16 Ocak 2016 Cumartesi

PERİ MASALLARININ BÜYÜLENMİŞ KAHRAMANI


RAHMİ ÖĞDÜL

15.01.2016

Dışarıda acayip şeyler oluyor, katlanılması zor şeyler. Dışarıdaki şeylere inanası yok ama peri masallarına inanabiliyor. Tuhaf bir yaratık şu insan. Sanki bir masal kahramanı. Masalda yaşamadığı halde, kendisine anlatılan ve kendi kendine anlattığı öykülere inanarak bir masal dünyası yaratabiliyor. Onu, doğanın diğer canlılarından ayıran özelliği bu olmalı. Ekosistemlerine ya da kendi türlerine yapılan bir saldırı karşısında kargaların nasıl davrandıklarını görmüşsünüzdür. Hitchcock’un “Kuşlar” filmi abartılı olabilir ama kargalar bir saldırı karşısında hemen atağa geçiyorlar. Ekosistemimiz, doğamız, insan ve insanlık saldırı altındayken masal dünyasına kapanarak evcilik oyunu oynamayı nasıl becerebiliyoruz? Kuş beyinli diyerek aşağıladığımız kuşların beynini bir kez daha düşünelim lütfen. “İnsan beyinli” deyimi daha denk düşüyor bizim durumumuza; etrafına ördüğü düşünsel kafesin içine kendini hapseden tek canlıyız; ve dışarıda dünya batsa umurumuzda değil. Çok sevdikleri ahlak adına ahlak dışılığı meşrulaştırmaktan tutun da çocuk ve kadın katliamlarını vatanseverlik olarak yutturan yayın organlarına kadar iktidarın acayipliklerine tanıklık etsek de dut yemiş bülbül gibiyiz, suskunuz.

MASAL DÜNYASINDAN BİLDİRİLİYOR 
Dut yedirerek susturdular bülbülü. Ama unutmayalım şimdi konuşan, doğanın üzerinde tahakküm kurandır, ötekileştirdiği doğayı sessizleştirerek katliamlar gerçekleştiren. Ve bülbülün sesini susturduğunda, gürültülü bir yaratık olarak yeryüzünün diğer seslerini de bastırmıştır. Sessizleştirilen sadece doğa değil, ayrıştırıp tabakalaştırdığı toplumu da dilsizleştirdi ve biz dilsizlerden sadece kendi sesini çoğaltan amplifikatörler olmamızı istiyor. Ya iktidarın sesini çoğaltacağız ya da dilsizleşeceğiz. Yine bir “ya/ya da” durumu ile karşı karşıyayız. Tüm tek sesli, faşizan anlayışlar gibi alternatif sesleri susturarak kendini meşrulaştıracağını sanıyor.

Tüm bunlar masal dünyasında olabilir ancak. Agamben’in bahsettiği gibi, “Peri masallarında büyülenen insan dilsizleşir, büyülenen doğa ise dile gelir” (Çocukluk ve Tarih). Büyülediler bizi, ne kadar saçmalarlarsa saçmalasınlar, sesini çıkarmayan dilsiz bir kitle yarattılar. Her şeye rağmen doğa konuşuyor yine de; hayvanlar, ağaçlar, ekosistem, yeryüzü ve ötekiler; konuşmayı bırakın, yıkımlar karşısında feryat figan haykırıyorlar. Ama sadece dilsizleştirmekle kalmadılar, sağırlaştırdılar da bizi; dışarının sesine kapattık kulaklarımızı. Büyülenmiş haldeyiz, kendi masal dünyamızın, çerçevenin dışını ne görüyor ne de duyuyoruz; üstelik sesimiz de çıkmıyor; içimize iktidar kaçmış bizim, ağzımızı açtığımızda sadece iktidar konuşuyor.

ÇERÇEVENİN NERESİNDEN
İngilizcede bir deyim var, “to be framed” diye. İki anlamı var: biri, “çerçeve içine alınmak”; diğeriyse “tüm suçu bir insanın üzerine yıkmak üzere bir tertip düzenlemek, yani kumpas kurmak.” İktidar bize durmadan kumpas kuruyor; çerçeve içine aldıkça, kurduğu tertibin içine dâhil oluyoruz. Her çerçeve içine alındığımızda hem failiz hem kurban. Çerçeveliyor, çünkü tüm yapıp ettiklerini bizim adımıza, “güvenliğimiz ve birliğimiz” adına gerçekleştirdiğini söylediğinde suçu bizim üzerimize yıkabiliyor. Çerçevenin dışına çıkıp, “Barış istiyoruz, bu suça ortak olmayacağız” dediğimizde tüm yapıp ettikleriyle tek başına ortada kalacak; bundan korkuyor.

