21 Kasım 2015 Cumartesi

ATLAR ÜLKESİ, THOMAS VE JOHN VE DİĞERLERİ

Versailles Sarayı

Caravaggio, Şüpheci Thomas
RAHMİ ÖĞDÜL
20.11.2015
Daha ne kadar büzüleceğiz merak ediyorum. Bir cismin büzülmesinin de bir sınırı olmalı. Soğuyoruz giderek; beden ısılarımız düştükçe yaşamdan da soğuyoruz. Sıcaklığını kaybeden cisimler büzülürler, ısınanlarsa genleşir; fizik yasası. Bombalarla, katliamlarla soğutuyorlar bizi; çok üşüyoruz; meydanların, sokakların tüm rüzgârlara açık kamusal alanından geri çekiliyoruz, geri çekildikçe büzülüyoruz ve üşüyoruz. Bir kere üşümeye görün, artık durduramazsınız ve üşümekten mi yoksa korkudan mı titrediğiniz anlaşılmaz olur. Sahneye konulan küresel soğuma senaryosu, kamusal alandan çekilmiş ve korkudan kendi kabuğu içine büzülmüş tespih böceği rolü biçiyor bizlere. Ve meydanlar iktidara kalıyor, istediği gibi at koşturabilsin diye. Ama iktidarın attan düştüğü zamanları da biliyoruz.

Dizgine gerek kalmadı
At da biziz; lafı hiç dolandırmadan söylemeli, bizim sırtımıza biniyorlar. Önce çıplak biniyorlardı; sonra eyerlediler ve koşum takımlarıyla istedikleri gibi yönetecekleri kıvama geldik. Artık dizginlere asılmadan ne demek istediklerini bile anlayabiliyoruz. Bazen başımızı başka yöne çevirdiğimiz de oluyor ve işte o an yulara öyle asılıyorlar ki gem ağzımızı yırtacak sanki. Ve daha hızlı koşmamız için üzenginin demirini batırıyorlar böğrümüze. Bizler, her sabah, yaşadığı denizin dibinden çıkarak güneşi doğuran ve akşam batıran Apollon’un arabasını çeken atlarız. Apollon tanrı mertebesine erişirken biz dünyanın yükünü sırtımızda taşımaya devam ediyoruz. XIV. Louis, Versailles Sarayı’nın bahçesini Apollon’un yaşamını anlatan heykel gruplarıyla döşemişti; bir havuzda, atların çektiği arabasıyla sulardan çıkan Apollon. Sarayın bahçesindeki Apollon alegorik bir figürdür, kral kendini temsil etsin diye yerleştirmiş. Kral, güneş-tanrıdır; işçiler, madenciler, emekçiler, şirket ve plaza çalışanlarıysa arabanın atları. Ama dedim ya attan düşenleri çok gördük biz. Atlar güzel hayvanlardır, uzun yelelerini savurarak özgürce kırlarda koşmalarını severim en çok ve esaretten kaçan yılkı atlarını. Atlar kendi kendilerini yönetebilecekleri rasyonel bir toplum kurabilirler; Jonathan Swift, Guliver’in Gezileri’nde Atlar Ülkesi’ni anlatmıştı.

Yeniden ısınıp genleşelim
Houyhnhnms denilen akıllı atların ülkesi, düzenli ve barışçıl bir toplumdur. Politik ve ahlaki saçmalıklar içermeyen felsefeleri ve dilleri vardır. Yalan nedir bilmezler ve dillerinde böyle bir sözcük de yoktur. Sanatlarında hep doğa vardır ve doğadan esinlenirler. Swift, biz atların ütopyasını yazmış, hep ertelediğimiz barış düşlerimizi. Ütopya, “yok-yer” anlamına geliyor; İngilizcesi ise “nowhere”. Bu sözcüğü boşuna hayale kapılmayalım, hayale kapılıp da olmadık işlere kalkışmayalım diye “hiçbir yer” olarak da okuyanlar olabilir, cesaretimizi kırmak için. Ama biz bu sözcüğü, “now” ve “here” diye okuyoruz, yani şimdi ve burada. Uzaklarda aramayın “yok-yeri”; o şimdi ve burada “var-yer”dir zaten. Yeter ki üşümekten ve korkudan titremeyi bırakıp birbirimize dokunup yeniden ısınalım ve genleşelim. Genleştikçe yeniden dolduralım meydanları; yoksa Thomaslar ve Johnlar dolduracak.

