20 Kasım 2016 Pazar

SESSİZLİĞE KARŞI SESSİZLİK: KONTRA SESSİZLİK


RAHMİ ÖĞDÜL
18.11.2016

Mültecilerin anısına sessiz sedasız bir sergi açıldı geçen hafta; tıpkı yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda bırakılmış insanların göç yollarında sessiz sedasız canlarını yitirmeleri gibi. Ne açılış vardı ne de sergilenen işin bir mekânı: “Akdeniz’de Herhangi Bir Yerde.” Ölülerinin şimdi nerede olduklarını bilmiyoruz; onların anısına gerçekleştirilen sualtı yerleştirmesinin yerini de. Elimizde sadece videosu var. Mültecilerin çığlıklarına kulaklarını tıkayan dünyanın sessizliğine, kontra sessizlikle yanıt veriyor bu video. Kontra sessizlik, sessizlikle aynı şey değildir. Sessizliğe karşı sessizlik, kulak zarlarını parçalayan bir sessizlik. Nefes alış verişlerin duyulduğu videonun sessizliği, yaşama tutunma çabasının çığlığıdır, yaşamın isyanı. Var olan sessizlikse ölü taklidi yapanların sessizliğidir, korkudan nefeslerini tutup ölüme yatanların. Kontra sessizlikte nefes alış verişler, zamanı hızlandırıp yavaşlatarak sessizliği bir patlama eşiğine doğru sürükler. Bir şeyler olacaktır; zaman, yeni şeylere gebe. Ve her soluk, şiddetli bir darbe olarak iniyor ölü taklidi yapanların durmuş kalbine.

Bu video bir kalp masajı
Bu video, yaşanan trajedi karşısında susarak ölü taklidi yapanları hayata döndürme çabasıdır, bir kalp masajı. Su içinde canlarını yitirenlerin son nefeslerini temsil eden cam baloncuklara, soluk alma sesi eşlik ediyor, derinden. Ölü taklidi yapanlara, nefesini tutanlara unuttukları bir eylem olan soluk almayı hatırlatıyor, öğretiyor, yaşama tutunmanın direngen tavrını. Evrenin rüzgârı geçiyor içimizden, tüylerimiz ürperiyor. Yaşam üzerine bir meditasyon. Ölümün yüceltildiği bir dönemde yaşamın soluğunu, özgürlüğün kanatlarını duyumsatıyor bizlere.

Mülteciler adlarını ve kimliklerini veren kentlerini, ‘polis’lerini yitirmekle kalmadılar, taşlara kimliklerinin yazıldığı mezarlıkları, ‘nekropolis’leri de yok şimdi, kimliksiz ve yersiz yurtsuz. Sualtı Sanat Çalışmaları (UWAW) kolektifinin ürettiği “Akdeniz’de Bir Yerde” adını taşıyan yerleştirme, denizde canlarını yitirenlerin anısını yaşatıyor. Denizin dibindeki çayırların arasına iplerle bağlanmış cam balonlar ya da ağızlarından çıkan son nefesleri. Cam balonlar, dip akıntılarıyla birlikte salınırken mültecilerin tutunmaya çalıştıkları yaşamdır vurgulanan. Bu yerleştirme ve videosu, ölümü yücelten bir ölüm kültünü değil aksine, her şeye rağmen yaşama tutunmaya çalışanların suda asılı kalmış yaşam sevinçlerini geçiriyor bize. Fonda soluk alma sesleri. Mültecilerin trajedisini, medyadan devşirdikleri hazır ölü imgelerle istismar eden üretimlerden farklı; videoyu izlerken kadim yaşama sanatına, nefese, evrenin soluğuna odaklanarak yitirdiğimiz biyosfere, yaşam küresine yeniden yerleşiyoruz.

Hayata baktığımız yer
İngiliz şair William Blake “bir kum tanesinde bir dünya görmek”ten ve “sınırsızlığı avucun içinde tutmak” tan söz ediyordu. Biz de hava baloncuklarının içinde yaşamın yeşerdiği bir dünya görüyor ve evrenin sınırsızlığını bir solukta içimize çekiyoruz. Hava kabarcıkları, pamuk ipliğiyle yaşama bağlananların, yaşamın akıntılarıyla salınan yaşam sevinçleridir; ve soluduğumuz sürece umudun, uçan balonlar gibi hep yukarı yükselmeye teşne hava kabarcıklarında saklı olduğunu biliyoruz.

Hava baloncuklarının içinden baktık hayata, bakıyoruz. Her insan, yaşadığı sürece bir hava kabarcığıdır çünkü; her kabarcık bir yaşam alanı. Bir düşünsenize yan yana geldiğimizi; hava kabarcıklarımızı birleştirdiğimizi ve engin bir hava sahasında düşüncelerimizin ve bedenlerimizin kanatlandığını. Oysa şimdi yaşam kürelerimiz, hava kabarcıklarımız birer birer patlatılıyor. Canlarımız, yuvalarımız, kentlerimiz, kurumlarımız, yaşam alanlarımız yok edilirken, ölü taklidi yapanların hala canlı olduklarından nasıl emin olabiliriz ki? Ama yaşam derinlerde, giderek hızlanan soluk alışlarla yeni bir olay hazırlıyor bizim için. Nefes alıp vermek bir olaydır. Dirilmeye ve ayağa kalkmaya hazır mısınız?

