3 Şubat 2017 Cuma

HAYATIN AYRINTILARINI SAVUNMAK

RAHMİ ÖĞDÜL
03.02.2017

Hayatı resmetmeye ve çerçeveleyip duvara asmaya meyilliyiz, bütünlüğü içinde yakalayamazsak parçalanıp dağılmaktan korkuyoruz en çok. Bütüncül anlatılar kurdukça ayrıntıları ıskalıyoruz oysa. Ya da anlatı bozulup dağılmasın diye ayrıntıları bütüne uydurmak için törpülüyoruz. Aslında törpülediğimiz hayattır. Ve hayatı törpüleye törpüleye pürüzlerini gidereceğimizi ve çerçevenin içine sığdırabileceğimizi sanıyoruz. Ama nafile! Bir bozgun gibi üzerimize çullanıyor ve çullandıkça daha çok kaçıyoruz çerçevelerin içine. Sığındığımız çerçeveler durgun anlatılardır ve durgun anlatılar, tıpkı durgun sular gibi kokuşmaya yazgılı. Oysa gündelik hayat çalkantılı ve dalgalarının kıyıya yığdığı ayrıntılar, kurduğumuz çerçeveleri bozacak önce, sonra da anlatılarımızı. Belki de çoktan dağılıp gitmişlerdir. Gökyüzünde gördüğümüz çoğu yıldızın aslında mevcut olmaması gibi. Yıldız çoktan tükenmiştir ama aradaki mesafeden dolayı, yaşarken gönderdiği ışınları şimdi görüyor olabiliriz. Yok olduğunun bilgisi ya da algısı henüz ulaşmamıştır bize. Yaşadığımızı sandığımız mevcut düzen çoktan değişmiştir ama kurguladığımız büyük resimden dolayı göremiyor olabiliriz. Gündelik hayattaki ayrıntıları kaçırıyoruz çünkü.

Ağırlıklardan kurtulmalıyız
Gündelik hayatı resmetmenin araçları vardır, biz hâlâ kalıcı ve değişmeyen olanın araçlarıyla çalışıyoruz. Ânı, geçici olanı, ayrıntıları yakalamak için eskinin hantal araç ve gereçlerinden kurtulmamız gerekecek. Mesela yağlı boya ve tuvallerimizi bir kenara bırakıp karakaleme, suluboyaya ve eskiz defterlerine sarılmalıyız. Ve köhne metinlerden kurtulup hafiflemeli ve hayatın içine doğru yolculuğa çıkmalı. Metinlerin içine hapsolmuş Ortaçağ düşünürleri açık havaya çıktıklarında şaşırdılar. Ve yeryüzünü tanıdıkça yeni metinler yazdılar. Ya da ressamlar yapay olarak ışıklandırılmış kapalı atölyelerini terk ettiklerinde gün ışığının sürekli değişen rejimiyle karşılaştılar. Ve yeniden resmettiler hayatın ayrıntılarını. Açık havada olmak esnek bir bedene ve zihne sahip olmanızı gerektiriyor, doğanın değişen kuvvetleriyle bir tür jimnastik yapmanızı. Sıçrayıp hoplamak ve dengede kalabilmek için bedensel ve zihinsel ağırlıklarımızdan kurtulmalıyız önce.

Nasıl bir çağ bu!
Aradıkları her şeyi metinlerde bulabileceğine inanan ve metinlerin içine kapanarak hayatı olumsuzlayanların çoğaldığı bir çağdayız. Oysa Batılı düşünürler metinlerin dışına çıkmışlar ve yeryüzünü deneyimledikçe eski metinlere katıla katıla gülmüşlerdi: “Aristoteles’in Meteorologika’sına ve felsefesine gülmekten başka çarem yoktu; zira onun kurallarına göre Ekvator’da ve bu mevsimde her şeyin sıcaktan kavrulması gerekirken, ben ve arkadaşlarım üşüyorduk” (A. Grafton, Yeni Dünyalar, Eski Metinler, Kitapyayınevi). 1540’da, Hint Adaları hakkında özgün metinlerden birini yazan Cizvit José de Acosta’nın kahkahaları yaşamla buluşmanın, şaşırmanın neşesidir.

Sanatçıların anı yakaladığı yöntem
17.yy’da Rembrandt yağlı boya tabloları ve gravürleri dışında muazzam miktarda desen bırakmıştı geriye. Desenlerinin sayısı yağlı boya ve gravürlerinin toplamının üç katıdır. Desen ya da eskiz, sanatçının ânı yakalamak için kullandığı yöntem. 18. yüzyıla geldiğimizde ressamın arzusu geçip gitmekte olanı bir anlığına hissedilir kılmaktır. Fırça ve yağ artık hantal araçlardır; hayatın ayrıntısını, çalkantısını yakalamak için ressam kalem, guvaş, kömürkalemi ya da suluboyaya yönelir. Ortaya çıkan eskizler, o dönemin devinen bedenlerinin ifadesidir (bkz J. Starobinski, Özgürlüğün İcadı, Metis). Yine ağırlaştık; yağlı ve kıvamlı bir ortamda zar zor hareket etmeye çabalayan figürler gibiyiz, boya kuruyunca işimiz bitik. Köhnemiş metinlerin ağdalı diline gömülü, hareket edememenin sıkıntısı.

