17 Temmuz 2016 Pazar

HER ŞEY BİR ÇUBUKLA BAŞLADI



RAHMİ ÖĞDÜL

15.07.2016

Protezler hem gücümüz hem güçsüzlüğümüz. Modern yaşam, bir yandan protezlerle gücümüze güç kattığımız, öte yandan yokluklarında kendimizi sakatlanmış hissettiğimiz bir yaşamdır. Hayatımıza dahil oldukları andan itibaren protezlerle ayakta durabiliyoruz ancak. Modernleştikçe gücümüzü yitirdiğimizi ve güçsüzleştikçe de yeni protezler icat ederek ikame kudretler yarattığımızı söyleyebiliriz. Doğanın içinde olabildiğince az nesneyle hayatlarını idame ettiren modern-öncesi insanlar sadece bedenlerine güvenir ve doğanın dilinden anlarlardı. Balıkçılar mesela; balık bulmaya ya da hava durumunu kestirmeye yarayan aletleri olmadan, sadece bedenlerine, duyularına güvenerek tahminlerde bulunur ve bu tahminlerinde de pek yanılmazlardı. Artık doğanın dilinden anlamıyor, sadece makinelere, protezlere tutunarak hayatta kalabiliyoruz. Mutsuzuz bu yüzden ve bizi mutlu edecek yeni protezler, haz çubukları (joy stick) icat etmeleri gerekiyor. İktidarsızları yeniden erklendirecek mutluluk çubukları. Sahte bir erklenme yaratsalar da yine de çubuklar güldürüyor yüzümüzü. Yaşamlarımızın kontrolünü tamamen yitirmiş ve iktidarsızlaşmışken bu kez selfie çubukları yetişti imdadımıza. Şimdi herkesin elinde selfie çubuğu ve herkesin yüzünde gülücük.

İlk ölçüm çubuğumuz
Her şey, yeryüzüyle aramıza giren bir çubukla başladı ve kudretsizleştik; kamıştan icat ettiğimiz ilk ölçüm çubuğundan söz ediyorum. Yunanca “kanna” adı verilen ölçüm çubuğu, “kanon” ve “kanun” sözcüklerinin de kökenini oluşturuyor. Yeryüzünü, bedenleri bu çubukla ölçmeye ve yargılamaya başlayınca şeyler, ölçülecek ve yargılanacak birer nesneye dönüştü. Belli bir biçimi olmayan ve doğanın ve toplumun kuvvetleriyle akıp giden doğal ve toplumsal bedenleri biçime sokarak kanonik kalıplar yarattılar ve bu kanonik kalıpları yönetmek için de kanunlar. Artık “kanna” hükümdardır. İktidar, akışkan olan her şeyi katılaştıran ve kalıba sokan ölçüm çubuğudur. Kudretimizi seçkinlere ve temsilcilerine devrettiğimizden beri bu çubuk, yani cetvel yönetiyor bizi. İngilizcede “ruler” sözcüğünün hem cetvel hem hükümdar anlamına gelmesi boşuna değil. Ve tüm erkimizi çubuğa devrettikçe, iktidarlıymış gibi poz veren kudretsiz varlıklara dönüştük ve yeryüzü de cansız bir dekora. “Dik dur eğilme!” sloganı, kudretsiz bir halkın mutluluk çubuğuna yüklediği tüm anlamları, daha doğrusu çaresizliği dışa vuran bir slogandır. Bizim adımıza işlev gören bir protezimiz olunca, tüm performansımız bu çubuğun dik durmasına bağlı artık ve yalvarmaktan başka seçeneğimiz var mı? “Ne olur, dik dur!”

Cetvel, kanon ve kanun hükmündeki kararnameleriyle yaşamlarımızı ölçüp biçtikçe, doğumlarımız ve ölümlerimiz sadece bir istatistik sorunu haline geldi, sayılardan ibaretiz ya da dijital bir matrisin içine kapatıldık. Parmakla hesap yaptığımız günlerin anısını taşıyan ve parmak, çubuk, sayı anlamlarını taşıyan “digit”ten türetilmiş dijital ortamın temelinde, “sıfır” ve “bir” sayıları vardır. “Sıfır”, içine kapatıldığımız çemberdir, yani hiçbir değişim ve dönüşümün olmadığı Parmenidesçi hakikat çemberi; “Bir” ise bu çemberin hükümdarı. “Sıfır” aynı zamanda, “Bir”in bize biçtiği değer. Kendimizi sıfırladıkça tüm kudretimizi “Bir”e, yani “digit”e, ölçüm çubuğuna devrettik. Ve devrettikçe yeryüzüne dair tüm bilgimizi de sıfırladık; şimdi hiçiz, çubuk ise her şey. O yüzdendir, dik duran çubuklardan aldığımız haz.