Not: Alp Çağpar, Bengiz Özdereli, İnci İyibaş, Nezir İçgören ve Saner Gülsöken’den oluşan UWAW’ın gerçekleştirdiği sualtı yerleştirmesinin videosuna, www.uwawworld.com sitesinden erişebilirsiniz.

11 Kasım 2016 Cuma

SOYTARICA BİR ŞEY YAPALIM, KAFA ATALIM

RAHMİ ÖĞDÜL
11.11.2016

Boğazımızda düğümlenmiş kalmış, çıkaramıyoruz. Kan ter içinde uyanıyoruz derin kâbuslardan ve kekelemeye başlıyoruz. İçinde yaşadığımız, ama bir türlü kendimize bile itiraf edemediğimiz karmaşadan, anlamsızlığın derin çukurundan bizi yüzeyin ferahlığına taşıyacak sözcük, bir türlü çıkamıyor ağzımızdan. Bir şeyler yapmalı. En iyisi kitaba başvurmalı, kekemeliğimizi çözecek bir çare buluruz belki: Grotesk Yerginin Tarihi (1894). G. Schneegans, “soytarıca, bürleks ve grotesk” olarak üç tür komikten söz ediyor. “Soytarıca komik” için verdiği örnek, bir türlü ifade edemediğimiz ve kekeleyip durduğumuz trajik durumumuza komik bir çözüm olabilir.

İtalyan ‘commedia dell’arte’den bir sahne aktarıyor yazar: “Kekemenin biri Arlekino ile konuşmaktadır, zor bir kelimeyi bir türlü telaffuz edemez; büyük bir çaba sarf eder, nefesi kesilir, kelime boğazına takılır kalır, terler, ağzını dahi kapatamaz, titrer, tıkanır. Yüzü şişer, gözleri pörtler; sanki doğum sancıları, kasılmaları çekmektedir. Sonunda beklemekten sıkılan Arlekino sürpriz bir hareketle kekemeyi derdinden kurtarır; ona doğru hızla koşup karnına bir kafa atar. Zor bir kelime sonunda doğmuştur” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, çev. Çiçek Öztek, Ayrıntı).

Birbirimizi doğurtmaktan başka çaremiz var mı? Bir söyleyebilsek o zor sözcüğü, ağzımızdan bir çıkarabilsek, inanın hep birlikte kurtulacağız. Bizimkisi zor gebelik; çocuğumuzu, kendi sözümüzü doğuramazsak, doğmamış sözümüzle birlikte bizi de kaybedecekler hiçliğin karanlığında. Söylersek hem sözümüz kurtulacak hem bedenimiz, ferahlayacağız. Marx’ın ‘Gotha Programının Eleştirisi’nin sonuna eklediği o meşhur cümle geliyor aklıma: “Dixi et salvavi animam meam”, “söyledim ve ruhumu kurtardım.” Söyleyemediklerimizin altında sadece ruhumuz ezilmiyor, bedenimiz de. Ezildikçe değersizleşiyor, değersizleştikçe hiçleşiyoruz ve hiçleşenler için bir tek çözümsüzlük kalıyor geriye: var olabilmek için varlıklarını iktidara armağan etmek. Birbirimizin karnına kafa atarak, dokunarak doğurtalım, doğuralım şu zor sözcüğü ve anlamsızlığın, hiçliğin dipsiz kuyusundan çıkalım; yüzeyin yataylığında sözcüklerimizle örelim direnişi. Sadece sözcük değil, biz de doğacağız, unutmayalım. Hiçlikten varoluşa, kaostan kozmosa doğru bir yolculuk olacak bizimkisi, bir doğum yolculuğu.

Sözü doğurtmak için karna kafa atmak, bir diyaloğu başlatmaktır. Karnımıza kafa atan, bizim sözümüze muhtaç; onun karnına kafa attığımızda biz de ağzından çıkaracağı sözcüğe. Sözcüklerimiz birbirini dölleyecek. Evet, kekeleyelim, hatta daha fazla kekeleyelim ve daha fazla kafa atalım birbirimize. Eril, despotik dilin dengesini bozmak gerek. Kekelemek, dili çatallandırarak dengesini bozmaktır. İktidar zihinlerde ve mekânda despotik bir düzen ve denge yaratacağını, dolayısıyla dili de değişmez öğeler ve ilişkilerle sabitleyebileceğini sanıyor. Kekeleyelim, bozalım dengesini ve yeni kavramlar doğuralım.