Bazen çerçevenin dışından feryatlar sızıyor içeri: “Sesiz kalmayın, burada insanlar, çocuklar ölüyor.” İçeri sızan seslerin, yarattığı büyüyü bozacağından ve dilsizleşenlerin dile geleceğinden korktuğu için anlattığı masalın çerçevesindeki gedikleri kapatmakla meşgul şimdi. Kabilesinin büyücüleri yeni büyüler icat ettikçe dilsizleştiriliyoruz. Masal dünyasında yaşadığımız sürece, başkalarının acılarını duyumsamak ve dile gelmek imkânsız. Çerçevenin dışına çıktığımızda ve yeryüzüne dokunduğumuzda büyü bozulacak oysa. Biz kurbağalar, kendimizi iktidara öptürdükçe daha da çirkinleşiyoruz. Ah, bir sarılsak birbirimize! Bakın o zaman nasıl da güzelleşeceğiz ve güzelleşecek dünya.

7 Ocak 2016 Perşembe

KISIR DÖNGÜSEL ZAMANLAR: 360 DERECE FAŞİZM



RAHMİ ÖĞDÜL
08.01.2016
Kim diyor zaman çizgiseldir diye? İnanmayın, resmen döngüsel zamanlardayız; üstelik kısır döngüsel. Döner kapılar açıldı önümüzde ve yeni yıla bu döner kapılardan girdik. Girerken, tüm korkularımızı ve kaygılarımızı geride bırakıp barış dolu, yaşanabilir bir zamana ve mekâna girme umuduyla yeni yıl dileklerinde bulunduk birbirimize. Sonra ne mi oldu? Önümüzde açılan döner kapıya adımımızı atar atmaz 360 derece döndürdüler bizi ve yine aynı zaman ve mekân içine, aynı noktaya bırakıldık. İlerliyoruz hissi veren saat zamanı aldatmasın sizi, dolap beygirleri gibi dönüp duruyoruz merkezin etrafında. İktidar, zaman ve mekânı kendi etrafında öylesine bükmüş ki hep aynı olanın geri geldiği ve farkın bir türlü ortaya çıkmadığı zamanlardayız.
Hâlâ çemberin içindeyiz
Hıristiyanlar kendilerini paganlardan ayırt etmek için “biz modernler” derken döngüsel zamanı temsil eden Oroborus’u, yani kendi kuyruğunu yutan yılanı kesip bir başlangıcı bir de sonu olan düz bir çizgi haline getirmiş ve sonsuzca bölünerek birimlere ayrılabilen çizgisel zamanı icat etmişlerdi. Ama hâlâ çemberin içindeyiz, biz modernleri kandırdılar ya da kandırılmak istedik. Dil sürçmeleri önemlidir. Ne demişti Başbakanımız? “Onların kafasındaki İslam ile Türkiye’de yaşanan ve bizim savunduğumuz İslam arasında 180 derece değil 360 derece fark var.” Bunun matematik bilgisizliği olduğuna inanmıyorum. O kadar çok dilleri sürçüyor ki her sürçtüğünde niyetlerini açık ettiler. Şimdi, “Bizim başkanlık sistemimiz ile Hitler diktatörlüğü arasında 180 derece değil 360 derece fark var” diyeceklerini kestirebiliyoruz. Dedim ya çizgisel zaman yanılsamasına kapılıyoruz, ama aslında döngüsel zamanlarda dönüp duruyoruz. Kapitalizm zamanı kendi etrafında döndürdükçe hep aynı olan, yani yıkım geri geliyor.

Kapitalizm vakti paraya çevirmek için çizgisel zamanı daha da küçük birimlere ayırdı ve çizgisel zaman, bizim için sadece bekleyiş ve erteleme demektir. Biz beklerken ve hayallerimizi hep daha öteye ertelerken iktidar kendi etrafında döndürdüğü zamanda bıkmadan usanmadan yıkım projelerini yineleyip duruyor. Hep aynı olan geri geliyor: Yeryüzünün yıkımı, toplumların yıkımı; yoksulluk; yerinden yurdundan edilmiş göçmenler; emekçilerin sömürülmesi; etnik temizlik; kadın katliamları; cinsiyetçilik ve faşizm. Ve biz hâlâ bunların masum dil sürçmeleri olduğuna inanıyoruz. Kısır döngüsel zamanda kıstırıldığımızın farkında bile değiliz.
Zamanı durduralım
Zamanı giderek hızlandırıyorlar, deli gibi koşturuyorlar bizi; hep bir yerlere yetişiyoruz; bizlere ayrılan parkurlarda birbirimizle yarışıyoruz. Çizgisel zaman yanılsaması burada da peşimizi bırakmıyor, ilerlediğimizi sanıyoruz. Ama aslında devasa bir santrifüjün içindeyiz, hızını giderek arttırdıkları. Santrifüj döndükçe kanın plazma ve hücrelerine ayrışması gibi biz de giderek birbirimizden ayrışıyoruz ve sersemlemiş halde gece yatağa uzandığımızda hiçbir şey hatırlamıyoruz, sadece belleksiz bir pıhtı kalıyor geriye. Ve faşizm, tam da bu hızdan serseme dönmüş, ne olup bittiğini fark edemeden dönen yığıntının hızara dönüşmesidir; önüne gelen her şeyi biçen bir hızara. Hızara dönüşmemiz an meselesi.