Cetvel cennetten çıkmaydı!
İlkokul öğretmenimizin de dik duran bir protezi vardı; üzerine kaş ve göz çizerek kişilik kazandırdığı bir cetvel. Durmadan cetvelin cennetten çıkma olduğunu hatırlatırdı bize. Oysa bizim için cennet, bir oyun alanıydı; yaşıtlarımızla ve nesnelerle özgürce bağlantılar kurduğumuz bir yaratım etkinliği. Ama başka bedenlerle her bağlantı kurduğumuzda cennetten çıkma cetvel, bedenlerimize şiddetle iniyor, yeryüzünün neşesini, çocuk bedenlerini kalıba sokuyor ve sınıfı cehenneme çeviriyordu. Evet, iktidar protez bir çubuktur, yeryüzünü cehenneme çeviren. Şimdi ellerimizde mutluluk çubukları ve yüzümüzde gülücükler. Ve cehenneme çevrilmiş yeryüzü dekorunun önünde pozlar verebiliyoruz.

8 Temmuz 2016 Cuma

KALIBINIZI ÇATLATABİLİR MİSİNİZ?

Zenos Frudakis
RAHMİ ÖĞDÜL
08.07. 2016
Ressam olmanız gerekmiyor. Sadece ressamlar resmetmez, biz de bedenimizle, jestlerimizle tablolar çizeriz ya da boyarız yaşamda. Kimisi poz vererek kendini resmeder, kimisi durmadan devinen bedeniyle, doğanın ve toplumun kuvvetleriyle dans ederek. Poz verdiğimizde, bedenimizi ve jestlerimizi dondururuz, yüzümüze ve bedenimize kondurduğumuz her ifade bir kalıp gibidir. Yüzlerimiz reklam panolarını andırıyor bu yüzden, hani belirli aralıklarla posterlerin değiştiği reklam panolarını; poz verenler, kalıba girenlerdir.

O karede istenilen ifade ne?
O halde soralım: Kendinizi nasıl resmediyorsunuz? Eyleyerek mi yoksa poz vererek mi? Poz vererek resim yapanların izlediği yol, klasik resim eğitiminde verilendir. Merleau-Ponty, “klasik eğitimde desenle renk birbirinden ayrılır: nesnenin uzamsal şeması çizilir, sonra da bu şema renklerle doldurulurdu” diyor, “Algılanan Dünya” kitabında (Metis). Bizim nesnemiz bedenimiz olduğu için, fotoğraf makinesinin karşısında önce bedenin konturlarını belirler, bir kalıba sokar ve sonra yüzeyi istenilen ifadeyle doldururuz. Bir de şema çizmeksizin, yeryüzünde akıp giderken bedenleriyle resim yapanlar vardır. Beden denilen fırçayı kullanarak, yeryüzünün paletindeki sonsuz renk skalasından seçtikleri renklerle yaşamın içinde resimler yaparlar. Bunlar, Cézanne’ın izinden gidenlerdir: “İnsan renk sürdüğü ölçüde desen çizer”; yani önce konturlarını çizmek yerine, renklerle başlar, bedenini görünür kılmaya. Artık nesnelerin konturları görünmez olmuştur, sadece renkleri ve renk değişimlerini görürüz, bir renk denizinde dalgalanır nesneler ya da beden, olsa olsa renk denizinde alacalı bulacalı bir renk kıvrımıdır. Bunlar kalıbının adamı değil, kalıplarını çatlatanlardır. Cézanne’ın elması da böyledir: “Renkleri dokusuna sonsuz bir özenle işleye işleye resmettiği bir elma … sonunda şişer ve akıllı uslu desenin dayattığı sınırlara sığmayıp çatlar.”

Çılgın projeler
Bir kez daha soralım: Kalıbının adamı mısınız yoksa kalıbını çatlatanlardan mı? Bu karşıt tavırlar, politikadan tutun da felsefeye, yaşam tarzlarına dek hayatın her yerine sinmiş. Kalıplarla iş görenleri projeciler olarak da adlandırabiliriz. Ellerinde, doğaya ve topluma, bedenlere yöneltecekleri boş çerçevelerle dolaşırlar ortalıkta. Çerçeve, projenin çerçevesidir ve yeryüzünün ilmek ilmek örülmüş ekolojik ağlarını parçalayacak ve fethedilecek bir içerisi yaratacaktır ve içerisi, çılgın projelerle bir Disneyland’a dönüşebilir kolaylıkla.

Renklerden ve renk değişimlerinden konuşalım
Öte yandan aynı yaklaşımı mekânın örgütlenmesinde de görüyoruz. İktidar plancıları kent mekânını çerçevelere ayırırken sadece kenti değil, kent sakinlerini de kalıplara dökebileceklerini bilirler, çerçevelenmiş akıllı uslu varlıklar yaratacaklarını. Bu kez çerçeve, ilmek ilmek örülmüş toplumsal ağları parçalayacak, bizi sınıfsal, etnik ve cinsel konumlarımıza göre ayrıştıracak ve ilişkisizliğin ortamlarına hapsedecektir. İşte bu yüzden mekân politiktir. İktidarın mekânı, klasik resim eğitiminin mekânıdır; önce şeması, konturları çizilen, sonra da içi renklerle doldurulan mekân. Bu mekânın sakinleri, akıllı uslu desenin dayattığı sınırların içindeki kederli ve kudretsiz varlıklardır. İktidar mekânlarının aksine, kudretli ve neşeli bedenler kendi mekânlarını içeriden dışarıya doğru, kudretleri elverdiğince taşarak yaratacaklar ve tıpkı Cézanne’ın elması gibi, “akıllı uslu desenin dayattığı sınırlara sığmayıp” kalıplarını çatlatacaklardır. Ve artık konturlardan, biçimlerden değil, renklerden ve renk değişimlerinden söz edebiliriz.