İşin tuhafı, bizi metnin ve yağlı boya tabloların içine kapatırken, iktidarın alabildiğine esneklik kazanması. Eskiz defteri gibi kullandığı yeryüzünü hayalindeki ölü nesnelerle doldurdukça natürmortlar (ölü doğalar) yaratıyor. Hayat iliklerine dek sömürülecek, parçalara ayrılacak bir kadavra gibi duruyor önünde ve kadavralar olarak, neşterin bize değmesini mi bekleyeceğiz? Ayağa kalkıp “HAYIR!” demek, hayatta kalmak ve hayatı en ince ayrıntısına dek savunmaktır. Hayat ayrıntıda gizlidir çünkü.

26 Ocak 2017 Perşembe

KESİŞMEYEN YAZGILAR ÜLKESİ

Anthony Gormley

Anthony Gormley
RAHMİ ÖĞDÜL
27.01.2017

Tüm yazgılar birbirlerine görünmez iplerle bağlıdır. Yeryüzünde ekosistemin ağına takılmadan yaşayamazsınız. Her yaşam başka yaşamlara uç verir, başka yazgılarla kesişir; hep arada, hep ortadasınız; birbirine dolanan yazgıların düğüm noktası. Dolayısıyla her canlı bir noktadır, sayısız ilişki çizgisinin kesiştiği. Geometride nokta tek başına düşünüldüğünde, uzamsal boyuttan yoksun olarak tanımlanır. Nokta, ancak çizgiler kesiştiğinde, bir kesişme yeri olarak boyut kazanacaktır. Yoksa, Kojin Karatani’nin, Öklidçi geometrideki noktayı anarken belirttiği gibi, “ne algıda ne de imgelemde ona ulaşılmaz”; “görünmez bir yapı gibi, yalnızca bir bağıntı ya da bir işlev olarak mevcuttur” (Metafor Olarak Mimari, Metis). İnsan da evrende bir noktadır ve ancak ilişkilerle var edebilir kendini. Michel Serres “ilişkiler varlıktan önce gelir” derken yerden göğe haklıdır. İlişkisiz ve işlevsiz kaldığında ne algıda ne de imgelemde insana ulaşamazsınız. Geometriden biliyoruz, bir noktadan sonsuz sayıda doğrunun geçebileceğini; bu haliyle nokta artık, “doğru demeti” adını alacaktır. Ve bir insan boyutunu, kendi üzerinden geçen ilişki çizgileriyle yaratabilir ve çoğaltabilir. O halde insan da bir ‘ilişkiler demeti’dir ve ilişkileri arttıkça boyutu da artacak.

Ama tek bir merkez etrafında örgütlenen despotik toplumlarda, ‘ilişkiler demeti’ olarak çok boyutlu insan yerini, tek boyutlu varlığa bırakır. Çünkü birey yatay ilişkiler ağından soyutlanmış ve boyutsuz bir noktaya dönüşmüştür. Ne algıda ne de imgelemde ulaşılmazdır artık. İktidar, varlığı kendisine bağlayabilmek için tüm ilişki bağlarını koparmış ve tecrit etmiştir. Ve bu boyutsuz noktanın var olabilmek, boyut kazanabilmek için merkezdeki iktidar noktasına bağlanmaktan başka çaresi kalmamıştır. Yine geometriden biliyoruz, iki noktadan sadece tek bir doğrunun geçebileceğini; ve boyutsuz nokta, boyut kazanmak için iktidar noktasıyla birleşecek ve kendini iktidarın doğrusuna yerleştirecektir. İlişki çizgilerinden oluşan ‘demet-insan’ dağılmış; tek bir çizgiden oluşan, tek boyutlu bir varlık kalmıştır geriye. Ve tek boyutlu varlıklar iktidarın doğrusu üzerinden merkezi noktaya yöneldikçe, tüm yaşam bu merkezi nokta tarafından dolayımlanıp çarpıtılacaktır.


Ve yazgılarımız birbiriyle kesişmesin diye görünmez duvarlar örmüşlerdir aramıza. Ama duvarların yıkıldığı anlar vardır. Böyle anlarda yazgılarımız kesişir, birbirine dolanır, Italo Calvino’nun “Kesişen Yazgılar Şatosu”nda olduğu gibi (Can Yayınları). “Sık bir ormanın ortasında şato, yolculukları sırasında ansızın gece bastırdığı için yollarına devam edemeyen kimselere… barınak sağlıyordu.” Yolları kesişen yolcular öyküler anlatırlar birbirlerine. Öykülerimiz sınırlı olabilir ama bir kere anlatmaya başlayınca birbirimizin öykülerini kaparak, birbiriyle karıştırarak çoğaltabiliriz.

