1 Eylül 2016 Perşembe

İNSANA YERYÜZÜNÜN NAZARI DEĞMELİ

Charles le Brun

Charles le Brun

Flora Borsi
RAHMİ ÖĞDÜL
02.09.2016

Bir sabah uyanmış ve bir de bakmışsınız, size nazar değmiş; diyelim ki Gregor Samsa misali bir böceğe dönüşmüşsünüz. Bildiğiniz tüm kalıp davranışları, klişeleri, replikleri unutmuş ve yitirdiğiniz duyularınıza yeniden kavuşmuşsunuz. Binlerce gözünüzle yeryüzüne bakıyor ve keşfetmek için duyargalarınızla dokunuyorsunuz her şeye.

O kadar yüklüyüz ki basma kalıp düşünceler, davranışlar, önyargılar ve imgelerle, kat kat tabakaların altında ezilmişiz. Bu ezik varlık, hiç de umut vaad etmiyor. Sabit bir insan doğası olamayacağına göre sabit bir insan kavramı da olamaz elbet, ama “insan, hâlâ insan mı?” diye sormalıyız kendimize. Deleuze ve Guattari, basit bir kavramın olmadığını ve her kavramın bir çokluk olduğunu söyledikten sonra, “her kavramın, bileşenlerinin toplamı tarafından tanımlanan düzensiz bir konturu vardır” diye ekliyorlar (Felsefe Nedir?). Dolayısıyla kavramların konturlarını kompozisyonu belirliyor. İnsan kavramının izini, ilk ortaya çıktığı zamandan bugüne dek sürersek, bileşenlerinin değişmesiyle birlikte konturlarının da değiştiğini görebiliriz. Görebiliriz derken, zihin gözünü kastediyorum, yani “theoria”yı. “Nazar değmesin” deriz ya, nazar değdirmeden de “nazariye”, yani “teori” olmuyor, çünkü Yunanca “theoria”nın anlamı nazarı, yani bakışı içeriyor. İnsana hâlâ insanı niteleyen özelliklerle yaklaşıyor ve insan kavramında ısrar ediyorsak, şimdiki hâliyle bu varlık nazarımızdan kaçıyor ve teoride yanılıyoruz demektir.

Bir tarafta iktidarın yakalama aygıtlarıyla kıstırdığı, biçimlendirdiği ve ezdiği bedenlerimiz, diğer tarafta kilit vurulmuş zihinlerimiz. Zihinler, kepenkleri indirilmiş dükkânlar gibi. Zihin gözümüz kapalı, nazarımız değmiyor hiçbir şeye. Leibniz’in monadlarının bir penceresi vardı, dışarıya açılan. Bu açıklık da kapanınca tamamen içeriye hapsedildik. Dükkânın iç duvarlarındaki dev ekranlardan izliyoruz dışarıda olup bitenleri. Platon’un mağarasının tutsakları da duvara yansıtılan gölgeleri gerçek sanıyorlardı; ama tutsaklıktan kaçmayı arzulayanlar için mağarasının bir çıkışı vardı. Çıkışı olmayan bir mağaraya kapatıldıktan sonra, hâlâ insani nitelikleri taşıdığınızdan emin misiniz? İnsanı insan yapan, tüm duyu organları, gözenekleriyle dışarıya açık olması, algısal ve zihinsel yeteneklerini genişletmesi ve dışarıdan gelecek en küçük uyarana yanıt vermesidir: Hayat memat meselesi.

Şimdi hayat ortadan kalkınca, sadece mematın (ölümün) kapalı devre yayınlarını izlemekle yetiniyoruz. Eğer bu kapalı devrenin devrelerini yakmaksak ve bir sabah yeryüzüne yerin yüzüyle uyanamazsak, kapatıldığımız dükkân/mağaraya lahit diyeceğiz. Lahite kapatılmış zihni ve bedeniyle insan, sizce hâlâ insan mı? Nesneleri hakkında yeni bilgiler elde ettikçe kavramların bileşenleri, kompozisyonu genişliyor, konturları da. Aksine insan, algı ve zihin yetilerini geliştirerek genişlemek yerine, kavramıyla birlikte giderek büzülüp sonunda kendi üzerine kapanacak, yok olacak bu gidişle. İşe yaramayan bir organın körelerek güdükleşmesi gibi. Sonunda ölü bir kavrama dönüşecekse, insandan geriye kalan güdük nesneye insan demek doğru mu?

