26 Şubat 2017 Pazar

HAYAL PERDESİNDEKİ GÖLGELER GİBİYİZ


RAHMİ ÖĞDÜL
17.02.2017

Gözlerimize perde indi; sadece perdeye yansıyan gölgeleri görebiliyoruz. Gölgeler, gerçekte olup bitenlerin aksini yansıtır; ama biz gölgelere inanıyoruz. İzlediğimiz bir kaos-kozmos oyunudur; düzeni bozup sonra da despotik bir düzene mecbur bırakma oyunu. Despotun kendi mutlak düzenini dayatmaya ve pekiştirmeye yarayan ve olup bitenleri tersine çevirdiği bir gölge oyunu. Ve bu gölge oyunu o kadar işe yarıyor ki kadim zamanlardan beri despotlar, tanrı-krallar hep aynı oyunu sahneliyor; kendilerini kozmos ile özdeşleştirmiş ve mutlak bir düzen yaratıcı, yani kozmokratör olarak tanımlamışlar ve yeryüzünün doğal düzenini, çokluğun dansını ise yarattıkları kaosla karalamışlardır.

Her despot bir kaos üreticisidir
Fetihler çağında Batılı fatihler de kendilerini kozmokratör olarak tanımladılar; fethettikleri toprakları ise ucube yaratıkların kol gezdiği bir kaos. Hesiodos da, “önce kaos vardı” demişti ya da kaos olmalı, yoksa nasıl dayatabilirler ki kendi düzenlerini mutlak kozmos olarak. Ve günümüzün despotları da kendilerini bir kozmokratör, düzen kurucu tek seçenek olarak dayatırlarken tanrı-kralı oynamaya kalkışıyorlar. Her despot aynı zamanda bir kaos üreticisidir. Kendi kaosunu üreterek önce kaotik bir ortam yaratacak ve sonra da bu kaosu kozmosa çevirme iddiasında bulunacaktır. Bir “denize düşen yılana sarılır” stratejisi; ve yılana sarılanlar yılanla bir anlaşma yapmak zorunda: Varlıklarını yılana satacak ve sadece gölgeleri kalacak yeryüzünde. Ve iktidar gölgelerden bir hayal perdesi kurduğunda, varlıklarını unutanlar kendi gölgelerini ve gölgelerini oynatan despotu hayranlıkla seyredecek.

Mutlaka kaos olmalı, yoksa despot var olamaz. Farklı etnik, dinsel ve cinsel toplulukların kendi aralarında kurdukları yatay ve barışçıl ilişkiler bozulmadan despot ortaya çıkamaz. O halde önce arabozucu olarak kendisini çokluğun arasına sokmalı. Tüm yatay ilişkileri bozup dolayımlayacak, dolayımladıkça bir zamanlar huzur içinde yaşayan çokluğun sınır bölgelerinde çatışmalı bir ortam yaratacak ve sonra da bu çatışmalı, kaotik ortama “ancak ben barış getirebilirim” diyen bir arabulucu rolüne kalkışacaktır. Ve icat ettiği “politik dil”, George Orwell’in dediği gibi, “yalanları gerçek, cinayetleri saygın gibi göstermek üzere tasarlanmıştır”. Çokluğun birlikte yaşama alışkanlıklarını, pratiklerini parçalayan ve çokluğun temas noktalarına patlayıcılar döşeyen bir dil. İlişkileri düzenleyen gözenekli çeperler, sınırlar birden, dikenli telli, mayınlı savaş alanına dönüşür. Eski bir numara ama hep işe yarıyor. Despot, farklı olanların kendi aralarında kurdukları yatay, dayanışmacı ilişkileri koparıp varlıklarına el koymuş ve gölgelerinden bir hayal perdesi kurmuştur. Gözlerimize inen perdeye yansıyan bu gölgelerdir. Despot mevcudiyetini bu gölge oyununa borçlu. Ama yine de perdenin arkasında kımıl kımıl kaynaşan farklılık kümeleri, gerçek varlıklar vardır; mevcudiyetlerini, kudretlerini iliklerine dek hissedenler.

Var olmayı arzulayanlar
Gölgelerin, varlığı ele geçirdiği despotik bir düzende perdenin arkasında ete kemiğe bürünmeyi ve yaşadığı oluşlarla varlık düzeyinde başkalaşım geçirmeyi özleyenler vardır. Ve kendilerini hayal perdesinde bir gölgeye dönüştüren despota rağmen kudretlerini arzulayanlar. Var olmayı arzulayanlar, despotun iptal ettiği varlıklarını ve kudretlerini yeniden ele geçirmek isteyecek ve Herman Melville’in “Katip Bartleby”sinin formülünü benimseyeceklerdir: “Yapmamayı tercih ederim”; “gölge oyununa katılmak istemiyorum” ve “‘hayır!’ diyorum”. Dolayısıyla “hayır” demek, ahlaki bir tavır değil, aksine varoluşsal ve etik bir tavırdır. Çünkü ahlak bizim ne yapıp yapmayacağımıza karar veren aşkın bir iktidarın meselesidir. Etik ise bir bedenin nelere muktedir olabileceğini, kendi kudretini kullanarak keşfedeceği içkin bir varoluş meselesi. Kederli gölgelerden çıkıp kudretli varlıklara dönüşme süreci. Şimdi mezarlıklarda dolaşan kederli gölgeler gibiyiz. Kulaklarımda Leonard Cohen’in “Partisan”ı: “Rüzgâr, rüzgâr esiyor/rüzgâr esiyor mezarların arasından/özgürlük yakında gelecek/sonra biz çıkacağız gölgelerden.” Ya da biz çıkacağız gölgelerden ve özgürlük gelecek.