Ve bu hızarlaşmış zamanı durdurmazsak paramparça olmuş bedenlerden başka bir şey kalmayacak geriye. Gnostikler gibi, ansızın zamanı kesintiye uğratıp ani bir bilinç edimiyle kendi diriliş koşullarımızı yaratamazsak ölüyüz biz. Agamben haklı, bu kesintiye uğratılmış zaman deneyimi “devrimcidir.” Geçmişin, olumsuzlanarak gözden düşürülmüş tüm değerlerini bir anda ele geçireceğimiz kesinti anı. “Gerçek tarihsel materyalist, sonsuz çizgisel zaman boyunca anlamsız bir gelişme hayali peşinde koşan kişi değildir… her an zamanı durdurabilecek kişidir” diyor Agamben, Benjamin’e atıfta bulunarak (Çocukluk ve Tarih, çev. Betül Parlak, Kanat). İktidarın çizgisel zamanı kendi etrafında bükerek yarattığı santrifüj hızara dönüşmeden, çok geç olmadan durdurmalıyız zamanı. Unutmayın, bizim faşizmimiz ile Hitler faşizmi arasında 180 derece değil, 360 derece fark olacak.

    1 Ocak 2016 Cuma

    GÖKSEL YIKIM PROJESİ: ÇOBAN ÇOCUK


    RAHMİ ÖĞDÜL

    01.01.2016

    Bizi zamanın içine hapsettiler, kendimizi kandırmayalım, yeni bir zaman başlamayacak. Hep içindeyiz kâbus zamanın; dört duvar arasında. Zamanın mekânsallaştığı ve mekânın enkaza dönüştüğü yıkıntı bedenleriz. Bir karar anında, kendi zaman ve mekânımızı yaratma kudretini kendimizde bulmadıkça, enkazız biz; göksel yıkım projesinin enkazları: “İnsan olsa olsa zamanın enkazıdır” (Marx).

    Bu göksel yıkım projesinin reklamını sekiz yıl önce göstermişlerdi bize, pek aldırış etmemiştik; hatta yıkım estetiğinden keyif bile almıştık. Reklam olmasın diye bankanın adını vermeyeceğim, ama google’a “çoban çocuk” anahtar sözcüklerini girdiğinizde kolaylıkla videosunu bulabileceğiniz bu reklam filmi, kentsel dönüşümle ilgilidir. Ama ne reklam! Başımıza geleceklerin bir ön gösterimi ve yıkımın estetize edilmiş hâli. Kırda bir çoban çocuk keçilerini otlatmaktadır. Az ötesindeki arazide birden patlamalar başlar; fonda, 12 Eylül’de beynimize kazınmış Hasan Mutlucan’ın kahramanlık türkülerini hatırlatan bir Ege zeybeği. Patlatılan arazi, toz toprak halinde yerden göğe doğru yükselirken o kargaşa içinde gökyüzünden tuğlalar, hazır betonlar, yapı malzemeleri düşmeye başlar; malzemeler düştükçe, kırın ortasında kapalı bir site çıkar ortaya. Ve çoban çocuk kendi hayalini görür bir konutun içinde. Meğer gördüğü, gökten düşen bombalarla öldürülen çocukların hayaletiymiş. Doğu’da çoluk çocuk, genç yaşlı demeden katledilenler geliyor aklıma, tüylerim ürperiyor. Basında çıkan TOKİ haberlerinden, bu katliamın kentsel dönüşüm olduğunu anlıyoruz.

    Batı’da yaşayan bizler, sırf konutlarımız yenilenecek diye bu göksel projeye balıklama atlamıştık. Kentsel dönüşümün yoksul sınıflar için bir yıkım olduğunu Sulukule’de ve diğer yoksul semtlerde görsek de, savaşa dönüşeceği hiçbirimizin aklına gelmemişti. Biz, kentsel dönüşümde sadece buldozerleri, vinçleri gördük; Doğu’da kentsel dönüşüm savaş uçakları, tanklar, toplarla yapılıyor. Batı’da, kentsel dönüşüm yoksul nüfusun yerinden edilmesi ve yerine zenginlerin gelmesiyle sonuçlanmıştı. Doğu’da bu yer değiştirme, tam bir etnik temizliğe dönüşüyor; Kürtlerin yurdu Kürtlerden arındırılıyor. Ölüm araçları yerlerini buldozerlere bırakınca, insandan arındırılmış formlar göreceğiz sonunda.