Rönesans insanı della Mirandola, tanrının, yeryüzündeki yüzleri biçimlendirken elindeki tüm modelleri hayvanlarda kullandığı için insanı yüzsüz bıraktığını ve insanın, en dipteki en süflî yaratığın yüzüne de, en tepedeki en ulvi varlığın yüzüne de bürünebileceğini söylemişti. Şimdi yeryüzü cehenneme çevrilmiş ve yüzümüzde cehennem zebanilerinin yüzü; yüzümüze ekrandaki cehennem yansıyor çünkü. Kapatıldığımız cehennemden çıkış, della Mirandola’nın önerdiği gibi diklemesine değil, aksine yanlamasına, yatay bir harekettir. Sadece birbirleriyle değil, yeryüzünün tüm unsurlarıyla kuracağı yatay ilişkiler, bağlantılar kurtarabilir insanı. Kendini doğanın geri kalanından ayırmak için yarattığı ölüm maskesini yırtıp atmadıkça ne algısal ve zihinsel yetilerini geliştirebilecek ne de insan kavramını hak edecek. İnsan mı olmak istiyorsunuz? Yüzümüz, yeryüzü olmalı ve nazarımız değmeli, milyarlarca gözümüz ve duyargamızla dokunmalıyız birbirimize.

26 Ağustos 2016 Cuma

YAŞAM SAF DEĞİL, KANDIRAMAZSINIZ!


Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
26.08.2016

Formel ya da enformel; resmi ya da gayri resmi; melek ya da şeytan. Bazen çok formdadır, bazen formsuz. Bazen çok gündüz, bazen çok gece. Bazen katı, bazen akışkan. Bir an çırılçıplak, sonra örtülü. Bazen erkek, bazen kadın. İnsanın hâllerini saymaya kalksak sonu gelmez. Ve karşıtlıklar arasındaki ayrım çizgisini nereye yerleştireceğinizi kestiremezsiniz. Sınır bir çizgi değildir çünkü, tüm karşıtlıkların birbirine karıştığı, iç içe geçtiği bir mıntıka. Anaksimandros olsaydı “aperion”, yani “sınırsız” derdi buraya; kozmosun kökeni (arke) olarak önerdiği kavram. Thales, köken sudur dediğinde, karşı çıkmış, su gibi karşıtı olan bir şeyin köken olamayacağını söylemişti. “Sınırsız”, tüm karşıtları içinde barındırandır ve karşıtlıklar “sınırsız”ın içinden çıktıkça bildiğimiz dünya oluştu. O halde dünyalarımız karşıtlıkların dünyasıdır, ama karşıtlıkların karıştığı sınırda ya da Anaksimandros’un deyişiyle “sınırsız”da duran insan, tüm karşıtlıkları kucaklayandır. Sınırdan içerilere, merkeze doğru hareket ettiğimizde tuzağa düşüyor ve karşıtlıklar kıstırıyor bizi. Gelgelelim insan sınırda durmaya ve “sınırsız” olanı duyumsamaya teşne bir canlıdır. Ve kim ki evini sınıra kurmuşsa, aynı anda hem o hem de buysa ve farklı dünyalara geçişte ustalaşmışsa, yaşam olmuş demektir. Öylesine yaşam olmuştur ki kimliğini yitirmiştir; dokunsanız yaşam sevinciyle titrer, ürperirsiniz.

Çocukluk bilgisidir, sonra unuttuk: “Ortada kuyu var/Yandan geç”. Merkezde tuzak var, ‘ya/ya da’ tuzağı. “Ayrı dünyaların insanıyız” repliğini ağızlarımıza tutuşturduklarından beri, ‘ya’ bu dünyadan ‘ya da’ diğer dünyadan olmak zorundasınız, sanki tek bir dünyada yaşamıyormuşuz gibi. Ve dünyalarımızın arasına hat çekenlere ne demeli? Hatları öylesine yüksek gerilimle yüklüyorlar ki dokunsanız kıvılcımlar saçılıyor etrafa, dokunsanız yangın yerine dönüşecek.

Bir de saflaştırıcılar var tabii. İnsanı alacası bulacasından arındırmak için tek renge boyamaya kalkışanlar. Ama mümkün mü? Bir sınır canlısı olarak insanın kumaşı “sınırsız”dan dokunmuştur. Saflaştırıcılar, karşıtlıklardan birini kendilerine köken diye seçen ve dünya içinde dünya kuranlardır; biliyoruz ki her dünya karşıtlık üzerine kurulmuştur, önce birbirlerine karşıttırlar ve sonra, hepsi birden yaşama, yeryüzüne karşıt. Ama dedim ya, insan alacalı bulacalıdır. İstedikleri kadar tek renge boyasınlar, yeryüzünün suyuyla yıkandığı an boyasını atacak ve altından gökkuşağının renkleri çıkacaktır. İnsanı tek renge boyayan, kapatıldığı sınırlardır; o halde yaşam tam da dünyaları ayıran sınırda, engin denizde saklı. İnsan binbir rengin harelendiği sularda yıkanmış, yeryüzünün tüm renkleriyle el emeği, göz nuruyla dokunmuştur bir kere, iflah olmaz.

Boyamak işe yaramayınca saflaştırıcılar, merkeze maden ocakları kurdular. Yeryüzünün tozuna toprağına, gökkuşağının renklerine bulaşmış bedeni ve ruhu asitlerle yıkayarak ve yakarak içindeki saf cevheri çıkaracaklarını sanıyorlar; ama cevher yerine, ocaktan ölü bedenler çıkıyor durmadan, ölüm kol geziyor içeride. İnsan saf değil, karışımdır; yaşadıkları, bulaştıkları, kendisine bulaşanlar, yaşamın kiri pası. Öylesine renkli bir karışımdır ki saflaştırırsanız, insan değil, ölü bir nesne kalır geriye.