İktidarın tarihi, doğanın ölüm fermanıdır. Önce, yeryüzünden koparıp çerçevenin içine hapsettiler bizi; sonra, hiyerarşik perspektife göre çizilmiş bedenlerin konturlarına. Ve iktidar konturların içini kasvetli, kederli renklerle boyayarak kendi resmini tamamlayınca, natürmort (ölü doğa) çıkacak ortaya. Oysa konturlarımızı çatlatacak kudretimiz var bizim. Poz vermekten, ölü taklidi yapmaktan vazgeçin artık ve çatlatın kalıplarınızı! Göreceksiniz, içinden yeryüzünün neşesi çıkacak. Ve yeryüzünün renk cümbüşünden ayırt edilemez olacaksınız.

1 Temmuz 2016 Cuma

DELİCE BİR ŞEY YAPALIM, UFKA BAKALIM!

Antony Gormley

RAHMİ ÖĞDÜL
01.07.2016
Sanatçı, kaostan form çıkarandır. İmaj bombardımanı altında saf anlamsızlık olarak yaşadığımız bir yaşamdan nasıl bir form damıtabilir sanatçı? Ve patlayan bombalarla algılarımız dumura uğramışsa, damıttığı bu formu algılayabilir miyiz? Yaşam, altından kalkamayacağımız kadar karmaşıkken, gerçekliğin imgesi olarak saf bir formla karşılaştığımızda birden bire yaşamın anlamını kavrayabilir miyiz? Samuel Beckett, “Sanatçının görevi, karmaşıklıkla uyumlu bir form yaratmaktır” diyor. Bu karmaşıklıkla uyumlu form, yaşam denli karmaşık olursa forma mı bakarız yoksa yaşama mı? Yoksa her ikisinden de kaçar mıyız? Sorular, sorular…

Sanat, nesne bolluğuna durmadan yeni nesneler ekledikçe, işler giderek karmaşıklaşıyor. Sanat adı altında o kadar çok nesne üretildi ki. Üretenler, yaşadıkları karmaşadan düzen devşirirlerken, hayatı kendileri için yaşanabilir kılıyorlar; ama öte yandan yaşamsa artan nesnelerle daha karışık hale geliyor bizim için. Sanat üretemeyenler, baş edemeyecekleri bu büyük resmin karmaşıklığı karşısında, algılarını yoksullaştırarak küçük ve yalın şeylere yöneliyor ve mikro anlamlarla ürettikleri mikro kozmoslarında yaşıyorlar. Baş edemeyeceği bir karmaşıklık karşısında insanın tepkisi, olabildiğince şeyleri yalınlaştırmaktır. Her yalınlaştırma, yaşamdan bir geri çekilmedir. Yaşam, kıyısı olmayan bir nehir olsa da, biz akışın dışına çıkacağımız bir kıyı aramaktan asla vazgeçmedik; bu kıyı göksel de olabiliyor, yersel de.

Makinelerle kurduğumuz ilişkiler çığırından çıkarken artık yaşamlarımızın kontrolünü yitirdik ve simülasyonların akışıyla sürüklenip gidiyoruz. 19. yy’da Ludistler makineler karşısında yitirecekleri özerkliklerini makineleri kırarak yeniden kazanmaya çabalamışlardı; günümüzde farklı olanı, günah keçilerini kırarak saflığımızı korumaya, karmaşıklıktan düzen çıkarmaya çalışıyoruz. Bu, faşizmdir, sıradan olanın, sağduyunun iktidarı. Çünkü sağduyu, etrafını çitlerle çevirecek ve içeride hep aynı olanın dönüp durduğu ve merkezde vasatın iktidar olduğu tekçi yapıya yönelecektir. Yaşamı daha da yalınlaştırmak istediğimizde, kırmaya hangi makineden başlayacağımızı bilemediğimizden içeride farklı olanı, birbirimizi kıracağız.

Yaşamın karmaşıklığından geri çekilme, sıradan olanın, faşizmin yükselişiyle sonuçlanabiliyor. Birileri bizi dolduruşa getiriyor ve karmaşanın nedeni olarak gösterilen canavarları ve ejderhaları yok edip içeriyi yalınlaştırıyoruz. Bir zamanlar Batılılar, henüz fethetmedikleri toprakları haritada “terra incognita” (bilinmeyen topraklar) diye gösterirler ve bu toprakları hayali canavar çizimleriyle doldururlardı. Bilinmeyen toprakları bilinir hale getirirken canavarları öldürdük ve yeniden hayali canavarlar yaratmalıydık içeride, sağduyunun bitmek bilmeyen birlik ve beraberlik ruhu için. Şimdi canavarlar Radiohead dinleyenlerin, içki içenlerin kılığına bürünebiliyor ya da cinsel, etnik ve dinsel ötekilerin.