    Sanata buldozerin girmesi, Land Art, yani arazi sanatıyla birlikte olmuştu. Robert Smithson gibi büyük projelere imza atan arazi sanatçıları fırçalarını terk edip, buldozer kullanmaya başladılar. Doğada form yaratabilmek için inşaat sektörüyle birlikte hareket ediyorlardı. Doğanın kendi kuvvetleriyle içeriden biçimlendirdiği formlar yıkılıyor, yerine sanatçının hayalindeki formlar yeryüzüne giydiriliyordu. Sanatın inşaat sektörüne girmesi ise kentsel dönüşüm projeleriyle oldu. Yazmıştım, Fenerbahçe’de bir inşaat şirketi, araziyi çeviren tahta perdenin üzerine yerleştirdiği Picasso’nun bir cümlesiyle yıkımı meşrulaştırıyordu: “Her yaratıcı hareket, bir yıkımla başlar.” Şimdi Doğu’ya baktığımızda yıkımı haklı çıkarmak için elimizde avangard sanattan aşırdığımız güçlü bir argüman var. Bir zamanlar avangard olanlar, şimdi sermayenin öncü birliklerine mi dönüşüyor? Avangard askeri bir terim, öncü birlik demek. Doğu’da yaşananların, modernist avangard bir yıkım olduğunu söyleyecek milliyetçilerin ve ulusalcıların olduğunu biliyoruz. Önemli olan gözü okşayan estetik formlardır, insanın ne önemi var ki? “İnsan olsa olsa zamanın enkazıdır.” İnsanlara atık muamelesi yapıldığı, formların ise kutsandığı zamanlardayız.

    Derinlerde yazılıp gökten indirilen senaryonun hayata geçirildiği bir ülkede, çoban çocuklar yukarıdan düşen hazır beton bombalarla, Picasso’nun “Guernica”sında ölü bir form olmak istemiyorlar artık. Aksine insanların katledildiği, kentlerin havaya uçurulduğu göksel senaryoyu yırtıp atmak ve kendi zaman ve mekânlarını aşağıdan ve içeriden yaratmak istiyorlar. Bizler hâlâ, iktidar kuşunun başımıza gökten düşüreceği pisliği bekleyerek tüketiyoruz ömrümüzü.