Yelelerini savuran özgür atlar
Önce Şüpheci Thomas çıktı ortaya; ardından Cihatçı John. Bir Batılı ve iktidar olarak Thomas, parmağını yeryüzünün tüm deliklerine sokma hakkını gördü kendinde. Thomas, her deliğe girerek ülkeleri ve bedenleri sömürgeleştiren bir sömürgecidir ve Batı’ya girmek isteyen göçmenleri parmaklayarak aşağılayan bir gümrük memuru. John ise kafalarımızı bedenlerimizden ayırarak düşünmeyen gövdeler yaratıyor. Her ikisi de aynı bedenin iki yüzüdür ve her ikisi de yeryüzünün bedenine, yaşama dehşet salıyor, en derin korkularımızı kanatarak kafasız ve koşulsuz boyun eğmiş tebaalar yaratmak için: Batı’nın yeryüzündeki havarileri. Ve korkudan, şimdi ve burada gerçekleştirebileceğimiz düşlerimizi ve umutlarımızı hep daha ötelere, ölüm sonrasına erteliyoruz. Yeryüzü ve yaşam onlara bırakılmayacak kadar değerli. Uzun yelelerini savurarak kentlerin sokaklarında dolaşan özgür atları özlüyorum.

13 Kasım 2015 Cuma

DİKKAT SIĞ ÜLKE, BOYNUNUZ KIRILABİLİR!


RAHMİ ÖĞDÜL
13.11.2015
Tuval iki boyutlu, yassı bir nesne olsa da ressam imgeleriyle derinleştirir yüzeyini. Çizgisel perspektif yardımıyla yaratılan derinlik yanılsamasından söz etmiyorum. Sanatçının hiç de yanılsama olmayan, düşüncelerde ve duygularda yaratacağı derinlikten bahsediyorum. İyi bir tuval resmi bizi derinliklerine çekecektir; korkmadan balıklama atlayabilirsiniz. Düşünce ve duygunun derin sularına daldıkça boyutlarınız genişleyecektir.
Öte yandan üç boyutlu bir evrende yaşasak da ülke giderek yassılaşıyor ve ortalık derinliksiz, iki boyutlu, sığ figürlerden geçilmiyor. Derin sulara atlamak isteyecekleri yıldırmak için de uyarı levhaları koymuşlar her yere: “Dikkat Sığ Su, Balıklama Atlama! Boynunuz Kırılabilir, Felç Olabilirsiniz.” Giderek sığlaşan bir ülkede düşünce ve duygularını derinlemesine yaşayanların başına nelerin gelebileceğine dair bir uyarı ve aynı zamanda bir tehdit. Sığ figürlere derin düşüncelerle yaklaşmak tehlikelidir; çok derin düşünüp duygulanmayın, boynunuzu kırabiliriz, demeye getiriyorlar.
‘Derinlik tehlikelidir’
İktidar derinliği pek sevmez. Dibini görmek ister her şeyin; içinde nelerin olup bittiğini, neler düşündüğünü, nasıl duygulandığını bildiği sığ bir figürün seri üretimine gerek duyar o yüzden; fabrikasına bu figürleri üretecek makineleri kurdu. Tasarım ve deneme aşamasını çoktan tamamladı ve üretim aşamasında şimdi.
Derinlik tehlikelidir. Derinlerde nelerin büyüdüğü, nelerin olup bittiği bilinmediği için tedirgin edicidir. Derinlerde büyüyen bir şey birdenbire yüzeye çıktığında ve iktidarı tehdit ettiğinde canavar görmüş gibi olacaktır; nasıl baş edeceğini bilemediği bir canavar. Gezi Direnişi tam da derinlerden yüzeye çıkan ve varlığıyla iktidarı tehdit eden bir canavardır. Dolayısıyla sadece yüzeyden ibaret, derinliksiz bir dünyadır iktidarın istediği. Bir yüzey okuma sanatı olan fizyonomi ya da eskilerin dediği gibi feraset ilmi bir bedeni, tüm derinliğini yok ederek sadece yüzeydeki işaretlerine indirger. Yüzeyine bakarak bir bedenin nelere muktedir olabileceğini kestirir. O yüzden içi boşaltılmış, sığlaştırılmış, yüzeyine bakarak tanıyacağı ve istediği gibi kullanacağı figürlerden yassı bir ülke kuracaktır kendine. Bunu yapmanın en kolay yolu, biçimlerin en soyutu olan geometrik formlara başvurmaktır. Yassı geometrik formlara indirgenmiş figürlerden bir ülke, iktidarın en sevdiği ülkedir; derinlik gibi baş belası bir şeyle karşılaşmamak için iki boyutlu yassı figürlerden bir tebaa yaratacak; elinde karacağı, toplayıp yeniden dağıtacağı iki boyutlu yassı oyun kâğıtları.
Edwin A. Abbott’ın Victoria dönemini hicvettiği, 1884 tarihli ‘Düz Ülke’sinde (Flatland) yaşayanlar iki boyutlu, yassı figürlerdir ve her bireyin, ait olduğu toplumsal sınıfa özgü geometrik bir şekli vardır (Ayrıntı Yayınları). Toplumun en alt tabakasını oluşturan askerler ve işçilerin en dar açılı ikizkenar üçgenlerle, orta sınıfı oluşturan esnafın eşkenar üçgenle, meslek erbabı erkeklerin ve kibar beyefendilerin kare ya da beşgenle, soyluların altıgen ve soyluluk derecesine göre kenarları giderek artan çokgenlerle ve en üstte yer alan din adamlarının ise daireyle temsil edildiği düz ülke; iktidarın geometrik düzlemi.
Silmek öyle kolay değil
Bu düz ülkede istenmeyen figürler (persona non grata), silgiyle hiçbir leke bırakmadan kolayca silinebilir de. Oysa derinliği olan insanları yeryüzünden silmek hiç de kolay değil. Yaşadıkları coğrafyayla derinlemesine ilişki kuranları yeryüzünden silemezsiniz; sildiğinizi sansanız bile izi kalacaktır mutlaka. Bir devlet yetkilisinin “Silvan’da üç mahalleyi haritadan sileceğiz” demesi, ülkeyi harita gibi iki boyutlu düz bir ülke olarak tasarlayacaklarını sananların nasıl da yanıldıklarını gösteriyor. Yaşadıkları topraklara derinlemesine sinen ve yeryüzünün belleğine kazınan bu insanları her silme girişimi, bir iz, bir yara bırakmıştır yeryüzünde ve açılan her yaranın zonklayarak isyanın titreşimlerini çoğalttığını biliyoruz; her ne kadar biz yassı figürler bu titreşimleri hissedemezsek de.

