1 Nisan 2016 Cuma

DİSTOPİK ROMANIN SEFİL KAHRAMANLARI

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL

01.04.2016

Bildiğiniz her şeyi unutacaksınız, sırf rahata düşkünlüğünüz yüzünden. Keşke binmeseydiniz yürüyen banda. Yürüyen bant sistemiyle çalışan devasa bir bellek silme makinesinin içindesiniz artık; duvarlara yerleştirilmiş ekranlarla kazıyacaklar beyninizi. Kadim zamanlardan beri beynin ve bedenin kıvrımlarında biriktirdiğiniz, birlikte yaşamaya dair ne varsa, iktidarın şiddet yüklü kazıma makinesiyle silinecek birazdan. Ve öğrendikleriniz silindikten sonra, tabula rasa’nın (boş levha) üzerine iktidar kendi yasalarını yazacak. Kendinizi distopik bir siberpunk romanının kahramanı gibi mi hissediyorsunuz? Başımıza gelenlere bakılırsa distopik zamanlardayız ve hayatımız roman bizim.

Kant, “her filozof deyim yerindeyse eserini, bir başka eserin kalıntıları üzerine inşa eder” dediğinde, bilginin arkeolojisinden söz ediyordu ve düşünme eylemi, arkeolojik kazılarla ulaştığımız kalıntılar olmadan mümkün değil. Bedenimizin ve beynimizin kıvrımlarında yatan kalıntılara ulaşabildiğimizde, içinde bulunduğumuz çağı ve yaşadıklarımızı düşünebiliyoruz ancak. Ve iktidar bedenin kıvrımlarını düzleştirdiğinde kalıntısız bir beden yaratacak; kendine koşulsuz boyun eğecek kölelerden bir tebaa. Geçmişi olmayan ve kıvrımlarında bir şey biriktiremeyen kaygan yüzeyli bir beyin, bir düşünme aleti değildir artık; doğrudan bedenleri iktidar aygıtına bağlayacak bir boyun eğdirme aygıtı.
Geçmişe dair tüm kalıntıların bertaraf edildiği parlak bir yüzeyde, düşünmek istediğiniz her seferinde düşünceniz kayacak ve düşeceksiniz, kafanız kırılacak. Kafanızı kırdırmamak için bir süre sonra düşünmeyecek ve tıpkı beyniniz gibi parlak yüzeylerden oluşmuş monitörlerde sörf yaparken bulacaksınız kendinizi. İktidarın beyni olan medya sizin adınıza düşünecek ve tıpkı köpeklere fısıldayan Cezar gibi, gündelik hayatta kullanacağınız replikleri fısıldayacak kulaklarınıza ve de kendisinin efendi, bizlerin köleler olduğumuzu.
Bu zamana kadar bildiğiniz her şeyi unutacaksınız. Birlikte yaşamak için barış istemek suç olacak, terörist ilan edileceksiniz örneğin. Bilginin ve barışın peşinde koşan akademisyenler hapse atılırken, cehaleti ve savaşı savunanlar üniversitelere rektör olacak. Ve seks; ne demişti iktidar? “Seks cumhuriyetten bahseder, cumhuriyetin her vilayetine gitti mi?” Çocukları, cinsel taciz de dâhil her türlü istismardan korumaya yönelik etik davranışlarınızı da unutacaksınız, çünkü seks, cumhuriyetin her vilayetine gidecek ve kapatma kurumlarında kıstırılmış çocuklara tecavüz edilecek. Ve Aile Bakanı’nın dediği gibi tecavüzcüler değil, tecavüz edilen çocuklar cezalandırılacak: “ihmal, istismar ve tacize uğrayan çocukların cezalandırılması konusu da gündeme alacağımız konulardan bir tanesi.” Ve durmadan anlatılan şefkatli bir baba olarak devletin, ensest düşkünü bir tecavüzcü ve dolandırıcı (bkz. TDK sözlüğü) olduğunu kabullenecek ve asla şaşırmayacak, alışacaksınız.
Ve son darbe. Beyninizi düzleştirmekle yetinmeyecekler, tecavüz de edecekler, tıpkı 1848’de Phineas Gage’in beynine yaptıkları gibi. Amerika’daki Vermont eyaletinin demiryolu inşasında çalışan Phineas Gage, zeminin düzleştirilmesinde çalışan ekibin ustabaşıydı. Yolu tıkayan büyük bir kayayı havaya uçurmak için her zamanki gibi kayada açtığı deliği barutla doldurmuş ama dalgınlıkla üzerini toprakla kapatmadan, elindeki bir metreden uzun demir çubukla baruta sıkıştırmıştı. Barut yüzünde patlamış ve elindeki demir çubuk bir ok gibi fırlayıp sol yanağından girmiş ve beynin ön kısmından geçerek otuz metre uzağa saplanmıştı. Merak etmeyin, Gage ölmedi ve Gage Vakası olarak psikoloji tarihine geçti (bkz Douwe Draaisma, Aklın Çıkmazları, YKY). Kısa sürede iyileşen Gage’in davranışlarının tamamen değiştiği görüldü ama. Artık etik kuralları çiğniyor, aldığı kararlarla hem kendine hem de çevresindekilere zarar veriyordu. Beyninize iktidarın fallik nesnesiyle tecavüz edildikten sonra, birlikte yaşamaya, barışa, bilgiye dair tüm bildikleriniz ve her türlü etik kural tamamen silinecek beyninizden. Dedim ya, distopik zamanlardayız, keşke binmeseydik yürüyen banda, sırf tembelliğimizden. Şimdi, despotun yazdığı distopik romanın sefil kahramanlarıyız.