    25 Aralık 2015 Cuma

    SANAT CİNAYETTİR, ÜLKE CİNAYET MAHALLİ

    Marina Abramoviç
    RAHMİ ÖĞDÜL
    25.12.2015
    Geçen günlerde medyada şöyle bir haber çıkmıştı, hatırlayacaksınız: “ABD’de bir sanat galerisinde, bıçaklı saldırı düzenleyen kişi performans sanatçısı sanıldı. Saldırıda bir kişi yaralandı.” Bu haber, sanatın doğasının ne denli değiştiğini, neyin cinayet neyin sanat olduğu konusunda şaşkınlık yaşadığımızı gösteriyor. Acaba bu zamana kadar sanat ortamlarında karşılaştıklarımız sanat değildi de cinayet miydi? Bu soru eskiden olsa kolaylıkla yanıtlanabilecek bir soruyken akademik kuralların yıkılmasıyla birlikte sanatın doğası değişince artık neyin ne olduğu pek anlaşılmıyor.
    Öncelikle şunu baştan kabul etmeli: Sanat bir cinayettir ve galeri de bir cinayet mahalli. Sanatı bir kurallar bütünü ve sınırları iktidarca belirlenmiş bir alan olduğunu kabul ediyorsanız, eleştirel görünseniz de egemen sistemle bütünleşiyorsanız iktidarla uzlaşıyorsunuz demektir; ya da sanatın kural tanımaz ve sınırları ihlal eden tavrını, iktidarla uzlaşmayan devinimini onayladığınızda ise sanatınız devrimcidir. O halde hangi yapıta bakarsak bakalım, hep bir cinayete tanıklık edeceğiz. Biri, sanatın ele avuca sığmaz doğasını, tahakkümcü, hiyerarşik, egemen değerlere saldırısını evcilleştirerek sanatı öldürecektir; hatta sanatı öldürmekle de kalmayacak, iktidarların yeryüzünde işledikleri cinayetlere de ortak olacak. Diğeriyse, egemen anlayışın dayattığı sınırları ihlal ederek, yeryüzünü yağmalayan iktidarla uzlaşmayı reddettiğinde iktidar-güdümlü sanatı öldürecektir. Egemen devletçi anlayışlar sınırlar koyarak sanatı denetlemek isteseler de sanatçının ele avuca sığmaz tavrı her sınırı, özgürlüğe açılan bir kalkış noktası gibi gördüğünde ve yerleşik değerlerin, nesneler sisteminin alanını terk ettiğinde bir sanat yapıtı çıkacaktır ortaya. Egemen anlayış bunu bir cinayet olarak niteleyebilir. Ve çok geçmeden devletin cinayet masasının sanat komiserleri olayı soruşturarak sanatı dört duvar arasına kapatmaya çalışsalar da iş işten geçmiştir. Sanat, duvarları ve iktidarın nesneler düzenini yıkarak ufka doğru kaçış yolculuğuna başladığında, yeryüzünün ayrı düşürülmüş unsurlarını artık tek bir içkinlik düzleminde yan yana getirerek ve aralarında bağlar kurarak isyan hareketini başlatmıştır bile.
    Kazimir Maleviç, nesneler düzenine saldırarak isyanı başlatmıştı. Devletin nesneler düzeni içinde kalarak sanat yapamayacağını biliyordu: “Sanat artık devletin ve dinin hizmetinde olmak, değişen kültür tarihinin kaydını tutmak istemediği için objeden (nesne) kopmak istiyor” diye yazıyordu, 1927 tarihli Süprematizm manifestosunda. Nesneleşmeyi yok etmeden, insanın da nesneler düzeninde bir nesne olduğu iktidarın mekânını yıkmadan ne sanat yapmak ne de yaşamak mümkündür. Devletin kendi düzen anlayışına göre mekân içine yerleştirdiği nesneler, bedenlerin mekân içindeki davranışlarını nesneleştirip biçimlendirmekle kalmıyor, hiyerarşik nesneler zihinleri de kilitliyor.
    Duchamp ise iktidarın hiyerarşik nesneler düzenine saldırdı. Nesneler hiyerarşisinde yeri ve işlevi belli olan bir pisuarı alıp bir sanat yapıtı olarak önermişti. Maleviç “Siyah Karesi”nde, nesneleri tamamen ortadan kaldırarak, barındırdığı gizil kuvvetlerle bizi siyahla, içinden yeni ve yaşanabilir bir dünyanın çıkacağı kaosla baş başa bıraktı. Ya Walter de Maria’ya ne demeli; ağzına kadar siyah toprakla doldurarak sergi mekânını yeryüzünün doğurganlığıyla kirletmişti. Sanatçılar, hiyerarşik nesneler düzenini altüst ederek yeryüzünün unsurları arasında hiyerarşik olmayan, yatay bir ilişki ağı öneriyorlar.
    İktidarın ışığı kör etmiş bizi, siyahı ve barındırdığı çokluğu göremiyoruz. Tekçi ve hiyerarşik düzenini dengede tutmak için her yolu denese de dengeyi bozacak kaos, yani siyah hep içimizde. Ve dengede tutulmaya çalışılan, nesneler düzenidir, yani cinayet mahalli; direnenleri katlederek nesneleştiren düzen. Sanatçı, iktidarın nesneler düzeninde bir nesne olmak istemiyorsa, içindeki iktidarı öldürmeli. İktidarın sığınağı bedenlerimizden başlamalıyız işe: önce içimizdeki çokluğu görünür kılalım, sonra bakın nasıl da çoğalacak yeryüzü.

      18 Aralık 2015 Cuma

      MEKÂN SAVAŞLARI: PARANOYA MEKÂNLARI VE AÇIK MEKÂNLAR

      Igor Morski

      Wind Man
      RAHMİ ÖĞDÜL
      18.12.2015
      Kapılar ve eşikler: bir mekândan diğerine geçerken aşmak zorunda olduğumuz gözenekler. Plastik sanatlar, enstalasyon ya da sinema; sanat yapıtları, nesnelerden daha çok mekân yaratımıyla ilgilidir. Nesneler, bir mekânın içine bir plana göre yerleştirilir. Ve her eşik ya da kapı, bir mekân içindeki nesneler düzenine geçirir bizi. Nesneler düzeniyle birlikte mekânla kurduğumuz ilişkiyi çözümlemedikçe toplumsalı, politik olanı anlamamız mümkün değil.

      Mekân, içine şeylerin yerleştirileceği politik bir düzlemdir. Dolayısıyla bir dışarısı, bir de nesnelerin düzenini barındıran ve kapılar ve eşiklerle denetlenen içerisinin yaratılmasıdır. Kurulma tarzlarına ve geçirgenliklerine göre mekânları ikiye ayırabiliriz: Paranoya mekânları ve açık mekânlar. Paranoya mekânları korkularımız ve kaygılarımızla beslenen ve her türlü tehdidi, tehlikeyi, vehmi dışarıda bırakacak şekilde inşa edilmiş sığınma cepleridir. Konutlar, kapalı siteler, rezidanslar, AVM’ler bu tür mekânlardır. Girişler sıkı denetime tabidir. Bir de risklerine rağmen bedeni yaşamın tüm kuvvetlerine maruz bırakacak şekilde uzamda yayılan açık mekânlar vardır. Açık mekânlar, doğada, sokaklar, caddeler ve meydanlarda, bedenlerin birleşmesine ve yeni dünyalar yaratmasına olanak sağlar; sınırlarla, biçimlerle değil, bedenlerin kudretine bağlı olarak içeriden dışarıya doğru taşarak oluşturulur. Bu mekânlarda aşılması gereken tek bir kapı ya da eşik vardır, o da bedendir.

      Uygarlık tarihi paranoya tarihidir. O yüzden yerleşiklerin mekânı, doğadan, dışarıdan giderek koparılan bir paranoya mekânıdır. Çokluğu, değişimi ve devinimi içeren doğa korkunç bir dış olarak kendisini dayattığı ölçüde, içeride tekçi bir düzen yarattık. Doğa, tüm korkularımızın ve kaygılarımızın kaynağına dönüştü. Duvarlarla doğadan ayrılmış bu mekân, içeride kutsal ve değişmez bir nesneler düzenini barındırırken, dışarıda bu düzeni yıkacak kaotik kuvvetler vardır. Doğa yine de sızacaktır içeri. Bir Alman enerji şirketinin rüzgâr enerjisiyle ilgili, bol ödüllü reklam filmi Wind Man’de (Rüzgâr Adam), doğanın içeri sızarak kutsal nesneler düzenini nasıl bozduğu anlatılır. Filmin sonunda rüzgâr evcilleştirilir ama, şirketin bir çalışanına dönüştürülüp nesneler düzenine dâhil edilir.
      Rüzgârı oynayan aktörün seçimi bile form ve düzene yönelik takıntılarımızı, korku ve kaygılarımızı yansıtıyor. Aşırı kemik büyümesinden, akromegaliden mustarip bir aktörün, yani norm ve form dışı bir bedenin rüzgârı oynaması, doğanın da norm dışı, anormal olduğunu göstermenin bir yöntemidir. Bir norm alanı olarak içerinin, norm bozucu bir unsur olarak anormal doğa tarafından nasıl tahrip edildiği anlatılır kısa filmde; rüzgâr, kent içinde, bedenlerin, nesnelerin düzenini bozarak başıboş dolaşmaktadır. Sonunda şirketin CEO’su ile sözleşme imzaladığında ve iradesini iktidara teslim ettiğinde bir şirket çalışanıdır artık. Bu kısa film, içeriye ancak evcilleştirilmiş, terbiye edilmiş ve forma sokulmuş doğanın girebileceği ve kutsal nesneler düzeninin sonsuza kadar süreceği mesajını vermektedir bize.

      İktidar mekânı, çokluktan, değişim ve devinimden kaçarak “bir” merkez etrafında toplaşanların paranoya mekânıdır. Korkudan iktidara yapışanların, iradelerini iktidara teslim edenlerin mekânı. Oysa kudretli bedenler kendilerine biçilen deli gömleğini parçaladıklarında ve merkezden kaçarak çoklukla temas kurduklarında kendi açık mekânlarını yaratacaklardır. Doğu’da yaşanan mekân savaşlarıdır. İktidarın yukarıdan dayattığı ve kendi nesneler düzenini içeren mekânı ile yerel kudretli bedenlerin birbirine eklenerek yaratacakları kendi mekânları arasında geçen bir savaş. Yıkarak, yakarak, katlederek iktidarın bize biçtiği mekân, yine korku ve kaygılarımızı besleyen, kudretsiz bedenlerin paranoya mekânı olacaktır. Yanıtlamamız gereken soru: Yeryüzünün tüm bedenlerinin eklenerek oluşturdukları açık mekânda mı yoksa çürüyen nesneler düzeninin paranoya mekânında mı yaşamak istersiniz?

      11 Aralık 2015 Cuma

      DENGENİZİ YİTİRMEDEN YÜRÜYEMEZSİNİZ


      RAHMİ ÖĞDÜL
      11.12.2015

      Duvarda asılı, biçim, renk ve kompozisyon bakımından dengeli bir tablonun arkasını çevirin; dengeden uzak bir durumla karşılaşırsanız, sakın şaşırmayın. Tablonun arkasında, dengesini her an yitirebile cek, ip üzerinde dans eden bir sanatçı vardır. Banksy, yaşamın denge bozucu kaotik kuvvetleriyle dans eden bir ip cambazı olarak sanatçının portresini çizmiş bir tablonun arkasına.