Ya da doğal bir felaket tüm tabakalaşmaları, duvarları yıkmıştır, Kleist’ın “Şili’de Deprem” öyküsünde olduğu gibi. “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki” (Locarno Dilencisi, Can). Doğanın ortasına yerleşmiş bu büyük yaşam ailesini iç ya da dış savaşla parçalayabilirsiniz ve Amerikalı yazar Randolph Bourne’in söylediği gibi, “Savaş devletin sağlığıdır.”

“Melekler Düşerken”, yönetmen Roman Polanski’nin 1959 tarihli kısa filmi. Filmin son sahnesi; savaş alanında iki düşman askerin yolları ve yazgıları bir yıkıntıda kesişir. Askerlerden biri tüfeğini doğrultur düşmanına önce; sonra indirir ve yüzünde beliren gülümseme, tek boyutlu bir varlığın çok boyutlu bir yaşama dönüşeceğinin göstergesidir. Ama karşısındaki bir şeyler paylaşmak için elini paltosuna soktuğunda kuşkuya kapılır ve bu kez ateşler tüfeğini. Ölü askerin paltosuna sokulu elini dışarı çıkardığında, avucunda iki dal sigara görür. İki dal, iki yazgı tam birbirlerine sarılacaklarken son anda iktidar girmiştir araya ve bağlantı kopmuştur. Nokta. iktidarın metni ölü noktalarla doludur.

20 Ocak 2017 Cuma

FAZLADAN BİR OLAY GERÇEKLEŞİR VE HAYAT...

Boukje Voet

Pink Floyd, High Hopes
RAHMİ ÖĞDÜL
20.01.2017

Hayatı bir kurmaca olarak alımlarız, başka türlü baş edemeyiz çünkü. Fakat hayat kurmacadan daha fazladır ve kurmaca hayatı bir kalıba sokmaksa, hayat bu kalıptan taşandır. Witold Gombrowics ‘Kosmos’ adlı romanına dair güncesine düştüğü notlarda kurmacayı tanımlıyor önce: “Nedir polisiye roman? Kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi.” Bir yıl sonra şu notları düşmüş güncesine: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi. Her yana uzanan duyargalar… karanlık oyuklar… sapmalar… anaforlar… bütün bunların yaratılması” (Kosmos, çev. Aykut Derman, Can). Gombrowics’in edebiyatı hayat gibidir, kalıbından taşar ve Deleuze’ün de belirttiği gibi “Daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır.”

Kurmaca sadece edebiyatın ya da sanatların işi değil, gündelik hayattaki sıradan insan da hayatın her yöne dağılmasına tahammül edemediğinden, hayatını derleyip toparlamak, kurgulamak zorunda. Çünkü “kurmacanın birliği var, biçimi var”diyor Aldous Huxley. Yatay ilişkiler ağı olarak düşünüldüğünde toplum, bireysel kurmacalarımızın birbirine dokunarak durmadan yapılıp bozulduğu, konturları bulanık, devasa bir kurmacadır. Bizler kendi hayatlarımızı kurgulayarak anlamlı hale getirsek de en berbat zamanlar, başkalarının kurmacalarına katlanmak zorunda kaldığımız zamanlar. Ve başkalarının kurmacaları üzerinden hayatı olumsuzlamak ve başkalarının kurmacalarında hayatımızın bir hiçe dönüşmesi. Ve düşünsenize, bu başkalarının iktidar olduklarını ve kendi kurmacalarını bize dayattıklarını.

Hayatlarımıza el koydular
Evet, korkulan hep oluyor ve başkalarının kurmacası iktidar oluyor ve hayatı kendi kurmacalarımız üzerinden alımlamak yerine başkalarının kurmacası üzerinden olumsuzlamak zorunda kalıyoruz. Bir kitabın kurmacasını beğenmediğinizde elinizden bırakabilirsiniz; ama dayatılan bu kurmacayı elinizden bırakmak ne mümkün? Hayatlarımıza el koydular çünkü ve hayatlarımız kurmacalarının malzemesine dönüşüyor. Kâbus gibi.
Ve bu kurmaca yasalarıyla, medyasıyla bizi bağlıyor, elimizi kolumuzu değil sadece, zihnimizi de. Çok sıkıntılı bir durum. Biz en iyisi yine Gombrowics’e dönelim: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi.” İktidar bu “fazladan olay”ın farkında, nasıl kurgularsa kurgulasın, hayat taşacak ve kurmacayı dağıtacaktır. Kafamıza kurmacanın çuvalını geçirenler, hayatın taşkınlığından, olay olmasından korkuyorlar en çok. Korkmakta haklılar, hayat hiç çuvala sığar mı? Her an her yöne dağılarak yeni olaylar hazırlıyor.

Doğa hiç anlatılan gibi değil
Hayatı kalıba sokmak için önce doğayı kalıba sokmak gerekecek, biliyorlar. O yüzden varlıklara sabit doğalar yüklüyorlar. Her canlının kendine özgü doğası vardır, kadının doğası erkeğinkinden farklıdır ya da insan, doğası gereği kötü veya iyidir. Ve sabitlenen bu doğalar üzerinden iktidar kendi despotik kurmacasını dayatacaktır topluma. Ama hayat, dayatılan bu doğalara sığmaz. Despotizmin estetikçileri ve tetikçileri, doğanın merkeze yöneldiğinde ideal formlar yarattığını ve iktidarın da kendini merkeze yerleştirerek ideal ve mükemmel bir form olarak zuhur ettiğini savunucaklar. Ama doğa hiç de anlattıkları gibi değil; ne sabit doğalar vardır ne de merkezde ideal bir form. Aksine doğa sürekli taşarak her yöne yayılacak ve farklılıklar üretecektir. Doğa: En büyük yaratıcı; durmaksızın farklar ve bireysel nüanslar yaratır, ideal formlar değil. Darwin de hiyerarşik bir ilerlemeyi, yükselmeyi vurgulayan “evrim” sözcüğünü kullanmamıştı, onun yerine “değişikliklerle türeyiş” deyimini yeğlemişti, farklılaşmayı vurgulamak için. Ve Darwin bu farklılaşmanın hiyerarşik bir üst ya da alt yaratmadığını, aksine her organizmanın yatay bir düzlemde farklı bir örgütlenme biçimi, bir bireyleşme olduğunu söylüyor (bkz. S. J. Gould, Darwin ve Sonrası, TÜBİTAK).

Her canlı kalıbından taştıkça farklılaşır ve hayat bizim kurmacalarımıza sığmaz, taşar ve farklılaşır. İktidar hayatı kendi imgesine göre topyekûn kurgulamaya kalkışır ama kurguladığını sandığı an, çoktan taşmıştır. Ve hayat topyekûn direniştir artık.

18 Ocak 2017 Çarşamba

SÜRÜKLENİYORUZ AMA NEREYE?

Théodore Géricault, Medusa'nın Salı
RAHMİ ÖĞDÜL
13.01.2017

Bu hafta sahne beyaza büründü. Kar, kentlerin kartezyen koordinat sistemini örttükçe zaman ve mekânın çizgiselliğini kırıyor ve sonsuzluk hissi veriyor insana. Karı biz kentliler bu yüzden seviyoruz galiba. Sonlu ve sınırlı bir dünyada alabildiğine beyazlığa bakmak ve bu beyazlığı avucunun içinde tutmak, sonsuzluğu kavramak gibi bir şey olmalı. Ve varlıklar birbirine dokunmadan paralel olarak hareket etsinler diye tasarlanmış kapitalizmin otoyolunu da iptal ediyor. Yumuşak bir doğal felaket olarak yeryüzüne düştükçe otoyolun şeritleri görünmez olurken şeritlerini yitiren bireyler oyun alanına çeviriyorlar otoyolunu. Kar toplarıyla dokunuyorlar birbirlerine, birlikte kardanadamlar yapıyorlar.

Biz kar topu oynarken…
Ama yeryüzü sahnesi beyaza büründüğünde, sonsuzluğu duyumsayarak sorunlarımızdan kısa bir süreliğine uzaklaşsak da yeryüzünü yeniden kodlayıp yeni koordinat sistemine, faşizme göre örgütlemeye çalışanlar boş durmadılar. Uzun zamandır provalarına hazırlandıkları oyunu sahneye koymak için sıkı çalışıyorlar; metinler yazılıyor, yasalar çıkarıyorlar peş peşe. Biz kar topu oynarken daha fazla çizgili hale getiriyorlar yeryüzünü, daha fazla sınır, daha fazla mesafe, daha fazla ilişkisizlik. Karlar eridiğinde kıstırıldığımız hücreleri fark edeceğiz ama iş işten geçmiş olacak. Bir daha kar yağmayacak. Yağacaksak biz yağacağız bir doğal felaket olarak; başka çaremiz mi var?

“Tüm dünya bir sahnedir ve tüm erkek ve kadınlar birer oyuncu.” Shakespeare’in ,“Size Nasıl Geliyorsa” oyunundan sık sık alıntılanan bu sözleriyle her karşılaşma durup düşünmek fırsatı yaratmalı bize. Yeryüzünde eyleyenler, yani aktörler varsa, durmadan sormalıyız: Hangi oyun sahneye koyuluyor ve bu oyunda bize biçilen rol nedir? Ve en önemlisi: Metni kim yazıyor? Tüm ülkeyi bir sahne olarak dekorlarla donatanlar rolleri çoktan dağıttılar bile. Bize biçilen rol, dekordur; artık duşakabin mi olursunuz, şifonyer mi? Size kalmış. Dekor olarak rolünüzü seçme hakkını tanıyorlar. Müthiş özgürlük! Rolünüzü seçin ve rolünüzün hakkını vermek için vakit geçirmeden çalışmaya başlayın. En çok da vestiyer rolü yakışacaktır size. Kimlik göstergesi giysileri ait oldukları yerlerde koruma altına alan dekorlar. Ama kimlikleri hiç sorgulamazlar. Kimliklerinin altında titreşen, her yöne dağılarak başka bedenlerle bağlantılar kuran, dolayısıyla kimliklerini parçalayan bedenleri hiçe sayacaklar.

Ben bu oyunda rol almak, dekor olmak istemiyorum diyen mızıkçılar da vardır, hem de çok. Senaryoyu ihlal ederek bir kar gibi yayılacaklardır mekâna, bir doğal felaket olarak. Çizgili mekânı pürüzsüz mekân haline getirecek ve kent içindeki gönül çelen imgelerin peşinden sürükleneceklerdir. Modern hayatın kahramanı olan flanör kentin içinde imgelerin peşinde sürüklenen ve ilişkisiz gibi görünen imgeleri birbirine bağlayandı ve sürekli kimlik değiştiren. Ya da sitüasyonistlerin “dérive” dedikleri sürüklenme tekniği. Yine kentin içindeki oyuncul sürüklenmenin tadını çıkarmayı öneriyordu. Kentin kamusal mekânı ortadan kalkarken modern hayatın kahramanları da görünmez oldular. Kent içinde aylak aylak dolaşmanın, sürüklenmenin devrimci bir eylem olacağı kimsenin aklına gelmezdi doğrusu.

Evet dünya bir sahnedir
Yine sürükleniyoruz ama bu kez sürüklenmemiz bir salın sürüklenmesidir: “Medusa'nın Salı”. Gerçek bir olaydan esinlenerek Fransız ressam Théodore Géricault’un 1818-19 yıllarında yaptığı meşhur tablo. Kaptanın acemiliği yüzünden Senegal açıklarında kayalıklara çarpan “Méduse” fırkateyninden kurtulan ve derme çatma bir sal üzerinde açık denizde sürüklenen çaresiz insanları gösteriyor. Ve bu insanlar hayatta kalmak için birbirlerini yemek zorunda kalmışlardı. Evet, dünya bir sahnedir. Ama bize biçilen rol bu olmamalı. Bir kez daha “parabasis”i düşünelim; tıpkı Aristophanes’in oyunlarında olduğu gibi, maskelerimizi çıkaralım ve bir adım öne çıkıp bir yurttaş olarak seslenelim birbirimize. Parabasis, aktörlerin senaryoyu bir kenara bırakıp kendi duygu ve düşüncelerini söyledikleri ve çizgiyi aştıkları andır. Bir adım demeyin, kamusal mekânda atılacak bir adım, Neil Armstrong’un ay yüzeyinde attığı adım gibidir: “İnsan için küçük bir adım ama insanlık için büyük bir adım.”

7 Ocak 2017 Cumartesi

BİR ÇATLAK OLMALI YA DA SU OLUP ÇATLATMALI!

Ilya Repin

Jerry Uelsmann

RAHMİ ÖĞDÜL
06.01.2017

İnsanı delirten kesinliktir, şüphe değil.” Nietzsche’nin sözü kafamın içinde dönüp durdu yeni yıla girerken. (“Neden Bu Kadar Akıllıyım?”, çev. S. Cemgil, Zeplin). Ve son şüphelerimiz de çok geçmeden yerlerini kesinliğe bırakırken artık kaçacak deliğimizin olmadığını fark ettik. İşte en kötüsü bu, hiçbir şeyden şüphelenmemek; her şey gün gibi ortada çünkü. Delirmemek işten değil. Tüm kaçış yollarının kapatıldığı, katliamların gerçekleştiği bir hapishaneye girer gibi girdik yeni yıla. Ne güzel şüphelerimiz vardı oysa her şeye, yaşama dair. Şimdi üzerimize kapanan duvarlardan şüphe etmiyoruz, kapatıldığımız, kıstırıldığımız kesin. Aşırı belirlenmiş, satranç tahtası gibi bir düzlemde, hareketlerimiz önceden tahmin edilip bizimle oyun oynuyorlarsa? Şüpheye gerek yok, kesin. Unutmayın, satranç tahtasının dışı yoktur, sadece ölüm. Ölümden başka çıkış yolu bırakmadılar.

Umut nereden beslenir?
Ne güzel günlerdi, her şeyden şüphelenirdik, mevcut nesneler düzeninden, kalıcı gibi görünen şeylerden, varlığın kendisinden bile; en çok da gelecekten. İşi paranoyaya vardırmazsanız, şüphe bize olumsal bir dünya sunacaktır; düşündüğümüz, şüphelendiğimiz her şey hem olabilir hem de olmayabilir. Olmuş olan ile olabilecek olan arasındaki bu çatlağa yerleştirmiştik kendimizi. Umut da buradan beslenir ve çoğaltır kendisini. Olumsallığın değil, kesinliğin zeminine yerleştiğimizde artık bu çatlak kapanmıştır. Bu çatlak aynı zamanda kaçabileceğimiz çatlaktı, aynı zamanda ışığın içeri sızacağı. Kapatılmışlığın kesinliği delirtecek bizi.