6 Kasım 2015 Cuma

YAŞAMI DA KAYYUMA DEVREDECEKLER Mİ?

Tommy Ingberg

Kathrin Longhurst


RAHMİ ÖĞDÜL
06.11.2015
Anlaşılan iktidar tüm yaşama el koyacak. Çünkü yaşamın kendisi iktidara muhalif olarak akıyor; kafasına göre manşetler atıyor yeryüzüne. Önce sokaklara el konuldu ve arındırıldı yaşamdan. Hain kurtlar, öcüler, canavarlar, bombacılar, keskin nişancılar peyda olunca, yaşamın aktığı sokaklardan korkar olduk. Masallardaki gibi. Bir oturuşta kırmızı başlıklı kızı midesine indiren hain kurdun masalıyla büyüdük biz. Evin güvenli ortamından çıkıp yaşam ormanında yolunu yitirenlerin ve kurtlara yem olanların hikâyeleriyle. Artık korkmaya gerek yok, yaşam kayyuma devredilince her yer ev olacak. Ev güvenlidir, düzenin hâkim olduğu dört duvar arasında başınızı hiçbir olay gelmez. Olay, evin dışında gerçekleşir; kaosun, karmaşanın kol gezdiği, derin gölgelerde öcülerin, canavarların beklediği dış ortamda, yaşam ormanında.
Diyelim ki bundan sonra yaşamınızı korunaklı dört duvar arasında geçirdiniz. Ve başınıza hiçbir olay gelmedi. Bu, mumyalanmış olduğunuzu gösterir. Yaşayan her varlık zamansaldır ve başına olay gelir mutlaka; kimi niteliklerini yitirir, kimisini kazanır. Ve olaysız bir evrende yaşıyorsanız dondurulmuşsunuz demektir, bir mumyasınız yani. Biz olayı hep olumsuz olarak anladık. Değişime, dönüşüme yol açan ve sahip olduğumuz nitelikleri, mülkleri yitirdiğimiz bir felaket. Peki, değişimin, dönüşümün, olayın olmadığı bir yaşam, gerçekten yaşam mı yoksa bir katılık hali mi? Öldükten sonra beden katılaşır; işte biz ölüm sonrası katılıktayız şimdi; iktidarın mumyacıları bizi birazdan mumyalayacak.
Yaşam ormanında yaşayan her varlık olaylara maruz kalarak sürekli dönüşen bir oluş haline bürünür; yaşamın dışına çıkarılmış varlıklar ise ölüm katılığına. Yaşamı korkunç bir orman olarak anlatan iktidar masalcılarına inandık ve eve kapandık: Varlığın katılaşmış hali. O kadar çok nedenimiz var ki evde kalmak için. En iyisi kapılarımızı sıkıca kapatıp, kendi üzerimize kapanmak. Ve despot bir babanın ev içine yerleştirdiği modüler mobilya sisteminin bir parçası haline gelmek. Babanın mırıldandığı tek tonlu ezginin içinde sonsuza kadar dondurulmuş bir düzendir bu. Sürekli tekrarlarla, hep aynı olanın geri döndüğü kısır döngülerle yaşamın askıya alınması.
Evden kaçamıyoruz, Alice gibi. Karşıdaki tepeye ulaşmak için önünde uzanan kıvrımlı yolların hangisini seçerse seçsin, her seferinde başlangıç noktasında, evin kapısının önünde bulur kendisini: “Böyle yol kesen bir ev daha görmedim!” (Lewis Caroll, Aynanın İçinden). Kim inşa etti bu lanet olası evi? İnşasında bir filozof olarak Parmenides’in katkısı çoktur. Hiçbir şeyin değişmediği, hareketin olmadığı küre biçiminde tasarlamıştır evini. Açık adresini bile vermiş: Dosdoğru ilerleyin, yol çatallandığında “sağ”a sapın ve karşınıza kapısında “BİR” yazan ev çıkacak. Aman sakın “sol”a sapayım demeyin; o yol yaşama çıkıyor, değişime, dönüşüme, çokluğa, çeşitliliğe. Evde hiçbir şey değişmez, hareket etmez. Tek olanın diktası vardır. Olay dışlanmıştır çünkü. Merak etmeyin bu evde, engin ufuklara doğru kanat çırpmaya teşne düşüncelerinizi de kayyum belirleyecektir artık, kafanızın içine manşetler atacak. Donup kalacağız, “tıp” oyunundaki gibi; çocukken donar kalırdık ve hareket eden oyundan atılırdı ya, şimdi de hareketin olmadığı evde hareket edenleri, düşüncelerini kanatlandıranları oyundan atacak iktidar.
Yine de çok korkutmasın sizi bu ev. Evin boğucu havasından kurtulmak mümkün. Ülkeyi terk etmekten söz etmiyorum; aksine, iktidara rağmen evin tek sesli ezgisini, çok sesli hale getirmekten. “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” diyor Webern on iki ton müziğini anlatırken. Aslında yaptıkları, evin on iki tona, çokluğa, değişime, yaşama kapalı duvarlarını yıkmak ve yaşamın tüm seslerinin içeri dolmasını sağlamaktı. Nietzsche çekiçle felsefe yaptığını söylüyor; biz de balyozla müzik yapacağız anlaşılan.