12 Şubat 2017 Pazar

"HAYIR" DİYEN HAYALETLER KORKUNÇTUR


Rene Magritte, The Pilgrim.
RAHMİ ÖĞDÜL
10.02.2017

Hiç dinmeyen imge sağanakları; dineceğe de pek benzemiyor, artıyor giderek; bardaktan boşanırcasına imge yağıyor üzerimize. Gün içinde sayısız imgeye maruz kaldıktan sonra gece kafamızı yastığa koyduğumuzda da imgelerin hayaletleriyle boğuşmak zorunda kalıyoruz. Oysa imgenin zayıf ve kırılgan olduğu öğretilmişti bize. Kavramın ya da varlığın karşısında imge nedir ki? Bir suret, bir kopya. Varlığın bir anlık görüntüsü. Geçerken gözümüze takılmış gerçekliğin zihindeki bir tortusu. Ama kavram öyle mi? Bir nesneyi tüm boyutlarıyla sarıp sarmalamak; imgenin zamansal ve mekânsal geçiciliği karşısında nesnenin kalıcı olarak kucaklanması.

İmge ile kavram arası
Felsefe kavramlar yaratır ve kavramla imge arasındaki ayrımda üstünlük kavrama verilmiştir; etkin olanın edilgin olana üstünlüğü. İmge, mekân ve zaman içinde algıladığımız herhangi bir tekil nesnenin bizdeki tekil izlenimidir; oysa kavram bir duyusal izlenim değil, bir tasarımdır. Bu yüzden tekil bir şeyin imgesi ile tekil bir şeyin kavramı farklıdır. İmge ile kavram arasındaki fark, özellikle genel kavramlar söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. Bir genel kavramı, algıladığımız tek tek nesnelerdeki ortak özellikleri birleştirerek zihnimizde kurarız. Kavram zihinsel bir etkinlikle meydana getirilen, kurulan birşey olmasına karşın, imge edilgin duyusal bir izlenim olarak kalacaktır.

“Kavram” Türkçe’de de, Batı dillerinde de kavramak fiilinden geliyor (Lat: con-cipere: kavramak, sarıp sarmalamak, kucaklamak: conceptus: kavram). Kavramak ediminde, bir “şey”i sarıp sarmalamak, kucaklamak, onu dört bir yandan kuşatmak söz konusu. O halde kavram, bir şeyin zihindeki tasarımıdır, bir fikirdir. Düşünülen bir şeydir. Kavram, etkin bir yaratma eylemi, imgeyse edilgin bir yansıma. Ve “Batı felsefesi tarihi… imgeyi eksik bir varlık, bir suret, bir kopya, daha az gerçekliğe sahip ikinci bir şey olarak ele alır. İmge aynı zamanda şeyleri yalıtarak onların bir yanılsaması, bir görüntüsü, yanıltıcı bir peçe olur” (Louis Marin, İmgenin İktidarları, Dost). İmge öylesine yanıltıcıdır ki bir temsil olarak varlığın yerine geçtiğinde imgeyi varlık sanabiliriz ve varlık imgeyi taklit etmeye başlamıştır. Varlığın bir anlık görüntüsü günümüzde varlıktan daha kudretli hale gelmiştir.

İmgenin iktidarı
İmge varlığın, kavramın yerine geçtikçe, yüzeysel bir iz olarak tüm yaşamı belirliyor ve varlık silik bir gölgeye dönüşmüştür. Artık varlığı ya da varlığı kuşatan kavramını düşünmüyoruz bile; selfie çubuklarıyla kendi üzerine kapanmış varlık, durmadan kendi imgesini üretip çoğalttıkça imgesel bir varoluşa sıkışmıştır. Ve varlık geri çekilirken, sadece imgeleri dolaşıyor ortalıkta ve değişip dönüşen varlık değil, imgeleridir. Varlığın başkalaşım geçirererek başka bir şeye dönüşme süreci ertelenmiş, bu sürecin yerini imgelerin başkalaşımı almıştır. Kafka’daki Gregor Samsa’nın böcek oluşu, varlık düzeyinde değil, imge düzeyinde yaşanıyor şimdi ve imge ya da imajla aynı kökten gelen ‘imago’ya, yani bir hayalete dönüşüyor varlık. Varlığı olmayanların toplumu, bir ‘imago’, yani hayaletler toplumudur. Varlığın ortadan kalktığı, birbirine dokunamayan hayaletlerin, boyutsuz görüntülerin gösterisi. Tüm kudretimizi iktidara devrederken, varlıklarımız varlık fonuna aktarılmış ve varoluşumuzu yitirmiştik zaten. Bir temsil olarak kendimizi bir imgeye, yani iktidara teslim ettiğimize göre varlıksız ve kavramsız imgeleriz artık. İmgenin iktidarı.