      Bir sanatçı, sonsuzca dengede duran, bildik, klişe imgelere sarılmak yerine, yaşamın kaotik kuvvetleriyle dans eden ve yapıtıyla bizleri de ip üstünde dans ettirendir. Klişeleri terk etmek ve kendine ait bir elmayı çizebilmek için durmadan tökezleyen Van Gogh’un tabloları nasıl da bozar dengemizi. Elmaları her an patlayacak gibidir. Sanatçı, dengesizlikten denge çıkaracaktır yine de ya da Prigogine ve Stengers’in dedikleri gibi, “dengesizlik, kaostan düzen yaratır” (bkz Kaostan Düzene). Ama bu, kaosu tamamen terk ettiğimiz ve sabit bir düzene geçtiğimiz anlamına da gelmemeli. Kaos ya da dengesizlik içkin olarak hep vardır, yapıtta da bizde de. Örgütlü madde, kendisini yeniden ve yeniden örgütlerken kaos kuvvetleri hep içindedir. Madde, iki yoldan birini seçeceği yol ağızlarına her geldiğinde, yani çatallanma noktalarında kaotik içkin kuvvetler devreye girecektir. Ve ortaya çıkan yeni yapı, yine içinde kaotik kuvvetler barındıran ve dengesi her an bozulacak yeni bir denge durumudur. Yürümek gibi.

      Düşmemek için düşünmeli
      Sanatçı da malzemesiyle birlikte yürür. Üretim sürecinde, dengesi bozuldukça yeni bir denge konumu arar kendine ve ortaya çıkan yapıt, bizim de dengemizi bozmalı, düşmemek için düşünmek zorunda bırakmalıdır bizi. Sanatçının yaşadığını ve yaşattığını, bizler yürüme eyleminde hep yapıyoruz. Yürümek, yaşama açılmaktır. Uzamı taşıt içinde geçmek ile yürüyerek katetmek arasındaki farkı düşünsenize. Taşıt içindeyken, korunaklı bir kutunun içindesinizdir ve bir olay olmadığı takdirde oturduğunuz yerde sonsuza kadar denge durumunda kalabilirsiniz. Dışarıdaki yaşam, monitörün ekranındaki görüntüler gibi akacaktır taşıtın camından. Oysa yaşam, dengeleri bozarak iş görür, sürekli dengenin bozulup yeniden denge kurmak zorunda kaldığımız, bitmeyen bir ip cambazlığı. Yürürken, yaşamın kuvvetlerine maruz kalan bedeniniz, denge yitimine karşı dengeyle yanıt vererek yol alır uzamda. Attığımız her adım dengemizin bozulmasına yol açar ve bir sonraki adımda yeniden toparlanıp dengemizi kurmak için çabalarız. Rastlantısal tökezlemeleri de hesaba kattığınızda yürüyüş, denge ile dengesizliğin bitimsiz dansıdır, tıpkı yaşam gibi. Yürümek, yaşamın kaotik kuvvetleriyle dans edebilmektir.

      Bildik duraklar
      Düşünce de yürür ve düşüncede yürümekten korkanlar, iktidarın çizdiği güzergâhlar boyunca metaforlar içinde yolculuk edeceklerdir. Seçtikleri sözcükler, kavramlar, akıl yürütmeleri hep dengededir. Haritalanmış yollarda ilerlerlerken, bildik sözcükleri birbiri ardı sıra sıralayarak düşünür gibi yaparlar. Modern Atina’da toplutaşıma araçlarına “metaphorai” denmesi boşuna değil (bkz Michel de Certau, Gündelik Hayatın Keşfi, Dost). Dilde bir bütünün anlamını başka bir bütüne taşımaya yarayan metafor, kentin içinde bizleri de bir yerden başka bir yere taşıyor. Güzergâhları belli metaforlara binip hep aynı yollardan geçiyor ve bildik duraklarda iniyoruz. Ve metaforlardan inip yaşamın ara yollarına saptığımızda dilimiz tökezleyecektir; dengesini yitirir ve kekelemeye başlarız. Kekelemek iyidir.

      Kekelemek, ara yollara saparak olmadık şeylerle karşılaşmamıza ve yan yana gelmeyecek şeyler arasında yeni bağlar kurmamıza yol açar. İktidarın ana yoldan dışladığı etnik, dinsel ve cinsel varoluşlarla karşılaştığımızda, varlığımız tökezler ve kekelemeye başlarız; ardından nefret nesnesine dönüştürülmüş ötekilerle birlikte yürümeyi başardığımızda, yeni bir denge durumuna geçmişiz demektir. İktidarın kancasında asılı kalanlar, ne hayatta ve sanatta ne de düşüncede yürüyebilirler oysa. Dengeyi bozmak gerek; aynadaki imgenizin arkasına bakın, dengesizliği göreceksiniz.

      5 Aralık 2015 Cumartesi

      SESSİZLİK LÜTFEN, İKTİDARIN RAHATI BOZULMASIN!