Ne zaman kekeleriz? Bildik düşünce kalıplarının ve bu kalıplarda kullanılan sözcüklerin, gramer kurallarının artık işe yaramadığı durumlarda. Kalıpların ifade ettiği gerçeklik ile yaşadığınız gerçeklik arasındaki derin uçurumu, dilin yetersizliğini duyumsadığınızda, diliniz tökezlemeye başlar ve dil anlamsıza doğru kayarken düşe kalka yeniden dengesini, anlamı kekeleyerek bulacak. Yürürken sürekli dengenizin bozulması ve yeniden denge kurmak için çabalamanız gibi, konuşurken yaşamın denge ile dengesizlik arasındaki geçişlerini düşünce ve dile yansıttığınız durumdur kekelemek. Kapalı ve korunaklı bir yerden çıkıp yaşama katıldığınızda, yaşamın akışkan kuvvetlerine rağmen anlam devşirmeye çalıştığınızda, kekelemek kaçınılmazdır. İktidarın kendi konumunu meşrulaştırmak için dilde kurduğu dengeli yapıyı, temellerine dek sarsmak ve yıkmaktır ve yıkarken tüm değişkenleriyle birlikte yeni bir dil icat etmek. Evet, kekeliyoruz ve kekelemek yaratıcı bir edimdir, yeni doğumlara gebe. Kralın soytarısı olmak yerine birbirimizin soytarısı olalım, ne dersiniz? Karınlarımıza kafa atarak doğurtalım sözümüzü; söyleyelim ve hem sözümüzü hem de bedenlerimizi kurtaralım.

5 Kasım 2016 Cumartesi

YÜREKLERİN VURUŞU ÖLÇÜYE SIĞAR MI?

RAHMİ ÖĞDÜL
04.11.2016

Sınırların, ölçünün ve yasanın alanındayız. Sınırları aştığımızda ölçüyü ve yasayı ihlal etmekle kalmıyor, kalıbımızı, dolayısıyla kimliğimizi de yitirebiliyoruz. Ama unutmayın, bizi sınırların içine kapatıp, tek bir yer ve işleve sahip kimlikli formlara dönüştürmedikçe egemenlerin içi rahat etmez. İstemezler sınırımızı, haddimizi aşmamızı, formumuzu yitiriyoruz çünkü ve ortalıkta tanımadıkları, adlandıramadıkları, sınıflandıramadıkları tuhaf oluşlar dolaşmaya başlayınca birden kaygılanmaya başlıyor, huzurları kaçıyor, huysuzlaşıyorlar. Aristoteles’in ‘Politika’ kitabında bahsettiği ve her türlü sınıflandırmadan kaçan, çok işlevli “Delphoi bıçağı” gibi tedirgin edicidir kalıplarını parçalayanlar.

Buduyorlar bizi
O yüzden de sınırlarını aşıp olmadık şeylerle bağlantı kurmasınlar, çaktırmadan form değiştirmesinler diye budadıkça buduyorlar bizi. Yeryüzünün ayrıksı şeylerine bağlandığımız zihinsel ve bedensel uzantılarımız budandıkça güdükleşiyoruz. Bahçelerinde yetiştirmek istedikleri tam da böyle güdük bir nesildir. Ve budanmış, şekle sokulmuş bu güdük gövdeleri tepe tepe kullanabilirsiniz, nerede ve nasıl kullanacağınız artık size kalmış. İster savaşa sürün, ister tarlaya, ister fabrikaya; isterseniz şirketlerinizin masalarına oturtun; ister mavi yaka giydirin, ister beyaz yaka. Gıkları çıkmayacaktır; üstelik komutlarınızı kutsal bir kelammış gibi huşu içinde yerine getirecekler. Tükenecekler diye de üzülmeyin, ev içi imalathanelerde kadınlar yenilerini üretecek. Biyo-iktidarın üretim süreçlerini kontrol ederek yetiştireceği bu golem sürüleri, sürüler halinde sokaklarda dolaşarak üretim hatalarını, kaçakları, ölçüyü kaçıranları, sınırlarını aşanları, şeklini bozanları derhal imha edecekler. Biz ideallerimizin peşinden koşarken, distopya gerçekleşmiş ve faşizmin karabasanı yaşamı karartmış bile. Var olmayan, idealize edilmiş bir şimdinin içinde, yaşadığımızı sanırken gelecek, tekdüze ritimlerle uygun adım yürütülen güdük varlıklarca biçimlendiriliyor.

Korkmayın hemen. Kararan yüzeydeki yaşantılarımız, ama yüzeyin altında çarpan vuruşlar, yaşamın karartılamayacağının teminatı. Şairin dediği gibi: “Kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.” Faşizmin tekdüze ritmini bozacak olan yaşamın yürek atışlarıdır. Ve yürek atışlarının nasıl da yüzeyi zangır zangır titrettiğini de biliyoruz. İstediğiniz kadar üretimi kontrol etmeye, hatasız güdük nesilller üretmeye çalışın, yürek vuruşlarının ritmini, despotik tonun ritmine uyduramazsınız. Mutlaka üretim bandından kaçanlar, Oscar’lar çıkacak, yüreklerinin tekil vuruşlarıyla, golemleri uygun adım yürüttüğünüz tekdüze ritimlerinizi bozacaklar.