    30 Ekim 2015 Cuma

    BEKLENTİ VE EYLEM YA DA KRONOS VE KAİROS


    Igor Morski
    RAHMİ ÖĞDÜL
    30.10.2015
    “Bekle!” diyorlar; bazen de “bekleme yapma!” Dur kalklarla ilerleyen taşıtlar gibiyiz. Şaşkınız. Bekleyelim mi yoksa yola çıkıp yürüyelim, hatta mümkünse koşalım mı geleceği karşılamak için? “Bekleme yapma!” dediklerinde, iktidarın hız için ayırdığı parkurlarda, tasarlanmış bir geleceğe doğru koşuyoruz ya da beklerken yine tasarlanmış bir gelecek geliyor başımıza. Nasıl olsa gelecek gelecekse kendimizi yormamıza gerek olmadığını düşünenler var. Bir de geleceğe doğru yürüyelim, adımlarımızı hızlandıralım, onu yolda karşılayalım diyenler. Siz hangisisiniz? Eğer iktidarın parkurlarında hareket ediyorsanız hangisi olduğunuz fark etmiyor. Her halükârda başınıza gelecek olan, iktidarın tasarladığı gelecektir.
    EYLEM VE BEKLENTİ 
    Eğer geleceği karşılamak için ona doğru koşuyorsanız eyleme geçmişsinizdir, ama eyleminiz, size ayrılan parkurlarda gerçekleşiyorsa eylem sözcüğünün hakkını vermiyorsunuzdur. Yok, ne gerek var, nasıl olsa gelecek, bekleyelim diyorsanız, beklentilerle yaşamınızı sürdürüyorsunuzdur. 1918 yılında Psikiyatr Eugéne Minkowski yakın geleceğe yönelik iki tavrın olduğunu gözlemlemişti: Eylem ve beklenti. İkisi arasındaki temel fark öznenin zamandaki yönelimiydi. Eylem tarzında birey geleceğe doğru gidiyor, eylemleriyle olaylara katılarak geleceğe doğru yürüyor. Beklenti tarzında ise bunaltıcı bir ortamda kendi üzerine kapanmış bir birey, geleceğin gelmesini bekliyor. Minkowski’nin gözden kaçırdığı, eylem ya da beklentinin nerede gerçekleştiği. İktidarın çizgisel otoyolunda bekliyor ya da hareket ediyorsanız beklenti ile eylem arasında neredeyse fark yoktur. Oysa hakiki eylem, çizgisel zamanın kırıldığı bir aralıkta, tüm potansiyelleri yakaladığımız anda gerçekleşecektir. Çizgisel zamana, “kronos”a karşıt olarak Stoacıların zamanı, “kairos”. Geleceği ötelemek yerine, bir karar anında otoyoldan çıkıp yaşamın tüm yollarını, kuvvetlerini bir anda ele geçirdiğimiz andır “kairos”. Ve bu anda eylemlere katılmayız, eylem oluruz; işte o zaman, geçmişi de geleceği de içeren şimdinin içinde başka bir dünya yaratmak mümkün olacaktır. Aksi takdirde çizgisel otoyolda beklesek de hareket etsek de tasarlanmış bir gelecek gelecektir başımıza. Sosyal medyada geleceği bildiren Fuat Avni var örneğin. Beklentiler yaratarak tam da iktidarın istediği, beklentilerle iş gören devinmeyen bir kütlenin üretilmesine katkı sağlıyor.
    YÜRÜDÜKÇE ALINAN YOLLAR 
    Çizgisel otoyoldan sapıp her yöne yürümek, dünyaya açılmaktır; bedenleşmektir. Beklentilerle iş görmekse bedensizleşmek; bedensel kudretin askıya alınması. Sürekli bekliyoruz, bekleme odasında bekletiyorlar bizi; seslenmelerini bekliyoruz, her seslenişlerinde aramızdan birilerini alıyorlar içeri. Ölüm kılığında kapımızı çalıyorlar ve geleceğimizi, gençlerimizi, Dilek Doğanlarımızı alıyorlar bizden.
    Bekleme odalarından çıksak ve şimdi ve burada bir bedenin nelere muktedir olduğunu yürüyerek, eyleme dönüşerek keşfetsek. İktidarın çiğnenmekten aşınmış yollarında yürümekten bahsetmiyorum ama. Yürüdükçe, attığımız her adımda geleceği birlikte açmaktan söz ediyorum. Eylem ve beklentinin ayrımsızlaştığı iktidar parkurlarını terk ettiğimizde, çizgisel zamanın kırıldığı “kairos” anında tüm potansiyelleriyle gelecek açılacak önümüzde. Bekleme odalarının edilgen varlıklarından değil, eyleme dönüşmüş oluşlardan söz ediyorum.
    KESİN BİLGİ YAYALIM
    Yürüdükçe, birbirimize doğru yürüdükçe henüz keşfedilmemiş, adım adım açığa çıkaracağımız patikalarda yürüdükçe tanıyacağız birbirimizi. Birbirimize yaklaşmanın yeni yollarını keşfettikçe birlikte inşa edeceğiz geleceği. Uzaklardaki bir gelecek değil bu, şimdi ve burada, hemen elimizin altındaki bir gelecek. Yeter ki iktidarın yürüyüş parkurlarından, bizleri ayırdığı şeritlerinden çıkalım ve birbirimize yaklaşmanın, birbirimizi yakalamanın yeni yollarını keşfedelim. Bir insana yaklaşmanın yolu sonsuzdur. Ve biz birbirimizi yakalayamazsak, iktidar yakalayacak bizi. Kesin bilgi, yayalım.