Saflık, insanları saflara ayırmak için; saf insanları saflara ayırabilirsiniz; dünyadan bihaberdirler çünkü, kandırılmaları kolay. Hayatın kirine pasına bulaşmış olanları saflaştıramadığınız gibi, kandıramazsınız da. Saflık, deneyimsizliğin diğer adı. Yeryüzünün, yaşamın oyunlarına katılanlar, bu oyunun keyfini çıkaranlar, kısacası yaşam olanlar saflıklarını ve saflarını yitirmişlerdir. Kirlenmeden oynayamazsınız. Ve “pişman mısınız?” diye sorsanız, hep bir ağızdan “hayır!” diye yanıtlayacaklar. Oyunu kurallarına göre oynarlar çünkü: Rastlantı ve zorunluluk. Rastlantının, engin denizlerin rüzgârlarıyla sallarlar zarlarını; zarlar yere düştüğünde gelen sayıyı, yani zorunluluğu bağırlarına basarlar. “Sınırsız”dan gelirler, dalgalar halinde ve dalgalar geri çekildiğinde taşlar artık eskisi gibi değildir. Hep geldiler. Yine gelecekler.

19 Ağustos 2016 Cuma

GECENİN KARANLIĞI, TÜYLERİM DİKEN DİKEN!

Van Gogh, Yıldızlı Gece

Caspar David Friedrich, Ay Işığında Kıyı
RAHMİ ÖĞDÜL
19.08.2016

Onca hengameden sonra değişen nedir diye sorsam? “Eski tas eski hamam” diyeceksiniz, biliyorum. İncil, olmuş olanın tekrarlanacağını müjdelemişti: “Olmuş olan yine olacak. Güneşin altında yeni bir şey yok.” Güneşin altında aynı olan hep geri dönüyorsa, Novalis’e kulak vermeli ve geceye yönelmeliyiz: “Gecenin içimizde açtığı/sonsuz gözler/çok daha uzağı görebiliyorlar” (Geceye Övgüler).

Güneşin ışığı yerine, gecenin örtüsüne sığınanlardanım, bizden saklananları görebilmek için. Karanlığın karasını ışığın beyazına yeğleyenlerden. Her şey gün gibi ortadayken ve üzerimize çullanırken zarif bir bir kaçış çizgisiyle geceye yönelmek, gizil güçlerin, virtüelin alanına girmek demektir. Tüm çiğliğiyle nesnelerin üzerine düşen gün ışığı, şeyleri görsel niteliklerine göre tikel ile tümel arasında kıstırıp yakalayan, sınıflandıran ve yöneten egemen aklın hizmetindedir. Gün, aktüelin, yani mevcut şeylerin, olup bitmişliğin alanı. Gecenin karanlığı, henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeyleri değiştirecek virtüel olanın, gizil güçlerin alanı. Gün ışığının nesneleri ve gerçekliği tüm çıplaklığıyla göstermesi katlanılamaz bir şey. Gecenin erotizmi ve gün ışığının pornografisi. Tüm nesnelerin pornografik bir gösteri olarak kendi hakikatlerini dayatmaları yok mu, dayanılacak gibi değil. Sanki kalıcı ve değişmez, bölünmez ve yok olmaz hakikatlermiş gibi üzerime çullanıyorlar, kudretsizleşiyorum.

Gece, kudretin alanı; ama geceyi ve karanlığı da yitirdik. Artık ne gecemiz ne de gölgemiz var. Jung’un kulakları çınlasın; “gölge”si olmayan, “persona”larız şimdi, tanımlı ve kimlikli ölü maskeler. Geceyi gündüze çeviren aydınlatma sistemi, Aydınlanma’dan devraldığı karanlığı yok etme görevini yerine getiriyor. Her yer ışığın hükmü altında. Karanlığı olmayan dijital imgelerimiz, deneyimsiz ve belleksiz. İmge, ‘karanlık oda’sını yitirince dijitalin yüzeyselliğine, deneyimsizliğine mahkûm olduk. Ürettiğimiz dijital imgeler içimize işlemiyor, çünkü içimizi, karanlık odamızı da yitirdik, parlak bir yüzeyiz artık. Ve parlak ve kaygan yüzeylerin birbiri üzerinden hızla kayıp gitmesi, bize deneyim yaşatmıyor; yaralanmıyoruz. Deneyimsiz ve belleksiz; kaygan bir “tabula rasa” (boş levha).

