22 Ocak 2015 Perşembe

BÜYÜK TÜRKİYE OTELİ VE YÜKSELEN AY KRALLIĞI


RAHMİ ÖĞDÜL
23.01.2015
Devletin ideolojisi tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor; yolsuzluklarını saklamak için uydurduğu ya da yeniden icat ettiği gelenekler ve ritüeller o kadar sırıtıyor ki başarısız bir yönetmenin kör gözüm parmağına görsel efektlerini andırıyor. Ama günümüzün acar yönetmenleri ideolojiyi görsel üretimlerine çok başarılı şekilde yedirmeyi biliyorlar; ayrıntılarla boğulmuş halde, hiçbir şeyi fark etmeden, sadece görsel temsillerin pırıltılı anlatısına kaptırıyoruz kendimizi.
Daha önce hiç izlemediğim Wes Anderson’ın iki filmini izledim üst üste: ‘Yükselen Ay Krallığı’ (Moonrise Kingdom) ve ‘Büyük Budapeşte Oteli’ (The Grand Budapest Hotel). Her ikisinde de eril aklın kurduğu düzene, kaostan düzen kotarmasına vurgu yaparak, kadınları bir dekor olarak kullanmış. Postmodern numaraları bir kenara bırakacak olursak yönetmen her ikisinde de neredeyse aynı çizgisel izleği kullanmış; farklı mekânları ve zamanları kullanarak termodinamiğin ikinci yasasını, yani entropiyi eril bir anlatı olarak yineliyor: Bir sistemde düzensizliğin giderek arttığını ve ardından yeni enerji girdileriyle bir başka eril düzenin kurulduğunu. Her ikisi de tıkır tıkır işleyen bir düzenle açılıyor. Eril düzen bozulunca, bu bozuk düzenden, kaotik ortamdan çıkışı sağlayan ve düzeni yeniden tesis eden hep erkekler oluyor nedense. Her ikisinde de erkek çocuklar belirleyici ve bu erkek çocukların ebeveynlerinin olmamasında, her şeye kadir ve yaratılmamış bir tanrı mitosuna gönderme var. Her iki filmde de bu erkek çocuklar sonunda kasabanın şerifi oluyorlar. Sağcı bir ideolojinin görsel temsillere yedirilerek sinsice bize nüfus etmesini sağlıyor her iki film de.
‘Büyük Budapeşte Oteli’, kimsesiz bir yeniyetmenin büyük bir oteldeki kariyerini anlatıyor. Otelin konsiyerji, büyük bir makineyi andıran oteli en ince ayrıntısına kadar işletirken sistem bir kadınla ilişkisi ve savaş yüzünden bozuluyor.  Aynı şekilde ‘Yükselen Ay Krallığı’ da bir adadaki izci kampında sabah teftişini yapan oymak beyinin düzen takıntısıyla başlıyor. Her şey yerli yerinde olmalı. Sonra otelde ve izci kampının yer aldığı adada düzen bozuluyor. Her ikisinde de düzenin bozulmasında, yönetici konumundaki erkeğin kadınlara yönelik zaafları rol oynuyor ve yeniyetme bir erkek çocuk bozulan düzeni yeniden kurarak yönetici konumuna geçiyor. Kaos ve kozmos mitolojilerinin yinelenmesi.
İlk doğa filozofları logosu, yani gözlem yapıp akıl yürütmeyi doğadaki olayları açıklamak için kullansalar da mitos anlatılarına yine de sızıyordu. Örneğin Empedokles, evreni oluşturan partiküllerin bir araya gelip yeni bir şeyin ortaya çıkmasını ve yok olmasını mitolojiden aşırdığı terimlerle, sevgi ve nefretle açıklıyordu. Ardından gelen Anaksagoras ise etkin ve edilgin olmak üzere iki tür maddenin olduğunu ve nous (akıl) adını verdiği etkin maddenin edilgin maddeyi biçimlendirdiğini söylediğinde, mitolojideki erillik ve dişilik terimlerini felsefesine taşımış oldu. Eril ideoloji logosun içine sızıyor. Aydınlanma çağının göklere çıkardığı akıl, bir sistem kurduğunda da mitosa başvurmuştu. Ülkenin ve şehirlerin düşman kuvvetlerinden kurtulma günlerinde, Babillilerin, kaostan kozmos kurulmasını anlatan ve her yıl kutladıkları Enuma Eliş miti yineleniyor. Bu döngüsel öyküye Anderson’ın her iki filminde de rastlıyoruz. Mitoloji aklın içine sızarak bildik eril ideolojilere dayanak oluyor.
Görsel anlatıların da bir semiyolojisi var. Ve bu semiyolojinin içine sızan ideoloji kılıktan kılığa girdiğinde ve kendini görünmez kıldığında, bildik eril anlatılar çaktırmadan belletilmiş demektir. İşte o zaman, iktidarın pusuya yatmış sinsi ideolojisini filmin kurmacasından yaşamın gerçekliğine kolaylıkla aktarabiliyor ve Büyük Türkiye Oteli’nde Yükselen Ay Krallığı’nı kolaylıkla sindirebiliyoruz.

