16 Aralık 2016 Cuma
KENDİNİZİ "BİR" Mİ SANIYORSUNUZ? SIFIRSINIZ!
RAHMİ ÖĞDÜL
16.12.2016
Kendimize “bir” diyoruz, yani birey; bireyin İngilizcesi, ‘individual’, sözcük anlamıyla ‘bölünmez’ (in-dividual). Hatta atom bile diyebilirsiniz, çünkü hepsi aynı kapıya çıkıyor. Kendinizi “bir” ve bölünmez olarak adlandırdığınızda Parmenides’in, küre şeklinde tanımladığı ve “bir” dediği varlıksınız artık ve tüm değişim, dönüşüm, çokluk, yani oluş “bir”in dışına, yanılsamalar alanına sürülmüştür, yani boşluğun, sıfırın alanına. Oluş, yanılsama olarak sıfırlanınca geriye, değişmeyen ve hep aynı kalan “bir” ya da birey olmaktan başka bir seçeneğimiz kalmamıştır. Ama kendi üzerine kapanarak yaşamla bağlarını koparan “bir”in ne geçmişi ne de geleceği var. Dondurulmuş şimdinin içinde dikilip durmaktan başka bir işe yaramaz.
Çatışmanın tarihi
Sıfırı olmayan “bir”, yaşamla bağları kesilmiş ölü bir çubuktur. Bakmayın siz onun dik durduğuna, dondurulduğu içindir. Yaşamın sıcaklığı buzlarını çözünce çok geçmeden eğilip bükülecek. Sıfır dediğimiz, varlığın içine yerleştiği ve yaşamın kuvvetlerini içeren boşluktur. Ve boşluğu olmayanın varlığı da olmaz. Herakleitos’un yaşamı olumlayan oluş felsefesi ve ardından gelen Parmenides’in boşluğu ve çokluğu reddeden varlık felsefesiyle birlikte felsefe, oluş ile varlık arasındaki gerilim hattına yerleştirilmiştir. Bir bakıma felsefe tarihi, bir ile sıfırın, yani varlık ile oluş arasındaki çatışmanın tarihidir.
Sadece felsefenin değil, sanatın da meselesidir sıfır ya da boşluk. Demokritos’un varlık ile hiçlik ya da atom ile boşluk arasında kurduğu bağlantı tuvale taşındığında, tuvalin yüzeyini tıka basa dolduranların boşluk korkusu ile tuvalini boşaltanların boşluk sevgisi arasındaki çatışma, sanatın da meselesidir artık. “Çinli ressamın dediği gibi, bir tuval atların sıçrayabileceği yeterli boşluğu saklıyorsa bir sanat yapıtıdır” (Deleuze ve Guattari, Felsefe Nedir?). Atlar sıçrayabilmeli, atomlar da, “bir”ler, bireyler de. Ve sıçradıkça başka atomlarla çarpışarak yeni dünyalar kuracak, yaşamlarını bir sanat yapıtına dönüştürecekler. Şimdiki haliyle varlık bırakın sıçramayı, kımıldayamaz bile, yere çivilenmiştir, hareket ve değişim sadece bir yanılsamadan ibarettir. O halde “bir” olduğunuzu iddia ediyorsanız siz eyleyen değil, yeryüzünü bir tiyatro sahnesi gibi izleyensiniz, koltuklarına çivilenmiş mahkûmlar. Platon’un mağara meselindeki tutsaklar gibi. Olup bitenleri mağaranızda izliyor ve “güvendeyim” diye Facebook’ta paylaşımlarda bulunuyorsunuz. Ancak ölüler güvende olur. Eğer sıçrayamıyorsanız siz zaten ölmüşsünüz demektir.
Bedenler mezarlara hapsoldu
Kamusal alanın boşluklarında yürüyen, sıçrayarak başka atomlarla buluşma ve yeni dünyalar yaratma ihtimali olan varlıklar, yani yayalar ortadan kalkacak. Ray Bradbury yayanın en son MS 2052 yılında görüleceğini ön görüyor. “Son Yaya” adlı öyküsünün kahramanı Leonard Mead’in en çok sevdiği gece yarısına kadar kentin kaldırımlarında yürümektir ama ondan başka yürüyen yoktur kentte, yapayalnızdır. “Yolunun üzerinde karanlık pencereli kulübeler, evler görürdü; bunun da pencerelerin ardında titrek ateşböceği pırıltılarının belirdiği bir mezarlıkta yürümekten pek farkı yoktu.” Kent, yani ‘polis’ bir ‘nekropolis’e, yani mezarlığa dönüşecek. Mezarların içinden, televizyonların ölü ışıkları yansıyacak dışarı sadece. Ve ölüler bu dünyaya değil, öte dünyaya ait görüntülerle oyalanırken, yüzeydeki mezarlığa rağmen yaşam altta, derinlerde akışını sürdürecek. Bedenlerin içinde de. Yüzeydeki kanı çekilmiş ölü derilerin altında, kılcal damarlarımızda akan kan, yeryüzünün yeraltı nehirleriyle bağlantılıdır, duyumsamıyoruz. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısını kesmek için bedenleri mezarlara kapattılar.
Yoksunuz aslında
Siz “bir”siniz, bireysiniz evet, yeryüzü ve kuvvetleriyle ilişkiniz kesildiği için; sizin sıfırınız yok. Ama sıfırı olmayanın “bir”i, boşluğu olmayanın varlığı da olmaz; yoksunuz aslında. Boşluk; Taocuların dediği gibi, “on bin varlığı”, yani çokluğu bağrında taşıyandır. Ne çıkacaksa, “bir”lerin “bir”lere dokunacağı, karışacağı boşluktan çıkacak. Şimdi mezarlarda kıstırıldık; dışarıda, boşlukta “on bin varlık”, yani çokluk, yani oluş. Uğultusunu duymuyor musunuz?
10 Aralık 2016 Cumartesi
KATIRLAR, PERDELER, YARALAR VE KANATLAR
![]() |
| Yılmaz Bulut |
![]() |
| Sevinç Altan |
![]() |
| Sevinç Altan |
09.12.2016
Duyum yüklü bir nesneyle çok sık karşılaşmayız. Sanatın formlarından bahsediyorum; öyküsünü bilmeseniz de böyle bir formla karşılaştığınızda tepeden tırnağa duyum kesilirsiniz. “Sanat yapıtı bir duyumlar kitlesidir” diyor Deleuze ve Guattari, ‘Felsefe Nedir?’de. Artist 2016, ‘Umulmadık Topraklar’da sergilenen, genç sanatçı Yılmaz Bulut’un katırı da sizi hemen yakalayan bir duyumlar kitlesidir. İnşaat telinden ördüğü katırın yuvarlak karnı sizi içine çekiveriyor hemen. Dünyanın yükünü sırtında taşıyan bu melez ve kısır yük hayvanının kaderini bilmeseniz de, sadece bir form olarak bu katırla karşılaştığınız an, içinde sakladığı duyumlara yakalanacaksınız. Ve yerde yatan bu katırın bir katır ölüsü olduğunu, Roboski’de katledilen katırlardan biri olabileceğini düşündüğünüzde formun size ilettiği duyum katmerlenerek sizi daha da derinlere çekecek ve artık kaçamayacaksınız. En yalın malzemeden, inşaatın yükünü taşıyan kara telden yapılmış, dünyanın yükünü sırtında taşıyan bir katır formuyla karşılaştığınızda ve bu katırın köylülerin sınır ticareti yaparken kullandıkları katırlardan biri olabileceğini düşündüğünüzde ilk aklınıza gelebilecek, sınırları aşan ve yük taşıyan bir bedendir. Artık bu hayvan sizi ele geçirecek ve bir hayvan-oluş yaşayacaksınız. Yerde yatan, sınırları aşmaya teşne ve dünyanın yükünü taşıyan sizin bedeninizdir çünkü. Bakışın sizi de yere serebileceğini hissedersiniz.
Perdenin ardı
Bakış yaralar. Keskin bakışlar, keskin nişancılar gibi en mahrem yerimizden, can evimizden yaralar bizi ve öldürebilir de. O yüzden örtülerin altında kurarız evimizi ve can evimizi, bakışlardan korunmak için. Pencereler, dünyaya açılan gözlerdir. Gözlere gündüzleri tül, geceleriyse kalın perdeler iner; mahremin korunaklı ortamında hayatlar kımıl kımıl devinirken sokağın yabancı gözleri içeri sızmasın diye. Tüller, mahremi ve mahremin gözünü görünmez kılacaktır. Kalın perdelerse kördür; kendi üzerlerine kapanmışlar; ne görür ne de görünürler. Perdeler, kem gözleri perdeler ve perdelerin altında hayatlar vardır.
Sevinç Altan, “Perde” sergisinde gündelik hayatın sıradan nesnelerini yeniden üretirken, perdeler bir duyumlar kitlesine dönüşmüşler. Deleuze ve Guattari, “sanat saklar ve dünya üzerinde kendini saklayan tek şeydir” diye yazmışlardır, tabi ki duyumlardır sakladıkları. Ve bir sanat yapıtı olarak perdeler sadece duyumları saklamaz, yaşamı da saklar. Çünkü savaş zamanı hayatta kalabiliyorsak, perdelerdendir; kötünün bakışı, gez-göz-arpacıktır artık; bakar, yaralar ve öldürür. Keskin nişancının delici bakışından, mermilerinden korunmak için sokaklara gerilen örtüler, çarşaflar, battaniyeler, yatak örtüleri, perdeler hayatın neşesine öykünerek çiçeklerle donatılmıştır. Her örtü, katmanlı hayatın bir arayüzeyi gibi ve örtülerin altında yaşam örüntüleri. Delik deşik edilen hayatların arayüzeyleri olarak perdeler, savaşlardan kalma izler taşır. Kem bakışların açtığı deliklerle delik deşik olmuş çiçek desenli perdelerin altındaki, en derindeki akış, yani yaşam yara almadan deli ve neşeli akışını ve direnişini sürdürür oysa.