Deneyim bir serüvene atılmak, bir sürece katılmak ve sonunda yara almaktır. Bellek, yaralardan oluşur. Ve analog fotoğraf imgesi yara almış bir yüzeydir. Analog fotoğrafta imge, tıpkı kahramanın yolculuğu gibi, yeryüzünden yeraltına iner. ‘Karanlık oda’ imgenin cehennemidir ve yakıcı kimyasallarla dönüşüme uğrayıp yeryüzüne çıktığında, sadece imge değil, bu serüvene imgeyle birlikte atılan ve belleğinde yaralar açılan fotoğrafçı da dönüşmüştür. Fotoğrafçı birlikte serüvene atılacağı imgeyi arayıp bulandır ama kimin kimi seçtiği hep tartışmalıdır. Dijital teknolojide olduğu gibi rastgele fotoğraf çekmek yerine, analog fotoğrafçı, imgesini seçerken görme duyusunu özenle kullanandır; bakmayı ve görmeyi, yol arkadaşını seçmeyi bilen. Ve özenle seçtiği imge, birlikte karanlık serüvenlere atılacakları ve sonunda birlikte dönüşecekleri yoldaşıdır. Yolculuk, belleklerinde bir iz bırakmış, yaralanmışlardır.

Gece, deneyimin, temasın alanı. Parmenides’in, değişmez, dönüşmez, bölünmez ve yok olmaz olarak tanımladığı ve çemberin içine yerleştirip “Bir” adını verdiği ve hakikat olarak dayattığı varlık, “birey” deneyimsiz ve belleksizdir; hep güneşin altındadır çünkü, hiçbir şeyin değişmediği, hep aynı olanın geri döndüğü alanda. Deneyim ise doksalar, sanılar, yanılsamalar alanı olarak çemberin dışına, karanlığa ötelenmiştir; çokluğun, değişimin, farkın alanı. Geceleyin, görme duyusu ve görmenin şeyleri görsel niteliklerine göre sınıflandırması, önyargılar bir işe yaramaz. Sadece dokunarak, el yordamıyla, deneyerek ilerleyebilirsiniz ve çokluğa, farka dokundukça tüylerinizin diken diken olur. Teninizin hiç olmadığı kadar duyarlı hale geldiğini hisseder ve teninizde açılan yaralarla, “sonsuz gözler”le “çok daha uzağı görebilirsiniz”. Güneşin altında hep aynı olabilirsiniz, ama gecenin örtüsünde artık siz, siz değilsiniz.

12 Ağustos 2016 Cuma

DİJİTAL HAZLAR BAHÇESİ

Bosch, Dünyevi Hazlar Bahçesi

Maggie Taylor, Bahçe

Maggie Taylor
RAHMİ ÖĞDÜL
12.08.2016

Kıyıdan denize uzanan iskelenin en ucuna doğru yürüdüm; derin ve soğuk sulara kendimi bırakmak istiyordum sadece. Hiçbir şeyin şok etkisi yaratmadığı bir dünyada kendi şokumu kendim yaratmak; kayıtsızlığın, aldırmazlığın yüzer-gezerliğinden kurtulmak; yara alıp sulara batmak. Yaralanmak yaşadığını duyumsamak ve yaşadığımız dünyada olup bitenlere şaşırmaktır. Atladım sulara. İmge bombardımanı altında kor gibi kızarmış bedenimin soğuk sulara değdiğinde çıkardığı “cozzz!” sesini sahildekilerin işiteceğini düşünerek etrafıma bakındım, ama herkes kendi âlemindeydi, sadece ben işitmiştim. Kişisel şokum ne bende ne de ötekilerde şok etkisi yarattı. Şaşırmadım.

Şoklara karşı bağışıklık kazandık; hiçbir şey şaşırtmıyor ve şok etmiyor. Şoklardan etkilenmeyen bedenlerin yaşadığı bir dünyada avangardların, şok yöntemiyle bizi kendimize getireceklerini düşünmeleri biraz değil, bayağı safdilliliktir. Gerçekliği parçalara ayırıp montaj yöntemiyle yan yana getirerek kolajlarla şok etkisi yaratma ve gizli anlamı bu kolajlar sayesinde ortaya çıkarma çabası, her şeyin yıkıldığı bir coğrafyada işe yarar mı gerçekten? Önce parçalamalı, sonra da montajlamalıydık. Fakat bizden önce davrandılar ve şimdi hep yıkım aşamasındayız; fiziksel çevremiz, doğamız, konutlarımız, kentler, kurumlar, ilişkilerimiz yıkılıyor; bir inşaat şirketi Picasso’nun mottosunu, kendi mottosu yapmış ve Picasso’yu müteahhitleştirmiştir: “Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar” ve en avangard sloganlar egemenlerin sloganı olunca yıkımın propagandasını yapmak onlara, bu yıkımdan nasıl bir yapım çıkaracağımızı düşünmek de bize düşmüştür.