    25 Mart 2016 Cuma

    VİYANA'DA KIYAMET: ANSELM KIEFER


    RAHMİ ÖĞDÜL

    25.03.2016

    Yeryüzünün katı hallerinde bile akışı, akışın çizgilerini görürsünüz. Mermerin, taşın damarları, maddenin sıvı halinin jeolojik tortusudur. Ahşabın dokusunda da akışın izleri vardır. Malzemenin görece katılığıyla karşılaşan acemiler, içindeki akışı göz ardı edip kendi tasarımlarını malzemeye dayatmak istediklerinde malzeme ellerinden kaçar. Usta, hiçbir zaman malzemesiyle kavgaya girişmez, onun dilini anlar ve suyundan gider; kavgaya giriştiğinde, kaybedenin kendisi olacağını bilir çünkü. Malzemeyi yitirmekle kalmayacak, kendini gerçekleştirme fırsatını da ıskalamış olacaktır. Malzemesinin akışkan doğası, izleyeceği yolu gösterir ona. Taş ustası, taşın damarlarını göz ardı ettiğinde taş kırılır; ya da ahşap ustası ağacın damarlarını izlemediği takdirde, ahşabın kuvvetinden mahrum kalacaktır. Usta, ağacın dilini, doğasını anladığı ölçüde, onunla konuştukça, birlikte yürüdükçe malzemenin kendini açacağını bilir. Açtıkça usta da kendi kıvrımlarını açarak ustalaşır. Malzemenin dili artık ustanın da diline dönüşmüştür, Bir ayrımsızlık mıntıkasında usta ile malzeme birbirine karışır. Usta bir ağaç-oluş yaşarken, ağaçta ustanın elinde bir insan-oluş. Doğanın tarihiyle insanın/toplumsalın tarihi örtüşmüştür.


    ÇÖKÜŞ VE YIKIM TARİHİ
    Despotu tanımlayan tam da maddeyle, malzemeyle kurduğu despotça ilişkidir. Maddenin, malzemenin doğasını anlamak yerine, kendi tahayyülündeki, kafasının içindeki formu maddeye zorla dayatır ve sonuçta tecavüze uğramış bir malzeme ve bu malzemeden zorla yaratılmış bir form kalmıştır geriye. Tecavüze uğramış, travmalı bir tebaa yaratan despot, aslında dayandığı zeminin çöküşünü de hazırlamakta. Dolayısıyla despot ne denli hızla yükselirse, çöküşü de o denli hızlı olacak. Malzemenin dilini bilen, suyundan giden usta ile malzemeye tecavüz eden despot arasındaki fark, malzemenin kuvvetini kendi bünyelerine katıp katamadıklarıyla ilgili. Ağacın damarlarına göre biçimlenmiş bir dal, geometrik olarak düzgün kesilmiş aynı boyuttaki bir ahşap parçasından daha sağlamdır. Ustanın, ağacın damarlarına, akış yoluna göre biçimlenmiş bir daldan yaptığı baston eğri büğrü olabilir ama despotun, ağacın doğasına aldırış etmeden form dayattığı bir bastona göre çok daha güçlüdür. Usta, malzemesinin doğasına katılarak kendini güçlendirirken, despot doğaya zorla form dayattıkça, yaslandığı baston kırılganlaşmakta ve kendi çöküşünü de hızlandırmaktadır. Toplumsalın tarihi doğanın dilini, akışını kendi istediği gibi bükebileceğini iddia eden despotların çöküş ve yıkım tarihidir.
    DÜNYA CEHENNEMLEŞİRKEN
    Yeni-dışavurumcu sanatçı Anselm Kiefer, Viyana Albertina Müzesi’nde sergilenen ahşap gravürlerden oluşan yapıtlarında, doğaya yönelik despotça tavrın tarihsel izlerini, doğa ve kültür ilişkisi üzerinden betimlerken büyük yıkımlara yol açan Alman tarihi ve mitolojisiyle hesaplaşıyor. Ağacın dokusunda saklanan doğanın tarihi ve Kiefer’in bedeninde saklı olan toplumsalın tarihi. Gravürlerinde ön planda yer alan ağaçlar, despotun elinde hapishanenin demir parmaklıklarına dönüşürken, arka plandaki akışın simgesi Ren Nehri tutsak alınmış. Ağaçların arasında ve üstündeki geometrik formlar ve yapılar, despotun yıkım makinesine dönüştürdüğü mitolojinin izlerini taşıyor; kıyametin, melankolinin ve çöküntünün alametleri. Yapıtlarında despotun kahramanlıklarla dolu destansı anlatısını tersine çevirerek, asıl yüzünü, yıkımın melankolisini gösteriyor Kiefer. Faşizm mitolojiye başvururken, kıyametin geri dönüşünü olumlamaktan başka bir şey yapmaz. Doğanın akışkan doğasına form dayatan despot hep aynı olanı, kıyameti yeniden ürettikçe, doğayı ve insan doğasını yıkıma taşır her seferinde. Ve bu dünya cehennemleşirken, Albert Dürer’in Mahşerin Dört Atlısı, Kiefer’in yapıtlarında yeniden yüzeye çıkar. Bu kez, Nazilerin Cermen erdemlerini ve milliyetçi fikirleri yüceltmek için başvurdukları Ortaçağ destanı Nibelungen Şarkıları’ndaki kahraman ve atı Grane’dir sahnede olan. At, sırtındaki kahramanı, birlikte yanacakları ateşe taşımaktadır. Despotun doğanın doğasını çarpıtarak yeryüzünü mitolojik yıkımlara sürüklediği bir coğrafyada, ateşe doğru dörtnala koşan bir atın sırtında yolculuk ediyoruz. Bindiğimiz despotik alametlerle, kıyametten başka nereye gidebilirdik ki zaten?