Yaşamın kıyısında dikilip, ufuk çizgisinden gözlerini ayırmayanlardan korkacaksınız; bir gün delice bir şey yapabilirler. Ufuk, kendi mikro evrenimizin, sağduyumuzun sınırıysa, bu sınırın aşılması sıradan olanın, sağduyunun aşılmasıdır. Ufka bakan kişi, sıradan olandan, faşizmden sıdkı sıyrılan ve farklı olanı, çokluğu arzulayandır. Nietzsche’nin uçurum için söylediği, ufuk için de geçerli: Uzun süre ufka bakarsanız, ufuk da size bakacaktır. Ufuk size baktığında farklı sesleri, çokluğun uğultusunu işitmeye, görünmez olanı görmeye başlarsınız. Bunlar tanıdık yabancılardır, yani “unheimlich” (tekinsiz), Freud’un tabiriyle. Tanıdıklardır, çünkü çokluk ve fark içimizdedir; yabancılardır, çünkü bastırdık ya da çitlerin dışına sürdük onları. Ufka bakan kişi ufka dönüştüğünde, hayali canavarlar dostlarıdır artık. Ve gerçek canavarsa, içeride çokluğu ve farklı olanı ortadan kaldırmaya çalışan sıradan olandır, faşizmdir. Samuel Beckett’in, karmaşıklıkla uyumlu bir form yaratma görevini, çoklukla ve farklı olanla yaşama becerisini, ufuktan gözlerini alamayanlar gerçekleştirebilir ancak. Haydi, ufka bakalım ve delice bir şeyler yapalım!

24 Haziran 2016 Cuma

KEŞİŞ YENGEÇLERİNİN HÜZNÜ VE NEŞESİ

Basel el Maqosui

RAHMİ ÖĞDÜL
24.06.2016
Çok kötü durumda yakaladılar bizi, kabuksuz, çırılçıplak. Kabuğumuzu terk ettiğimiz, ama kendimize yeni bir kabuk bulamadığımız saldırıya açık, en zayıf anda. Keşiş yengeçlerini bilirsiniz; kabuk üretemedikleri için boş buldukları kabuklara yerleşirler ve kabukları dar geldiğinde terk edip yeni bir kabuk ararlar kendilerine. Ve işte o an, en zayıf oldukları andır. Yumuşak ve çıplak karınlarıyla avcılar için kolay lokma. Bir an önce yeni bir kabuğa yerleşemezlerse ölecekler.
Toplumsal mücadeleler tarihi, dayanışma ağlarının örülme tarihidir ve iktidarın sömürüsüne, baskısına, istismarına, dışlamasına karşı girişilen sınıfsal, cinsel, etnik mücadelelerle ilmek ilmek ördüğümüz ve kendimizi gerçekleştirme alanları yarattığımız korunaklı ağlarımız vardı. Bu ağları parçaladılar ve bir başımıza kaldık, çırılçıplak ve o zamandan beri boş bulduğumuz, konut dedikleri kabuklara sokuyoruz en yumuşak yerlerimizi. Ve kabukların içinde iktidarın ve medyanın yalanlarıyla döşediğimiz hayatlar sürdürüyoruz. Dayanışma ağlarının yerinde yeller esiyor şimdi. Varsa yoksa kabuklarımız; hepsi birer tasarım ürünü; yalanlarla örülü yaşamlarımızda yalandan tasarımlar olarak kabuklarımızı parlatıyoruz. Parlak kabukların yalnızlığı.