Ve çökecekler
Günter Grass’ın aynı adlı romanından sinemaya aktarılmış ‘Teneke Trampet’in büyümeyi, üretim sürecine katılmayı reddetmiş kahramanı Oscar, çok sevdiği teneke trampetiyle golemlerin, Almanya’daki Faşist sürülerin tekdüze ritimlerle uygun adım yürütüldükleri resmigeçiti dağıtmıştır. Zorlama düzenin despotik ritimleri, yaşamın kaotik, bozuk ritimlerine ayak uyduramaz. Yaşam, sürekli dengeleri bozarak ilerleyen bir yürüyüştür çünkü, dengemizin bozulduğu ve yeniden denge kurmak zorunda kaldığımız. Yürürken, yaşamın kuvvetlerine maruz kalan bedeniniz, denge yitimine karşı dengeyle yanıt vererek yol alır uzamda. Attığımız her adım dengemizin bozulmasına yol açar ve bir sonraki adımda yeniden toparlanıp dengemizi kurmak için çabalarız. Rastlantısal tökezlemeleri de hesaba kattığınız da yürüyüş, denge ile dengesizliğin bitimsiz dansıdır, tıpkı yaşam gibi. Yürümek, yaşamın kaotik kuvvetleriyle dans edebilmektir. Ve golem sürülerini istedikleri kadar dengede tutmak için despotik adımlarla yürütsünler, yaşam vuruşlarıyla bozacak dengelerini. Ve çökecekler.

Şimdi yürek olup atmanın zamanı. Yüreklerin vuruşu ölçüye sığmaz. Donmuş bir göl yüzeyi, dipten gelen dalgaların kudretine dayanabilir mi hiç? Buzdan kalıplar da dayanamaz yüreklerin kudretine. Ne diyor Ezra Pound? “Köle, birinin gelip onu özgürleştirmesini bekleyendir.” Boşuna beklemeyin, kimse gelmeyecek. Çıkaralım yüreklerimizi, trampetlerimizi, özgürlüğün vuruşlarıyla çınlasın mekânlar!

28 Ekim 2016 Cuma

İNADINA DEĞİL, GÜLE OYNAYA YAŞAMAK!

Henri Matisse

Henry Rousseau
RAHMİ ÖĞDÜL
28.10.2016

İnatçı çocukları severiz; ne istediklerini bilirler ve istediklerini alabilmek için sonuna kadar direnirler. Ama bir de ne istediklerini bilmeyen, sırf inadına yapanlar vardır. Bunlara da inatçı deniyor. “Yapma!” dersin, inadına yaparlar. Sonra “yap!” dersin, inadına yapmazlar. Söylenenin içeriğine bakmaksızın sadece dışarıdan, merkezden gelen uyarana karşıdırlar, ‘anti-‘ hallerini sürdürebilmek için tüm enerjilerini tepkisel olmaya ayırmışlar. Bunların durup düşünmeleri ve kendilerine sormaları gerekiyor: “Ben ne istiyorum? Ne yapmalıyım?” Ya da “ne yapmamalıyım?” Uyaran-tepki kısır döngüsünden kendilerini kurtaramazlarsa, örümcek ağına yakalanmış sinek gibi çırpınıp duracaklar iktidarın ağında. Ne yapmak istediklerine, neyi arzuladıklarına dair benzer sorular karar vermeyi gerektirir oysa. Karar verme anı, geçmişin ve geleceğin gözden geçirildiği ve tüm gizil kuvvetlerin, şimdi ve burada ele geçirildiği bir andır ve aktiftir. Sırf karar vermekten kaçındıkları için sadece dış uyaranlara olumsuz tepki vererek sürdürürler varoluşlarını.

İktidarla uyuşmadıkları açık; iktidar aktif olarak kararlar alıp uyguladıkça sadece inadına tepki vermelerinden biliyoruz. Kolaydır, inadına karşı olmak; çünkü aktif değil, reaktif, tepkisel bir varolma biçimidir. Karar vermek, kaygı ve endişelere neden olabilir. Karar vermek, şimdi ve burada yaşam çizgisinde bir kırılmaya ve çatallanmaya yol açabilir. Yolları sürekli çatallanan bir bahçede nereye gideceğinize ve hangi yolu seçeceğinize karar vermeniz gerekecektir, zordur. Ne gerek var karar vermeye, sadece inadına yaşa ya da yaşama, artık iktidar neyi emrediyorsa. Çizgiselliği, iktidar dayattığı için sevmezler; “doğru yoldan ayrılma!” denmiş ve inadına ara yollara sapmışlardır. Yaşamlarını çizgiselliğe bir tepki olarak kurdukları için iktidarın çizgiselliğine bağlıdır yine de hayatları. Ve sırf karar veremedikleri, kendi yaşamlarında gerçekten neyi istediklerini bilemedikleri için saptıkları ara yollarda kaybolup gidecekler. Karar vermek, kaygılı bir süreçtir, o hiç bitmeyecek gibi gelen kısacık an. “Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir”, Kierkegaard haklı.