      18 Mart 2016 Cuma

      MERDİVENLER: VE YAŞAM VE YAŞAM VE...


      RAHMİ ÖĞDÜL
      18.03.2016
      Merdivenler, yeryüzünün farklı düzeylerini, düzlemlerini birbirine bağlayarak dikine, verevine yolculuklar yaptırırlar bizlere. Farklı düzeylere taşındıkça, yeryüzü çok farklı açılardan ifşa edecektir kendisini. Yerle ve düzenle kurduğumuz sabitlik ilişkisini bozarak yeryüzünü farklı açılardan deneyimlediğimizde, değişen perspektifle birlikte değiştiğimizi de duyumsarız.
      Merdivenler aynı zamanda içeriyi dışarıya bağlayan geçitlerdir. Dışarısı önemlidir. İçerinin çürümeye ve bozulmaya yazgılı mutlak düzeni, dışarıdan gelecek şeylerle dengesini yitirdiği ölçü de yaşama dahil olacaktır. Yaşam, sürekli denge bozumudur çünkü. Mutlak denge ölümdür. Dışarının kuvvetlerine maruz kalarak açık havada yürüdüğümüzde, dengemiz sürekli bozulacak ve attığımız her adımda bozulan dengemizi yeniden kuracağız ve bitimsiz bir devinim olarak denge ve dengesizlik birbirini izleyecektir. Kapalı mekânların çöküşe yazgılı ortamlarında merdivenler, yaşamla kuracağımız yeni dengeler için kaçış çizgileridir.
      Merdiven boşlukları, Georges Perec’in değişiyle “anonim, soğuk ve neredeyse düşman bir yer”dir. Neyle, ne zaman karşılaşacağımızı kestiremediğimiz, rastlantıya açık, geçiş yerleri. Aslıhan Kaplan Bayrak’ın resimlerindeki çökmeye yazgılı mekânlarda merdivenler, kaçış çizgileri ve bağlaçlar olarak gözünüze ilk çarpan öğelerdir. Çoklu perspektif düzlemlerini merdivenlerle, ‘ve’lerle birbirine bağlayarak, merdiveni bir bağlaca dönüştürmüş; tıpkı ‘ve’ler gibi merdivenler aynı zamanda resimlerini de birbirine bağlıyor ve merdivenler, “anonim, soğuk ve neredeyse bir düşman yer” olmaktan çıkmış. Perec haklı: “Geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir” (Yaşam Kullanma Kılavuzu, çev. İsmail Yerguz, İmge Kitabevi).
      Sanatçının meselesi, mekânın zamanıyladır. Mekânı dışavurumcu tavırla tuvallerine yansıtırken, düzeni düzensizliğin sınırlarına doğru çekerek kozmos ile kaos arasındaki geçişi sezdirir bize. Öklidçi düzlem geometrisine göre yeryüzünün eğri yüzeyinde inşa edilmiş ve bize mutlak düzen dayatan zamansız mekânların, sanatçının tuvallerinde eğrilerle, kesişen çizgilerle soyutlandıkça entropiye, yani düzensizliğe doğru nasıl evrildiklerini görüyoruz. Uzamın kesintisiz sonsuzluğunu ve akışını kapatarak inşa ettiğimiz mekânlar doğaları gereği her an dengesini yitirmeye teşnedir çünkü. Dolayısıyla Bayrak’ın mekânları bizi rahatsız ettiği ölçüde mekân duygumuzu yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Tam da yerleştiğimizi düşündüğümüz an, mekânın düzensizliğe doğru evrilmesiyle birlikte oturduğumuz yerde göçebeleşiyoruz.
      Öklidçi geometrinin “paralel çizgiler sonsuza kadar kesişmezler” yasası, Titanik gemisi battığında ihlal edilmiştir. Bir kurtarma filikasından bakıldığında, gecenin karanlığında geminin çok güzel olduğu görülecektir; fakat bu güzelliği deniz yüzeyiyle lomboz ışıkları şeridinin oluşturduğu “korkunç açı” bozmaktadır. Bu basit geometri yasasının açıkça ihlali dışında geminin yara aldığını gösteren başka hiçbir şey yoktur (bkz Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim Yayınları). Bayrak’ın resimlerinde de mekânın yara aldığını ve çok geçmeden batacağını gösteren “korkunç açı”lar vardır. Kesişen çizgiler ve eğrilerle düzensizliği bize duyumsatan resimlerinde merdivenler kurtarma filikaları olarak hemen gözünüze çarpar ama. Merdivenler, kaçış çizgileridir çünkü.
      Ülke de, “korkunç açılar” ve korkunç acılarla batmak üzere şimdi ve her yer yangın yeri. Birlikte kaçış çizgilerini keşfedebileceğimiz kamusal mekânlara, yangın merdivenlerine, kurtarma filikalarına her yöneldiğimizde toplu kıyımlara maruz kalıyoruz. Yıkıntı mekânların altında kalan, yıkıntı bedenlere dönüşmemiz an meselesi. Yıkıntı bedenler, merdivenlerini, ‘ve’lerini yitirmiş bedenlerdir; faşizmin ölüm kuyularında ‘ve’siz bırakılmış cesetler. “Ölüme alışacaksınız” diyorlar, “ya ölüm ya ölüm”. Acilen ‘ve’ler yaratmalıyız, bizi yaşama, birbirimize bağlayacak.
      Faşizmin ‘ya/ya da’sının aksine, ‘ve’ler heterojen ögeleri, farklı perspektifleri, çokluğu birbirine bağladıkça yaşamla buluşturur bizleri. Ne yapıp etmeli, ‘ve’lerle, merdivenlerle kamusal mekânların, sokakların, meydanların doğurgan dölyatağına ulaşmalı ve haykırmalıyız: Ve yaşam ve yaşam ve yaşam!