Umudu ve yaşamı yaralardan tanırız
Ten de bir perdedir ve tende açılan yaralar, yeryüzünün ezilenlerini birbirine bağlar. Ve hayatta kalanlar yaralarından tanılayacaklardır birbirlerini. Fransız Devrimi sırasında örgütlenen terzi kalfaları kimlik kartı olarak birbirlerine yaralarını göstermişlerdi, iğnelerle delik deşik olmuş parmak uçlarını. Yaralananları, yaraları birbirine bağlar. Ve terziler, yaralarını birbirine ekleyerek yaşamın coşkusundan direniş dikerler kendilerine. Ve Sevinç Altan da yaralı perdeler diken bir terzidir. Umudu ve yaşamı, yaralardan tanırız. Altan’ın tül perdelerin hafifliğinde yarattığı kelebek lekeleri. Kelebek de yaralarından doğmuştur: Yumurta, tırtıl, pupa ve kelebek. Her form değiştirme bir yaralanmadır ve kelebek, yeniden doğar yarasından. Kanatlar, uçmaya yarayan yaralardır. Katırlar da uçabilir. Yeter ki kanatlansınlar. Özgürlük, yaraların kanat çırpışıyla gelecek. Kasırga dediğimiz, bir kelebeğin kanat çırpması değil mi?
Not: Sevinç Altan’ın ‘Perde’ sergisini, 10 Ocak 2017’ye kadar Faik Paşa Yokuşu, No.5, Çukurcuma, Beyoğlu adresindeki binada izleyebilirsiniz.
3 Aralık 2016 Cumartesi
BUZLU CAM BİZİ ÇAĞIRIYOR
RAHMİ ÖĞDÜL
02.12.2016
Nesnelere buzlu camın arkasından bakmışsınızdır mutlaka. Ne görmüştünüz? Sınırları bulanıklaşan ve uzamın içinde titreşerek çoğalan nesneler. Çıplak bakış mı yoksa buzlu cam mı? Hangisi bize gerçeği gösteriyor? Çıplak gözle göremediklerimiz o kadar çok ki. Göz merkezli bir kültürde göremediklerimiz kültüre dahil değildir. Varsa yoksa çıplak gözle görebildiğimiz, birbirinden ayrı duran, nitelikleri ve konturlarıyla kimliklerini tespit edebildiğimiz, tanıyıp adlandırdığımız ve sınıflandırdığımız nesneler. Sınırları bulanıklaşan nesnelerin uzay içinde titreşerek yayıldıkları ve başka nesnelerle ilişki kurdukları gerçeğini çıplak göz saklarken, görmenin önünde bir engel olarak düşündüğümüz buzlu cam titreşen nesneleri görünür kılabiliyor.
Albert Einstein, 1948 tarihli ‘Atom Fiziği’ başlıklı filmde madde ve enerji hakkında söyledikleri nesnelere bakışımızdaki kırılmayı temsil ediyordu: “Kütle ve enerji, aynı şeyin farklı dışavurumlarından başka bir şey değildir.” Nesneler sadece kendilerini kütle olarak dışa vurmuyorlar, yoğunlaşmış enerji paketleri olarak titreşimler halinde de yayılıyorlar uzamda. Bedenler de öyle. Bedenleri konturlarının içine kapatıp cüsseleri kadar yer kaplamalarına çalışsalar da bedenler enerjiye dönüştüklerinde, kaos kuramının meşhur kanat çırpan kelebek örneğindeki gibi, dünyanın öbür ucunda bir kasırgaya yol açabiliyorlar.
Einstein da bize hak veriyor
Ne tuhaf, kendimizi bir kütle olarak tanımlamak hoşumuza gidiyor ama bu kütlenin formunu yitirerek enerjiye dönüşebileceğini ve yeryüzünü boydan boya geçerek başka bedenlerle titreşime geçebileceğini düşünemiyoruz bile. Einstein da bize hak veriyor: “Vasat akıl için oldukça yabancı bir kavram.” Formumuz bozuluyor çünkü. Aynanın ya da fotoğraf makinelerinin karşısında takındığımız pozlarla yaşamın içinde de var olabileceğimizi sanıyoruz. Ama yaşamın içinde hareket ettikçe formdan forma geçtiğimizi bize dışarıdan bakanlar görebiliyor ancak. O halde çıplak bakış, hem nesnelere hem de kendi bedenimize dair yanlış bilgiler içerebiliyor.
Kütle yerçekimine yenik düşerken enerji, bir akış olarak yeryüzünü ve evreni boydan boya katedebilir. Yerçekimi, siyasal iktidarın da en sevdiği çekimdir. “Milli ve yerli” nitelemesiyle ulusal sınırlar içine kapatılmak istenen bedenler, toplumsal yasalarla pekiştirilmiş yerçekimi yasasına boyun eğdirileceklerdir. Yerçekiminden kurtulmaya çalışan Sovyet Konstrüktivistlerin biçimleri de, iktidarın toplumsal yerçekimine yenik düşmüş ve Stalin tarafından tekrar yere çivilenmişlerdi. Tatlin’in uçan bisikleti, Rodchenko’nun havalanan figürlerden oluşan kolajları, sabitliği temsil eden ev yaşamına saldıran Mayakovski’nin şiirleri ve yerden kurtulup, adeta havalanan Konstrüktivist mimari. Sitüasyonistleri, özellikle de Constant’ın projesini anmadan geçmeyelim; psiko-coğrafyanın ütopist bir kent projesi olan Yeni Babil’in mimarisinin de yerle ilişkisi kesilmiştir.
Çıplak göz yalıtıyor
Bir zamanlar “eksik olan halkı” çağıran ya da icat etmeye çalışan sanat şimdi yerini, yerçekiminin değerlerine, mevcut olana, tüm önyargıları, kara töreleriyle geçmişin karanlık örtüsünü günümüze taşıyan, “milli ve yerli” mevcut halka yönelik sanat anlayışına bırakmak üzere. Yeter ki sergimize insanlar gelsin ve hoşça vakit geçirsinler diye sergi alanını lunaparkın ya da mahalle aralarındaki oyun parklarının bildik nesneleriyle, klişelerle doldurmayı bile ciddi ciddi düşünebiliyorlar. Geleceğe dair umutlar tükenince giderek daha fazla gömülüyoruz yerin içine ve mevcut şeyler düzenine.
Çünkü çıplak gözle bakıyoruz, çıplak göz yalıtıyor. Titreşen bedenleriyle “henüz eksik olan halk” buzlu camın ardında bizi bekliyor; titreşen ve birbirine dokunarak, yeni karşılaşmalar, buluşmalarla yeni olanı ortaya çıkaracak kudretli bir halk. Sanat da buzlu camdır. Deleuze, Paul Klee’ye atıfta bulunarak, “Sanat, henüz eksik bir halkı bekleyen, çağıran şeydir” diye yazdığında (www.korotonomedya.net) iktidar tarafından önyargılar ve klişelerle kirletilmiş çıplak bakışa değil, sanatın gösterdiklerine güvenmemizi istiyordu. Çıplak bakışın yalıtıp ayrıştırdığını sanat ilişkilendiriyor, buzlu cam gibi. Henüz eksik olan halk buzlu camın ardında; bizi çağırıyor.
25 Kasım 2016 Cuma
BİLDİK TOPRAKLAR: TECAVÜZ, MÜSTEHCEN VE SANAT
![]() |
| ARTİST 2016 / "UMULMADIK TOPRAKLAR" / "SİZİ ÇOK FORMSUZ GÖRDÜM!" |
RAHMİ ÖĞDÜL
25.11.2016
“Tecavüzcüyle evlenir misiniz?” diye sorsam, hep bir ağızdan “hayır!” diyeceksiniz, biliyorum. Peki, tecavüzcüyle zaten evli olduğunuzu söylesem? Kızmayın hemen, birlikte düşünmeye başladığımızda bana hak vereceksiniz, vermeseniz de en azından kafanızı karıştırmakla yetineceğim.
Doğaya ve bedenlerine durmadan mega projelerle tecavüz edildiği bir dünyada insan doğası ve bedeni bu tecavüzden kaçabilir mi? Eril iktidarın evcilleştirme çiftliğinde doğduk ve doğar doğmaz doğal kudretimizi kısıtlayan bir form içine hapsedildik; toplumsal cinsiyete, ulusal, dinsel, etnik kimliklere özgü kalıpların içine yerleştirildiğimiz an bedenimizin doğal kudretinin, tıpkı sahildeki dalgalar gibi kudretine bağlı olarak değişen sınırlarına tecavüz edilmiş oldu zaten. Sonra evcilleştirme sürecinde tecavüze devam edildi ve tecavüze cevaz vermenin inceltilmiş yollarını öğrendik. Tecavüz ve cevaz, her ikisi de aynı kökten geliyor: Arapça “cwz” kökünden. ‘Tecavüz’: geçme, haddini ya da ölçüsünü aşma; ‘cevaz’: geçme, geçiş belgesi, onay. Sınırları belirleyen, geçiş hakkını da düzenliyor. Eril iktidar, bizi biçime sokarak sınırlarımızı belirleyen ve ardından da bu sınırları istediği gibi geçme hakkını elde edendir.
Sizin payınıza düşen nedir?
Bedenlerimizin tapusu eril iktidarın elinde çünkü. Arazisinin sınırlarını istediği gibi düzenleyebileceği gibi, direnseniz de koyduğu sınırları geçecek ve size tecavüz edebilecektir. Ya da geçişleri yasal olarak düzenleyerek size bu kez yasal olarak tecavüz edecektir. Ne fark eder ki? Yasaları, yani ‘nomos’u yapan odur çünkü. Yunanca ‘nomos’, insan yapımı bir mekân inşasında sınırların çizilmesiyle, yani mülkiyetle ilgilidir. Ve ‘nomos’un Arapçası ‘namus’, eril mülkiyetin arazisine dönüştürülmüş kadın bedenine uygulandığında, mülkiyet meselesi namus meselesine dönüşecektir. Sınırı koyan erkektir; biçimsiz olanı biçime sokan. Felsefeyi yapanlar da erkeklerdi ve Anaksagoras maddeyi etkin ve edilgin olarak ikiye ayırdığında, etkin maddeye akıl anlamına gelen ‘Nous’ adını vermişti. ‘Nous’ edilgin olanı biçimlendiren daha ince bir maddedir, yani erkek. Bu düalist yaklaşımlar yakamızı hiç bırakmadı, erkeğin evcilleştirme alanında erkek sınırı çizen ve biçimlendirendir. Ve kadın, erkeğin sınırlarını tanımladığı ve sınırlarına istediği gibi girebildiği bir arazi. Sadece kadın mı? Doğa, hayvanlar, doğası ve ürünleriyle birlikte insan bedeni, çocuklar ve aklınıza gelebilecek her şey ve tabii ki bir beden olarak sanat da bu tecavüzden payına düşeni alacaktır.
Kadın bedeninin temsiline bile dayanamıyorlar
Bir tecavüz haberi: “Ordu’da kadın heykellerine saldırdılar.” Kadın bedenini temsil eden heykel tecavüze uğramış ve başı gövdesinden ayrılmış. Bırakın kadın bedenini, temsiline bile dayanamıyorlar. Başka bir haber: “Sansüre tepki gösteren sanatçı sergiden çekildi.” Bu yıl çok küratörlü bir yapıya dönüşen ve “Umulmadık Topraklar” genel başlığı altında bu çoklu yapıyı bir araya getiren Artist 2016 Sanat Fuarı’ndaki küratörlüğünü yaptığım “Sizi çok formsuz gördüm!” sergisinde yer alan Özgür Korkmazgil’in dört parçadan oluşan işinin bir parçası, müstehcenlik suçlamasıyla sansüre uğradı. Müstehcen sınırla ilgili bir kavramdır, iktidarın koyduğu sınırla, yani ‘nomos’la. Bir kadın bedeninin müstehcen olup olmaması, tamamen bu sınırların aşılıp aşılmamasıyla ilgilidir. Kadın bedenini haritalandıran giysinin sınır çizgileri, eril iktidarca belirlenmiş mülkiyet sınırlarını, ‘nomos’u ihlal ettiğinde müstehcenlik giriyor devreye. Ve bu ‘nomos/namus’, kadın bedeninin temsillerine de uygulanacak ve sanatçının işi müstehcen diye suçlanacaktır. Yine öyle oldu. Kadını parçalara ayırarak tüketen eril bakışı ve anlayışı eleştiren Korkmazgil’in işi, mahalle baskısına yenik düşen TÜYAP Sanat Fuarı yetkililerince sergiden kaldırılmak ya da +18 ibaresiyle kapatılmak istenmiştir. Sanatın ve sanatçının tek bir sınırı vardır oysa: Durmadan kaçan ufuk çizgisi. Sanatçı, ufuk çizgisine doğru yönelerek serüvene atılandır. Ama sanata yapılan bu müdahaleyle hem sanat ve sanat kurumu hem de kadın imgesi bir kez daha ‘nomos’un sınırlarına yenik düşmüş ve tecavüze uğramıştır. Dedim ya, tecavüzcüyle evlenmişsiniz!
20 Kasım 2016 Pazar
SESSİZLİĞE KARŞI SESSİZLİK: KONTRA SESSİZLİK
RAHMİ ÖĞDÜL
18.11.2016
Mültecilerin anısına sessiz sedasız bir sergi açıldı geçen hafta; tıpkı yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda bırakılmış insanların göç yollarında sessiz sedasız canlarını yitirmeleri gibi. Ne açılış vardı ne de sergilenen işin bir mekânı: “Akdeniz’de Herhangi Bir Yerde.” Ölülerinin şimdi nerede olduklarını bilmiyoruz; onların anısına gerçekleştirilen sualtı yerleştirmesinin yerini de. Elimizde sadece videosu var. Mültecilerin çığlıklarına kulaklarını tıkayan dünyanın sessizliğine, kontra sessizlikle yanıt veriyor bu video. Kontra sessizlik, sessizlikle aynı şey değildir. Sessizliğe karşı sessizlik, kulak zarlarını parçalayan bir sessizlik. Nefes alış verişlerin duyulduğu videonun sessizliği, yaşama tutunma çabasının çığlığıdır, yaşamın isyanı. Var olan sessizlikse ölü taklidi yapanların sessizliğidir, korkudan nefeslerini tutup ölüme yatanların. Kontra sessizlikte nefes alış verişler, zamanı hızlandırıp yavaşlatarak sessizliği bir patlama eşiğine doğru sürükler. Bir şeyler olacaktır; zaman, yeni şeylere gebe. Ve her soluk, şiddetli bir darbe olarak iniyor ölü taklidi yapanların durmuş kalbine.
Bu video bir kalp masajı
Bu video, yaşanan trajedi karşısında susarak ölü taklidi yapanları hayata döndürme çabasıdır, bir kalp masajı. Su içinde canlarını yitirenlerin son nefeslerini temsil eden cam baloncuklara, soluk alma sesi eşlik ediyor, derinden. Ölü taklidi yapanlara, nefesini tutanlara unuttukları bir eylem olan soluk almayı hatırlatıyor, öğretiyor, yaşama tutunmanın direngen tavrını. Evrenin rüzgârı geçiyor içimizden, tüylerimiz ürperiyor. Yaşam üzerine bir meditasyon. Ölümün yüceltildiği bir dönemde yaşamın soluğunu, özgürlüğün kanatlarını duyumsatıyor bizlere.
Bu video, yaşanan trajedi karşısında susarak ölü taklidi yapanları hayata döndürme çabasıdır, bir kalp masajı. Su içinde canlarını yitirenlerin son nefeslerini temsil eden cam baloncuklara, soluk alma sesi eşlik ediyor, derinden. Ölü taklidi yapanlara, nefesini tutanlara unuttukları bir eylem olan soluk almayı hatırlatıyor, öğretiyor, yaşama tutunmanın direngen tavrını. Evrenin rüzgârı geçiyor içimizden, tüylerimiz ürperiyor. Yaşam üzerine bir meditasyon. Ölümün yüceltildiği bir dönemde yaşamın soluğunu, özgürlüğün kanatlarını duyumsatıyor bizlere.
Mülteciler adlarını ve kimliklerini veren kentlerini, ‘polis’lerini yitirmekle kalmadılar, taşlara kimliklerinin yazıldığı mezarlıkları, ‘nekropolis’leri de yok şimdi, kimliksiz ve yersiz yurtsuz. Sualtı Sanat Çalışmaları (UWAW) kolektifinin ürettiği “Akdeniz’de Bir Yerde” adını taşıyan yerleştirme, denizde canlarını yitirenlerin anısını yaşatıyor. Denizin dibindeki çayırların arasına iplerle bağlanmış cam balonlar ya da ağızlarından çıkan son nefesleri. Cam balonlar, dip akıntılarıyla birlikte salınırken mültecilerin tutunmaya çalıştıkları yaşamdır vurgulanan. Bu yerleştirme ve videosu, ölümü yücelten bir ölüm kültünü değil aksine, her şeye rağmen yaşama tutunmaya çalışanların suda asılı kalmış yaşam sevinçlerini geçiriyor bize. Fonda soluk alma sesleri. Mültecilerin trajedisini, medyadan devşirdikleri hazır ölü imgelerle istismar eden üretimlerden farklı; videoyu izlerken kadim yaşama sanatına, nefese, evrenin soluğuna odaklanarak yitirdiğimiz biyosfere, yaşam küresine yeniden yerleşiyoruz.
Hayata baktığımız yer
İngiliz şair William Blake “bir kum tanesinde bir dünya görmek”ten ve “sınırsızlığı avucun içinde tutmak” tan söz ediyordu. Biz de hava baloncuklarının içinde yaşamın yeşerdiği bir dünya görüyor ve evrenin sınırsızlığını bir solukta içimize çekiyoruz. Hava kabarcıkları, pamuk ipliğiyle yaşama bağlananların, yaşamın akıntılarıyla salınan yaşam sevinçleridir; ve soluduğumuz sürece umudun, uçan balonlar gibi hep yukarı yükselmeye teşne hava kabarcıklarında saklı olduğunu biliyoruz.
İngiliz şair William Blake “bir kum tanesinde bir dünya görmek”ten ve “sınırsızlığı avucun içinde tutmak” tan söz ediyordu. Biz de hava baloncuklarının içinde yaşamın yeşerdiği bir dünya görüyor ve evrenin sınırsızlığını bir solukta içimize çekiyoruz. Hava kabarcıkları, pamuk ipliğiyle yaşama bağlananların, yaşamın akıntılarıyla salınan yaşam sevinçleridir; ve soluduğumuz sürece umudun, uçan balonlar gibi hep yukarı yükselmeye teşne hava kabarcıklarında saklı olduğunu biliyoruz.
Hava baloncuklarının içinden baktık hayata, bakıyoruz. Her insan, yaşadığı sürece bir hava kabarcığıdır çünkü; her kabarcık bir yaşam alanı. Bir düşünsenize yan yana geldiğimizi; hava kabarcıklarımızı birleştirdiğimizi ve engin bir hava sahasında düşüncelerimizin ve bedenlerimizin kanatlandığını. Oysa şimdi yaşam kürelerimiz, hava kabarcıklarımız birer birer patlatılıyor. Canlarımız, yuvalarımız, kentlerimiz, kurumlarımız, yaşam alanlarımız yok edilirken, ölü taklidi yapanların hala canlı olduklarından nasıl emin olabiliriz ki? Ama yaşam derinlerde, giderek hızlanan soluk alışlarla yeni bir olay hazırlıyor bizim için. Nefes alıp vermek bir olaydır. Dirilmeye ve ayağa kalkmaya hazır mısınız?
Not: Alp Çağpar, Bengiz Özdereli, İnci İyibaş, Nezir İçgören ve Saner Gülsöken’den oluşan UWAW’ın gerçekleştirdiği sualtı yerleştirmesinin videosuna, www.uwawworld.com sitesinden erişebilirsiniz.
11 Kasım 2016 Cuma
SOYTARICA BİR ŞEY YAPALIM, KAFA ATALIM
RAHMİ ÖĞDÜL
11.11.2016
Boğazımızda düğümlenmiş kalmış, çıkaramıyoruz. Kan ter içinde uyanıyoruz derin kâbuslardan ve kekelemeye başlıyoruz. İçinde yaşadığımız, ama bir türlü kendimize bile itiraf edemediğimiz karmaşadan, anlamsızlığın derin çukurundan bizi yüzeyin ferahlığına taşıyacak sözcük, bir türlü çıkamıyor ağzımızdan. Bir şeyler yapmalı. En iyisi kitaba başvurmalı, kekemeliğimizi çözecek bir çare buluruz belki: Grotesk Yerginin Tarihi (1894). G. Schneegans, “soytarıca, bürleks ve grotesk” olarak üç tür komikten söz ediyor. “Soytarıca komik” için verdiği örnek, bir türlü ifade edemediğimiz ve kekeleyip durduğumuz trajik durumumuza komik bir çözüm olabilir.
İtalyan ‘commedia dell’arte’den bir sahne aktarıyor yazar: “Kekemenin biri Arlekino ile konuşmaktadır, zor bir kelimeyi bir türlü telaffuz edemez; büyük bir çaba sarf eder, nefesi kesilir, kelime boğazına takılır kalır, terler, ağzını dahi kapatamaz, titrer, tıkanır. Yüzü şişer, gözleri pörtler; sanki doğum sancıları, kasılmaları çekmektedir. Sonunda beklemekten sıkılan Arlekino sürpriz bir hareketle kekemeyi derdinden kurtarır; ona doğru hızla koşup karnına bir kafa atar. Zor bir kelime sonunda doğmuştur” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, çev. Çiçek Öztek, Ayrıntı).
Birbirimizi doğurtmaktan başka çaremiz var mı? Bir söyleyebilsek o zor sözcüğü, ağzımızdan bir çıkarabilsek, inanın hep birlikte kurtulacağız. Bizimkisi zor gebelik; çocuğumuzu, kendi sözümüzü doğuramazsak, doğmamış sözümüzle birlikte bizi de kaybedecekler hiçliğin karanlığında. Söylersek hem sözümüz kurtulacak hem bedenimiz, ferahlayacağız. Marx’ın ‘Gotha Programının Eleştirisi’nin sonuna eklediği o meşhur cümle geliyor aklıma: “Dixi et salvavi animam meam”, “söyledim ve ruhumu kurtardım.” Söyleyemediklerimizin altında sadece ruhumuz ezilmiyor, bedenimiz de. Ezildikçe değersizleşiyor, değersizleştikçe hiçleşiyoruz ve hiçleşenler için bir tek çözümsüzlük kalıyor geriye: var olabilmek için varlıklarını iktidara armağan etmek. Birbirimizin karnına kafa atarak, dokunarak doğurtalım, doğuralım şu zor sözcüğü ve anlamsızlığın, hiçliğin dipsiz kuyusundan çıkalım; yüzeyin yataylığında sözcüklerimizle örelim direnişi. Sadece sözcük değil, biz de doğacağız, unutmayalım. Hiçlikten varoluşa, kaostan kozmosa doğru bir yolculuk olacak bizimkisi, bir doğum yolculuğu.
Sözü doğurtmak için karna kafa atmak, bir diyaloğu başlatmaktır. Karnımıza kafa atan, bizim sözümüze muhtaç; onun karnına kafa attığımızda biz de ağzından çıkaracağı sözcüğe. Sözcüklerimiz birbirini dölleyecek. Evet, kekeleyelim, hatta daha fazla kekeleyelim ve daha fazla kafa atalım birbirimize. Eril, despotik dilin dengesini bozmak gerek. Kekelemek, dili çatallandırarak dengesini bozmaktır. İktidar zihinlerde ve mekânda despotik bir düzen ve denge yaratacağını, dolayısıyla dili de değişmez öğeler ve ilişkilerle sabitleyebileceğini sanıyor. Kekeleyelim, bozalım dengesini ve yeni kavramlar doğuralım.
Ne zaman kekeleriz? Bildik düşünce kalıplarının ve bu kalıplarda kullanılan sözcüklerin, gramer kurallarının artık işe yaramadığı durumlarda. Kalıpların ifade ettiği gerçeklik ile yaşadığınız gerçeklik arasındaki derin uçurumu, dilin yetersizliğini duyumsadığınızda, diliniz tökezlemeye başlar ve dil anlamsıza doğru kayarken düşe kalka yeniden dengesini, anlamı kekeleyerek bulacak. Yürürken sürekli dengenizin bozulması ve yeniden denge kurmak için çabalamanız gibi, konuşurken yaşamın denge ile dengesizlik arasındaki geçişlerini düşünce ve dile yansıttığınız durumdur kekelemek. Kapalı ve korunaklı bir yerden çıkıp yaşama katıldığınızda, yaşamın akışkan kuvvetlerine rağmen anlam devşirmeye çalıştığınızda, kekelemek kaçınılmazdır. İktidarın kendi konumunu meşrulaştırmak için dilde kurduğu dengeli yapıyı, temellerine dek sarsmak ve yıkmaktır ve yıkarken tüm değişkenleriyle birlikte yeni bir dil icat etmek. Evet, kekeliyoruz ve kekelemek yaratıcı bir edimdir, yeni doğumlara gebe. Kralın soytarısı olmak yerine birbirimizin soytarısı olalım, ne dersiniz? Karınlarımıza kafa atarak doğurtalım sözümüzü; söyleyelim ve hem sözümüzü hem de bedenlerimizi kurtaralım.
5 Kasım 2016 Cumartesi
YÜREKLERİN VURUŞU ÖLÇÜYE SIĞAR MI?
RAHMİ ÖĞDÜL
04.11.2016
Sınırların, ölçünün ve yasanın alanındayız. Sınırları aştığımızda ölçüyü ve yasayı ihlal etmekle kalmıyor, kalıbımızı, dolayısıyla kimliğimizi de yitirebiliyoruz. Ama unutmayın, bizi sınırların içine kapatıp, tek bir yer ve işleve sahip kimlikli formlara dönüştürmedikçe egemenlerin içi rahat etmez. İstemezler sınırımızı, haddimizi aşmamızı, formumuzu yitiriyoruz çünkü ve ortalıkta tanımadıkları, adlandıramadıkları, sınıflandıramadıkları tuhaf oluşlar dolaşmaya başlayınca birden kaygılanmaya başlıyor, huzurları kaçıyor, huysuzlaşıyorlar. Aristoteles’in ‘Politika’ kitabında bahsettiği ve her türlü sınıflandırmadan kaçan, çok işlevli “Delphoi bıçağı” gibi tedirgin edicidir kalıplarını parçalayanlar.