Hayaletler korkutuyor iktidarı
İmago sadece hayalet anlamına gelmiyor, başkalaşım geçiren böceklerin ulaştıkları son evreye de imago deniliyor. Varlıklarını imgenin temsiline terk edenler ve başkalaşımı imgede, imajda arayanlar için tek yol kalmıştır geriye: İmgenin son evresi olan imago’ya, yani bir hayalete dönüşmek. Ve tüm varlığımızı gasp eden iktidar da bunu arzuluyor: Diktatörlüğünü kurmak için bizleri varlığı olmayan hayalete dönüştürmek. Ama bu hayalet yine de çok korkutuyor iktidarı. “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” diyorlardı Marx ve Engels, Komünist Manifesto'da. Şimdi de korkunç bir hayalet dolaşıyor; “HAYIR!” diyerek ete kemiğe bürünmeyi ve var olmayı isteyenlerin, düşünmeyi, kavramları özleyenlerin hayaleti.

3 Şubat 2017 Cuma

HAYATIN AYRINTILARINI SAVUNMAK

RAHMİ ÖĞDÜL
03.02.2017

Hayatı resmetmeye ve çerçeveleyip duvara asmaya meyilliyiz, bütünlüğü içinde yakalayamazsak parçalanıp dağılmaktan korkuyoruz en çok. Bütüncül anlatılar kurdukça ayrıntıları ıskalıyoruz oysa. Ya da anlatı bozulup dağılmasın diye ayrıntıları bütüne uydurmak için törpülüyoruz. Aslında törpülediğimiz hayattır. Ve hayatı törpüleye törpüleye pürüzlerini gidereceğimizi ve çerçevenin içine sığdırabileceğimizi sanıyoruz. Ama nafile! Bir bozgun gibi üzerimize çullanıyor ve çullandıkça daha çok kaçıyoruz çerçevelerin içine. Sığındığımız çerçeveler durgun anlatılardır ve durgun anlatılar, tıpkı durgun sular gibi kokuşmaya yazgılı. Oysa gündelik hayat çalkantılı ve dalgalarının kıyıya yığdığı ayrıntılar, kurduğumuz çerçeveleri bozacak önce, sonra da anlatılarımızı. Belki de çoktan dağılıp gitmişlerdir. Gökyüzünde gördüğümüz çoğu yıldızın aslında mevcut olmaması gibi. Yıldız çoktan tükenmiştir ama aradaki mesafeden dolayı, yaşarken gönderdiği ışınları şimdi görüyor olabiliriz. Yok olduğunun bilgisi ya da algısı henüz ulaşmamıştır bize. Yaşadığımızı sandığımız mevcut düzen çoktan değişmiştir ama kurguladığımız büyük resimden dolayı göremiyor olabiliriz. Gündelik hayattaki ayrıntıları kaçırıyoruz çünkü.

Ağırlıklardan kurtulmalıyız
Gündelik hayatı resmetmenin araçları vardır, biz hâlâ kalıcı ve değişmeyen olanın araçlarıyla çalışıyoruz. Ânı, geçici olanı, ayrıntıları yakalamak için eskinin hantal araç ve gereçlerinden kurtulmamız gerekecek. Mesela yağlı boya ve tuvallerimizi bir kenara bırakıp karakaleme, suluboyaya ve eskiz defterlerine sarılmalıyız. Ve köhne metinlerden kurtulup hafiflemeli ve hayatın içine doğru yolculuğa çıkmalı. Metinlerin içine hapsolmuş Ortaçağ düşünürleri açık havaya çıktıklarında şaşırdılar. Ve yeryüzünü tanıdıkça yeni metinler yazdılar. Ya da ressamlar yapay olarak ışıklandırılmış kapalı atölyelerini terk ettiklerinde gün ışığının sürekli değişen rejimiyle karşılaştılar. Ve yeniden resmettiler hayatın ayrıntılarını. Açık havada olmak esnek bir bedene ve zihne sahip olmanızı gerektiriyor, doğanın değişen kuvvetleriyle bir tür jimnastik yapmanızı. Sıçrayıp hoplamak ve dengede kalabilmek için bedensel ve zihinsel ağırlıklarımızdan kurtulmalıyız önce.