      11 Mart 2016 Cuma

      SANAT ÖLDÜ, YAŞASIN SANAT!

      John Heartfield

      RAHMİ ÖĞDÜL
      11.03.2016
      Sanat tükendi ya da biz tükendik. Sanat tükendiyse bize artık hiçbir şey duyumsatamıyordur. Yok, biz tükendiysek sanat artık içimize işlemiyor. Her iki durumda da sanatla ilişki kuramıyoruz. Sanat, Duchamp’ın ardından hazır-nesnelerin enstalasyonuna dönüştükten sonra nesne enflasyonuna nesne katmaktan başka bir işe yaramıyor artık. Hazır-nesnelerin tuhaf yan yana getirilişlerinin ilk anda yarattıkları şok edici etki yerini, nesnelerin sıradanlığına bırakınca bıkkınlık vermeye başladı. Güncel sanat adına yapılan hazır-nesne ağırlıklı sergilerde o kadar çok tekrarlarla karşılaşıyoruz ki insanın sergi alanına giresi gelmiyor. Pentür gibi konvansiyonel biçimleri dışlamak için 90larda uydurulmuş bir terim olan ‘güncel sanat’ sanatı, büyük kavramlarla sarmalanmış hazır-nesnelerle doldurdukça tüketim toplumunun nesne fetişizmiyle bütünleşti. Sanatçının eli ve bedeni ortadan kaybolurken, koca kafalı ve içi sadece hazır bulduğu ya da sipariş ettiği nesnelerle dolu bir sanatçı tipi kaldı geriye. Ve bu sanatçı tipinin yaptığı tek şey, hazır nesneleri yan yana getirip sansasyon yaratmak.
      İmge bombardımanı
      Enstalasyonlar bıkkınlık verdi artık ve nesneleri tükettikçe kendilerini de tükettiler. 60ların başında başlayıp çığ gibi büyüyen ve 70lerde sönüşen performans sanatının kaderini paylaşacak gibiler. 60larda neredeyse tüm sanatçılar çalıştıkları alanları terk edip beden performanslarına yönelmişlerdi ve 70lerde çalıştıkları alanlara geri dönünce Marina Abramovic dışında beden sanatında ısrar edenler pek kalmadı. Enstalasyonlarda bol gelen kavramların içine yerleştirilmiş sıradan nesnelerin kifayetsizliğiyle baş başa kalan bedenini yitirmiş sanatçı, sanata geri dönebilecek mi acaba? Büyük kavramlarla düzenlenen sergilerdeki işlere bakınca, battal boy bir giysinin içindeki cılız bedenler gibi görünüyor sanatçı ve nesneleri.
      İmge üretimi de gerçeğin ürettiği imgelerin yinelenmesi ve klişeye dönüşmesinden öteye geçemiyor. Üzerimize her yandan imgeler yağıyor ve bu imge bombardımanında, göçmen sorununu Aylan bebeğin kumsalda yatan küçük bedeniyle ya da Gezi Direnişini gaz maskeleriyle imgeleştirdiğinde sanat, gerçek imgenin yarattığı etkiyi evcilleştirmek başka bir işe yaramıyor. Üstelik iç burkan imgelere karşı bedenler bağışıklık kazanmış; içimize işlemiyor. Sanat, sanat olmak, duyumsatarak bedenin bileşiminde, duygu ve düşüncelerde yeni düzenlemeler yaratmak istiyorsa, vahşi imgeler üretmek zorunda. Evcil ürünler, en sarsıcı olayları bile sıradanlaştırmaya yarıyor sadece. Katlanılamaz olanı katlanabilir hale getiren evcimen nesneler. Ve sanatçı, yaşadıkları felaketleri evcilleştirerek mağdurları istismar ettikçe kariyer yapıyor.