04.11.2016
Sınırların, ölçünün ve yasanın alanındayız. Sınırları aştığımızda ölçüyü ve yasayı ihlal etmekle kalmıyor, kalıbımızı, dolayısıyla kimliğimizi de yitirebiliyoruz. Ama unutmayın, bizi sınırların içine kapatıp, tek bir yer ve işleve sahip kimlikli formlara dönüştürmedikçe egemenlerin içi rahat etmez. İstemezler sınırımızı, haddimizi aşmamızı, formumuzu yitiriyoruz çünkü ve ortalıkta tanımadıkları, adlandıramadıkları, sınıflandıramadıkları tuhaf oluşlar dolaşmaya başlayınca birden kaygılanmaya başlıyor, huzurları kaçıyor, huysuzlaşıyorlar. Aristoteles’in ‘Politika’ kitabında bahsettiği ve her türlü sınıflandırmadan kaçan, çok işlevli “Delphoi bıçağı” gibi tedirgin edicidir kalıplarını parçalayanlar.
Buduyorlar bizi
O yüzden de sınırlarını aşıp olmadık şeylerle bağlantı kurmasınlar, çaktırmadan form değiştirmesinler diye budadıkça buduyorlar bizi. Yeryüzünün ayrıksı şeylerine bağlandığımız zihinsel ve bedensel uzantılarımız budandıkça güdükleşiyoruz. Bahçelerinde yetiştirmek istedikleri tam da böyle güdük bir nesildir. Ve budanmış, şekle sokulmuş bu güdük gövdeleri tepe tepe kullanabilirsiniz, nerede ve nasıl kullanacağınız artık size kalmış. İster savaşa sürün, ister tarlaya, ister fabrikaya; isterseniz şirketlerinizin masalarına oturtun; ister mavi yaka giydirin, ister beyaz yaka. Gıkları çıkmayacaktır; üstelik komutlarınızı kutsal bir kelammış gibi huşu içinde yerine getirecekler. Tükenecekler diye de üzülmeyin, ev içi imalathanelerde kadınlar yenilerini üretecek. Biyo-iktidarın üretim süreçlerini kontrol ederek yetiştireceği bu golem sürüleri, sürüler halinde sokaklarda dolaşarak üretim hatalarını, kaçakları, ölçüyü kaçıranları, sınırlarını aşanları, şeklini bozanları derhal imha edecekler. Biz ideallerimizin peşinden koşarken, distopya gerçekleşmiş ve faşizmin karabasanı yaşamı karartmış bile. Var olmayan, idealize edilmiş bir şimdinin içinde, yaşadığımızı sanırken gelecek, tekdüze ritimlerle uygun adım yürütülen güdük varlıklarca biçimlendiriliyor.
Korkmayın hemen. Kararan yüzeydeki yaşantılarımız, ama yüzeyin altında çarpan vuruşlar, yaşamın karartılamayacağının teminatı. Şairin dediği gibi: “Kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.” Faşizmin tekdüze ritmini bozacak olan yaşamın yürek atışlarıdır. Ve yürek atışlarının nasıl da yüzeyi zangır zangır titrettiğini de biliyoruz. İstediğiniz kadar üretimi kontrol etmeye, hatasız güdük nesilller üretmeye çalışın, yürek vuruşlarının ritmini, despotik tonun ritmine uyduramazsınız. Mutlaka üretim bandından kaçanlar, Oscar’lar çıkacak, yüreklerinin tekil vuruşlarıyla, golemleri uygun adım yürüttüğünüz tekdüze ritimlerinizi bozacaklar.
Ve çökecekler
Günter Grass’ın aynı adlı romanından sinemaya aktarılmış ‘Teneke Trampet’in büyümeyi, üretim sürecine katılmayı reddetmiş kahramanı Oscar, çok sevdiği teneke trampetiyle golemlerin, Almanya’daki Faşist sürülerin tekdüze ritimlerle uygun adım yürütüldükleri resmigeçiti dağıtmıştır. Zorlama düzenin despotik ritimleri, yaşamın kaotik, bozuk ritimlerine ayak uyduramaz. Yaşam, sürekli dengeleri bozarak ilerleyen bir yürüyüştür çünkü, dengemizin bozulduğu ve yeniden denge kurmak zorunda kaldığımız. Yürürken, yaşamın kuvvetlerine maruz kalan bedeniniz, denge yitimine karşı dengeyle yanıt vererek yol alır uzamda. Attığımız her adım dengemizin bozulmasına yol açar ve bir sonraki adımda yeniden toparlanıp dengemizi kurmak için çabalarız. Rastlantısal tökezlemeleri de hesaba kattığınız da yürüyüş, denge ile dengesizliğin bitimsiz dansıdır, tıpkı yaşam gibi. Yürümek, yaşamın kaotik kuvvetleriyle dans edebilmektir. Ve golem sürülerini istedikleri kadar dengede tutmak için despotik adımlarla yürütsünler, yaşam vuruşlarıyla bozacak dengelerini. Ve çökecekler.
Şimdi yürek olup atmanın zamanı. Yüreklerin vuruşu ölçüye sığmaz. Donmuş bir göl yüzeyi, dipten gelen dalgaların kudretine dayanabilir mi hiç? Buzdan kalıplar da dayanamaz yüreklerin kudretine. Ne diyor Ezra Pound? “Köle, birinin gelip onu özgürleştirmesini bekleyendir.” Boşuna beklemeyin, kimse gelmeyecek. Çıkaralım yüreklerimizi, trampetlerimizi, özgürlüğün vuruşlarıyla çınlasın mekânlar!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