      Barbara Kruger

      Barbara Kruger
      RAHMİ ÖĞDÜL
      04.12.2015
      Bir fotoğraf karesinde donmuş imgeleriz, iktidar bakışının tutsak aldığı. Bakış, mekân-zaman içinde devinen bedenleri bir kadraj içinde yalıtarak donduruyor. Barbara Kruger’in yapıtındaki fotoğraf karesi sırt üstü yüzen bir kadını ve suyun çalkantılı ortamını dondurmuş ve yüzücünün gözlerine çekilen kırmızı bandın üzerinde iktidar bakışının nesneleştirdiği bireyin düşünceleri: “Aynı anda hem sana bakıp hem de soluk alamıyorum.” Kitle iletişim araçlarından alıntıladığı fotoğrafların üzerine yerleştirdiği iletilerle iktidarın düzenini görünür kılan Kruger’in yapıtlarında “sen” her zaman erildir ve iktidarın fallus düzenine işaret eder. Eril iktidar kendini etkin biçimlendirici kuvvet olarak dayatırken, baktığı her şey biçimlendirilecek, edilgin nesneler haline gelecek. İktidar düzleminde zaman ve mekânın dışına çıkarılmış edilgin varlıklar olarak yer alabiliriz ancak ve bu edilgin nesnelerden bir düzen kurar kendine. Devinmeyen, soluk almayan, ölü nesnelere dönüştüğümüzde iktidara bakıp aynı anda soluk almak mümkün mü? Gün geçmiyor ki bizi devinimsiz kılan, nefesimizi kesen bir katliamla karşılaşmayalım. Ya toplu kıyımlara ya da bireysel infazlara maruz kalıyoruz. Öte yandan göçmenlere nükleer atık muamelesi yapan Batı’nın dayatmasıyla yerinden yurdundan edilmiş insanların depolandığı bir ambar haline geliyor ülke. Havasız, boğucu bir ortamda nefes almak da giderek zorlaşıyor. Tüm hava girişlerinin kapatıldığı, bol oksijenli suları taşıyan dalgaların, düşüncelerin önünün kesildiği bir ülkede hem iktidara bakmak hem de nefes almak olanaksız. İktidarın bakışıyla dondurulmuş durgun bir su birikintisi içindeyiz. Her ne kadar iktidar içme suyu kalitesinde olduğunu iddia etse de giderek oksijen kaynaklarımız tükeniyor ve kokuşan su birikintisinde soluğu kesilmiş, devinmeyen, çürümekte olan ölü nesnelere dönüşüyoruz.

      DOĞA KILAVUZUMUZ
      Yaşamın akışından koparılıp içeriye hapsedilmiş, hareketsiz, denge durumundaki sular kokuşacaktır, bunu doğadan biliyoruz. Baktığı her şeyi yaşamın akışından koparan ve devinimsiz, edilgin nesnelere çeviren, daha doğrusu yaşamı donduran eril iktidarın düzeni de kokuşacaktır, bunu da kültürden biliyoruz. İktidar düzlemi, hareket edemeyecek şekilde deliklerin içine sıkıştırılmış ölü parçalardan oluşan bir yapboz düzlemidir. İktidarın tasarladığı bütünsel ve tekçi bir resmin görünür kılındığı bir düzlem. Bu düzleme uymayan parçalar derhal bertaraf edilecek ya da çıkıntı yapan kısımları budanarak zorla düzlemdeki deliklere uydurulacaktır; yeter ki iktidarın tasarladığı resim çıksın ortaya. Buna düzen adını verir iktidar. Devinimsizlikten sıkılan, ölü taklidi yapmaktan usanan, deliğine sığmayan, tekçi resmin baskıcı ortamından kurtulmak ve kendilerini gerçekleştirmek isteyen parçalar, özgürlük arayışına yöneldiklerinde iktidar daha fazla düzene gerek duyacaktır. Ve daha fazla düzen, daha fazla çürüme demektir.

      Kaosla o kadar korkutulduk ki hemen teslim oluyoruz düzene. Oysa yaşamın doğal akışının ve insanların iktidar olmadan örgütlenmelerinin bir kaos olduğunu söylemek tam bir safsatadır. Yaşam, insanın bedensel ve zihinsel etkinlikleri sayesinde kendiliğinden örgütlenmiştir zaten. Yaşamı kaos olarak ilan eden iktidar, bir düzen yaratıcı (kozmokratör), üçüncü şahıs olarak kendini araya sokup ilişkileri dolayımlayan ve bundan kendine pay çıkarandır: “Ben olmasam düzen ve istikrar olmaz.” Ama iktidarın düzeninden de düzen çıkmaz. İlk bakışta bir paradoks gibi görünse de düzen düzensizliği besliyor, fiziğin kuralı. Termodinamiğin ikinci yasasına göre, yaşamın akışından koparılmış kapalı bir sistemde entropi, yani düzensizlik artacaktır. Sırf iktidarın keyfi olsun, yapbozun düzeni bozulmasın diye daha ne kadar ölü taklidi yapacağız? Barbara Kruger, bizi susturan eril iktidarı gösteren bir başka yapıtında, biz ölülerin düşüncelerine yer vermiş: “Senin rahatın, bizim sessizliğimizdir.”