Ama bir çatlak olmalı; Leonard Cohen söylüyor: “Bir çatlak vardır her şeyde/ Işığın içeriye girdiği”. O halde çatlağın olmadığı, ışık sızdırmayan kapalı bir sistemin aşırı belirlenmiş düzleminde su olmaktan başka çaremiz kalmamıştır. Su yolunu bulur derler, yani çatlağı ya da su çatlatabilir duvarı. Babil’de her yıl düzenlenen kaos/kozmos bayramında kaosu temsil eden Tiamat, kozmosu temsil eden tanrı Marduk tarafından alt edilirdi. Suydu en çok korkutan tanrı kralı ve Tiamat bir su ejderhası olarak temsil edilirdi. Su: Doğanın dizginlenemeyen, kabına sığmayan, kayaları parçalayan kudreti. Ve her yıl bahar aylarında taşan Dicle ve Fırat’ın suları Babil’in surlarını yıkardı. Doğanın içinde ve doğaya rağmen duvarlarla çevrili sabit bir düzen kuracağını düşünen tanrı kral, halkını her yıl kutlanan kaos/kozmos bayramıyla oyalardı. Ama olmadı, doğa hâlâ duruyor yerli yerinde, şimdi Babil’in ve tanrı kralın yerinde yeller esiyor. Ama tanrı kral olmak isteyenler hâlâ anlatıyorlar bu masalı ve kaos/kozmos oyununu sahneleyerek doğanın içinde ve doğaya rağmen sabit bir düzen kurabileceklerini sanıyorlar.

İçimize doğa kaçmış bir kere
Ne doğa ne de insan doğası katlanır kapatılmaya. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilen sistemler çökmeye yazgılıdır. Termodinamiğin ikinci yasası, kapalı sistemlerde entropinin, yani düzensizliğin artacağını söylüyor. Bu yasayı anlamanız için illa da fizikçi olmanız gerekmiyor. Nehirlerle ya da yeraltı sularıyla beslenmeyen göller bir süre sonra bataklığa dönüşüp kuruyacaklardır. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilmiş bireyler, çok geçmeden ruhen ve bedenen çökecek. Rüzgârlara açık olmayan düşünceler de kokuşmaya yazgılı. O halde bizi doğanın akışlarına rağmen kapatmaya çalışanların çökeceğini söylemek salt bir iyimserlik olmasa gerek. Doğayı surların ötesine ötelemeleri ve içeri sızmaması için önlemler almaları; ne de büyük bir gaflet! Doğa bizim içimizde, içimize doğa kaçmış bir kere. Ve doğa şişede durduğu gibi durmuyor, birey de kapatıldığı odada. Şişenin içindeki cin, ispirto ya da spirit ya da ruh; ne derseniz deyin. Yaşamın ruhuyla, kuvvetleriyle kendinden geçen bireyler olacaktır her zaman. Tutkulardan arınmış değil, tutkularıyla yaşama bağlı bireyler; yaşamayı tutku haline getirenler. Ölüm severlere karşı yaşam severlerin, su gibi aziz olanların örgütlenişi.

Bizden saklanan yaşam
Bizden saklanan yaşamdır. “Bugüne dek yasakladıkları tek şey gerçekliğin kendisidir” diyor Nietzsche. Ve yeryüzünü duyumsayanlardan nefret ediyorlar. Bir çatlak olmalı, bizi yaşamla buluşturacak ya da su olup çatlatmalı duvarı. Yapabiliriz, çünkü bedenlerimizin üçte ikisi su.



30 Aralık 2016 Cuma

BİR ATEŞ VER ATEŞ BÖCEĞİ!

RAHMİ ÖĞDÜL
30.12.2016

Bu yıl da çok bekledik; ömrümüz beklemekle geçiyor. Bir kurtarıcının, kahramanın gelmesini bekliyoruz en çok. Ufka bakıyoruz, beyaz atlı prensi arıyor gözlerimiz. Olmadı, Godot’yu bekliyoruz. Ya da antik Yunan tiyatrosunda olduğu gibi içinden çıkamadığımız, çözemediğimiz bir açmazı çözmesi için sahnenin sağ tarafından mekanik bir düzenekle yukarıdan indirilecek “deus ex machina”yı, yani makine Tanrı’yı. En çok da Prometeus’u bekliyoruz galiba.Tanrılardan ateşi çalarak yeryüzünü aydınlığa kavuşturan kahramanı. Yine gelsin, bizi karanlıktan aydınlığa çıkarsın istiyoruz. Prometeus’un gelip gelmediğinden emin olmadık hiçbir zaman, şimdi de emin değiliz. Sadece elimizden başka bir şey gelmediği için bekliyoruz. Mitolojik öykülere yüklediğimiz her anlam bizi eylemekten alıkoyuyor.