Nasıl bir çağ bu!
Aradıkları her şeyi metinlerde bulabileceğine inanan ve metinlerin içine kapanarak hayatı olumsuzlayanların çoğaldığı bir çağdayız. Oysa Batılı düşünürler metinlerin dışına çıkmışlar ve yeryüzünü deneyimledikçe eski metinlere katıla katıla gülmüşlerdi: “Aristoteles’in Meteorologika’sına ve felsefesine gülmekten başka çarem yoktu; zira onun kurallarına göre Ekvator’da ve bu mevsimde her şeyin sıcaktan kavrulması gerekirken, ben ve arkadaşlarım üşüyorduk” (A. Grafton, Yeni Dünyalar, Eski Metinler, Kitapyayınevi). 1540’da, Hint Adaları hakkında özgün metinlerden birini yazan Cizvit José de Acosta’nın kahkahaları yaşamla buluşmanın, şaşırmanın neşesidir.

Sanatçıların anı yakaladığı yöntem
17.yy’da Rembrandt yağlı boya tabloları ve gravürleri dışında muazzam miktarda desen bırakmıştı geriye. Desenlerinin sayısı yağlı boya ve gravürlerinin toplamının üç katıdır. Desen ya da eskiz, sanatçının ânı yakalamak için kullandığı yöntem. 18. yüzyıla geldiğimizde ressamın arzusu geçip gitmekte olanı bir anlığına hissedilir kılmaktır. Fırça ve yağ artık hantal araçlardır; hayatın ayrıntısını, çalkantısını yakalamak için ressam kalem, guvaş, kömürkalemi ya da suluboyaya yönelir. Ortaya çıkan eskizler, o dönemin devinen bedenlerinin ifadesidir (bkz J. Starobinski, Özgürlüğün İcadı, Metis). Yine ağırlaştık; yağlı ve kıvamlı bir ortamda zar zor hareket etmeye çabalayan figürler gibiyiz, boya kuruyunca işimiz bitik. Köhnemiş metinlerin ağdalı diline gömülü, hareket edememenin sıkıntısı.

İşin tuhafı, bizi metnin ve yağlı boya tabloların içine kapatırken, iktidarın alabildiğine esneklik kazanması. Eskiz defteri gibi kullandığı yeryüzünü hayalindeki ölü nesnelerle doldurdukça natürmortlar (ölü doğalar) yaratıyor. Hayat iliklerine dek sömürülecek, parçalara ayrılacak bir kadavra gibi duruyor önünde ve kadavralar olarak, neşterin bize değmesini mi bekleyeceğiz? Ayağa kalkıp “HAYIR!” demek, hayatta kalmak ve hayatı en ince ayrıntısına dek savunmaktır. Hayat ayrıntıda gizlidir çünkü.

26 Ocak 2017 Perşembe

KESİŞMEYEN YAZGILAR ÜLKESİ

Anthony Gormley

Anthony Gormley
RAHMİ ÖĞDÜL
27.01.2017

Tüm yazgılar birbirlerine görünmez iplerle bağlıdır. Yeryüzünde ekosistemin ağına takılmadan yaşayamazsınız. Her yaşam başka yaşamlara uç verir, başka yazgılarla kesişir; hep arada, hep ortadasınız; birbirine dolanan yazgıların düğüm noktası. Dolayısıyla her canlı bir noktadır, sayısız ilişki çizgisinin kesiştiği. Geometride nokta tek başına düşünüldüğünde, uzamsal boyuttan yoksun olarak tanımlanır. Nokta, ancak çizgiler kesiştiğinde, bir kesişme yeri olarak boyut kazanacaktır. Yoksa, Kojin Karatani’nin, Öklidçi geometrideki noktayı anarken belirttiği gibi, “ne algıda ne de imgelemde ona ulaşılmaz”; “görünmez bir yapı gibi, yalnızca bir bağıntı ya da bir işlev olarak mevcuttur” (Metafor Olarak Mimari, Metis). İnsan da evrende bir noktadır ve ancak ilişkilerle var edebilir kendini. Michel Serres “ilişkiler varlıktan önce gelir” derken yerden göğe haklıdır. İlişkisiz ve işlevsiz kaldığında ne algıda ne de imgelemde insana ulaşamazsınız. Geometriden biliyoruz, bir noktadan sonsuz sayıda doğrunun geçebileceğini; bu haliyle nokta artık, “doğru demeti” adını alacaktır. Ve bir insan boyutunu, kendi üzerinden geçen ilişki çizgileriyle yaratabilir ve çoğaltabilir. O halde insan da bir ‘ilişkiler demeti’dir ve ilişkileri arttıkça boyutu da artacak.

