. Semiyotik boyun eğdirmenin tasması boynumuzda olduğu sürece biz de hep ölümü çoğaltıyoruz. Ve ne yazık ki melekler düşerken iktidarlar yükselecek.