Soru sormayı düşünüyor musunuz?
Mitolojilerin yalancılığına sığınıyoruz en çok. Başkalarının yalancısı olmak hoşumuza gidiyor, kuşaktan kuşağa aktarılan bu öyküler bu zamana kadar kalıcı olmuşlarsa şayet, bir hikmeti olmalı. Öyle sanıyoruz. Kimsenin aklına evrene, yaşadığı koşullara dair soru sormak, yaşadıklarını sorunsallaştırıp sorgulamak gelmiyor. Zor iş soru sormak. Ne gerek var. Binlerce yıldır anlatılan basma kalıp öyküleri yaralarımıza basarak yaşadığımız acıları dindirmeye çalışıyoruz. Olmuyor, dindiremiyoruz artık! Öylesine derin yaralar açılıyor ki basma kalıp öyküler kanamayı durduramıyor. Canımız çok acıyor.

Soru sormadan, hayatı sorunsallaştırmadan, kendi sorularımızı kendimiz formüle etmeden bu acıdan kurtulmamız mümkün değil. Bu zamana kadar bize verilen çoktan seçmeli soruların zaten çoktan belli olan doğru yanıtlarını işaretlemeyi marifet sandık. İktidarın kurduğu soruların doğru yanıtlarını işaretledikçe sırtımızı okşadılar. Yine öyle yapıyorlar. Yanıtları zaten belli olan sorular koyuyorlar önümüze. Hepsi de yukarıdan ve yanlış sorulmuş soru. Mitolojinin binlerce yıldır sorduğu ve basma kalıp yanıtlar verdiği soruları yine bize yutturmaya çalışıyorlar. Kimsenin aklına bu soruları bir kenara bırakıp aşağıdan, kendi sorularını sormak gelmiyor.

Bir çocuk gibi sormalı
Mitolojiden kurtulmak o denli kolay değil. Dünyaya ilk kez bakıyormuş gibi bakmak ve şaşırmak. Ve “evren nedir, nasıl bir toplumda yaşıyoruz, birey nedir, neden bu acıları çekmek zorundayız?” gibi soruları sorabilmek için bir çocuğun gözleriyle bakabilmek gerek yeryüzüne. Ve durmadan sormak: “Bu ne?” Ve bu soruları tirana da yöneltmek: “Kim bu adam?” Bu soruları sorarken, inanın yanıtlarını da birlikte bulacağız. Hayat sorunsallaştırılmayı ve çözülmeyi bekleyen bir yumaktır ve çözeceksek biz çözeceğiz. Kahraman beklemeyin boşuna ya da tünelin ucundaki ışığı.

Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım
Bizler ateş böcekleriyiz. Aydınlatacaksak biz aydınlatacağız yeryüzünü. Ateşin olduğu bir merkez yok artık, ateşi çalacak bir kahraman da. Şimdi ateş her yerde. Ateş ocaklarımıza, can evimize düşmüş. İçimizde için için yanan korlarla dolaşıyoruz. İçin için yanan arzularımızla kederli varlıklar olarak. Kahramanlar çağında değil, küçük insanlar çağındayız. Kendi üzerlerine kapanarak için için yanan varlıkların çağı. İnsanlar içlerinde taşıdıkları ateşin farkındalar, ama yıkıcı ve yakıcı bir ateşin. Bu ateşin yaratıcı bir ateşe dönüşmesi an meselesi. Herakleitos evrenin kurucu ilkesi, arkesi olarak ateşi önerdiğinde ateşi niteliksel olarak ikiye ayırıyordu: Yıkıcı, yok edici ateş ve yaratıcı ateş. Bir Ege türküsü “Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım” derken, yıkıcı ateşi değil, yaratıcı ateşi paylaşmayı öneriyor. Evet, bir odun ateşi gibi kendi üzerine kapanıp küllenmiş, için için yanan, bedenimizi ve ruhumuzu yakan kederli bir ateşsek şimdi, ateşi dışarı taşıdığımızda ve birbirimizle paylaştığımızda bu ateşi neşeli şenlik ateşlerine dönüştürmemiz an meselesi. İçin için değil, dışın dışın yanarak arzularımızı gerçekleştirdiğimizde karanlığı aydınlatarak kendi mekânlarımızı yaratacağız, güneş gibi. 

Gözlerimizin içine baka baka yalan söylüyorlar. Mitlerini dinlemekten ve yalanlarını bize doğrulatmak için kurdukları yanlış soruları yanıtlamaktan bıkmadınız mı hâlâ? Ya da için için yanmaktan? Zaten istedikleri de bu. Bir ateş verin ateş böcekleri, tutuşturalım şu şenlik, özgürlük ateşlerini!