      Kadavra sanatı
      Tuvalin yüzeyini terk edip kendini nesneler dünyasında bulan sanatçı, büyük kavramlarla iş görse de cılız nesnelere bitişik cılız bir figür olarak duruyor. Sanatçının, tuvalin yüzeyinde bir imgeyi klişeye, tekrara düşmeden boyası ve fırça darbeleriyle kendince görünür kılmak için giriştiği bedensel mücadelenin izleri sanatta yok olunca, gerçek imgelerin ve nesnelerin evcimenliği kaldı geriye. Sanatçı üreten değil, başkalarının ürettiklerini kendi ürünüymüş gibi sergileyen, kendi bedeninden kopmuş bir üst akıl gibi dolaşıyor aramızda ve bizden, bu bedeni olmayan sanatçıya saygı göstermemiz bekleniyor. Bedensizleşen bir dünyada sanatçının da bedensizleşmesiyle, birer özne gibi böbürlenerek bize tepeden bakan nesnelerden başka bir şey görmez olduk. Sanat, bedenlerde duygu ve düşünce üretmek istiyorsa, bedenleşmeli. Sanatçı, kavramsal sanat sürecinde kaybettiği elini yeniden bulmalı ve yeryüzünü, el, beden ve zihin yolundan geçerek dolayımlamadıkça, duyumsayıp duyumsatamadıkça kör bir kuyunun içindedir. Bu haliyle sanat, ölü nesneler ve imgeler üreten bir kadavra sanatıdır. Güncel sanatın kendini, dipdiri bir bedenle güncellemesi gerekiyor. Ve Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” dediği gibi, bu haliyle güncel sanatla da yaşadığımız felaketler dünyasında sanat yapılamaz. Felaketleri evcilleştirmekten öteye geçemiyor çünkü. Sanatın bir felaket gibi inmesi gerekiyor bedenlerin ve zihinlerin üzerine; iktidarın tasarladığı mevcut şeyler düzeninde, nesnelere kilitlenmiş zihinleri yıkan bir felaket. Yeni duyumsama ve algılama biçimleri yaratarak bedensel devrimlere yol açan, duyumsayan ve duyumsatan bir bedene dönüşmedikçe sanat, ölüdür. Sanat öldü, yaşasın sanat!

      5 Mart 2016 Cumartesi

      DOĞANIN ÇAĞRISI: YAY VAZİYETLERİ!

      Tasha Lewis
      RAHMİ ÖĞDÜL

      04.03.2016

      Baharın gücü karşısında beden direnebilir mi? Gövdelerine yaşam yürüdükçe, ağaçlar nasıl da tomurcuklanıyor? Umudu uzaklarda aramayın; umut, yeryüzünün kıvrımlarında. Ve en karamsar anlarımızda bile içimizde akan bahar sellerinin damarlarımızın çeperlerine yaptığı basıncı hissetmemek mümkün mü? Arka bahçedeki atkestanesinin balkona doğru uzanan dallarındaki değişikliği izliyorum. Kışa hazırlanırken sonbaharda yapraklarını döktükten sonra, dal uçlarındaki büyüme noktalarını ağır ve yapışkan bir sıvıyla koruyarak içine kapanmıştı. Bak, şimdi nasıl da açıyor kendini yeryüzüne. Her an yeni doğumlara gebe yeryüzü diriliyor yeniden ve çoklu dirilişlerle en karamsar anda bile direnmeyi öğretiyor bize.