Ama tek bir merkez etrafında örgütlenen despotik toplumlarda, ‘ilişkiler demeti’ olarak çok boyutlu insan yerini, tek boyutlu varlığa bırakır. Çünkü birey yatay ilişkiler ağından soyutlanmış ve boyutsuz bir noktaya dönüşmüştür. Ne algıda ne de imgelemde ulaşılmazdır artık. İktidar, varlığı kendisine bağlayabilmek için tüm ilişki bağlarını koparmış ve tecrit etmiştir. Ve bu boyutsuz noktanın var olabilmek, boyut kazanabilmek için merkezdeki iktidar noktasına bağlanmaktan başka çaresi kalmamıştır. Yine geometriden biliyoruz, iki noktadan sadece tek bir doğrunun geçebileceğini; ve boyutsuz nokta, boyut kazanmak için iktidar noktasıyla birleşecek ve kendini iktidarın doğrusuna yerleştirecektir. İlişki çizgilerinden oluşan ‘demet-insan’ dağılmış; tek bir çizgiden oluşan, tek boyutlu bir varlık kalmıştır geriye. Ve tek boyutlu varlıklar iktidarın doğrusu üzerinden merkezi noktaya yöneldikçe, tüm yaşam bu merkezi nokta tarafından dolayımlanıp çarpıtılacaktır.


Ve yazgılarımız birbiriyle kesişmesin diye görünmez duvarlar örmüşlerdir aramıza. Ama duvarların yıkıldığı anlar vardır. Böyle anlarda yazgılarımız kesişir, birbirine dolanır, Italo Calvino’nun “Kesişen Yazgılar Şatosu”nda olduğu gibi (Can Yayınları). “Sık bir ormanın ortasında şato, yolculukları sırasında ansızın gece bastırdığı için yollarına devam edemeyen kimselere… barınak sağlıyordu.” Yolları kesişen yolcular öyküler anlatırlar birbirlerine. Öykülerimiz sınırlı olabilir ama bir kere anlatmaya başlayınca birbirimizin öykülerini kaparak, birbiriyle karıştırarak çoğaltabiliriz.

Ya da doğal bir felaket tüm tabakalaşmaları, duvarları yıkmıştır, Kleist’ın “Şili’de Deprem” öyküsünde olduğu gibi. “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki” (Locarno Dilencisi, Can). Doğanın ortasına yerleşmiş bu büyük yaşam ailesini iç ya da dış savaşla parçalayabilirsiniz ve Amerikalı yazar Randolph Bourne’in söylediği gibi, “Savaş devletin sağlığıdır.”

“Melekler Düşerken”, yönetmen Roman Polanski’nin 1959 tarihli kısa filmi. Filmin son sahnesi; savaş alanında iki düşman askerin yolları ve yazgıları bir yıkıntıda kesişir. Askerlerden biri tüfeğini doğrultur düşmanına önce; sonra indirir ve yüzünde beliren gülümseme, tek boyutlu bir varlığın çok boyutlu bir yaşama dönüşeceğinin göstergesidir. Ama karşısındaki bir şeyler paylaşmak için elini paltosuna soktuğunda kuşkuya kapılır ve bu kez ateşler tüfeğini. Ölü askerin paltosuna sokulu elini dışarı çıkardığında, avucunda iki dal sigara görür. İki dal, iki yazgı tam birbirlerine sarılacaklarken son anda iktidar girmiştir araya ve bağlantı kopmuştur. Nokta. iktidarın metni ölü noktalarla doludur.

20 Ocak 2017 Cuma

FAZLADAN BİR OLAY GERÇEKLEŞİR VE HAYAT...

Boukje Voet

Pink Floyd, High Hopes
RAHMİ ÖĞDÜL
20.01.2017

Hayatı bir kurmaca olarak alımlarız, başka türlü baş edemeyiz çünkü. Fakat hayat kurmacadan daha fazladır ve kurmaca hayatı bir kalıba sokmaksa, hayat bu kalıptan taşandır. Witold Gombrowics ‘Kosmos’ adlı romanına dair güncesine düştüğü notlarda kurmacayı tanımlıyor önce: “Nedir polisiye roman? Kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi.” Bir yıl sonra şu notları düşmüş güncesine: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi. Her yana uzanan duyargalar… karanlık oyuklar… sapmalar… anaforlar… bütün bunların yaratılması” (Kosmos, çev. Aykut Derman, Can). Gombrowics’in edebiyatı hayat gibidir, kalıbından taşar ve Deleuze’ün de belirttiği gibi “Daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır.”

Kurmaca sadece edebiyatın ya da sanatların işi değil, gündelik hayattaki sıradan insan da hayatın her yöne dağılmasına tahammül edemediğinden, hayatını derleyip toparlamak, kurgulamak zorunda. Çünkü “kurmacanın birliği var, biçimi var”diyor Aldous Huxley. Yatay ilişkiler ağı olarak düşünüldüğünde toplum, bireysel kurmacalarımızın birbirine dokunarak durmadan yapılıp bozulduğu, konturları bulanık, devasa bir kurmacadır. Bizler kendi hayatlarımızı kurgulayarak anlamlı hale getirsek de en berbat zamanlar, başkalarının kurmacalarına katlanmak zorunda kaldığımız zamanlar. Ve başkalarının kurmacaları üzerinden hayatı olumsuzlamak ve başkalarının kurmacalarında hayatımızın bir hiçe dönüşmesi. Ve düşünsenize, bu başkalarının iktidar olduklarını ve kendi kurmacalarını bize dayattıklarını.