    23 Ekim 2015 Cuma

    AYRIKOTLARI CANDIR, CANLANDIRIR

    Hannah Höch
    RAHMİ ÖĞDÜL
    23.10.2015

    “Ot gibi yaşıyorsunuz.” Genellikle bu cümleyi yaşamasını bilmeyen, dünya nimetlerinden habersiz olanlar için kullanırız. Yaşamasını bilsek de ot gibi yaşarız yine de. Yeryüzü denilen ortamın hep ortasında biten otlarız çünkü. Ateşin, suyun, havanın ve toprağın kuvvetlerinden kaçamayacağımıza göre ot benzeri bir yaşam sürmekten başka seçeneğimizin olmadığı gün gibi ortada. Bir de sürekli iklimi ve toprağı manipüle eden, tarlaya biçim veren despot bir bahçıvanın eline düşmüşseniz vay halinize. Çekilecek kahır değil, her gün olmadık eziyetlere katlanmak, çim makinesiyle biçilmek.

    BAHÇIVANIN SEVMEDİĞİ OT
    Hele ayrıkotuysanız, tarım zararlısı muamelesi görüyorsanız neler çekiyorsunuzdur kim bilir. Çünkü bahçıvanın evcilleştirme ve biçimlendirme tarzına, hiyerarşik düzenine direniyorsunuzdur. Ayrıkotları, despot bahçıvanın sevmediği bitkilerdir. Sevmez, çünkü ayrık otları dikine değil, toprağın hemen altında düğüm denilen bağlantı noktalarından çıkardığı köksaplarla bir ağ gibi yayılarak yatay olarak örgütlenen bitkilerdir. Sevmez, çünkü merkezin tepesine yerleşen iktidarın, her şeyi denetim altında tuttuğu bir tarlada ayrıkotlarının kendi aralarında örgütlenerek yayılmaları ve tarlanın hiyerarşik düzenini bozmaları işine gelmez. Tarım zararlısı, çapulcu dese de onlara, aslında hiç de zararlı değillerdir ve iktidarın düzenden anladığı ile ayrıkotlarının kurdukları ilişki ağı arasında dağlar kadar fark vardır. Evet, dağlar kadar. Kendini bir dağ gibi yükselten iktidar ile yatay olarak örgütlenen ayrık otları arasında tam da dağ kadar fark vardır. Kendilerini tanrı-kral ilan eden hükümdarların yapıları da dağa benzer. Yükseldikçe kudretleneceği sanısına kapılan iktidarın aksine, yeryüzünde yayıldıkça, başka gövdelerle bağlantılar kurdukça kudretleneceklerini bilirler ayrıkotları.

    Adı aldatmasın sizi; birbirleriyle bağlantılar kurarlar ama iktidarın merkezi, hiyerarşik yapılarından ayrı dururlar. İktidarın kudretsiz bıraktığı varlıklarla inşa ettiği hiyerarşik yapılarda rastlayamazsınız onlara. Hem ayrıdır hem yan yana. Ayrıkotlarını kolay kolay sınıflandırıp torbaların ya da sınıflandırmanın hiyerarşik kulelerine hapsedemezsiniz. Bağlantılar kurdukça kendilerini kendileri bile tanıyamazlar. Çünkü ayrıkotları öze değil, işler haldeki bir fonksiyona gönderme yaparlar. Tanımak, kimliklendirmek için bir öze gerek duyacaktır iktidar. Bu açıdan ne idüğü belirsizlerdir ayrıkotları. Ne idüğü belirsizler, iktidarın her türlü sınıflandırmasından kaçarak, kendi aralarında kurdukları bağlarla yeryüzüne yayılmışlardır ama iktidar soy sop belirlemek için ayrıkotlarının işler haldeki bağlantılarını tek tek keserek bir öz verir onlara. Sonra bu özlere göre dini, cinsiyetçi ya da etnik torbalar içinde aidiyetler yaratır. Ama ayrıkotları sadece yeryüzüne aittirler.

    Ayrıkotları mikro iklimleri severler en çok. Mikro iklimlerin yerel bağlantılarında iyi hissederler. İktidar ise kendi denetiminden kaçan yerel kuvvetleri engellemek için makro iklimler yaratacaktır; tüm koşulların sabitlendiği ve düzeni bozacak unsurların dışlandığı seralar. Ya da doğal ortamlarından koparılmış, yerel koşullarla, mikro iklimle ilişkisi kesilmiş otların, despot bahçıvanın elinde genetik oyuncaklara dönüştüğü AVM’ler.

    TANIDIK YÜZLER
    Her şeyi, genetiğiyle oynayarak oyuncağa dönüştürür iktidar. Sanatı da sanatçıyı da. Her sanat yapıtı, duyumsanan ve duyumsatan bir ayrıkotu olarak başka ayrıkotlarıyla bağlantılar kurarak yatay olarak yayılır yeryüzünde. Ama hiyerarşik kulelere tırmanmaya teşne olanlar arasından sanatın ruhban sınıfını devşirir ve düzenlediği ayinlerle sanatı da kendi makro iklimine kapatmak ister. Ressam Jean Dubuffet de kültürün ruhban sınıfından bahsederken adeta kültürün cenaze törenini anlatıyordur: “Tıpkı din gibi şimdi onun da rahipleri, peygamberleri, azizleri, yetkililerden oluşan organları var.” İktidarla hep aynı karede gördüğümüz tanıdık yüzlerdir onlar. Ayrıkotlarını kareye ya da çembere kapatamazsınız oysa. Biçim ölüm demektir, ölüm katılığı demektir. Ayrıkotları candır ve dokunduklarında tüm ölüleri canlandıracaklar.

    16 Ekim 2015 Cuma

    GELECEĞİ OLMAYANLARIN ŞİMDİSİ: KÂBUS MEKÂNLAR

    Henry Fuseli, Kâbus, 1781

    Francisco Goya, Çocuklarını Yiyen Satürn, 1819-1823
    RAHMİ ÖĞDÜL
    16.10.2015
    Toplumda patlatılan her bomba zaman ayarlıdır, çünkü kronolojik zaman duygumuzu çökertmek, korkularla örülü bir şimdi inşa etmek için patlatılmıştır. Aramıza, zaman ayarlarımızı bozan bombalar yerleştiriyorlar. Baş edemeyeceğimiz korkular üreterek bizi geçmişten koparıp geleceksiz bırakmak niyetleri. Bakmayın siz insanın üç boyutlu olduğuna ve üç boyutlu bir evrende yaşadığına; bir de zaman boyutu vardır. Evrenden zaman boyutunu çekip çıkardığınızda ölü bedenler ve ölü mekânlar kalır geriye. İnsan, bir taraftan anılarıyla geçmişle bağlantı kuran, diğer taraftan beklentileri ve umutlarıyla geleceğe uzanan zamansal bir varlıktır. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği, yani kronolojik zamanı yaşıyorsanız sorun yok. Ama bir karabasan gibi hep şimdide yaşıyor ve her sabah hayata her başlayışınızda korkulara uyanıyorsanız zaman ayarınız paranoyaya çevrilmiş demektir. Bir karabasan gibi; çünkü içinde yaşadığımız şimdi bir kâbusu andırıyorsa, her uyandığımızda Henry Fuseli’nin tablosundaki gibi göğsümüze tüm ağırlığıyla oturmuş o çirkin varlıkla karşılaşıyorsak sonsuz şimdinin içindeyiz demektir. Canlarımızı yitirdiğimiz, sıranın bize de gelebileceği bir mezbahada sonsuz bekleyiş. Zaman duygumuzla oynayarak mezbahalaşan bir toplumun şimdisi içine hapsetmek istiyorlar bizleri.