Çıktım sudan. Çıplak ayaklarıma batan çakıllarda yürüyerek bahçe içine girdiğimde, bizi şoktan koruyan koruyucu kılıfın bahçe olduğunu fark ettim. Zeytin ağaçlarının altında ağustos böceklerinin çiftleşmek için deli deli çıkardıkları sesleri dinledim bir süre, sonra birden dijital dünyanın “techno beat”lerine dönüşüverdiler. Bahçe, deneyimden kaçarak sığındığımız sığınak. Cennet bahçesinden kovulduğumuzdan beri yeryüzünde sahte cennetler yaratmaktan asla vazgeçmedik. Mutlak deneyimsizliğin göksel ve kutsal bahçesinden bedenli varlıklar olduğumuzu fark ettiğimizde kovulmuş ve bahçeyi incir yapraklarıyla örtünerek terk etmek zorunda kalmıştık. Ama geçmişin özlemi olarak bedensiz bir bahçe düşü hiçbir zaman yakamızı bırakmadı. Şimdi dijital bahçenin bedensiz varlıklarıyız, ne yeryüzü ne de başka bedenler nüfus edebiliyor bize. Yapay olarak iklimlendirilmiş ve ışıklandırılmış dijital bahçelerde evcil doğa imgeleriyle oyalanıyoruz; ağustos böceklerinin çıkardıkları ve sürekli ritim değiştiren bedensel sesleri, dijital ortama aktarılıp “loop”a alındıklarında, durmadan yinelenen tekno-müziğin tekdüze ritmidir ve bedenlerimiz bu tekno ritimle devinen parlak yüzeyli ekranlar gibi.

Dünyevi hazlar bahçesinden dijital hazlar bahçesine geçerken pek zorlanmadık. Doğadan bahçeye adım atar atmaz, zaten bedenlerimizin kudretini bahçıvana ve temsilcilere teslim etmiştik ve dijitalleşmeye hazırdık. İçerisi: bahçe; dışarısı: doğa. “En dikkatlilerin bile aklına eşikte durup düşünmek gelmemiştir, en çok düşünmeleri gereken yerde” diye yazıyor Nietzsche. Evet, eşikte, bahçeyi doğadan, düzeni yıkımdan, varlığı hiçlikten, anlamı anlamsızlıktan ayıran eşikte durup düşünmemiz gerekiyor şimdi. Deneyimsizlik ile deneyimi ayıran o ince çizgide. Demokritos’tan beri varlığı bölünmez, yok olmaz olarak tanımladık ama bu haliyle varlık deneyimsizdir ve filozof varlığın deneyim alanı olarak boşluğu, hiçliği, anlamsızlığı önermişti, duymadık. Olumsuzladığımız hiçlik ya da boşluk, atomların yoldan çıkarak çarpıştıkları, ilişki kurdukları, yeni dünyalar yarattıkları deneyim alanıdır. İlişkisizliğin, deneyimsizliğin dijital otoyollarında seyrediyoruz şimdi. Hippokrates’in tıbbında “krisis” terimi, hastalıkların seyrini belirlemeye yarayan ani değişimleri ifade eder. Ve şimdi bir kriz durumunda, deneyim ile deneyimsizlik arasındaki o ince çizgideyiz: İlişkisizliğin dijital otoyolları mı, birbirimize dokunacağımız doğanın deneyim alanı mı? Bir hekim olarak yoldan çıkmayı öneriyorum.

 

5 Ağustos 2016 Cuma

YAŞAMAK, İYİLEŞMEYEN BİR YARADIR

Caravaggio, "Kuşkucu Thomas"

Vik Muniz
RAHMİ ÖĞDÜL
05.08.2016

“Bay Godot bu akşam gelmeyeceğini söylememi istedi size, ama yarın kesin gelecek” (S. Beckett). Beklemek yok mu, kahrediyor bizi. Ah, bir vazgeçebilsek beklemekten ve işimize gücümüze baksak! Ama olmuyor. Hesiodos, “İşler ve Günler” kitabında yapılacak işlerin listesini çıkarmış. Ne kadar da çok şey var yapılacak. Ama hep bekliyoruz, göklerden birilerinin inmesini ve bir dokunuşta şeyleri değiştirmesini. Bu zamana kadar yukarıdan gelenler, haritalandırdıkları bir düzlem üzerine, yine kendilerinin tasarladığı bir düzene göre yerleştirmişlerdir şeyleri ve burası aynı zamanda neyi yapıp neyi yapmayacağımızı söyleyen egemenin ve aşılmaması gereken sınırların alanıdır. Ama sınırları aşmazsak gücümüze nasıl bakabiliriz ki?

Dilsizleşmişlerin sanatı
Bedenlerimiz eski sınır aşımlarından kalan yara izleriyle dolu. Sızlıyorlar, sızlayan “Parabasis”dir, gücümüzü keşfettiğimiz sınırı aşma anı; bir bedenin kendi kudretini keşfedeceği ve hem işine hem de gücüne bakacağı an. Ama zordur, çünkü hep haddimizi bildiriyorlar ve hattatlarına çizdirdikleri süslü hatlarla çevreliyorlar bedenlerimizi. Hat çekme egemenin sanatıysa, Parabasis haddini aşan dilsizleşmişlerin sanatıdır. Dilsizleştirilenler, rollerinin dışına çıkıp kendi arzularını, özlemlerini dile getirdiklerinde Parabasis anı gerçekleşmiştir. Aristofanes’in komedilerinde koro üyeleri oyunun bir anında bir adım öne çıkar, hadlerini aşar, maskelerini çıkarır ve izleyicilere aktör olarak değil, yurttaş olarak seslenirler. Dramatik yanılsama bozulmuştur.