Hiç bu denli çıplak ve zayıf ve kırılgan yakalanmamıştık ve hiç bu denli yapayalnız; keşiş yengeçlerinin hüznü. Kırılgan kabukların içine yerleşsek de hep kabuksuz, çırılçıplak hissettik kendimizi. Yalanla parlattığımız kabuklarımızın aslında olmadığını ve tüm çıplaklığımızla avcılara yem olacağımızı biliyorduk. Oluyoruz da. Tek tek avlıyorlar bizi; üniversitede, okulda, sokakta, hatta sığındığımız kabukların içinde bile. Bir hiçiz şimdi. Bu hiçliğimizi kendimize bir türlü itiraf edemiyor, beden denilen kabuklarımızı da tasarım ürünü haline getirip nesneleşmenin hüznüyle kahroluyoruz. “Görünmez Kentler” kitabında Italo Calvino, toplumsal ilişkilerden koparılmış çıplak bedenlerin nasıl da bir hiç olduklarını ne de güzel anlatmıştır. Bu anlatı, bombalarla kentleri başlarına yıkılan ve toplumsal ağları parçalanan Doğu’daki ve bir kabuk gibi konutlarına sığınan Batı’daki insanların ortak trajedisidir: “Ersilia’da oturanlar kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evlerin köşeleri arasına, renkleri akrabalık, takas, otorite, temsil ilişkilerine göre değişen, beyaz veya siyah veya gri veya siyah-beyaz ipler gererler… Ersilia’yı terk edenler tüm ev eşyalarıyla konakladıkları bir tepenin eteğinden ovada yükselen kazık ve ip kargaşasına bakarlar. Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç.”
Şimdi, kentlerini terk etmek zorunda kalanlar, toplumsal ağlarından koparılanlar, bir tepeden görünmez kentlerine baktıklarında bir hiç olduklarını anlıyorlar. Nasıl da parçaladılar ağlarımızı, nasıl da düştük tuzaklarına? Doğanın ve toplumun bağrına bir bıçak yarası gibi çizilen düz çizgilerle bizi birbirimizden ayırmalarına izin verdik. Birbirimize dolandığımız ve dolandıkça birbirimizle kaynaştığımız kıvrımlı yollar çizgisel yollarla parçalandıkça, giderek daha da yalnızlaştık ve sonunda, kapitalizmin otoyolunda bir başımıza, birbirimizle yarışırken bulduk kendimizi. Bizi, dayatılan hedefe ulaştıracak düz çizgiyi reddedecek ve eşeklikte ısrar edecektik. Ama biz uslu çocuklardık, iktidarın sözünü dinledik: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır… Eşek zikzak çizer” (Le Corbusier). Oysa insanın düz çizgiye sığmayacağını söyleyenler de vardı, Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”ndaki kahramanı gibi: “Düz nedir? Bir çizgi düz olabilir ya da bir cadde, fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” İnanmadık.
Şimdi faşizmin dümdüz çizgisinde yapayalnızız, hüzünlü ve çıplak; ama unutmayın, dağ gibi yüreğimiz var bizim, yolları kıvrım kıvrım ve görünmez kentleri görünür kılmak için arzumuz. Yüreklerimiz asma sürgünleri gibi, birbirine dolanmaya teşne. Sahte bir kabuk aramayın artık; yüreklerinizin kıvrımlı yollarında yürüyün, birbirinize doğru ve sarılın; sonra bir köşeyi döndüğümüzde, bir de bakmışız, görünmez kentlerde yaşamın ve direnişin neşesi; sakın şaşırmayın!