Hayatlarımıza el koydular
Evet, korkulan hep oluyor ve başkalarının kurmacası iktidar oluyor ve hayatı kendi kurmacalarımız üzerinden alımlamak yerine başkalarının kurmacası üzerinden olumsuzlamak zorunda kalıyoruz. Bir kitabın kurmacasını beğenmediğinizde elinizden bırakabilirsiniz; ama dayatılan bu kurmacayı elinizden bırakmak ne mümkün? Hayatlarımıza el koydular çünkü ve hayatlarımız kurmacalarının malzemesine dönüşüyor. Kâbus gibi.
Ve bu kurmaca yasalarıyla, medyasıyla bizi bağlıyor, elimizi kolumuzu değil sadece, zihnimizi de. Çok sıkıntılı bir durum. Biz en iyisi yine Gombrowics’e dönelim: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi.” İktidar bu “fazladan olay”ın farkında, nasıl kurgularsa kurgulasın, hayat taşacak ve kurmacayı dağıtacaktır. Kafamıza kurmacanın çuvalını geçirenler, hayatın taşkınlığından, olay olmasından korkuyorlar en çok. Korkmakta haklılar, hayat hiç çuvala sığar mı? Her an her yöne dağılarak yeni olaylar hazırlıyor.

Doğa hiç anlatılan gibi değil
Hayatı kalıba sokmak için önce doğayı kalıba sokmak gerekecek, biliyorlar. O yüzden varlıklara sabit doğalar yüklüyorlar. Her canlının kendine özgü doğası vardır, kadının doğası erkeğinkinden farklıdır ya da insan, doğası gereği kötü veya iyidir. Ve sabitlenen bu doğalar üzerinden iktidar kendi despotik kurmacasını dayatacaktır topluma. Ama hayat, dayatılan bu doğalara sığmaz. Despotizmin estetikçileri ve tetikçileri, doğanın merkeze yöneldiğinde ideal formlar yarattığını ve iktidarın da kendini merkeze yerleştirerek ideal ve mükemmel bir form olarak zuhur ettiğini savunucaklar. Ama doğa hiç de anlattıkları gibi değil; ne sabit doğalar vardır ne de merkezde ideal bir form. Aksine doğa sürekli taşarak her yöne yayılacak ve farklılıklar üretecektir. Doğa: En büyük yaratıcı; durmaksızın farklar ve bireysel nüanslar yaratır, ideal formlar değil. Darwin de hiyerarşik bir ilerlemeyi, yükselmeyi vurgulayan “evrim” sözcüğünü kullanmamıştı, onun yerine “değişikliklerle türeyiş” deyimini yeğlemişti, farklılaşmayı vurgulamak için. Ve Darwin bu farklılaşmanın hiyerarşik bir üst ya da alt yaratmadığını, aksine her organizmanın yatay bir düzlemde farklı bir örgütlenme biçimi, bir bireyleşme olduğunu söylüyor (bkz. S. J. Gould, Darwin ve Sonrası, TÜBİTAK).

Her canlı kalıbından taştıkça farklılaşır ve hayat bizim kurmacalarımıza sığmaz, taşar ve farklılaşır. İktidar hayatı kendi imgesine göre topyekûn kurgulamaya kalkışır ama kurguladığını sandığı an, çoktan taşmıştır. Ve hayat topyekûn direniştir artık.

18 Ocak 2017 Çarşamba

SÜRÜKLENİYORUZ AMA NEREYE?

Théodore Géricault, Medusa'nın Salı
RAHMİ ÖĞDÜL
13.01.2017

Bu hafta sahne beyaza büründü. Kar, kentlerin kartezyen koordinat sistemini örttükçe zaman ve mekânın çizgiselliğini kırıyor ve sonsuzluk hissi veriyor insana. Karı biz kentliler bu yüzden seviyoruz galiba. Sonlu ve sınırlı bir dünyada alabildiğine beyazlığa bakmak ve bu beyazlığı avucunun içinde tutmak, sonsuzluğu kavramak gibi bir şey olmalı. Ve varlıklar birbirine dokunmadan paralel olarak hareket etsinler diye tasarlanmış kapitalizmin otoyolunu da iptal ediyor. Yumuşak bir doğal felaket olarak yeryüzüne düştükçe otoyolun şeritleri görünmez olurken şeritlerini yitiren bireyler oyun alanına çeviriyorlar otoyolunu. Kar toplarıyla dokunuyorlar birbirlerine, birlikte kardanadamlar yapıyorlar.

Biz kar topu oynarken…
Ama yeryüzü sahnesi beyaza büründüğünde, sonsuzluğu duyumsayarak sorunlarımızdan kısa bir süreliğine uzaklaşsak da yeryüzünü yeniden kodlayıp yeni koordinat sistemine, faşizme göre örgütlemeye çalışanlar boş durmadılar. Uzun zamandır provalarına hazırlandıkları oyunu sahneye koymak için sıkı çalışıyorlar; metinler yazılıyor, yasalar çıkarıyorlar peş peşe. Biz kar topu oynarken daha fazla çizgili hale getiriyorlar yeryüzünü, daha fazla sınır, daha fazla mesafe, daha fazla ilişkisizlik. Karlar eridiğinde kıstırıldığımız hücreleri fark edeceğiz ama iş işten geçmiş olacak. Bir daha kar yağmayacak. Yağacaksak biz yağacağız bir doğal felaket olarak; başka çaremiz mi var?