24 Aralık 2016 Cumartesi

3. TEKİL ŞAHISTAN ÖYKÜLER: ÖZGÜR İRADE


RAHMİ ÖĞDÜL
23.12.2016

Özgürlük, birlikte şimdiyi ve burayı tasarlayabilmektir. İnsanların birbirlerine ve doğaya doğrudan dokunarak mekânı ve zamanı kendi kudretlerini, gizil kuvvetlerini açığa çıkaracak şekilde örgütleyebilme gücü. Bu güç ellerinden alınmıştır. İnsanlarla insanların ve insanla doğanın arasına giren iktidar, kendi kurmaca öyküsünü hep üçüncü tekil şahıs olarak anlatacak ve anlattıkça doğrudan ilişkileri dolayımlayıp çarpıtarak kendi zamanını ve mekânını yaratacak. Yaratılan bu mekân ve zaman, tüm güçlerini iktidara devrederek güçsüz bırakılmış, edilgin varlıkların mekânı ve zamanıdır. Birbirleriyle doğrudan konuşmak ve sorunlarını birlikte çözmek yerine, temsili bir iktidar ve bu iktidara uygun temsili bir halk kurgusu içinde sıkışıp kalmışlar. Önlerinde hep aşılmaz bir duvar ya da çözümsüz bir açmaz ve “bu açmazı ancak ben çözerim” diyen bir iktidar. Ve başlarına gelecekleri bekleyen biçare varlıklar. Unutmayın, içine sıkıştırıldığımız ve halk dediğimiz yapı, iktidarın kurgusudur. Yekpare bir bütün değil, aksine çokluğuz, ama iktidar kendini meşrulaştırmak için yekpare bir halk kurgulamak zorunda.

Özgür irade olmadan bu kurgusal halk yaratılamazdı elbette. Ama buradaki özgürlük kavramı, kendini meşrulaştırmak için iktidar tarafından bahşedilmiştir. Nietzsche, özgür irade için “teologların insanları sorumlu tutmak ve kendilerine bağımlı kılmak için uydurdukları en sahtekâr oyun” diyor (“Neden Bu Kadar Akıllıyım?”, çev. S. Cemgil, Zeplin). Doğru söylüyor. Kendi imgelemindeki bir halkı icat etmek için önce bireylere seçme özgürlüğü vermek gerekiyor tabi ki. Ama bu kurguda, çoktan seçmeli bir sınava giren ve özgür iradeleriyle şıklardan birini işaretleyerek tüm iradelerini iktidara devredecek bireyler vardır sadece. Özgürlük, iradeyi iktidara devretmek içindir. Ve devredilen iradelerle birlikte artık iktidar halkın iradesini, milli iradeyi temsil ettiğini iddia edecek. Ne büyük kurnazlık ama. Bireyleri iradesiz ve güçsüz bırakmak üzere tasarlanmış bir kurmaca. Özgür irade el çabukluğuyla milli iradeye dönüştüğünde iktidar kendine bir halk yaratmak için kolları sıvayacak ve bir balmumu kitlesi olarak gördüğü halkı kendi imgelemine göre biçimlendirecektir. Akılsız bir kitlenin aklına dönüşmüştür artık, halk adına karar verip uygulayabilir. Ama bu akıl, toplumsal bedeni oluşturan ve tekil düşünüşlerle başka tekil düşünüşleri diyaloğa çağıran, tetikleyen çokluğun aleyhine çalışacaktır. Çünkü fark ve çokluk ‘bir’e indirgenir ve hep aynının dönüp durduğu kısır döngü içinde öğütülen çokluktan geriye sadece iktidarın halk dediği bir balmumu kitlesi kalmıştır; bir kurgu olarak halk.

Bir kez daha özgürlük iktidar tarafında bahşedilir, ama bu kez sadece yargılamak ve cezalandırmak için. Balmumu kalıptan kurtulmak istediğimizde, bunu özgür irademizle yapmış olduğumuzu var sayarak yargılayıp cezalandırmak için. Nietzsche diyor ki: “İrade kavramı özünde cezalandırma, yani suçlu bulma isteğiyle birlikte tasarlanmıştır… İnsanlar özgür olarak düşünülmüştür, bu sayede de suçlu bulunmak üzere yargılanabilir ve cezalandırılabilir olmuşlardır.” Burada özgürlük kavramı tersine çevrilmiş ve özgür irade adı altında bedenleri yakalama aygıtına dönüşmüştür. Ne tuhaf, özgür irademle seçtiğim iktidar, dayatılan sınırları özgür irademle ihlal etiğim için beni cezalandırabiliyor. Ve özgür iradelerimizle kendi hapishanelerimizi yaratıyoruz. Kapatılma özgürlüğü. Sanatçı da yine özgür iradesiyle bir işkence düzeneği tasarlamış olabilir. Ama özgür iradesiyle tasarladığı düzeneğe ilk kapatılan da sanatçı olacaktır.

Eski bir öykü ve bir çok versiyonu olabilir; en çarpıcı öğelerini bir araya getirip özetleyelim. Tiranın gözüne girmek isteyen sanatçı bir işkence aleti yapar: Mahkûmun içine hapsedileceği ve büyük bir ateşin üzerine yerleştirilecek pirinç bir boğa. Pirinç boğa korlaşınca kurban çığlıklar atmaya başlayacak ve bağırmaları da bir boğanın böğürmesini andıracakmış. Peki, ne yapmış Tiran? İlk olarak bu aleti sanatçının üzerinde denemiş ve sanatçının böğürtülerini dinlemiş. Acaba diyorum, özgür irademizle yarattığımız ve kapatıldığımız pirinç boğadan çıkabilecek miyiz?