    19 Haziran 2016 Pazar

    BOĞA BİR DALGADIR, AH BİR DOKUNSAN!



    Francis Bacon, "Study of Bull", 1991

    RAHMİ ÖĞDÜL

    17.06.2016

    “Küçük bir dalga yakalayabilsem ne kadar iyi olurdu.” Bir sörfçü söylemiyor bunu; bir ressamın, Francis Bacon’ın arzusu (aktaran Deleuze, İki Delilik Rejimi, Bağlam). Keşke biz de bir dalga yakalayabilsek, ne iyi olurdu. Kolay değil bir dalgayı yakalamak, dalgayla akıp gidebilmek; çeperlerinin eridiğini ve sıvı haline geldiğini duyumsamak. Zevklerin peşinde koşanların dalgayı yakalaması zor; her zevk ya da haz, bizi dalga olmaktan alıkoyuyor çünkü; akışı, süreci kesintiye uğratıp iktidar tuzaklarına düşürüyor, haz vadeden metalara yakalanıyoruz. Haz ya da zevk (pleasure); her ikisi de aynı kapıya çıkıyor ve her ikisi de akıp giden, şeyler arasında bağlantılar kurarak kendi içkinlik düzlemini yaratan arzudan (desire) kökten farklı. Bizi deli gibi hazların peşinden koşturuyorlar da kimse bize arzularınızın peşinden koşun demiyor. Bu işte bir bit yeniği olmalı. Zevk peşinden koşmaktan yoruluyor ve gün sonunda, “Zevkleri dert edindim, bende neşe ne arar” diyebiliyoruz. Zevkler tüketiyor çünkü, arzuysa kudretlendiriyor.
    Arzu dalgası
    Çok nadir anlarda dalgayı yakaladığımız oluyor tabii, akış kabuğumuzu çatlattığında. Bu dalga, arzu dalgasıdır. Dalga olmak, artık “ben” diyemediğimiz andır. Çünkü yeryüzünü kateden ve içimizden geçerek bizi dalgalandıran böyle bir duygulanım, “ben” denilen bir kabuğu parçalayacaktır. Denizin dalgalı yüzeyine sırt üstü yatıp suyun bir molekülüne dönüştüğünüzde, dalgalarla birlikte dalgalandığınızda dalga olmuşsunuzdur. İçimizden geçen bir duygulanım dalgası, bizi evrenin tüm ayrıksı öğeleriyle birleştirmiştir. Sanat da bizi yakalayan bir dalgadır; sanatla birlikte dalgalanır ve dalgalandırırız. Müzikte bir ses dalgasına, resimde bir renk dalgasına, metinde sözcüklerin dalgasına kapılırsınız. Kendinizi yitirdiğiniz andır bu anlar. Ya da toplumsal bir dalgaya dönüşür ve hep birlikte dalgalanırız. Gezi denizinde kendimizi nasıl da yitirmiş ve dalga olmuştuk.
    Dalga çerçeveyi, figürün konturlarını parçalayandır. Hayatı bir yapboz bulmacası gibi gören ve yapbozun parçalarını çerçeve içindeki yerlerine uydurmaya çalışan iktidarın tavrına yaşamsal bir direniştir, dalga olmak. Hiç bıkmadan, usanmadan yaşamayı önerir dalga ve yaşamın çerçevelere ve sınırlara hapsedilemeyeceğini. Bir dalganın arzusu, form hapishanesinden kurtulmak ve evren denizinde akmak ve olmadık bağlantılar kurmaktır. Çerçeve, iktidarın evrene yönelttiği ve içini kendi imgesine göre düzenleyeceği, bozup tekrar yapabileceği bir hapishanedir. Planını ve parçalarını istediği gibi şekillendirebileceği bir yapboz hapishanesi.
    Bu çerçevenin içinde arzulu değil, hazlı varlıklar barınabilir ancak. Çünkü arzuyu yapbozun planına uyduramazsınız, taşkındır, kesilip biçilmekten hoşlanmaz; deli gibi akarak kesintisiz bir düzlem yaratır kendine. Ve onun dokunması hayat öpücüğü gibidir, öptüğünde yapbozun ölü parçalarını canlandırır. Arzu bir süreçtir; yapbozun kesintili planını, ayrı duran parçalarını bir tsunami dalgasına dönüştürdüğünde ne çerçeve ne de figür kalmıştır. Haz ise arzu akışlarını kesintiye uğrattığından, yapbozun planına dahildir. İktidar için sorun, hazlı varlıklar değil, arzulu bedenlerdir.
    Yasayı ihlal et ve hazzı yaşa
    Çerçevenin içi yasanın alanıdır. Ve yasa, kendi ihlalini üreterek işler. Bir tarafta yasa koyucu Kant, öte yanda bu yasayı ihlal eden Sade, Lacan’ın deyişiyle. Ve her ikisi de yapbozun parçalarıdır. Yasayı ihlal et ve hazzı yaşa; sonra yine yapbozun parçası ol. Yasa-ihlal kısırdöngüsünde oyun kurucu hep iktidardır ve yapboz iktidarın oyun alanıdır. Arzunun buna katlanmasını bekleyemezsiniz.
    Aydınlığa yönelmiş dalga
    Francis Bacon bir söyleşisinde “Küçük bir dalga yakalayabilsem ne kadar iyi olurdu” demişti. Ölümünden önce yaptığı son resminde dalgayı yakalamış olmalı: “Boğa çalışması”. Arzulu ve kudretli bir hayvan. Karanlık boşluğa sırtını dönmüş ve karanlıktan kaçarak aydınlığa yönelmiş bir dalga. Boynuzları bir orak gibi parlıyor ışıkta. Şimdi, karanlığa sırtlarını dönen boğaların mikro devinimiyle dalgalanıyor ruhumuz; dalgaların neşesi. Kadıköy, Altıyol’daki Boğa Heykeli’nin yanından her geçişimde donmuş, taşlaşmış bir dalga görürüm. Dokunsan, fırlayacak yerinden.

      10 Haziran 2016 Cuma

      FAŞİZMİN ATEŞİ SİZİ ÇAĞIRIYOR!