      Doğanın derdi, kabuğunu kırıp taşmaktır; kendi kudretince, içeriden dışarıya doğru büyüdükçe gizil güçlerini açığa çıkarmak. İktidar, durmadan doğaya pusu kuruyor, kalleşçe. Doğayı kuytu köşelerde kıstırıp dallarını kırıyor. İstediği kadar kırsın, doğanın doğasında taşmak, yayılmak var. Ne badireler atlattı da yılmadı; neler çekti iktidarın elinden. Katletmediler mi, kafese mi sokmadılar, budamadılar mı? Doğa, hınç nedir bilmez ama; kudreti elverdiğince yayılmak ve kendi mekânını kurmaktır tek arzusu. Nietzsche’nin efendi ve köle ilişkisinde olduğu gibi etkin ile tepkisel güçler arasında geçer mücadele. İktidar tepkiseldir, hınçla, kinle, nefretle saldırır doğanın üzerine; doğa ise gizil kuvvetleriyle sadece yaratır; yeni formlar, yeni yaşam biçimleri çıkarır çıkınından; az kirli çıkın değildir o! Doğa, efendidir, etkin yaratma gücüyle kendi oluşlarını durmadan günceller; iktidar ise efendiye duyduğu nefretle yanıp tutuşan bir köle. Ve yarattığı nefret yüklü soyun bedenlerinden, etrafına etten bir duvar örünce doğanın elinden kurtulacağını sanıyor. Doğa, bedenlerdedir ve bedenleri kalıba döktüğünü düşündüğü an, doğanın kuvvetleri çoktan parçalamıştır kalıbını. Nietzsche bedenin bilgeliğinden boşuna bahsetmiyor: “Daha güçlü bir varlık, bilinmedik bir bilge… O senin bedeninde oturur, bedenindir o senin.”
      Yine bahar geldi, bir yay gibi sıçramanın zamanı. İngilizce bahar anlamına gelen ‘spring’, aynı zamanda yay da demek. Doğanın içine gömülü gerili yaylar sıçramak için hazır bekliyorlardı zaten. Bakmayın siz onların kışın büzüldüklerine, büzüldükçe potansiyel kuvvetlerini arttırdılar sadece; yayları ne kadar çok bastırırsanız o kadar yükseğe sıçrarlar. Ve yeryüzü bir sıçrama tahtası gibi milyonlarca yayın sıçrayışına tanık olacak. İlk tomurcuklar, çiçekler çoktan sıçradı bile.
      Doğa hiç unutmaz, yeniden doğuş günlerinin hatırası belleğinde saklıdır. Doğanın doğasında doğmak, sıçramak vardır çünkü. Alphonse De Lamartine de Göl şiirinde kendi anılarını saklaması için doğaya nasıl da yalvarıyor: “Ey göl! dilsiz kayalar! mağaralar! kuytu orman!/Ne olur, ey tabiat o günlerin saklasan/Bari hatırasını!” (çev. Yaşar Nabi). Merak etmeyin, bizim de diriliş, isyan günlerimizin hatırası doğanın belleğinde saklıdır. Bahar, devinimin, devrimin mevsimi.
      Bir bahar akşamı rastlamıştım size; sevinçli bir telaş içindeydiniz. Daha önceleri neredeydiniz, diye sormayacağım; toplumsal tabakaların arasında sıkışıp kalmıştık çünkü. Toplumsal çalkantı, tabakalar arasındaki sınırları yıkılınca, birbirimize dokunmuştuk. Doğanın tarihi tabakalaşmaların, duvarların yıkımı tarihidir. Bahar aylarında göllerde gerçekleşen devrimler, sıcaklığa bağlı tabakalaşmaları alt üst edince, üst tabakada sıkışıp kalmış oksijence zengin sular, alt tabakada tutsak kalmış besin maddeleriyle buluşur ve şenlikli bir toplum kurulur göllerde. Yine bir bahar günü, 18 Mart 1871’de kurulan Paris Komünü de, toplumsal tabakaların arasında sıkışıp kalmışların buluşması ve birbirlerine dokunmasıydı ve Guy Debord bu komüne “19.yüzyılın en büyük şenliği” diyor. Bahar, bilge bedenin içindeki yayları serbest bırakıyor. Asmalımescit’te, meyhanenin kapanma vakti yaklaştığında, masaların arasında dolaşırken Yakup’un sarf ettiği sözler hâlâ kulaklarımda; oturduğumuz masalardan kalkma vakti: “Haydi beyler, yay vaziyetleri!”

      27 Şubat 2016 Cumartesi

      ARİSTOTELES 2400 YAŞINDA: HAYDİ SARILALIM YERYÜZÜNE!


      RAHMİ ÖĞDÜL
      26.02.2016
      Yıkım projeleri olarak formların gökten zembille yeryüzüne indirildiği günümüzde bize, yeryüzünün gücüne güvenmeyi öğreten Aristoteles 2400 yaşına bastı ve UNESCO 2016’yı Aristoteles yılı ilan etti. Doğumunu kutlamak için, Artvin’de doğasına, yaşadığı yere sahip çıkanlarla birlikte yeryüzüne sarılalım! Göksel projeler adına yeryüzünün ölüm fermanını imzalayanlara inat, yeryüzünün her an doğumlara gebe doğasının baharla birlikte yeniden dirilişini kutlayalım.
      YERLE GÖK ARASINDA BİZ! 
      Felsefe okullarının temsilcilerinin yer aldığı Raphael’in meşhur ‘Atina Okulu’ adlı freski; yarım daire biçimli bu kompozisyonun tam merkezindeki iki figürü hemen tanıyacaksınız: Batı felsefe geleneğinin de merkezinde yer alan Platon ve öğrencisi Aristoteles. Bu iki figürün jestleri farklıdır ama. Platon sağ elinin işaret parmağıyla göğü gösterirken, Aristoteles yere, ayaklarını bastığı zemine işaret ediyor. Jestleri, farklı felsefi anlayışlarını dışa vururken, gök ile yer arasında sıkışıp kalmış bizleri, nereye bakmamız gerektiği konusunda şaşkına çevirebilirler. Çocukluğumuzda birbirimize yaptığımız sözlü bir şaka geliyor aklıma. Sırasıyla, “yukarı bak, yere bak, sağa bak, sola bak” deyip, arkadaşımızı tüm yönlere baktırdıktan sonra, “avanak” diye bitirirdik şakamızı. Filozofların da bizi farklı yönlere baktırdıkça avanak durumuna düşürecekleri kesin. Avanak olmamak için nereye bakmamız konusunda Aristoteles’e güvenelim ve yeryüzüne bakalım.
      YERYÜZÜNE GÜVEN
      Platon’un göksel projesi karşısında Aristoteles, bize yeryüzüne güvenmeyi öğretmiştir. Platon’a göre bu dünyadaki şeyler kopyalardır, asılları mükemmel halleriyle göklerdedir, idealar dünyasında. Göklerde bulunan bu ideal formlardan pay aldıkça mükemmelleşebileceğimizi söyleyecektir bize. Bu haliyle Platon aklı havada bir filozofken, Aristoteles’in ise ayakları yere basar. Aklı havada olanlar yeryüzünde dolaşırken sık sık tökezleyeceklerdir. Yeryüzünün topoğrafyasını, kuvvetlerini gözden kaçırdığımızda tamamen göklerde asılı kalabiliriz ve ayaklarımız yerden kesildiğinde bedenlerimizin de tüm kudreti elinden alınmış demektir. Kudretsiz bedenler, göksel idealara göre davranan ve kendi bedenlerini ve yeryüzünü yadsıyan kukla varlıklardır. Oysa Aristoteles, yeryüzünde kendine özgü formlarıyla var olan tikellerden başlayarak kurar felsefesini. Formlar dünyası yoktur, bu dünyada içsel kuvvetlerin biçimlendirdiği formlara sahip nesneler vardır sadece. Platon’un aşkın birer varlık olarak formlara yüklediği değer, ‘Akademi’sinin kapısının üzerindeki tabelada da gözümüze çarpacaktır: “Buraya girenler, geometri öğrenmek zorundadır.” Aristoteles’in ‘Lise’si ise yeryüzünün bireysel formlarıyla doluydu: Bilimsel sergiler, kayalar, bitkiler, hayvan kalıntıları.

      Yeryüzündeki iktidar, kendini göklere yerleştirip kutsal bir form olarak dayattığında, Platoncudur. Yeryüzüne ve kendi bedenine güvenmeyen ve tamamen iktidar formuna teslim olmuş ve bu formdan pay aldıkça mükemmelleşeceğini sanan varlıklar, iktidar geometrisinin, yeryüzünün kıvrımlarını hiçe sayan aşkın formların içine hapsedilecektir. Bu varlıklar, bir an önce öte dünyaya kaçarak formdan kurtulma düşü kuran ölüm severlerdir. Aristoteles, hocasından farklı olarak bize yeryüzüne, yaşama ve bedenlerimize güvenmeyi öğretmiştir.
      BİZİ GÖKLERDEN İNDİRDİ 
      Unutmayalım; Aristoteles, Büyük İskender’in hocasıdır aynı zamanda ve bir imparatorun gölgesinde felsefe yapmaktadır. Ne diyordu Deleuze? “Yunan şehir devletinde bile, felsefi söylem despotla ya da despotun gölgesiyle, emperyalizmle, kişilerin ve şeylerin yönetimiyle temel bir ilişki içindeydi.” Yeryüzündeki nesnelerin tek bir doğası ve amacı (telos) vardır Aristoteles’e göre. Dolayısıyla Aristoteles bizi göklerden yere indirdi ama kimlik hapishanesinin içine kapattı. ‘Politika’sının girişinde çok işlevli, çok kimlikli Delphoi bıçağından serzenişle söz ederken içine despot kaçmıştır: “Doğa, kadın ile köle arasında ayrım yapmıştır. Çünkü doğa, pek çok kullanımı olan Delphoi bıçağını yapan demirci ustası gibi eli sıkı değildir; her bir şeyi tek bir kullanım için yaratır.” Despot, tek bir doğası ve kimliği olan tikel nesneleri tümeller halinde sınıflandırdıkça dünyayı yöneten bir emperyaliste dönüşecektir. Yeryüzüne sarılmak istiyorsak, despotun yakalama aygıtından kaçan ve Aristoteles’in hiç sevmediği çok işlevli, çok kimlikli Delphoi bıçağı olmaktan başka seçeneğimiz var mı?

        20 Şubat 2016 Cumartesi

        KÖR KUYULAR CUMHURİYETİ

        RAHMİ ÖĞDÜL
        19.02.2016
        Nereye baksam kuyular görüyorum, ortalıkta dolaşan, ama birbirini görmeyen kör kuyular; evlerde, sokaklarda, taşıtlarda. İçlerinde biriktiren, içlerine konuşan kör kuyular. Herkesin bildiğini sır sanıp, sessizce içlerine fısıldıyorlar: “Kral Midas’ın kulakları, eşek kulakları.” Kendi içlerinde yankılanan sesi kendileri işitiyor sadece ve korkuyorlar. Merdivensiz kör kuyular. Lanet olsun bizi kör kuyularda merdivensiz bırakanlara!