“Tüm dünya bir sahnedir ve tüm erkek ve kadınlar birer oyuncu.” Shakespeare’in ,“Size Nasıl Geliyorsa” oyunundan sık sık alıntılanan bu sözleriyle her karşılaşma durup düşünmek fırsatı yaratmalı bize. Yeryüzünde eyleyenler, yani aktörler varsa, durmadan sormalıyız: Hangi oyun sahneye koyuluyor ve bu oyunda bize biçilen rol nedir? Ve en önemlisi: Metni kim yazıyor? Tüm ülkeyi bir sahne olarak dekorlarla donatanlar rolleri çoktan dağıttılar bile. Bize biçilen rol, dekordur; artık duşakabin mi olursunuz, şifonyer mi? Size kalmış. Dekor olarak rolünüzü seçme hakkını tanıyorlar. Müthiş özgürlük! Rolünüzü seçin ve rolünüzün hakkını vermek için vakit geçirmeden çalışmaya başlayın. En çok da vestiyer rolü yakışacaktır size. Kimlik göstergesi giysileri ait oldukları yerlerde koruma altına alan dekorlar. Ama kimlikleri hiç sorgulamazlar. Kimliklerinin altında titreşen, her yöne dağılarak başka bedenlerle bağlantılar kuran, dolayısıyla kimliklerini parçalayan bedenleri hiçe sayacaklar.

Ben bu oyunda rol almak, dekor olmak istemiyorum diyen mızıkçılar da vardır, hem de çok. Senaryoyu ihlal ederek bir kar gibi yayılacaklardır mekâna, bir doğal felaket olarak. Çizgili mekânı pürüzsüz mekân haline getirecek ve kent içindeki gönül çelen imgelerin peşinden sürükleneceklerdir. Modern hayatın kahramanı olan flanör kentin içinde imgelerin peşinde sürüklenen ve ilişkisiz gibi görünen imgeleri birbirine bağlayandı ve sürekli kimlik değiştiren. Ya da sitüasyonistlerin “dérive” dedikleri sürüklenme tekniği. Yine kentin içindeki oyuncul sürüklenmenin tadını çıkarmayı öneriyordu. Kentin kamusal mekânı ortadan kalkarken modern hayatın kahramanları da görünmez oldular. Kent içinde aylak aylak dolaşmanın, sürüklenmenin devrimci bir eylem olacağı kimsenin aklına gelmezdi doğrusu.

Evet dünya bir sahnedir
Yine sürükleniyoruz ama bu kez sürüklenmemiz bir salın sürüklenmesidir: “Medusa'nın Salı”. Gerçek bir olaydan esinlenerek Fransız ressam Théodore Géricault’un 1818-19 yıllarında yaptığı meşhur tablo. Kaptanın acemiliği yüzünden Senegal açıklarında kayalıklara çarpan “Méduse” fırkateyninden kurtulan ve derme çatma bir sal üzerinde açık denizde sürüklenen çaresiz insanları gösteriyor. Ve bu insanlar hayatta kalmak için birbirlerini yemek zorunda kalmışlardı. Evet, dünya bir sahnedir. Ama bize biçilen rol bu olmamalı. Bir kez daha “parabasis”i düşünelim; tıpkı Aristophanes’in oyunlarında olduğu gibi, maskelerimizi çıkaralım ve bir adım öne çıkıp bir yurttaş olarak seslenelim birbirimize. Parabasis, aktörlerin senaryoyu bir kenara bırakıp kendi duygu ve düşüncelerini söyledikleri ve çizgiyi aştıkları andır. Bir adım demeyin, kamusal mekânda atılacak bir adım, Neil Armstrong’un ay yüzeyinde attığı adım gibidir: “İnsan için küçük bir adım ama insanlık için büyük bir adım.”

7 Ocak 2017 Cumartesi

BİR ÇATLAK OLMALI YA DA SU OLUP ÇATLATMALI!

Ilya Repin

Jerry Uelsmann

RAHMİ ÖĞDÜL
06.01.2017

İnsanı delirten kesinliktir, şüphe değil.” Nietzsche’nin sözü kafamın içinde dönüp durdu yeni yıla girerken. (“Neden Bu Kadar Akıllıyım?”, çev. S. Cemgil, Zeplin). Ve son şüphelerimiz de çok geçmeden yerlerini kesinliğe bırakırken artık kaçacak deliğimizin olmadığını fark ettik. İşte en kötüsü bu, hiçbir şeyden şüphelenmemek; her şey gün gibi ortada çünkü. Delirmemek işten değil. Tüm kaçış yollarının kapatıldığı, katliamların gerçekleştiği bir hapishaneye girer gibi girdik yeni yıla. Ne güzel şüphelerimiz vardı oysa her şeye, yaşama dair. Şimdi üzerimize kapanan duvarlardan şüphe etmiyoruz, kapatıldığımız, kıstırıldığımız kesin. Aşırı belirlenmiş, satranç tahtası gibi bir düzlemde, hareketlerimiz önceden tahmin edilip bizimle oyun oynuyorlarsa? Şüpheye gerek yok, kesin. Unutmayın, satranç tahtasının dışı yoktur, sadece ölüm. Ölümden başka çıkış yolu bırakmadılar.

Umut nereden beslenir?
Ne güzel günlerdi, her şeyden şüphelenirdik, mevcut nesneler düzeninden, kalıcı gibi görünen şeylerden, varlığın kendisinden bile; en çok da gelecekten. İşi paranoyaya vardırmazsanız, şüphe bize olumsal bir dünya sunacaktır; düşündüğümüz, şüphelendiğimiz her şey hem olabilir hem de olmayabilir. Olmuş olan ile olabilecek olan arasındaki bu çatlağa yerleştirmiştik kendimizi. Umut da buradan beslenir ve çoğaltır kendisini. Olumsallığın değil, kesinliğin zeminine yerleştiğimizde artık bu çatlak kapanmıştır. Bu çatlak aynı zamanda kaçabileceğimiz çatlaktı, aynı zamanda ışığın içeri sızacağı. Kapatılmışlığın kesinliği delirtecek bizi.

Ama bir çatlak olmalı; Leonard Cohen söylüyor: “Bir çatlak vardır her şeyde/ Işığın içeriye girdiği”. O halde çatlağın olmadığı, ışık sızdırmayan kapalı bir sistemin aşırı belirlenmiş düzleminde su olmaktan başka çaremiz kalmamıştır. Su yolunu bulur derler, yani çatlağı ya da su çatlatabilir duvarı. Babil’de her yıl düzenlenen kaos/kozmos bayramında kaosu temsil eden Tiamat, kozmosu temsil eden tanrı Marduk tarafından alt edilirdi. Suydu en çok korkutan tanrı kralı ve Tiamat bir su ejderhası olarak temsil edilirdi. Su: Doğanın dizginlenemeyen, kabına sığmayan, kayaları parçalayan kudreti. Ve her yıl bahar aylarında taşan Dicle ve Fırat’ın suları Babil’in surlarını yıkardı. Doğanın içinde ve doğaya rağmen duvarlarla çevrili sabit bir düzen kuracağını düşünen tanrı kral, halkını her yıl kutlanan kaos/kozmos bayramıyla oyalardı. Ama olmadı, doğa hâlâ duruyor yerli yerinde, şimdi Babil’in ve tanrı kralın yerinde yeller esiyor. Ama tanrı kral olmak isteyenler hâlâ anlatıyorlar bu masalı ve kaos/kozmos oyununu sahneleyerek doğanın içinde ve doğaya rağmen sabit bir düzen kurabileceklerini sanıyorlar.

İçimize doğa kaçmış bir kere
Ne doğa ne de insan doğası katlanır kapatılmaya. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilen sistemler çökmeye yazgılıdır. Termodinamiğin ikinci yasası, kapalı sistemlerde entropinin, yani düzensizliğin artacağını söylüyor. Bu yasayı anlamanız için illa da fizikçi olmanız gerekmiyor. Nehirlerle ya da yeraltı sularıyla beslenmeyen göller bir süre sonra bataklığa dönüşüp kuruyacaklardır. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilmiş bireyler, çok geçmeden ruhen ve bedenen çökecek. Rüzgârlara açık olmayan düşünceler de kokuşmaya yazgılı. O halde bizi doğanın akışlarına rağmen kapatmaya çalışanların çökeceğini söylemek salt bir iyimserlik olmasa gerek. Doğayı surların ötesine ötelemeleri ve içeri sızmaması için önlemler almaları; ne de büyük bir gaflet! Doğa bizim içimizde, içimize doğa kaçmış bir kere. Ve doğa şişede durduğu gibi durmuyor, birey de kapatıldığı odada. Şişenin içindeki cin, ispirto ya da spirit ya da ruh; ne derseniz deyin. Yaşamın ruhuyla, kuvvetleriyle kendinden geçen bireyler olacaktır her zaman. Tutkulardan arınmış değil, tutkularıyla yaşama bağlı bireyler; yaşamayı tutku haline getirenler. Ölüm severlere karşı yaşam severlerin, su gibi aziz olanların örgütlenişi.

Bizden saklanan yaşam
Bizden saklanan yaşamdır. “Bugüne dek yasakladıkları tek şey gerçekliğin kendisidir” diyor Nietzsche. Ve yeryüzünü duyumsayanlardan nefret ediyorlar. Bir çatlak olmalı, bizi yaşamla buluşturacak ya da su olup çatlatmalı duvarı. Yapabiliriz, çünkü bedenlerimizin üçte ikisi su.