      Jan Cossiers, Prometheus, 1637

      John Heartfield
      RAHMİ ÖĞDÜL
      10.06.2016
      Yapının duvarına, göze çarpacak şekilde “ÇIKIŞ” yazısı asmışlar. Bir felaket bekliyorlar sanki. Ve gözler, yazının altına yerleştirilmiş okun işaret ettiği yöne çevrili. Yüzlerde kapatılmışlığın tedirginliği; “çıkış” yazısı, klostrofobik kâbusların en saf hâlidir. Her an her şey olabilir. Özenle inşa ettiğimiz yapı birden kafamıza çökebilir. Tedbirini almak gerek, felakete hazır olmak. Bir felaket beklentisiyle yaşadığımıza göre huzursuzuz aslında. Nedir bizi huzursuz eden? Bastırdığımız ve bastırmamıza rağmen birden bire ortaya çıkacak ve çıkmasıyla birlikte kurduğumuz Öklidyen yapıyı yıkacak yeryüzünün kuvvetleri: Çokluk ve fark.
      ‘Dilimizi bilmiyorlar’
      Sağduyumuzun sesini dinledik hep; yine dinliyoruz: ‘Farklı olanı yok edin, çokluğu teke indirin ve çitlerle çevirerek kendinizi çokluktan ve farktan koruyun’. Biz de öyle yaptık ve şimdi çitlerle, duvarlarla çevirdiğimiz ve kendimizi hapsettiğimiz mekânda huzursuzuz; felaketin mekânlarını inşa ediyoruz çünkü. Yeryüzünün göçebe kuvvetlerinden kendimizi ayırmak ve yerleşmek için çitlerle, duvarlarla çevrili kapalı mekânlar yarattığımızda, çokluktan ve farktan korunacağımızı düşündük. Ve içeride öngörülebilirliğin, hesaplı, düzenli evrenini yaratabileceğimizi. İçimizdeki farklılığı, çokluğu bastırdık, ama bir yay gibi kendi üzerlerine kıvrıldıklarını unuttuk; bastırdıkça, çok daha büyük bir güçle yüzeye sıçrayacaklarını. Bastıramadıklarımızı yok ettik, olmadı, çitlerin dışına, çöle sürdük; tıpkı Harun’un günah keçisi ritüelinde olduğu gibi: “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar (Levililer 16:20-2).” Çokluğu, farkı bastırsak da sürgüne de göndersek, bir türlü kurtulamıyoruz, çölden geri dönüyorlar hep: “Sınırdan o denli uzak olan başkente kadar nasıl vardıklarını anlamak mümkün değil. Ama işte oradalar ve sayıları her sabah artıyor gibi. Onlarla anlaşmak mümkün değil… Dilimizi bilmiyorlar” (Kafka, Çin Seddi). Sağduyumuzla inşa ettiğimiz yapıyı çokluğun ve farkın göçebe kuvvetleri işgal edebiliyor.
      Çıkışa yönelmek gerek
      Duvarların arasındayız ve sağduyunun hangi yöne gideceğimizi gösteren “ÇIKIŞ” yazısının okuna takılı gözlerimiz şimdi. Dillerini bilmediğimiz, adlandıramadığımız tekillikler dolaşmaya başladı koridorlarda. Çıkışa yönelmek gerek. “Sağduyu bir yönü belirtir: o tek yöndür” diyor Deleuze. Ve sağduyunun diğer sistematik özelliklerini de sıralıyor: “tek bir yönün olumlanması; bu yönün en çok farklılaşmış olandan en az farklılaşmış olana, tekillikten kurallıya, dikkat çekiciden sıradana gidiyor olarak belirlenmesi” (Anlamın Mantığı, Norgunk).
      Farklar ve tekillikler çoğalınca, sağduyu sıradana yönelecektir, en çok farklılaşmış olandan en az farklılaşmış olana, “şeylerin payından ateşin payına.” Sağduyunun işlevi “öngörmektir” ve sağduyu ateştir, “yakıcı ve sindirici.” Tanrılardan ateşi çalan Prometheus’un adının anlamı da “öngörü”dür. Ateş, şeylerin niteliklerini yakıp kül ederek aynılaştıracak, sıradanlaştıracaktır. Despot da ülkeyi, ateş topuna çevirerek tüm farkların yok olduğu sıradanlığın küllerinden diktatörlük yapıyor kendine.
      Prometheus ile Epimetheus kardeştirler (epi: sonra, metheus: düşünmek). Biri öngörürken, diğeri sonradan kavrar olup bitenleri. Dolayısıyla onların kardeşliği, sağduyuyla ortak duyunun kardeşliği gibidir. Biri sıradanlığa doğru giden yolu öngörür, diğeri bu sıradanlığın içinde özdeşlikleri çoğaltarak tekçi bir düzenin, birbirine tıpa tıp benzeyen taşlarını döşer. Derin sağduyu yine bizi aşırı özdeşliklerin, despotun kendi imgesinden yarattığı sıradanlığın dünyasına sürüklüyor, yani faşizme. Sağduyunun ateşine çıkıyor tüm “ÇIKIŞ” yolları: Faşizmin ateşi bizi çağırıyor!
      Peki, içimizde kıvrılmış, surların dışına yığılmış çokluk ve farka ne oldu? Bekliyorlar. Nietzsche’ye güvenelim: “Yazgı gibi gelirler, nedensiz, sebepsiz, hesapsız, bahanesiz, yıldırım hızıyla belirirler, nefret uyandırmak için bile fazla ani, fazla ikna edici, fazla başkalar.”