Bir düşüncenize, karar veren öznelerden oluşan çok merkezli bir dünyayı; anarşist coğrafyacı Élisée Reclus’nun düşündüğü gibi: “Merkezi her yerde, çeperi hiçbir yerde.” Nerede bir özne varsa orası bir karar verme merkezi ve karar verme aşamasındaki özneler arasındaki birlikte düşünmenin dayanılmaz çekiciliği. Müthiş bir müzakare alanı olarak açılan bir yeryüzü. Sadece toplumsal öznelerin değil, tüm yaşam formlarının bu müzakere sürecine katıldıklarını bir düşünsenize, ne müthiş bir bağlantılar ve diyaloglar alanı: Özgürlüğün baş dönmesi.

Yaşamı serüvene dönüştürmek
Birlikte yaşamı örmenin baş dönmesidir bu. Ama iktidar ölümü yüceltirken “madam gibi değil, adam gibi ölmekten” söz ederken, sırf inadımız yüzünden iktidarın tuzağına düşüyor ve ölümü savunurken buluyoruz kendimizi; kadınların da adam gibi öldüklerini kanıtlayan argümanlar sıralanıyor art arda. Tepkiselliği bırakıp karar versek ve yaşam olsak keşke; bize ölüm dayatıldıkça, inadına yapan çocuklar gibi inadına değil, güle oynaya ve ciddiye alarak yaşasak, şairin dediği gibi, “işimiz gücümüz yaşamak olsa” ve özgürleşsek. Özgürlük, açmaz ve çıkmazlarla tıkanmış yaşam yollarını birlikte açmaktır, yaşamı serüvene dönüştürmek. Durmadan yolları çoğalan bahçede özgürlükten başımız dönse.

Yaşam çıkınında, hep yeni yaşam formları ve yolları saklar. Havva ile Adem’in yeryüzü bahçesinde nasıl öldüklerini değil, tüm yaşam formlarıyla birlikte nasıl barışcıl bir şekilde yaşadıklarını anlatan mitlerle büyüdük biz. Şimdi kalkmışlar, Havva gibi yaşamak ve yaşatmaktan değil de Adem gibi ölmek ve öldürmekten söz ediyorlar. Biz kadın gibi yaşatmayı, yeryüzünün doğurganlığını, Toprak Anayı, Gaia’yı seviyoruz en çok. Çıkınından yeni formlar ve yeni yaşam biçimleri çıkaran doğayı. Yaşamı üreteni ve çoğaltanı. Madem ölümü bu kadar çok seviyor, neden iktidarı tek başına bırakıp kendi kaderine terk etmiyoruz ki? Karar anı kaygı doludur, başımızı döndürür. Özgürlüğün baş dönmesi korkutmasın sizi.

21 Ekim 2016 Cuma

DURMADAN YAZMAK: KÂĞITLARA VE MEYDANLARA

Jodi Harvey-Brown

Jodi Harvey-Brown

Jodi Harvey-Brown
RAHMİ ÖĞDÜL
21.10.2016

Düşlerimizi kurutmak istiyorlar ve öfkeyle patlayan duyarlılığımızı. Çorak bir ülkede cılız çocuklar görüyorum; yüzlerinde, kurumuş düşlerden kalma yıldız tozları. Yıldız tozlarını parlatmanın ve çoğaltmanın zamanı şimdi, ümitsizliğin değil; yazarak, boş kâğıtlara ve boşaltılmış meydanlara. Yazmak bir eylem biçimidir, eylem de bir yazma biçimi. Yazmak, kâğıdın boş uzamında kendi yolunu ve oluşunu arayan sözcüklerin, kavramların yaşamla kesişerek, birleşerek yeni anlamlar devşirdikleri ve yaşamı çoğalttıkları bir eylemdir. Eylemse, kamusal mekânlarda, sokaklarda, meydanlarda bedenlerin başka bedenlerle keşişerek, birleşerek kendi mekânlarını yarattıkları ve yine anlamın ve yaşamın çoğaltıldığı bir yazma biçimi. Her ikisinde de yaşam bedenin içinden geçerek, umudu ve neşeyi kılcal damarlarımıza kadar hissettirir bize ve kabuklarımızı kırmak için kışkırtır. Boş bir kâğıda ya da boşaltılmış meydanlara bedenimizle yazı yazmaktan vaz geçmek, yaşamaktan vazgeçmektir. Anlatacak ve yaşanacak o kadar çok öykümüz var ki bizim, hiçbir zaman kurumayacaklar; kurutamayacaklar düşlerimizi! Henüz dillendirilmemiş öykülerimiz olacak hep. Katlanılamaz olan, bunları dile getirememektir. “Anlatılmamış bir öyküyü içinde taşımaktan daha büyük bir ıstırap yoktur” diyor yazar Maya Angelou.
Ama yazmayı sadece yaşanmış olanla sınırlamaktan da daha katlanılamaz bir şey olamaz. Mevcut gerçekliği, olup bitmiş şeyleri yazmak ve olup bitmişin içinde sıkışıp kalmak. Yaşanmışlıklarını süsleyip püsleyip yazanlar, kendi üzerlerine kapanmış ve yaşanabilir olanı dışarıda bırakmışlardır. Öyle bir anlatır ve anlatılarını olup bitmişlikle kapatırlar ki kaçacak delik arar, yaşamın akışına katılmak için fırsatını kollarsınız; bir monoloğun ağırlığıyla sizi kederli duyguların içine çekecekler. Yazının olup bitmişe bir form giydirme meselesi olmadığını, aksine oluşla ilişkili olduğunu Deleuze hatırlatır bize: “Yazmak, yaşanmış bir malzemeye bir biçim, bir ifade biçimi dayatmak değildir… Bir süreçtir, diğer bir deyişle yaşanabilir ile yaşanmış olanı boydan boya kat eden bir yaşam geçişidir. Yazı oluştan ayrılamaz.” Yazı ve sanat bu oluş halini, bitmemişliliği duyumsatan yeni bir dil bulur her zaman. Resimde yeni bir dil yaratan J.M.W. Turner’ın, fırtınanın resmini yapabilmek için fırtınaya yakalanmış bir geminin direğine kendisini bağlaması gibi, yaşamın, oluşun tam göbeğine yerleşmeliyiz; zira yaşamın, olup bitmiş şeyleri seyredeceğimiz bir kıyısı yoktur, kandırmayalım kendimizi.