Her sınır aşma bir yaralanmadır. Ve George Bataille sanat için, “iyileşmeyen bir yaradan doğmuştur” dediğinde haklıdır. Sanatçı, yarası kapanmaya fırsat bulamadan sınırları aşmaya kalkışan ve yarası hep kanayandır. Çünkü sanatçı dile gelmeyeni her dile getirdiğinde, dil derin yaralar açar teninde. “Bıçak yarası geçer ama dil yarası geçmez”; dil yarası, içimizde için için yanan arzuların çıkış kapısıdır çünkü. Dramatik senaryonun repliklerini yinelerken, ten güvendedir; ama dile gelmeyen arzularımız dile geldiğinde tenimiz yara almıştır; arzu, hep sızlayan ve sızandır.

Birlikte deneyimlemek
Bir şey, dile gelmişse, mutlaka aklımıza da düşmüştür; arzular, mantık duvarını aşmış ve düşünceyi de yaralamışlardır. Akıllı uslu adamların işi değil, arzularını dile getirmek. Yapılacak ödevleri ve söylenecek replikleri vardır. Ödevler ve replikler, bedenin gücünü askıya almaya yarıyor sadece. Ve askıdaki bir bedenle, bir bedenin neler yapabileceğini asla bilemeyiz. O yüzden yaşamsaldır, çizgiyi aşmak ve etiğin alanına adım atmak. Ahlak hat çeker ve haddimizi bildirir, etik ise hattı aşmak ve Spinoza’nın tabiriyle, “bir bedenin nelere muktedir olacağını” keşfetmek içindir. İşin tuhafı, deneyimin kristalleşmiş hâli olan ahlak, bize deneyimsizliği öneriyor, etik ise deneyimi. Ve deneyim derken, kudretimizi birbirimizin üzerinde denemekten değil, birlikte deneyimlemek ve birlikte kudretlenmekten söz ediyorum.

Temas engelleniyor
Hep deneyimsizlik dayatılıyor bize. Yeryüzüyle, bedenlerle temas, aracı kurumlar ve aygıtlarla engelleniyor her seferinde. Hal Ashby’nin yönettiği 1979 tarihli “Being There” filmindeki bahçıvan karakteri gibi, bir bedene nasıl dokunacağını bilmiyor, yeryüzüne el sürmeden uzaktan kumanda aletiyle değiştiriyoruz imgeleri ya da şimdilerde olduğu gibi ekranların parlak yüzeyini parmaklayarak. Sınırları ihlal ettiğimizde bile düzenin ritüelleri sayesinde deneyimden koruyoruz kendimizi. Filmin başkarakteri bahçıvan, sokakta Öteki ile karşılaştığında, bahçeye özgü düzenin ritüellerini yineleyerek ilişkiden kaçınır. Sokak çetesinin bir elemanı bıçak çektiğinde o da televizyonun uzaktan kumanda aletini çeker. Biri yaralayan ve insanın bedenli olduğunu hatırlatan bir araçtır, diğeri ise bedensizleşmenin aracı. Oysa dokunmak, hattı aşıp deneyim alanına girmek ve bedenleşmektir. Sırf yaralanmayalım, canımız acımasın diye durmadan uzaktan kumanda aleti çekiyoruz yeryüzüne, birbirimize ve bekliyoruz. Ama yaşamak, bir beden sanatıdır, bekletmeye gelmez, acildir; iyileşmeyen yaralardan doğmuştur çünkü; birbirlerine dokunan, arzulayan ve hep kanayan yaralardan.


29 Temmuz 2016 Cuma

SİZ KENDİNİZİ GERÇEK Mİ SANIYORSUNUZ?


RAHMİ ÖĞDÜL
29.07.2016

Kübik bir tablonun parçalılığını kemiklerine dek hissetmeyen var mı? Yere düşüp parçalanmış cam gibiyiz. Tutarlı, bütüncül benliklerimiz kırılmış ve dağılmıştır; çok parçalı bir halde, olup biteni kırık parçaların prizmasından yansıdığı kadarıyla algılamaya çalışıyoruz. Yeryüzü üzerimize enformasyon kırıntıları, “bite”lar halinde boca edilirken neresinden tutacağını bilemiyoruz, tutarsızlaştık.

Tutarlı ya da tutarsız; her iki benliğimiz de sanal âlemin ürünüdür; sanal âlemin sanıldığı gibi yüzyılımıza ait bir olgu olmadığını, çitlerle kendimizi doğadan ayırdığımız ve yerleşik hale geçtiğimiz andan itibaren sanallaştığımızı söyleyebiliriz. Sanal teriminin 18. yüzyıl başında, bir nesnenin kırılmış ya da yansımış görüntüsünü/imgesini tasvir etmek için optikte kullanıldığını akılda tutarsak, bu kopuşu doğayı imgeler aracılığıyla deneyimlemeye başladığımız 40.000 yıl öncesinin ilk mağara resimlerine dek çekmek de mümkün. Hepimiz sanal bahçenin, yani kültürün ürünleriyiz. Hiç kimse Pokemon Go oynayan gençleri eleştirmesin; iktidar tarafından yakalanıp biçimlendirilen Pokemonlar değil miyiz?

Tek merkezli ve tutarlı sanal bir âlem kurduk önce; eş merkezli çemberlerden oluşan yerleşme planının merkezi halkası bir mercek gibi işlev görmüş ve doğanın sadece evcilleştirilmiş imgelerini yansıtmıştık içeriye. Doğaya özgü çokluğun ve farkın içeri sızmasını önlemek için yarattığımız bu mekânsal düzenlemeyi, iç içe geçmiş çemberlerden oluşan, labirentimsi Göbeklitepe Tapınağı’nda da görüyoruz. Bu tapınak, doğanın gerçekliğinden koparak kendine aşkın bir gerçeklik yaratan ve kendi üzerine kapanan insanın ilk radikal sanallaşma edimidir. İnsanı andıran ve tanrıları temsil eden, T biçimli taşlar kutsal merkezi işgal ederken, artık doğa bizim için ancak aşkın bir imge aracılığıyla dolayımlanan ve düzene çevrilebilen saf kaos alanına dönüştü ve doğanın kaosuyla baş edebilmek için daha fazla aşkın imge ve sanal düzen yarattık içeride. Ve bu kutsal merkez, daha sonra tanrı-kralın yerine, politik merkeze dönüşünce, katmerli imgelerin sanallığı içine gömüldük. Sanal hakikat merkezdeydi, merkezi elinde tutanlar bu âlemin efendileriydi. Hakikati elde etmek için dinsel ve politik merkezlere hac yolculuklarına çıktık. Merkeze ulaşanlar kahraman, ruhani ya da politik lider oldular. İçsel yolculuğa çıkanlar, yine hakikate ulaşmak için içlerindeki merkeze yolculuk edeceklerdi. 11. yüzyıldan kalma, tek merkezli bir labirent şeklinde tasarlanmış dinsel bir metin, tutarlı benliklerimizin haritasıdır. Labirentin tam merkezinde, doğanın oluş halinin karşıtı, hep değişmeden kalan varlığın dilsel işareti olan latince “est” vardır ve bu merkez, tıpkı Göbeklitepe’de olduğu gibi aynı zamanda aşkın bir gerçekliğin merkezidir. Dolayısıyla hem mekânsal örgütlenmemiz hem de benlik haritamız, imgeleri içeri yansıtan tek odaklı bir mercekti ve yeryüzünü bu mercekten kırıldığı ölçüde anlamlandırdık ve sanal bir âlem kurduk içeride.

Şimdi “est”in yerinde yeller esiyor, enformasyon fırtınaları nasıl da dağıtıyor bu merkezi? Yeni makineler, bilgisayarlar tutarlı benliğimizi parçalamıştır; ve çok merkezli ve merkezi durmadan yer değiştiren, çoğalan ve imgeler arasında yeni bağlantılar kurduğumuz, imgeleri dağıtıp yeniden bir araya getirdiğimiz bir düzlemdeyiz şimdi. Hayatımıza eklenen yeni teknolojiler, makineler, imge üretim aygıtları içinde bulunduğumuz sanal ekosistemin doğasını değiştiriyor her seferinde. Bilgisayar insanın düşünme, yaratma, iletişim kurma, birlikte çalışma, kendilerini örgütleme, hatta iktidarı ve sorumluluğu paylaşma biçimlerini değiştirmiştir.

Tek merkezli ve merkezi aşkın bir gerçeklikle bağlantılı bir sanallıktan, çok merkezli, hatta merkezsiz bir sanallığa geçince, hakikat de yerini yitirmiş ve dağılmıştır. Şimdi hakikati hep birlikte içeriden keşfetmek durumundayız. Nietzsche’nin “olgular değil, sadece yorumlar vardır” önermesi, bir gerçeklik alanı olarak olguları yitirdiğimizi, yorumlamanın sanallığına gömüldüğümüze işaret ediyor; nesnelerin kırılmış ve sonsuzca yansımış imgeleriyle paramparçayız şimdi ve birbirimizin yorumlarına muhtacız. Konuşmak dışında başka seçeneğimiz var mı?

22 Temmuz 2016 Cuma

BUZ DEVRİ: BÜYÜK ÇARPIŞMA



RAHMİ ÖĞDÜL
22.07.2016

Duyularımız, hep aynı şiddetle, sürekli tekrarlanan bir uyaranı algılamamaya başlıyor bir süre sonra. Biteviye tekrarlayan bir sesi işitmez oluyoruz. Ama algıları açık olanlar vardı, hep işittiler sesi ve kuşkulandılar. Biri bir işler karıştırıyor olmalı: “What the hell is he building in there?” diye sordular Tom Waits ile birlikte: “Neler inşa ediyor? Ne haltlar karıştırıyor?” Elindeki matkapla küçük tadilatlara giriştiğini düşündük önce. Fakat tadilatları hiç bitmedi; gece ve gündüz matkabın sesini işitiyorduk. Sonra birden matkap darbeli moda geçince kulakları tırmalayan bir sesle sıçradık koltuklarımızdan: “Gotta catch ‘em all!” “Yakalayın hepsini!” Ekranların içinde yakalanmıştık.

Marslıların yeryüzünü işgal etmesini andıran ve felaket filmlerinden alışkın olduğumuz sesler ve görüntülerle sarsıldık o gece. Canlı yayın, Orson Welles’in bir radyo şakası değildi, ama bunun bir şaka olmasını çok isterdik. Welles, 1938’de radyo tiyatrosunda, H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı romanını canlandırdığı sırada Marslıların dünyayı işgal etmeye başladığını anlatırken, radyolarını yeni açmış Amerikalıların yaşadığına benzer bir duyguydu yaşadığımız. Ve daha da şiddetlisi. Televizyonda görüntüler vardı; ve dışarıdan gelen sesler ve görsel efektlerle zenginleştirilmiş üç boyutlu bir gösterinin içinde bulduk kendimizi; kimimiz şiddete maruz kaldık, kimimiz gerçek ile gerçek dışının ayrımsızlaştığı mıntıkada sadece izlemekle yetindik. Aklımızın dumura uğradığı bir yücelik gösterisi.


Keyifli dehşet!
Buz kesilmiştik. İşin tuhafı, Buz Devri filminin gösterime gireceğini günler öncesinden duyurmalarına rağmen yine de kanımız donmuştu: “Buz Devri, Büyük Çarpışma/15 Temmuz’da Sinemalarda/Türkçe Dublaj ve 3-D seçeneğiyle.” Ankara ve İstanbul’dakiler üç boyutlu şiddete maruz kaldılar. Sesler, görsel efektler, ses ve ışık patlamaları; şiddetli bir gösterinin içine düşmüştük. Biz küçük insanların güvenli bir yerde izleyici konumunda, kudretimizi aşan çok güçlü bir “yüce” varlık karşısında yaşadıklarımızı, Romantikler “delightful horror” diye tanımlamışlardı, yani keyifli dehşet. Bir estetik kategori olarak “yüce” deneyimi, 17. yy’de Salvador Rosa’nın yaptığı yabanıl, ürkütücü ve eril doğa manzaralarıyla estetik repertuvarlarımıza girmiştir, ama egemenlerin halkın aklını dumura uğratmak ve tüm duyularını esir almak için kullandıkları eski bir yöntemdir; keyfini bilemem ama dehşet yaratmakta üstüne yoktur.

Yoksa Yunan mitolojisindeki tanrıların, göksel varlıkların çarpışmasına mı tanık olmuştuk? Gök gürültüleri, şimşekler ve düşen yıldırımlar. Ve bu güç ve şiddet gösterisi toplumsal ilişkilerin ortasına düşen bir imaj bombardımanıdır aynı zamanda. Hiç kimse güvende değildi. “Gösteri, bir imajlar toplamı değil; kişiler arasında, imajlar tarafından dolayımlanan bir toplumsal ilişkidir” diyor Guy Debord Gösteri Toplumu’nda (Ayrıntı). Zihinlerimiz ve bedenlerimizi yakalayan gösteri, tüm ilişkilerimizi dolayımlayınca, egemen aklın kurgusunda kör şiddetin hem faillerine hem de kurbanlarına dönüşebiliriz.

Derin çukurlar
Bastığımız sağlam zeminler de delik deşik şimdi. Her delik, aramızda kurduğumuz bağları kopardı ve kopan bağlarla birlikte kendimizi çukurun dibinde bulduk. Çukurlarımızdaki dev ekranlarda akan görüntülerden izliyoruz yukarıda kopan kıyameti. Yeryüzü, kentler, toplum ve bedenler; tutunacağımız yüzeyler. Nereye tutunmaya çalışsak derin çukurlar açılıyor; kime sarılsak boşluğa sarılmış gibi oluyoruz. Kendimize bile tutunamıyoruz; içimizde derin, dipsiz uçurumlar var; bakmaya korkuyoruz. Boş oyuklar olarak dolaşıyor kentin sokaklarında, kara delikler. Herkes birbirinin aynası; boş oyukların sonsuza doğru katlanarak çoğaldığı aynalar.

Buzdan bıçaklar!
Ekran aynadır, boşlukları durmadan çoğaltan. Ekrandaki gösteri, bir yandan içimizi boşaltırken, diğer yandan bir lütufmuş gibi sunulan hazır-yapım kavramlarla dolduruyor içimizi. Nietzsche’nin filozoflara önerisine bu zor günlerde ne de çok ihtiyacımız var: “Filozoflar artık kavramları ne bir armağan gibi kabul etmeli, ne de onları saflaştırıp parlatmalıdır; kavramları yaratmalıdır.” Sadece kavramları mı? Mekânlarımızı da yaratamazsak buz kesmiş buzdan bıçaklara dönüşmemiz an meselesi.