        3 Haziran 2016 Cuma

        RUHSUZ KUKLALAR TİYATROSU

        RAHMİ ÖĞDÜL
        03.06.2016
        Sosyal medyada dolaşırken gözünüze çarpan ruhani çağrılar gönlünüzü çelebilir: “Ego bölmeye ve ayırmaya çalışır, ruh ise birleştirmeye.” Kulağa hoş geliyor önce, kimse egosunu terk etmeye yanaşmasa da herkes egodan şikâyetçi. Ve egodan rahatsız olanlar egonun panzehri olarak, yitirdikleri ruhu Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da arıyor ya da ruh çağırma seanslarına katılıyorlar. Evet, ego ayırıyor ama ruhun her zaman birleştirici olduğu konusunda kuşkularım var ya da nasıl birleştirdiği. Çağımızın en büyük sıkıntısı ruhsuzlaşma, dolayısıyla yeniden ruhlanmaya yönelik çağrılara hemen kulak kesiliyoruz. Ama Hannah Arendt, dünyanın insanları bir arada toplama gücünü yitirmiş olmasını, ruh çağırma seansında olanlara benzetiyor: “Durumun tuhaflığı, bir ruh çağırma seansı için bir masa etrafında toplanmış insanların, aralarındaki masanın sihirli bir numarayla yok olduğunu görmesine benzer… aralarında bağlantı kuran somut bir şey kalmamıştır” (İnsanlık Durumu, İletişim). Aradan dünya çekilince, sadece ruhla baş başa kalanların durumu tuhaftır; soyut, aşkın ve despotik bir ruha teslim olmuşlardır; bizi kendinde birleştiren ama dünyadan ve birbirimizden koparan. “Baba, oğul ve kutsal ruh” üçgeninde tutsak alınmış bedenlerimizi özgürleştirmeden yeniden ruhlanmamız pek mümkün görünmüyor.
        İKTİDAR ARAZİSİ
        Franco “Bifo” Berardi ile aynı fikirdeyim: “Ruh, biyolojik maddeyi canlı bedene çeviren hayat nefesidir… Spinoza’nın söylediği gibi, ruh bedenin yapabilecekleridir” (Ruh İş Başında, Metis). Yeryüzünü sarıp sarmalayarak maddeyi canlı bedene dönüştüren yeryüzünün nefesini solumadan hayata dönemeyiz. Bizler, ölüm kültüne tapınan bir toplumda, doğduğumuz andan itibaren üçgen tabutlara yerleştirilmiş cesetleriz. Ve bir bedenin nelere muktedir olabileceğini, yerin ruhu içimize girmeden bilemeyiz. Yeniden ruhlanmayı, yitirdiğimiz bedensel yeteneklerimizi ele geçirmek ve çoğaltmak olarak tanımlarsak, aşkın bir ruh dünyevi bir despotta cisimleştiğinde, ruhumuza ve bedenimize el konulmuştur. “Bedenime sahip olabilirsin, ama ruhuma asla” safsatasına inanmayın. Eğer bedeninize sahip olunmuşsa, ruhunuz iktidarın mülküdür zaten.
        Ruh, yeryüzünü saran ve her şeyi birbirine bağlayan kuvvet. Düşünüldüğünün aksine hiyerarşik değil, yatay. İktidar, bedenleri birbirine bağlayan bu ruhu kesintiye uğratıp biat ve boyun eğmenin diklemesine yapılarında tutsak aldığında, bedenler de durmadan fethedilip yeniden kodlanacak bir iktidar arazisidir artık; ancak tutsaklıklarının farkına varan ve her yöne hareket edebilmeyi, yatay bağlar kurmayı arzulayan özgür ruhlar özgürleştirebilir bedenlerini. Ruh, dikine yükselmeyi değil, bağlantılar kurarak yeryüzüleşmeyi sevecek ve arzulayacaktır en çok. Ama bu arzunun her seferinde öte dünyacı, otoriter, karşı-devrimci bir ruh anlayışıyla kesintiye uğradığını görüyoruz. Arendt’in dediği gibi “bir sihirli numara” ile dünya aradan kalkınca, despotik bir iktidarın ruhları boyun eğdirerek, arzularını öte dünyaya ertelemesi mümkün olabiliyor. Ama yine de olmuyor, yaşamsal tutkulardan arınmış ölüm severe değil, yaşamsal tutkularla öte dünyadan arınmış yaşam severe dönüşme arzusu, devrimci bir arzudur ve dünyanın tüm iktidar karşıtı ruhsallıklarında, özgür ruhlar arasında yaşamayı sürdürüyor.
        RUHU KURTARMAK GEREK
        Ruhlar iktidarın kafasında tutsaktır şimdi; ruhsuz bedenlerse, iktidarın yazdığı senaryoda kuklalar. Ruh, ip gibidir. Tüm bedenlerin içinden geçerek yeryüzünü bir dantela gibi örterken, iktidar bir sihir numarasıyla yeryüzünü ortadan kaldırmıştır ve şimdi tüm ipler elindedir. İpin çok farklı kullanımları vardır: Bir kuklacının elinde, bedenleri oynatabilir de; yeryüzünü bir ağ gibi kuşattığında bedenleri kudretlendirebilir de. Ruhu kurtarmak gerek. Demir ve ateş tanrısı Hephaistos, Zeus’un kafasına baltasını indirdiğinde, kafanın içinde tutsak kalan zekâ, sanat, esin ve barış tanrıçası Athena kurtulmuştu. Yeryüzünün zekâsını, sanatını, esinini ve barışını, yani yeryüzünün ruhunu tutsaklıktan kurtaramazsak bedenlerimizin neler yapabileceğini asla öğrenemeyeceğiz; çünkü ruh, bedenin kudretidir.