15 Ocak 2015 Perşembe

YATAK ÇARŞAFINDAKİ KIVRIMLAR




RAHMİ ÖĞDÜL
16.01.2015
Mümkün dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. Zihinleri ve bedenleri merkeze bağlı kuklaların katliamlarına, neoliberal iktidarların, güvencesiz ve dayanışmadan yoksun insanı ve doğayı iliklerine dek sömürmesine rağmen, mümkün dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. Bunu ben söylemiyorum, Leibniz söylüyor; soyut ve aşkın bir iyi kavramının iflas ettiğini, yeni ve iyi bir şey üretilecekse mümkün olan bu dünyanın içinden çıkacağını vurguluyor.
Soğuk bir kış gecesi; Kadıköy’ün ıslak sokakları ve tüm rüzgârlara açık Rıhtım Caddesi. Yeldeğirmeni’ne doğru kıvrılıyorum; loş bir sokakta, bir binanın alt katının camında “Neslihan Koyuncu/Haneden” yazısı dikkatimi çekiyor. Duvarlardaki resimlerden, yerdeki nesnelerden içeride bir olayın gerçekleştiği anlaşılıyor. Sanat bir olaydır; bildik ve beklenen tekrarlardan oluşan gündelik yaşam koşuşturması içinde, ortaya çıkmasıyla birlikte durmak ve düşünmek zorunda kaldığımız bir olay. Her gün karşılaştığımız, kullandığımız gündelik nesneler üzerine pek kafa yorduğumuz söylenemez. Sanat, bu gündelik nesneleri geçici olarak kullanım dışına çıkararak bir duyumsama nesnesi haline getirebiliyor. Gündelik yaşamın olguları sanatın olayına dönüştüğünde, bildiğimiz tüm ezberleri ve klişeleri terk edip, mevcut gerçekliğin içindeki virtüel, yani gizilgüç olanı keşfedebiliyoruz.
Genellikle görünmez kılınmış bir kadın emeği olan ütü yapmak, hayatın kırıştırdığı, kıvrımlaştırdığı giysileri, kumaşları düzleştirmeye adanmış, bitip tükenmez bir tekrardır. Yaşam kıvrım üzerine kıvrım, kıvrım içinde kıvrım yaparak ve kıvrımları açıp kapayarak gelişip serpilirken, bizler bir karşı eylem olarak kıvrımları düzleştirmeye çalışıyoruz. Neslihan Koyuncu’nun ütü masalarından oluşturduğu merdiven, iktidarın kadına ev içinde biçtiği kariyerin basamaklarını gösterdiği kadar, bir evcilleştirme sahası olarak evin, iktidarın üretildiği yer olduğunu da belli ediyor; kıvrımlarla çeşitlenmiş yaşamın üzerinden bir silindir gibi geçen iktidarın. Kendimizi dış dünyadan ayırdığımız evlerin dört duvarı arasında, sadece iktidara açılan bir pencere olan televizyonu seyrederken, dayatılan mevcut gerçekliği, ritüelleri hiç sorgulamadan tekrarlıyoruz. Ev, yaşamın kıvrımlı yapısından kaçıp sığındığımız ve iktidarın ütü masalarında yaşamın kıvrımlarını düzleştirdiğimiz bir iktidar yeridir.
Toplumu bir üretim çiftliği gibi tasarlayan iktidar açısından yatak odalarımızdaki çift kişilik yataklar da kuluçka makinelerine dönüşüyor birden. Sanatçı, iki bedenin birbiriyle kıvrımlaştığı sevişme eylemini mekanikleştirmiş. Mahremiyetin göstergesi olan tülün altında bir hareket var; komodinlerin çekmeceleri durmadan birbirlerinin içine girip çıkarak mekanik bir üretim bandındaki hareketi yineliyor. Oysa duvarda yer alan yatak fotoğrafları, bedenlerin çarşaflarda bıraktığı izleri gösteriyor. Sanatçı bu kıvrımları çizerek görünür kılmış. Kıvrımlı organik bedenin inorganik maddede bıraktığı kıvrımlar, kıvrım üstüne kıvrım. Kar taneleri nasıl birbirine benzemiyorsa, bedenlerin çarşafta bıraktığı kıvrımlar da birbirine benzemiyor. Kıvrım, düz çizginin bükülmesi. “Bükülme, çizginin ya da noktanın saf Olayıdır, Virtüel olandır” diyor Deleuze, ‘Kıvrım/Leibniz ve Barok’ adlı kitabında. Yaşam durmaksızın kıvrımlar yaparak, kıvrımları sonsuza taşıyarak, organik olanla inorganik olanı bir kıvrım denizinde buluşturuyor.
Düz çizgiler birbirine benzer, ama kıvrım farklılaştırır. İçinde farklı olanı saklayandır. Mizahın gücü, tüm düz çizgileri bükmesinden, gizil güçleri duyumsatarak neşeyi çoğaltmasından gelir. Charlie Hebdo katliamı, kıvrıma yapılmış saldırıdır. En mahremimizdeki kıvrımlarda saklıdır gizil güçlerimiz ve mümkün dünyaların en iyisi. Bu kıvrımlardan yayılan kahkahalarda boğulacaksınız!

8 Ocak 2015 Perşembe

LABİRENTİNDEKİ İKTİDAR



Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL

09.01.2015

İktidarın bir evcilleştirme alanı olarak yarattığı ütopyasında, doğrusal iple kendine bağladığı kuklaların distopyası. İktidarın ütopyası, bizim distopyamızdır.    

İktidar, bir labirent gibi kapatıyor ülkeyi, merkezinde kendisi. Paleontolog André Leroi-Gourhan ilk yerleşiklerin mekânını, merkezinde tahıl ambarı olan, eş merkezli halkalar şeklinde tanımlamıştı. Hiyerarşik toplumlarla birlikte bu merkez, iktidarın yerine dönüştü. Rönesans’ta ortaya çıkan ütopyalar da aynı mekânsal örgütlenmeyi yineliyor: tek bir merkez etrafında yayılan halkalardan oluşan ve yerleşikleri doğadan, çokluktan koruyan ve mutlak düzeni, tekçi anlayışı dayatan mekânsal örgütlenme.

İç içe geçmiş halkalardan oluşan labirent, kendi tekçi anlayışını korumak, dışarıdan gelebilecek ve gelmesiyle birlikte merkezi çökertecek olan çokluğun içeri sızmasını önlemek için iktidarın inşa ettiği karmaşık bir mekândır. Çokluk labirentten dışlanmıştır. Çemberin içine dâhil olanlar, çemberin içindeki tekçi düzene, hiyerarşiye boyun eğenlerdir; yani inisiye olanlar labirentte girebilir sadece. Labirente kabul edilmek için bir inisiyasyon töreni gereklidir.  İnisiasyon sözcüğü bir yere girmek, kabul edilmek, başlamak anlamlarına gelen latince “initium” sözcüğüne dayanır. İktidarın düzenini ve disiplinini kabul edenler (inisiyeler), labirentte hangi yolu izleyeceklerini bilirler. Labirentin karmaşıkmış gibi gözüken yolunu çözüp merkeze ulaşabilmek için Theseus ve Minotauros mitinde olduğu gibi bir ipe gerek vardır her zaman. İnisiye olanları bu ip merkeze, yani iktidara bağlamıştır. Theseus, ip sayesinde merkeze ulaşmış,  Minotauros’u öldürüp kahraman olabilmiştir ya da bir politik grup merkezi ele geçirdiğinde iktidardır. Yahut kişi, spiritüal bir yolculuğa çıkmıştır; Osmanlı tarikat geleneğindeki “seyru süluk”, merkezdeki bilgiye ulaşmak için çıkılan yolculuk demektir, merkeze ulaştığında kemale ermiştir artık. “Süluk” sözcüğü yol anlamının yanı sıra ip anlamına da gelmektedir, merkeze bağlı ip. Ariadne, labirentte yolunu bulabilmesi için ip verdiğinde Theseus inisiye olmuş ve merkezin yolunu tutmuştu çoktan.  Merkezin çekim gücüne kapılanların nasıl da ellerinin kollarının ve zihinlerinin bağlandığını görüyoruz bugün de.

Merkeze ulaşmanın bilgisine sahip olan kişi, labirentin iç içe geçmiş halkalarında yolunu kolaylıkla bulabilir. Yabancı için kafa karıştırıcı olan, yolu karmaşık hâle getiren eğrilik, inisiye için doğrusal bir ip haline gelmiştir. Ve tüm ütopyalar, içerinin bilgisine sahip, yüzü hep merkeze bakan, doğrusal bir yol üzerinde hareket eden mutlak düzenin mutlu insanları içindir. 20.yy’ın şehir ütopyasını yaratan Le Corbusier de şehrinde eğri çizgileri, kıvrımları ortadan kaldırmıştır. Çizgiselliği ve dik açıları göklere çıkaran Le Corbusier, eğri yolları eşeğin yolu olarak tanımlarken labirentini doğadan, çokluktan kesin olarak ayırır: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır... Eşek zikzak çizer” (Şehircilik, çev. Pelin Kotas, Daimon Yayınları). İktidarın labirentine, kıvrımlı bir yabancı olan doğa giremez; bu ütopya sadece iktidarın mutlak düzen merkezine bağlanan doğrusal insanlar için tasarlanmıştır.

“Bir şehir… insanın doğaya egemen oluşudur. Doğaya karşı insani bir eylemdir” diyor, kitabının açılışında Le Corbusier. Doğaya kendini kapatmış ve kendi üzerine kapanmış ütopyaların (olmayan-yerlerin), doğadan, yerden tamamen ilişkisi kesilmiş, Marc Augé’nin terimiyle, “yer-olmayanlara” (non-place) dönüşmeleri kaçınılmazdır. Yer-olmayanlarda ne doğa ne de insan vardır; sadece labirentin merkezindeki iktidarın ipine bağlı kuklalar. 20.yy’ın kentlerini eleştiren John Fowles, “Geometrik ve doğrusal kentlerin insanları, geometrik ve doğrusal olur” diye yazdığında (Ağaç ve Doğanın Doğası, Afa Yayınları), yeryüzünün eğri yüzeyinde bir kıvrım olan insanın ölümünü vurguluyordu. İktidarın bir evcilleştirme alanı olarak yarattığı ütopyasında, doğrusal iple kendine bağladığı kuklaların distopyası. İktidarın ütopyası, bizim distopyamızdır.    

25 Aralık 2014 Perşembe

VAHŞİ HAYVANLARI EHLİLEŞTİRME PROJESİ

Henri Matisse

Michelangelo Pistoletto
RAHMİ ÖĞDÜL
25.12.2014
Zaman: 1905. Mekân: Grand Palais, Paris. Olay: Güz Salonu sergisinde Donatello’nun etrafını vahşi hayvanların sarması. Fransız eleştirmen Louis Vauxcelles, klasik bir heykeli çevreleyen, akademik sanat anlayışına aykırı yapıtları görünce söylediği ilk söz “Donatello’nun etrafını vahşi hayvanlar (fovlar) sarmış” olmuş ve Henri Matisse, Maurice de Vlaminck ve André Derain’in canlı, parlak renkli yapıtlarına yönelttiği bu ironik yakıştırma, yeni bir akımın adına dönüşmüştü: Fovizm. Eleştirmen, Rönesans heykeltıraşı Donatello’ya atıf yaparak klasik bir heykelde gördüğü, Rönesans’la başlayan tüm sanatsal değerleri altüst eden ve neredeyse sanatı sıfır noktasına taşıyan son derece parlak ve zıt renklerin yan yana getirildiği, renk ve dokunun ön planda olduğu ve resim düzleminin iki boyutluluğunu vurgulayan fovist resimler karşısında kendini uygarlık öncesi bir durumda, doğanın tam ortasında, vahşi hayvanların arasında bulmuştu. Rönesans sanatçısı Leon Battista Alberti’nin, “Bir resme bakmakla resmin gösterdiği şeye bir pencereden bakmak arasında görsel açıdan hiçbir fark olmamalıdır” sözleriyle tanımladığı ehlileştirici resim anlayışından tamamen farklı ve resmin evriminin oturtulduğu Alberti’nin kriterleriyle bağdaşmayan bu ehlileştirilmemiş yaklaşımları vahşi hayvanlar olarak nitelemesi, sanatın her türlü evcilleştirmeden kaçabileceğini de vurguluyordu. İktidarın pencereyle ya da dikenli tellerle çevrelediği evcilleştirme alanında sanat, dayatılan yapay seçilim yoluyla evrimleştirme ve evcilleştirme projesinden kaçtığı ölçüde sanat olarak kalabiliyor; aksi takdirde sanatın evcil ortamları süsleyen dekoratif bir öğeye dönüşmesi kaçınılmazdır.

BİZE DAYATILAN
Fransız eleştirmenin klasik bir heykeli çevreleyen renk cümbüşü karşısında sarf ettiği sözleri Arte Povera (Yoksul Sanat) sanatçısı Michelangelo Pistoletto 1967’de daha ileriye taşıyarak, “Paçavralar içinde Venüs”ü üretmiştir. Sanatçı, bu kez bilerek ve isteyerek klasik bir Venüs heykelini rengârenk paçavra yığınıyla ilişkilendirmiş ve paçavrayla anlattığı kaotik doğal süreçle evcilleştirmenin ürünü olan ideal bir formu yan yana getirmiştir. Sanatın evcilleştirme projesiyle ulaştığı güzellik anlayışının konformizm yarattığını, bu konformizmin ancak doğanın unsurlarıyla bozulabileceğini vurgularken; sanat nesnesinin sıradan, evcil bir nesne değil, bizi düşündürten, düşünceyi hep bizden kaçacak ufuk çizgisine doğru yönelten bir nesne olduğunun da altını çiziyordu. Bize ufuk olarak dayatılan pencerenin ya da dikenli tellerin ötesine taşımak istiyordu düşünceyi.

TEPEMİZDEKİ İKTİDAR
İnsanı çerçevelerin, dikenli tellerin içine kapatan, düşünceyi ve bedenleri sahte ufuk çizgisiyle çevreleyen bir iktidar var tepemizde. Dikenli tellerle çevrili bir evcilleştirme alanı içinde kendi insanını üretmeye çalışan bir çiftlik sahibinin tavrını görüyoruz. İktidarın sarayına yerleşenler de bu evcilleştirme projesini doğrudan dillendiriyor zaten: “Birey bir biçimde ehlileştirilecektir.” Bu bir toplum değil, olsa olsa bir üretim çiftliği ya da sirktir. Çiftlik sahibinin hoşuna gidecek şekilde davranan ehlileştirilmiş hayvanlar, saray soytarıları üreten kapalı bir mekân. Zaman ve mekân, kendi tebaasını üretmek için iktidar tarafından kapatıldığında insani olana yönelik umut da kaybolacaktır. Umut, Gabriel Marcel’in sözleriyle “geleceğin hatırasıdır.” Geleceğin ve hatırasının silindiği bir zaman hapishanesinde bizleri tutsak alan iktidar, bu hapishaneden kaçış umutlarını yok etmeye ve ruhumuzda derin bir melankoli yaratmaya çalışıyor.  İnsan, iktidarın ehlileştirme projesinden kaçtığı, umut ettiği ölçüde insan olarak kalabiliyor; aksi takdirde iktidarın evcil ortamını süsleyen melankolik, dekoratif bir öğeye dönüşmesi kaçınılmazdır.


Not: Doğanın, insanın ve her türlü üretimin iktidarın bir dekoruna dönüşmesine dur demek, şimdiye ve geleceğe sahip çıkmak için 28 Aralık, yani bu pazar günü saat 12.00’de Kadıköy’de buluşuyor ve doğayı, emeği, İstanbul’u, Marmara’yı savunuyoruz.

18 Aralık 2014 Perşembe

BÜYÜK DALGAYI BEKLERKEN DALGAMIZA BAKALIM



Hokusai
RAHMİ ÖĞDÜL
18.12.2014
İnsanlar ikiye ayrılır: Godot’yu bekleyenler ve dalgayı bekleyenler. Godot’nun gelmeyeceğini biliyoruz. Tuhaf bir hiçliğin ortasında beklemenin boşuna olduğunu da. Biz Godot’yu değil, dalgayı bekliyoruz. Dalga dibe vurmuş olabilir. Görünürde sörf yapabileceğimiz güçlü bir dalga da olmayabilir. Ama derinlerde devinen ve birbirinin üzerinde yuvarlanarak gittikçe büyüyen dalgaların titreşimlerini hissedebiliyoruz. Kaslarımız gerili, ellerimizde sörf tahtaları; yüzeyde görülecek ilk dalgayla birlikte kendimizi dalgaların arasında bulacağız.
Bedenlerimiz katatonik bir katılık içinde. Yüzeyde hiçbir kıpırtı yok ama derinlerde bir yerlerde biri elektrik dansı yapıyor, hissediyorum. Çok derinlerde. Hani, bedeni elektriğe tutulmuşçasına dalgalanarak dans eden bir dansçı. Bu küçük adamın küçük titreşimleri usulca bedenime yayılıyor. Bu titreşimlerin bedeni boylamasına geçerek tüm yüzeyinde bir dalga hareketi yaratacağını hissediyorum; dalgalanan bedenler. İktidar tepeden dayattığı yapay dalgalarla, içimizdeki dalgayı bastırmak, eyleme geçme gücümüzü sıfırlamak istiyor; o yüzden kendi dalgamıza bakalım ve çoğaltalım. İçimizdeki dalgayı büyüttüğümüzde, bedenin yüzeyi dalgalı bir deniz gibi dalgalandığında dokunduğumuz her şey, tüm bedenler bir dalga hareketiyle salınıma geçecek. Etkilenen ve etkileyen bedenlerin ürettiği dalga, tüm toplumsal bedeni boydan boya katettiğinde, beklenen büyük dalga yüzeye çıkmış demektir. 19. yy’da yaşamış Japon estamp sanatçısı Hokusai’nin ahşap baskıyla ürettiği “Kanagawa Açıklarındaki Büyük Dalga”nın bir benzerini birlikte yaratmıştık; unutmak mümkün mü? Ahşap oyma baskıların zemin üzerinde bıraktığı boya izleri gibi, bu büyük dalga da belleğimizde iz bıraktı. Bedenlerimizde büyük dalganın estamplarını taşıyoruz; derinlerde devinen dalganın titreşimlerini. Her şey gündelik yaşamın sıradanlığı içinde olup bitiyor. Yüzeyde sadece işaretler, titreşimler var şimdilik. Sıradan şeyler arasında dalganın işaretleri; ama çoğu kez okumakta güçlük çekiyoruz.

Çok akıllıyız!
İktidarın ürettiği yapay dalganın da işaretlerini okuyamadık; bir ölüm/yıkım projesi olarak yaşamı boğmaya çalışan iktidarın. Çok akıllıyız belki o yüzden. “Hitler döneminin verdiği derslerden biri, akıllı olmanın aptallığı hakkındadır. Gerçekleşecek olan artık gün gibi ortadayken bile. Yahudiler Hitler’in yükselme şansının olabileceğini sayısız sağlam nedene dayanarak inkâr etmişlerdi” (Adorno-Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı). Yıkım/ölüm projesi olarak iktidarın faşizm dalgası bizi boğduğunda hâlâ çok akıllı olduğumuz için övünebilecek miyiz? İktidarın ölüm projesine rağmen yaşam dalgalarının titreşimleri bize dokunuyor; hissetmiyor musunuz?

Dalgalar resmedilince
Japon ahşap baskı sanatı ukiyo-e, “dalgalı dünya resimleri” demektir. Yaşamın, yüzeyde dalgalanarak bedenleri etkisi altına alan gelip geçici görünümleri, dalgalarını resmetmişti sanatçılar. Eski Budist metinlerde ölüm ve yeniden doğum çevrimi anlamına gelen ve yaşamı olumsuzlayan bir terim olan ukiyo (kederli dünya), 17. yy’da yaşamın her anının tadını çıkarmak anlamını taşımaya ve yaşamın dalgalarını olumlamaya başlamıştı. Radikal bir dönüşüm; iktidarın ölüm dalgası yerine yaşamın dalgası.  Ayrım noktasındayız. İktidarın kederli varlıklara aşıladığı ölüm dalgası yerine yaşamın neşeli dalgasını duyumsamanın tam zamanı. 17. yy’da yaşamış Japon yazar Asai Ryoi “Dalgalı Dünya Masalları”nda ukiyo’yu şöyle tanımlamış: “Nehir akıntısının sürüklediği bir su kabağı gibi, biz buna ukiyo deriz.”  İktidarın tepeden dayattığı ölüm dalgasına karşın, şimdilik dipte devinen ve yüzeye çıktığında sörf yapacağımız bedenlerin dalgalı akışını bekliyoruz. Dalgamıza bakalım.

11 Aralık 2014 Perşembe

KENE TİPİ ALGI HAPİSHANESİ

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
11.12.2014
Hava, henüz duyumsanmamış duygularla dolu. Algılanmayı bekleyen o kadar çok şey var ki. Ve bizler olabildiğince az algıyla hayatta kalmayı başarabiliyoruz; sadece hayatta kalmayı ama. Ve kısıtlı algımızla anlamlandırıyoruz dünyayı. Sözcüğün tam anlamıyla yaşamak, hayatın içine yayılmakla, katılmakla, yeni duyumsama, algılama biçimleri keşfetmekle mümkün olabilir.
Oysa iktidar, tebaalarının yeni algılama biçimleri keşfederek yaşamın içine yayılmalarından, yeni bağlantılar kurmalarından pek hoşlanmaz. Olabildiğince az algıyla yaşamını sürdürecek yeni bir insan yaratmaya çalışıyor o yüzden. Eğitime, kültüre ve sanata yönelik müdahaleleri, bu tür insan yaratma projesinin bir parçası. Mevcut beş duyusunu bile kullanamayan, yaşamı ve bedensel duyumları olumsuzlayan bir tür çileci hayat tarzını dayatıyor. Ölüm ile açlık arasına sıkıştırılmış, yoksullaştırılmış yaşamları, aşkın bir hakikate yönelterek bir lokma bir hırkayı öneriyor.
Kırmızı hap mı, mavi hap mı?
Bu, kadim bir projedir. İ.Ö. 5.yy’da yaşamış Permenides de bedenden gelen, duyularımızla elde ettiğimiz bilgileri doksa (sanı) olarak aşağılamış ve aşkın bir hakikate sadece akıl yoluyla ulaşabileceğimizi önermişti bize. Matrix filminin Morpheus’u Neo’ya kırmızı hap ile mavi hap arasında seçim yapmasını önerdiğinde, aslında Parmenides’in öğretisini dillendirmektedir: hakikate giden yol ve sanılara giden yol. Ama bedene güvenen ve bilginin bedenden geldiğine inanan hainler her zaman olmuştur. Deneyciler, bilginin duyulardan geldiğine inananlardandır. Matrix filminin haini Cypher da bir deneycidir. Bir hain olarak Cypher, iktidarın bedensizleştirme projesinden kaçar ve bifteğin keyfini çıkarırken duyumcu bir söylev çeker bize: “Bir bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matriks’in beynime bunun taze ve sulu olduğunu söylediğini biliyorum. Ama dokuz yıldan sonra neyi fark ettim, biliyor musun? Cehalet mutluluktur.” Bedenden gelen duyguların cehalet olduğunu vurgularken, iktidarın terimleriyle konuşmaktadır hâlâ. Bedenli yaratıklar olarak yaşamın içine gömülü olanları hep cehaletle suçlamıştır iktidar ve dünyevi olanın karşısına aşkın bir hakikat çıkarmıştır. Alabildiğine sömürdüğü ve yoksullaştırdığı insanlara dünya zevklerinden uzak durmayı ve çileci bir yaşama katlanmayı öğütlerken, kendine şatafatlı kozalar örmüştür.
Beş duyudan fazlası
Felsefeci Michel Serres, neşe üzerine yazdığı ilk kitabında duyuların analizine girişmiş ve Cypher’laşmıştır: “Bir sauterne şarabının ağızda bırakacağı tadı ve yaratacağı duyumları analiz etmek için 30 sayfa harcadım” (bkz Mary Zournazi, Umut, Literatür Yayınları). Rasyonalistlerin karşısında duyumcu bir felsefeye yöneldiği için kolaylıkla hainlikle suçlayabiliriz Serres’i. Ama beş duyuya iki yeni duyu daha ekleyerek hainliğine devam eder: “Beş duyuya ek olarak, bir içsel duyumuz (gözlerimi kapadığım zaman, bedenimin varlığına ilişkin bir duyuya sahip olduğumu anlıyorum) ve bir de nörobiyologların keşfettiği hareket duyumuz var; bu yürürken, zıplarken, dönerken bedenimi nasıl hissettiğime ilişkin bir duygu.” Haziran Direnişi’nde, hareket duyumuzun (kineztezi) müthiş kudretini keşfetmiştik hep birlikte. İktidar, duyusal yetenekleri körelmiş bir insanı kolaylıkla teslim alacağını bildiği için sadece hayatta kalabilen yeni insan yaratmak zorunda.
Açlık ile ölüm arasında
Eğitim, kültür ve sanat; yeni duyumsama biçimleri keşfedeceğimiz alanlar saldırı altında; algılarımız budanıyor, farkında mısınız? İktidar, kene tipi algı hapishanesine kapatmak istiyor bizleri. Sadece üç algısıyla yaşamını sürdürür kene. Karnını doyurduktan sonra toprağa düşer, yumurtalarını bırakır ve ölür. Açlık ile ölüm arasına sıkıştırılmış bir varlık. İktidar algı hapishanesinde tutsak almaya çalışsa da insan, yeni duyumsama biçimleri keşfeden bir canlıdır, yani Homo sapiens’tir. Michel Serres “sapiens”in, zevk/tat sahibi olmak anlamına gelen Latince “sapere” fiilinden geldiğini vurguluyor. İktidara rağmen hava hâlâ, duyumsanmayı bekleyen şeylerle tıka basa dolu. Bedenin tüm yüzeyinin duyarlı hale geldiğini bir düşünsenize. Havada ihanet kokusu.

4 Aralık 2014 Perşembe

FITRATINIZI NASIL ALIRDINIZ?

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
04.12.2014
Fıtratınızı nasıl alırsınız? Sıcak ya da soğuk? Filtre kahveme biraz süt istediğimde, sütünüz sıcak mı yoksa soğuk mu olsun sorusu ile sık sık karşılaşıyorum. Ama fıtratımı kimse sormuyor bana. Bu soruyu biraz geç sorduğumun farkındayım. Annenizin dölyatağının sıcaklığı toplumsal cinsiyetinizi belirlediği için gecikmiş bir soru olarak kabul edin bunu. Gelişiminizin erken bir döneminde sıcak ya da soğuk olarak almışsınız zaten fıtratınızı;  artık yapacak bir şey yok. Bir kez fıtratınız sıcaklığa göre belirlendikten sonra bunu değiştirmek elinizde değil ve fıtratınıza göre yaşamak zorundasınız. Özcü bir yaklaşımla, doğası doğum öncesi belirlenmiş varlıkların toplumsal yaşam içindeki konumları ve rolleri de sabitlenmiş oluyor böylece. Bundan sonra başınıza ne geldiyse fıtratınızdan gelmiştir. Varoluşçuların insanın sabit bir doğası olmadığı, kendi eylemleriyle kendini biçimlendirebileceği yönündeki itirazları da para etmiyor; doğaları sabitlenmiş varlıklar iktidarın elinde bir oyuncağa dönüşüyorlar.
SICAK ERKEK, SOĞUK DİŞİ 
Antik Yunan’da yaşasaydık bedenlerin sıcaklığına dayandırılan fıtratı kabul edecek ve yaşamımızı bu fıtrata göre sürdürecektik. Ceninin cinsiyetinin, dölyatağında maruz kaldığı sıcaklığa bağlı olarak erkek ya da dişi olduğuna inanıyorlardı.  Dölyatağı yeterince sıcaksa erkek, soğuksa dişi oluyordu. Ve toplumsal konum ve işlevleri bu beden sıcaklığına göre belirleniyordu.  Beden ısısı kavramı Yunanlılardan çok önce Mısırlılar, hatta Sümerler tarafından icat edildiği biliniyor. Ama Yunanlılar bu kavramı toplumsal hayatla bütünleştirerek geliştirdiler. Beden sıcaklığına bağlı olarak çok kadınsıdan çok erkeksiliğe uzanan bir skalada yer aldığınızda toplumsal hayattaki konumlarınız ve rolleriniz de önceden belirlenmiştir. Sıcak bedenlere sahip erkekler, toplumsal yaşamın her alanında boy gösteriyorlardı; “gimnazyum”da çırılçıplak dolaşırlarken ve çıplaklıklarıyla gurur duyarlarken, soğuk bedenli kadınlar örtünmek zorundaydılar. “Evde dizlere kadar uzanan ince malzemelerden tünikler, sokakta ise ayak bileklerine kadar uzanan, kaba, mat kumaştan tünikler giyiyorlardı.” Örtünmekle kalsalar yine iyi; kamusal mekândan da dışlanmışlardı. Sırf soğuk bedenlere sahip oldukları için kentin yönetiminde söz sahibi olamadıkları gibi, ışıksız iç mekânlarda, çoğunlukla ev içlerinde sürdürüyorlardı yaşamlarını. Yaşadıkları konutların içi de toplumsal cinsiyete göre ayrılmıştı. Erkeklerin, konukların ağırlandığı evin selamlık bölümünde (andron) düzenledikleri “symposia” adı verilen erkek şenliklerine kadın köleler, fahişeler ve yabancı kadınlar katılabilirken, evin kadınları ve kız çocukları haremde (gunaikeion) yaşamak zorundaydılar. Ne kadar tanıdık değil mi? Richard Sennet’in Ten ve Taş (çev. Tuncay Birkan, Metis) adlı kitabında bahsettiği antik Yunan’daki soğuk bedenlere sahip oldukları için örtünmek zorunda olan ve kamusal yaşamdan dışlanmış kadınların günümüz Türkiyesinde de yine fıtratlarından dolayı aynı yaptırımlara maruz kaldıklarına tanık oluyoruz.


SOĞUK, EDİLGİN VE ZAYIF 
Erkekler kendilerini sıcak, güçlü ve etkin olarak konumlandırırlarken, kadınlara ise tam tersi bir fıtratı uygun görmüşler: Soğuk, edilgin ve zayıf. Mülkiyet ilişkileriyle birlikte doğa ve kadın, biçimlendirici bir kuvvet olarak erkeğin etkinlik alanına dönüşmüştür. Erkeğin, özellikle Batılı erkeğin en gelişmiş insan türü olarak bir norm haline gelmesiyle erkeğin bir norm koyucu olarak kendisini meşrulaştırması 1840’larda çakışıyor. Norm sözcüğünün Batı’da bugünkü anlamında kullanılması 1840’lara rastlıyor. Daha önceleri norm, marangozların kullandıkları gönye ve dikey anlamlarını taşırken, eril bir dayatma olarak norm tüm topluma diklemesine sokulan bir demir çubuk haline gelmiştir. Erkeğin kafasından uydurduğu ve erkeğin kafasına saplanmış, topluma eril bir düzen dayatmada kullanılan demir bir çubuk.  
1848’de bir başka olay daha oluyor. Amerika’daki Vermont eyaletinin demiryolu inşasında çalışan Phineas Gage, zeminin düzleştirilmesinde çalışan ekibin ustabaşıydı. Yolu tıkayan büyük bir kayayı havaya uçurmak için her zamanki gibi kayada açtığı deliği barutla doldurmuş ama dalgınlıkla üzerini toprakla kapatmadan, elindeki bir metreden uzun demir çubukla baruta sıkıştırmıştı. Barut yüzünde patlamış ve elindeki demir çubuk da bir ok gibi sol yanağından girmiş ve beynin ön kısmından geçerek otuz metre uzağa saplanmıştı. Gage ölmedi ve Gage vakası olarak psikoloji tarihine geçti (bkz Douwe Draaisma, Aklın Çıkmazları, YKY). Kafatasını delip geçen demir oka rağmen kısa sürede iyileşen Gage’in davranışlarının değiştiği görüldü. Kaza öncesi herkese karşı sorumluluk duygusu taşıyan Gage, kaza sonrası tam tersi bir kişiliğe bürünmüştü ve kafasını delip geçen demir çubuğu yanından hiç ayırmıyordu. Etik kuralları çiğniyor, aldığı kararlarla hem kendi hem de çevresindekilerinin yararını gözetmiyordu artık. Kafatasına eril normun demiri saplanan eril iktidarın, doğaya ve insan doğasına karşı yürüttüğü savaşın yeni bir evreye girdiğinin göstergesidir bu: Doğayı ve kendini çökertmeye çalışan kapitalist bir bireyin ortaya çıkışı. Fıtratınızı nasıl alırdınız? Normlu mu olsun yoksa normsuz mu?