        Kuyular hayattır, kör olmayanları ama. Dehlizlerle birbirine bağlanan, sularını paylaşan yeraltı şebekelerinin yeryüzündeki izleri. Kuyu başları: Toplumsal ağların kesiştiği düğüm noktaları. Georges Perec, “Geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir” diye yazıyordu, ‘Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda (çev. İsmail Yerguz, İmge Kitabevi). Kuyular da öyle; kuyulara gelir, kuyulardan geçer her şey ve kuyulardan yayılır yeryüzüne. Kuyu başlarını düşünsenize. Kırsal kesimde kuyu başları, gören, duyumsayan, konuşan, dışarı taşan, taştıkça sularını başkalarıyla paylaşan kuyuların bir araya geldikleri toplaşma ve dağılma noktalarıdır. Yerel iletişim ağının düğümleri; kuyu başlarında ne çok şey paylaşır köylü kadınlar. Evlerin eril ortamlarında körleştirilen kuyular, kuyu başlarına geldiklerinde her şeyi gören ve gördüklerini dile getirenlere dönüşürler birden. Yeraltı su şebekesiyle birbirine bağlandıklarında başka kuyularda yankılanır düşünceleri ve düşünceler düşüncelere bulaşır, düşünceler söz olur, sözler bedenleşir, yeraltından çıkar ve sel olup akar dünyanın sokaklarında.
        KADINLAR BU TUZAĞI GÖRDÜ 
        Bir zamanlar Fransız mühendisler, Kuzey Afrika’da kadınların kuyudan su taşıdığı bir köyde, borularla ev içlerine su getirmeye kalkışmışlar. Kadınlar için ne büyük kolaylık, değil mi? Artık kuyudan su çekmek için uzun bir yol kat etmek zorunda kalmayacaklar. Evden dışarı adım atmadan yaşamanın kolaylığı. Bu projeye köyün kadınları karşı çıkar oysa. Kazın ayağı hiç de göründüğü gibi değildir, kadınlar kurulan tuzağı görmüşler.
        Kuyu başı, kadınların evden çıkıp bir araya gelebildikleri ve toplumsallaştıkları tek yer ve eril iktidarın projesi kadınları evlere kapatarak körleştirecektir. İlk bakışta hayatlarını kolaylaştıracak bir proje gibi gözükse de ev içlerine getirilecek suyun dışarıyla, dışarıdaki başka bedenlerle, yaşamla, yaşamın akışıyla bağlantılarını keseceğini ve kadınları dört duvar arasında kendi içlerine konuşan merdivensiz kör kuyulara dönüştüreceğini çok iyi bilirler. Muhafazakâr bir toplumda kapalı kutularda muhafaza edilen kadın bedeni, yaşamın akışıyla, diğer kuyularla ilişkisi kesilmiş kör bir kuyudur çünkü. Köyün kadınları bu körleştirme projesine direnmiş ve kazanmışlardır.
        İKTİDAR PROJELERİ 
        Suyun başında olmak akışı hissetmektir, akışın içinde olmak. Suyun başında sözler, yeryüzünün öteki sesleriyle karışır ve sel olup akar. Su evin içine hapsedildiğinde, artık erkeğin alanındadır ve söz eril iktidarca tutsak alınmıştır. Kadının, erkeğin sözünden çıkması ve yeryüzüyle söyleşmesi, kendi sözünü söylemesi ne mümkün! Eril iktidarın, sözünden çıkan kadınları katletmesi, üstüne üstlük ölü bedenlerini çırılçıplak sergilemesi, evlerin ya da pembe taksilerin içinde tutsak alınmış bedenlere gözdağıdır. Öldürülen, aşağılanan ya da hapsedilen yeryüzünün bedenidir aslında. Ayrımsız tüm bedenlerin eril sözün kör kuyularına kapatıldığının farkında mısınız? Kör kuyularda yaşayalım diye iktidar, hayatımızı kolaylaştıran hiçbir projeden kaçınmıyor. Modern konutlarımızda iletişim musluklarını açtığımızda iktidarın sözleriyle beyinlerimizi yıkayabiliyoruz artık.

        Kuyu başlarını özlüyorum; bizi kapalı kutularda kör kuyulara çeviren iktidardan sıyrılıp kuyu başlarında akan yeryüzünün çok sesli sözleriyle yıkanmayı, sözü özgürleştirmeyi özlüyorum. Ve kendi içimize değil, yeraltı sularıyla birbirine bağlanarak sözlerimizi çoğaltacak, yeryüzünün en uzak köşelerine taşıyacak kuyulara seslenmeyi. Yeter artık kör kuyulara fısıldadığımız; hep birlikte korkmadan haykırmalı: “Kral Midas’ın kulakları, eşek kulakları.”