Bize istikrarı ve olup bitmişliği dayatan iktidarın hayali bir kıyısı olabilir ama yaşamın akışını duyumsamış bir yazar yazmanın akış olduğunu bilecektir: “Yazmakta ne var ki? Tüm yapacağınız, bir daktilo başına oturup akmaktır.” Hemingway’in kullandığı ve “akmak” olarak çevirdiğimiz İngilizce “bleed” sözcüğü aynı zamanda “kanamak” anlamına da geliyor. Kabuğunuzu kırdığınızda, içinizde akan sıvılar yaşamın akışına katıldığında yaşam olmuşsunuzdur ve artık damarlarınızda akan yaşamdır. Ve akış, sözcüklerin kabuğunu da çatlatmış ve içlerine yaşam sızmıştır. Yazarken, hep aynının geri döndüğü sabit bir peyzajı bize dayatan iktidarın tuvalini ve çerçevesini parçaladığınızı ve gerçeğin gerçek olmadığını kavrarsınız. Çünkü gerçek, şimdinin içinde yüzeye çıkmış, geçici bir formdur. Ama akışın bu formu alaşağı edeceğini ve yeni bir formu yüzeye çıkaracağını bilmek, umudun ta kendisidir. Boş bir kâğıt ve kamusal mekânlar, yeni formun ortaya çıkacağı dölyataklarıysa, boş kağıtlara, boşaltılmış meydanlara yazmak, bedeni doğuma, yolculuğa hazırlamaktır. Her doğum yeni olana bir yolculuktur çünkü.

Şimdi gemilerimizi donatmanın zamanı. Sözcüklerimizi ve kavramlarımızı çekelim direklere. Ve rüzgârları bekleyelim. Çok geçmeden sözcüklerimizi ve kavramlarımızı şişirmeye başlayacak rüzgârlar ve dalgalı denizde yol alacağız. Bizim umuttan gemilerimiz ve sözcüklerden yelkenlerimiz var. Gemisi olmayanlar düşünsün. “Gemisiz uygarlıklarda düşler kurur, maceranın yerini ispiyonculuk, korsanların yerini polis alır” diyor Foucault. Aman, sakın kurutmayın düşlerinizi! Duyarlılığımız zaten yeni yolculuklara çoktan hazır.

14 Ekim 2016 Cuma

İNSAN: ANAHTAR MI, MAYMUNCUK MU?

Michael Christian

RAHMİ ÖĞDÜL
15.10.2016

Kapılarını kilitleyip anahtarlarını yanlarına aldılar ve yola koyuldular. Zorunlu göç öykülerinde sık sık rastladığımız tema: Anahtar ve kilit. İnsan evinden, yuvasından zorla koparılıp göç etmek zorunda bırakıldığında birkaç özel eşyasını ve geri dönmek umuduyla evinin anahtarını alabilmiştir yanına. Anahtar kilide, yuvasına özeldir; yuvaysa mahrem. Her anahtar her kilidi açmaz. Her beden de her yuvaya uymaz. O yüzden anahtar, kişinin bedenidir. Yuvasız kalmış bedeni kırılgandır, aklı kilidin yuvasında, evinde kalmıştır. Yuva, adı üzerinde; içine yerleşilmek üzere açılmış bir oyuk; insan, yeryüzünün içinde, bir köstebek gibi kendi bedenine uygun bir yuva oymuştur, kaosun içinde bir kozmos. Ve bu yuva tam bedenine göredir. O yüzden coğrafyasıyla birlikte her yuva kişiye özeldir, kişi yuvasına cuk diye oturacak ve kozmosun kapısı açılacaktır.