    ZAMAN DUYGUSU
    Psikiyatr Eugéne Minkowski, hastalarının zamanı nasıl deneyimlediklerini araştırırken bir paranoya hastasının geçmişinden tamamen kopuk olduğunu ve her gün hayata yeniden başladığını gördü. Normalde tehlike ve kaygı duygularımızı geçmiş deneyimlerimizden yararlanarak yatıştırabilirken, geçmişi olmayan bu hasta, her gece panik halinde paranoid hezeyanlara ve korkunç ölümün onu beklediği düşüncesine gömülüyordu. Geleceği olmadığı için hiçbir şeyin değişmeyeceğine, kötülüğün ve korkunun her yere sindiğine inanmıştı (bkz. Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Minkowski, hastanın paranoyasının birincil olduğu ve zamansallığı çarpıttığını öne süren geleneksel psikiyatri düşüncesinin aksine, zaman duygusunun birincil olabileceğini ve bozulduğunda paranoid tepkiye yol açabileceğini söylüyor. Farkında mısınız? Zaman duygumuzu bozarak paranoid tepkilerimizi tetikliyorlar. Herkes canlı bomba gibi gözükebilir gözümüze. Daha dün bir kadın metroda yanında oturan kişiden şüphelenerek “Bomba var!” diye bağırdığında kaçacak delik aradık. Oysa akan bir zaman duygusu her şeyin geçici olduğunu ve karşılaştığımız tehlikelerin ve kaygıların üstesinden geleceğimizi ve umut dolu bir geleceği birlikte kurabileceğimizi öğretir bize. Akan zaman akarsu gibidir. Bachelard, “Akarsu size konuşmayı öğretecektir” diyor, “Acılara ve anılara karşın, iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecektir size” (Su ve Düşler, YKY). Korku dolu şimdinin içine hapsedilmişlere ve dilsizleşenlere akan zaman da konuşmayı, acılara ve anılara karşın iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecek. Acılarımızı ve anılarımızı paylaşarak geleceği nasıl kuracağımızı da. Ama iktidar, akan zamanı kâbus mekânlar içinde donduruyor ve kokuşmaya yazgılı bir su birikintisine dönüştürüyor zamanı ve mekânı. Üç boyutlu bir kâbus mekân yaratmayı, geleceği olmayanlar isteyebilir ancak.

    ZAMAN BİZE DİRENMEYİ ÖĞRETİR
    Zaman duygusunu doğanın döngülerinden öğreniriz. Akarsuyun akışı, kuşların ötüşleri, ağustos böceklerinin sesleri, dalgaların gelgitleri, rüzgârın şiddeti, güneşin doğuşu ve batışı. Zamanın akışı her seferinde bir fark yaratır. Oysa iktidar farkın ortaya çıkmaması için dördüncü boyutun iptal edildiği mekânlar yaratarak bizi zamanın akışından koparıyor ve AVM’lerin sonsuz şimdisi içine kapatıyordu zaten. İktidar beton döküyor tüm doğal döngülerin üzerine. Keyif aldığı beton dökme makinesinin sesi “böyle pat pat vurdukça” geçmiş ve gelecek betonun altına gömülüyor. Bombalar da pat pat patladıkça zaman duygusunu yitirmiş paranoyaklara dönüşüyoruz. Ancak geleceği olmayanlar bizi geleceksiz bırakmaya çalışacaklardır. Ama zaman akıyor ve direnmeyi öğretiyor bize.

    9 Ekim 2015 Cuma

    DİKKAT, DÜŞÜNMEK BEYNİNİZİ PATLATABİLİR!


    Igor Morski
    RAHMİ ÖĞDÜL
    09.10.2015
    Düşünmek tehlikelidir. Ya düşünmekten beyniniz patlar ya da düşündüğünüz için birileri gelip beyninizi patlatır. Biri, içeriden dışarı doğru, düşüncenin kudretiyle gerçekleşen bir eylemdir; düşüncenin kendi kabını, kabuğunu parçalamasıdır. Diğeri ise duvarlarla çevrili sorgulanamaz, düşünülemez alanlar yaratanların sınırlarını ihlal ettikleri için düşünen beyinlere dışarıdan indirilen darbelerdir. Mümkün mü düşünmeyi engellemek? Düşünce bir kez yola çıktı mı artık her yöne doludizgin koşmak isteyecektir ve duvar geçme yeteneğine sahiptir. Sürekli dışarı doğru patlayarak, duvarları delerek, yıkarak mekânını genişletir ve kendine, sınırları sürekli dalgalanan bir düzlem yaratır.
    Kandinskiy’in soyut resimleri karşısında ressam dostu Franz Marc beyninin patlayacağını hissederken düşüncesinin mekânsal genişlemesine tanıklık etmiştir: “İlk tepkim, güçlü, katıksız ve ateşten renkleri karşısında büyük bir coşku duymak oldu, sonra beynim faaliyete geçti, bu resimlerin etkisinden kurtulamıyorsunuz ve tam olarak kavramaya ve tadına varmaya çalışırsanız beyninizin patlayacağını hissediyorsunuz” (bkz W.R.Everdell, “İlk Modernler, çev. Hülya Kocaoluk, YKY).
    Yaşamın bir parçası olma coşkusu
    Tuvalin sınırlı yüzeyindeki bir resim beyinde patlamalar yaratabiliyorsa, tüm renkleri, biçimleri ve derinliğiyle sonsuzca önünüzde açılan evrenin düşünceye neler yapacağını varın siz düşünün. İlk tepkimiz, Franz Marc’ın Kandinskiy tabloları karşısında duyduğuna benzer büyük bir coşku olacaktır; yaşamın büyüklüğü karşısında, onun bir parçası olmanın coşkusu. Sonra evrenin etkisinden kurtulamayacak ve hiçbir zaman tam olarak kavrayamazsak da tadına varmaya çalıştıkça düşüncemiz evrenle birlikte genişleyecektir. Zaten bilgi nedir ki? Foucault, “Bir bilgi, aynı zamanda bir mekândır” diyor, öznenin içine yerleştiği. Öte yandan evreni kavrayıp tadına varmaya, mekânı genişletmeye, yaşamı olumlamaya yönelik her çabamızın iktidarca engellendiği de görülüyor. İktidar düşünceyi ve düşünen insanı kendi ürettiği söylem içine hapsediyor ya da şişenin içine, cin gibi. Ama düşünce şişede durduğu gibi durmuyor.
    İktidar, “Düşünecekseniz sınırlarını çizdiğim alanda düşünün” diyor; “sakın, kutsallaştırdığım alanlara gireyim demeyin.” Önümüze hazır problemler koyuyor. Kendi üzerlerine kapanmış, yanıtları zaten belli olan kapalı problemler. Ve bu hazır problemler üzerinden düşünür gibi yaparken bir televizyon programında işin uzmanına şu zekice soruyu sorabiliriz: “Mars’taki suyla alınan abdest geçerli mi?” Havuz medyası, adı üzerinde hazır havuz problemleriyle uğraştırıyor insanları ve izleyicilerin de düşünüyormuş gibi yapmalarını sağlıyor. Alzheimer’e çare olsun diye şiddetle bize bulmaca çözmemizi öneren uzmanların, hazır bulmacaları çözerken yitirdiğimiz toplumsal belleğimize dair bir önerileri olmuyor genellikle.
    Toplumsal bellek yaşadığımız toplumun ve dünyanın sorunlarını zihinsel çabamızla formüle etmeye çalıştıkça, kapalı havuz problemleriyle değil, evrenle bağlantılı yerel sorunlarla yüzleştikçe gelişecektir. Bize verilen hazır sorularla değil, soruları bizzat formüle etmeye çalıştıkça. Ve formüle edilmiş her soru zaten çözümünü de içinde barındırır. Hayatı sorunsallaştırıp kavrarken başlı başına bir sorun olan iktidarın nasıl da hayatı perdelediği ortaya çıkıyor. İktidar havuz problemleri içinde düşünceleri boğuyor, düşünenlerin cansız bedenlerini yerlerde sürüklüyor. Düşünce ne havuza ne de şişeye hapsedilebilir oysa. Ve öyle bir an gelir ki beyniniz düşünmekten patlar, havuzun duvarları yıkılır ve hayatla buluşursunuz. Evet, düşünmek tehlikelidir, ama iktidar açısından. Düşündükçe kapatıldığımız duvarların birer birer yıkıldığını ve evrenin önümüzde dalgalı bir deniz gibi açıldığını göreceğiz. Faşizmin kapalı havuzlarında boğulmak yerine, evren denizinin yerel dalgalarıyla dirilmemiz an meselesi; yeter ki siz beyninizi patlatın ve yıkılsın duvarlar.