Kulaklardaki o ilk ezgi
Yuvasını terk etmek zorunda kalmış bir beden ya da kilidini arkasında bırakmış bir anahtar, evine dönme umudunu yitirdiğinde, yeryüzünde kendine yeni bir yuva ya da kilit aramaya koyulacak. Sılaya ya da kilide duyulan özlem, yakasını bırakmaz, aklında hep o ilk yuva vardır. Kendi bedenine uygun bir kilit bulamasa da bulduğu yeri olabildiğince kendi yuvasına dönüştürmeye çabalayacak; durmadan kazacak, bedeniyle ezecek toprağı, kendine uygun bir yuva açabilmek için. Ama boşuna! “Yeni bir ülke bulamazsın/Bu şehir arkandan gelecektir” diye uyarıyor bizi Kavafis, “Şehir” adlı şiirinde. Bugün mülteci konumuna düşürülenlerin yaşadıkları trajedi, yerleştikleri topraklarda kendi bedenlerine uygun bir kilit/yuva kurma ya da kuramama meselesidir. Yıkımlarla durmadan bozulan yeryüzü topografyası artık insanların yerleşmesine, kendi bedenlerine uygun bir yuva açmalarına izin vermez. Eğreti de olsa tam yerleştiklerini, yeryüzünde bir yuva açtıklarını düşündükleri an, başka bir yıkımla karşılaşır ve bedenlerini ya da anahtarlarını yanlarına alıp yeniden yollara düşerler, bir başka yerde yeni bir yuva özlemiyle. Yeryüzüne artık hiçbir zaman o ilk yuvadaki gibi yerleşemeyeceklerini de bilirler; ama düşlerinde anahtar-kilit uyumu; anahtar artık eğreti bir şekilde dönecek yuvasında. Ama aramaktan da asla vaz geçmeyecekler. Kulaklarında hep o ilk yuvanın ezgisi.

Alp Dağları’ndan gelen sesler
Yurtlarından uzak, yabancı topraklardaki İsviçreli paralı askerler yuvanın ezgisini, Alp Dağları’nda çobanların sığırları otlatırken boruyla çaldıkları geleneksel İsviçre ezgisi Kuhreihen’i işittiklerinde, yoğun bir melankoli duygusunun eşlik ettiği ve intihara bile sürükleyebilen sıla özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı. Yitirilen yuvaya yönelik bu özlem duygusunu 1688’de İsviçreli hekim Johannes Hofer bir hastalık olarak tanılamıştı. Yunanca 'nostos' (yuvaya dönüş) ile 'algos' (acı, ıstırap) sözcüklerinden oluşan nostalji adını verdi bu hastalığa. Askerlerin nostaljiye yakalanmalarını önlemek için Kuhreihen dinlemeleri yasaklanmıştı.

Her kilide uyan maymuncuklar
Yeryüzünün ezgisini yasakladılar ve yerin ezgisini hiç işitmemiş olanlar var; her kilide uyanlar, maymuncuklar. Yuvaya dair bir bellekleri olmadığı için her yere kolaylıkla ilişecekler. Bellek denilen yükten kurtulmuşlardır, yere bağlayan yerçekimi kuvvetinden. Göçebeleri belleksiz olarak düşünmeyin, yeryüzüne kazınmış bellekleriyle hareket ederler. Maymuncuk bedenliler göçebe bile değiller. Konaklama yerlerine dair bir bellekleri olmadığı için nerede ve nasıl yerleşeceklerini bilemezler, sadece ilişirler. Yuva, adı üzerinde, kendi bedenine göre bir oyuk açmak. Ama bunlar belleksiz kaygan yüzeylerde, belleksiz ve yerçekimsiz kayıp duracaklar. Bu yeni beden türü ekranların, mönitörlerin, cep telefonlarının kaygan yüzeylerinde yaratılmıştır ve mekânları, Marc Augé’nin tabiriyle “yer-olmayan”, AVM türü mekânlardır. Bunlara beden demek yanlış olur: belleksiz yüzeylerin bedensizleri. Kapitalizm için asıl engel, yere bağımlı yaşayan, yerin kuvvetlerini iliklerine dek hisseden bellekli bedenlilerdir. Yerleri sürekli dönüştürerek ranta çeviren iktidarın önünde dikilir ve direnirler. Direniş, yeryüzünün akışı, kuvvetleri duyumsandığında olabiliyor ancak; yeryüzünün bedeniyle insan bedeni buluştuğunda, anahtar-insan yuvasına kavuştuğunda.

7 Ekim 2016 Cuma

SANATI TARTIŞMAK: 'ART' MI YOKSA 'FART' MI?

Chen Wenling
RAHMİ ÖĞDÜL
07.10.2016

Sözcükler arasındaki ses benzerlikleriyle oynamayı severim, çocukluk alışkanlığı. İngilizce ‘fart’ sözcüğü mesela, gaz çıkarmak anlamına geliyor; bedenin bir atığı olarak çıkarılan ses taklit edilerek oluşturulmuş bir adlandırma; Türkçedeki ‘pırt’ gibi. Yurtdışında fakültenin kapısında yazan ‘Faculty of Art’ isim tamlamasını, ‘Faculty o’Fart’ olarak okumak hoşuma giderdi. Sanatı bedenle ilişkilendirdiği için değil sadece, günümüzde yapılan sanatın yemek içmek gibi sıradan bir eyleme dönüştüğünü, dolayısıyla yemek yediğimizde gaz çıkarmanın kaçınılmaz olması gibi, çıkarılan sanatın da gazı andırdığını vurgulamak için. Hiç risk almadan, tehlikeye atılmadan, yolculuğa çıkmadan ve bir süreç olarak serüvenin rastlantı ve zorunluluklarına maruz kalmadan üretilen sanatın ‘art’ terimini değil de daha çok ‘fart’ terimini hak ettiğini düşünüyorum.

Kuşaktan kuşağa
Almancadaki ‘fahrt’ sözcüğü ise İngilizcedeki ses benzerinden farklı olarak, tam da sanatla ilişkilendirilmesi gereken ve yolculuk anlamına gelen bir kavram. Bir süreç olarak yolculuk önemli. Kişi bulunduğu korunaklı konumunu terk edip bir sınırı aşar ve aşılan sınırın ötesi, terk ettiği aşırı tanımlı, kimlikli yere hiç benzememektedir. Ve önceden kestirilemeyen karşılaşmalarla giderek olduğundan başka bir şeye dönüştüğünü fark eder. Ayrıldığı yerde bir varlık (being) iken, yolculukta başına gelenlerle, yaşayıp deneyimledikleriyle bir oluş (becoming) haline gelmiştir. Ayrıldığı yer, Benjamin’in deyimiyle aktarılan deneyimin, yani ‘Erfahrung’un yeridir; birikmiş deneyim kuşaktan kuşağa aktarılır. Oysa bir oluş hali yaşadığı yolculuk ise artık yaşanmış deneyime, yani ‘Erlebnis’e gönderme yapmaktadır. Daha önce deneyimlemediği karşılaşmalarla tekilleşen, biricikleşen kişi geri döndüğünde artık başka biridir. Sanatı da bir süreç, içsel bir yolculuk olarak düşündüğünüzde, sanatçı yolculuk sırasında tüm klişeleri, basma kalıp düşünceleri terk etmek zorunda kalmış, kendini ve sanatını tehlikeye atmıştır ama sonunda ortaya çıkan yapıt içimize işler. Ve bizler böyle bir yapıtla karşılaştığımızda, olduğumuz yerde dursak bile yapıtla birlikte yolculuğa çıkarız, yolculuktan geri döndüğümüzde kimliğimizden kuşkulanmaya başlarız, değişmişizdir.

Bir estetik/duyumsama biçimi olarak sanatın duyumsatarak dönüştürme gücüne ne yazık ki günümüzde pek rastlanmıyor. Sanatçı deneyimlemiyorsa bize nasıl deneyimletebilir ki? İngilizce deneyim sözcüğü ‘experience’, Latince ‘expereri’den geliyor, ve tehlike de (periculum) aynı kökten geldiği için deneyim ile tehlike arasında bir bağlantı var. ‘Ex’ ön eki dışarı çıkmak anlamına geldiğine göre, dışarı çıkmadan, kabuğunu kırmadan, durmadan bildik kalıpları üreten bir sanat, gündelik ve sıradan, gayri iradi bir eylem olan ‘fart’tan farksızdır.

Sanatın gaz hali ile varlığın gaz hali
Montaigne ‘Denemeler’inde, “Varlığı değil, geçip gidişini resmediyorum” diye yazmıştı. Varlık geçip gidiyor ancak Montaigne’in resmi kalmıştır. O yüzden sanatın gaz hali ile varlığın gaz hali bir ve aynı şey değildir. Sanat, varlığı varlık olmayanla, yani henüz biçimlenmemiş yaşamla ilişkilendirdiğinde ve bir gaz bulutunda bambaşka bir evrenin saklı olduğunu duyumsattığında kalıcı olabiliyor.

İnsanların birbirinin kurduna dönüştürüldüğü, sosyal Darwinci hayatta kalma (‘survivor’) mücadelesinin serüven olarak bize yutturulduğu bir toplumda sanata büyük iş düşüyor. Dayanışmayı, kolektif mücadeleyi, başka bir dünya için birlikte serüvene atılmayı, deneyimi öneren medya kanalları ve yazarlar bir bir kapatılırken, sanat bu gaz ve toz bulutu içinde yolunu yitirmişse ‘fart’tan farkı kalmamıştır. ‘Fart’, ‘onomatopoetik’tir, yani çıkarılan ses taklit edilerek oluşturulmuş bir sözcük. Ama sanat onomatopoetik değildir. Sanat, mevcut gerçekliği, iktidarın sesini taklit etmez, etmemeli; çünkü “Gördüğünüz şey, gerçek olmayabilir” (Çinli sanatçı Chen Wenling’in işinin adı). İşinde bize ne gösteriyor sanatçı? Finans merkezi Wall Street’in gaz çıkaran Boğasını. O halde sanat görüneni, iktidarın gazını taklit etmek yerine, varlığın gaz halinde saklı gizil kuvvetlerini bize duyumsatarak kudretimizi çoğaltmalı. Kudret; bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey.