20 Kasım 2014 Perşembe

GÖLGEDEN RESİMLER YA DA ÖLÇÜSÜ KAÇMIŞ DÜNYA

Fabrizio Corneli


RAHMİ ÖĞDÜL
20.11.2014
İnsanı ya da figürü kazıyın, altından gölge çıkacaktır. İnsanlık tarihi ile resmin tarihi ortak bir şeyi paylaşıyor: Gölge. Her ikisi de gölgeyle başlamışlar yaşamlarına. Tarihçi Yaşlı Plinius (İ.S. 23-79) resmin kökenlerini gölgeye dayandırıyordu: “Resim bir insanın gölgesinin etrafına kontur çizilerek kopyasının bir yüzeye çıkarılmasıyla başlamıştır” diye yazıyor ‘Doğa Tarihi’ kitabında. Carl Jung ise insanı “persona” ve “gölge” olarak ikiye ayırıyor ve “persona”yı uygarlaşma sürecinde ortaya çıkan ve toplumsal ilişkileri yürütmeye yarayan bir maske olarak tanımladıktan sonra “gölge”nin, insanın uygarlık öncesi, doğayla ilişkili yönü olduğunu vurguluyor. Resmin kökeni olarak gölge ve insanın doğaya gömülü olan yönü gölge; her ikisi de uygarlaşma sürecinde benzer işlemlere maruz kalarak toplumsal olarak inşa edilirken, gölgenin yüzeyi tenin dokusuyla, ayrıntılarla, giysilerle, davranış kalıplarıyla örtülmüş ve gölge görünmez kılınmıştır. Platon da meşhur ‘Mağara Meseli’nde mağarada tutsak olan insanların gölgelerle oyalandıklarını, oysa hakikate, yani idealar dünyasındaki formlara ancak mağaradan çıktıklarında ulaşabileceklerini söylediğinde gölgeyi hem onaylıyor hem de aşkın idealar lehine gölgeden kurtulmamızı tavsiye ediyordu. Ama insanı kazıdığımızda, tüm örtülerinden soyduğumuzda gölge çıkacaktır altından.
Yaşlı Plinius bir mitten yola çıkarak resmin kökenini gölgeye dayandırmıştı. Otuz yılı aşkın bir süredir desen ve resim yapan Bertrand David, Üst Paleolitik Çağ (İ.Ö. 40.000 – 10.000) mağara resimlerinin gizemini çözmeye çalışırken yine gölgeye ulaşmıştır. İnsanın resim yapma serüveni 40.000 yıl önce başladı. Keşfedilen resimli mağaraların en eskisi Fransa’daki Chauvet Mağarası. David, desen bilgisine dayanarak Üst Paleolitik dönemde yaşayan avcı toplayıcıların, mağaraların derin kısımlarına yaptıkları usta işi resimlerin gizemini nasıl çözdüğünü, “İnsanlığın En Eski Muamması” başlıklı kitabında anlatıyor (çev. İnci Malak Uysal, Can Yayınları, 2013). Hiçbir hava akımının olmadığı, kandillerle aydınlatılmış bir ortamda, duvarların pürüzlü olmasına rağmen, mükemmel düzgün çizgiler çizerek hayvan figürleri yapan bu insanların usta bir ressam olamayacaklarını, bu resimlerin ancak mağara duvarına yansıtılan kilden ya da fildişinden hayvan heykelciklerinin gölgeleri etrafında kontur çizilerek elde edilebileceklerini deneyler yaparak kanıtlamış. Çizilen resimlerin konturlarında, duvarların girinti çıkıntısına rağmen en küçük bir sapma olmaması, buna karşın hayvan figürlerinin üzerindeki göz ve kas çizgileri gibi detaylarda hata yaptıklarının görülmesi, gölgelerin konturlarından yararlandıkları hipotezini güçlendiriyor. Gölge-bedenler olarak yeryüzünde dolaşırken, gölgeyi yakalayıp duvarda sabitlemeyi öğrenen ilk insanlar, daha sonra yerleşik hayata geçtiklerinde kendi gölgelerini ve bedenlerini de konturlarla çevirerek sabitleyeceklerdi. Sabitlenen gölgeler ve bedenlerin üzerleri uygarlaşma sürecinin aşamalarına bağlı olarak toplumsal inşalarla tabaka tabaka örtülürken, gölge kaybolacak ve bir daha hiç hatırlanmak istenmeyecektir.
Carl Jung uygarlık öncesi, doğayla ilişkili yönümüzü “gölge” olarak adlandırmıştı; yüzeydeki “persona”nın altında uzanan doğayı, yani “gölge”yi bastırdıkça, üzerine maskeler giydirdikçe uygarlaştık. Bizi doğadan ayıran duvarlarla çevrili yerleşim alanları içinde, gölge-bedenlerimizi de konturların içine hapsedip üzerlerini kültürel desenlerle donattık. “Persona”larımızın altında uzanan “gölge”, tüm insanlığı doğayla ve birbiriyle ilişkilendiren kolektif yönü temsil ediyor. O yüzden yeryüzünde kendi gölgemizi yitirmemiz, aynı zamanda resim sanatının başlangıcında bir yüzeyde yakalanan gölgenin, kalın konturlarla doğadan ve diğer insanlardan kopuşuyla da örtüşüyor. Konturlarla kapatıp üzerini detaylarla örttükçe yitirdik gölgemizi ve doğadan kopuk kapalı mekânların içine daha fazla yerleştik.
Yapay olarak ışıklandırılmış ve iklimlendirilmiş İstanbul Kongre Merkezi’ndeki Contemporary İstanbul’da dolaşırken gölgelerimiz yoktu. Ama duvarlara vuran gölgeler gördük. İtalyan sanatçı Fabrizio Corneli’nin formlara dönüştürdüğü gölgelerden yaptığı duvar resimleri. Kolektif yönümüzü temsil eden, kimliksiz, karanlık gölgeyi Carl Jung bilinçdışı yönümüzle de ilişkilendirmişti. Corneli’nin duvara yansıyan gölge resimlerindeki matematiksel olarak özenle hesaplanmış gölgeler, bilinçli bir çabayla kimliklendirilmişler oysa. Corneli’nin, titizlikle biçimlendirdiği ve duvara yerleştirdiği metal parçaların gölgeleri tüm detaylarıyla figürler halinde duvara yansıtıldığında, gölge artık bizi korkutmuyor, evcilleştirilmiştir. Tıpkı otoyolların kenarlarındaki duvarlara dikey bahçeler yaparak doğayı evcilleştirmemiz gibi, en doğal yanımız olan ve ürktüğümüz gölgeler de duvarlarda gölge bahçelerine dönüşmüşler. Taoculuğun temel metni olan Tao Te Ching’de, “Işığı bilen ama kendini karanlıkta tutan kişi dünyanın ölçüsüdür” diye yazıyor. Artık gölgelerimizi de yitirdiğimize göre dünyanın ölçüsü kaçmış demektir.

13 Kasım 2014 Perşembe

DEVLET AYRINTIDA GİZLİDİR: MÜLK-SÜZ-LEŞ!

Ayhan Mutlu

Nejat Satı

Nejat Satı
RAHMİ ÖĞDÜL
13.11.2014
Bütünü anlamak için geriye çekilerek uzaktan bakmanın, bütünle aramıza mesafe koymanın gerekli olduğu öğretildi bize. Yakından baktığımızda, ayrıntının bütünü görmemizi engelleyeceğini düşünüyoruz. Bütünü parçalar aracılığıyla anlayamayacağımıza, parçaların bizi yanıltacağına dair anlatılar vardır ve bizi ikna etmeyi de başarmışlardır. Beş kör insanın bir fili tanımlaması, bu anlatıların başında gelir. Filin farklı parçalarına dokunan körler, fili dokundukları parçalar aracılığıyla tanımladıklarında, file dair farklı tanımlara ulaşırlar. Buradan da parçanın bilgisinin bütünü anlamaya çalışırken yanıltıcı olduğu kıssasını çıkarırız.
Oysa bu yıl 24.sü düzenlenen TÜYAP Sanat Fuarı, Artist 2014 bünyesindeki küratörlüğünü Ali Şimşek’in gerçekleştirdiği ‘MÜLK-SÜZ-LEŞ!’ başlıklı sergide yer alan kimi yapıtlar, parça bütün ilişkisini tersine çevirerek, parçanın doğrudan bütünü yansıtabileceğini gösteriyorlar bizlere. Yeryüzüyle ve kendi aralarında kurdukları ilişkilerden soyutlanıp tüm bağlarından mülksüzleştirilerek yapı bloklarının içindeki hücrelere yerleştirilen insanların, başlarına neler geleceğini mikro düzeyde de görmek mümkün. Ayhan Mutlu ve Dağhan Yürürler’in delikli tuğlalardan yaptıkları işlerde tuğlalar bir yapı bloku gibi yükselirlerken içlerindeki delikler insanların tıkılacağı hücreleri mikro düzeyde gözler önüne seriyor.
Yapılarda içleri dolu olan ateş tuğlaları kullandığımız dönemlerde bütünü yine bir başka bütünle ilişkilendirdiğimiz metaforları kullanıyorduk.Mesela devlet yine bir başka bütünle, babayla ilişkilendiriliyordu: Gerektiğinde seven, gerektiğinde cezalandıran baba metaforu. Ve biz babamızı sever gibi seviyorduk devlet babayı. Artık metaforla taşınan su ile bütüncül bir imgenin değirmenini döndürmek mümkün değil. Metafor sözcüğünün Latince kökenine baktığımızda bir taşıma edimi görüyoruz; meta: arasına, ötesine; ve phora: taşımak, nakletmek. Benzeşim ilişkisine dayanarak bir bütünün anlamını başka bir bütüne taşıma edimi. Bütün-bütün ilişkisinin geçersizleştiğini ve yerine parça-bütün ilişkisinin geçtiğini görüyoruz. Babamızı her şeye rağmen sevmeye devam edebiliriz ama parçalarına ayrılan devlet bir babayı andırmıyor.
Metafor bir bütünü taşıyamadığında metonimi girer devreye. Devlet şimdi bir metonimi olarak gösteriyor kendini. Metonimi, parçanın bütünün yerine geçmesidir. Devletin üstünü örtecek her türlü metafor bir işe yaramıyor artık; lime lime olmuş örtünün altında devleti oluşturan parçalar tüm çıplaklıklarıyla sırıtıyorlar: Madenci ve işçi ölümleri, doğa katliamı, gaz bombaları, çevik kuvvet, TOMA, eli sopalı siviller, savaş, otoyol, AVM, kentsel dönüşüm, taşeronlaşma, doğanın ve toplumun alabildiğine sömürülmesi.

Bütün ya da metafor parçalanmış ve parçaları tüm şiddetiyle görünür hale gelmiştir. Ve sanatçıların sergideki işleri de iktidar mekânlarının insanlar üzerindeki şiddetini, yine bir yapının en küçük parçası olan delikli tuğla aracılığıyla görünür kılarlarken metonimiye başvuruyorlar.

Artık devleti bir başka bütünle örterek yaptıklarını ve yapacaklarını hoş metaforlarla saklamak giderek zorlaşıyor. Çünkü devlet ayrıntıda gizlidir. Kılcal damarlara dek sızan devletin yine en iyi görüldüğü yerler parçalar ve aralarındaki mikro ilişkilerdir. Gustav Landauer (1870-1919) de devleti anlamak için bütüne değil, insanlar arasındaki ilişkilere bakmamızın yeterli olacağını söylerken bu mikro yapıya dikkat çekiyordu: “Devlet bir ilişkidir, insanlar arasında bir ilintidir, insanların birbirine davranışlarının bir tarzıdır.” Yeryüzüyle ve birbirleriyle kurdukları ilişki ağlarından koparılan insanların soyut kümeler halinde ayrıştırılması ve bu tecrit edilmiş kümelerin arasına devletin kendisini üçüncü şahıs olarak sokması. Devleti tepelerde bir yerlerde bütün olarak değil, kurduğumuz parçalı ilişkilerde, hatta kendi bedenlerimizde aramalıyız.

Devleti ve ilişkilerini sırtımıza bir ceket gibi giyiyoruz. Sırtımızdaki ceketlerle insani niteliklerimizi görünmez kılarken, Landauer’in söz ettiği bir ilişki biçimi olarak devleti çoğaltıyoruz durmadan. ‘MÜLK-SÜZ-LEŞ!’ sergisinde yer alan bir başka yapıtta sanatçı Nejat Satı, devletin resmi belgelerinden bir ceket dikmiş; devleti ve ilişkilerini sırtımıza bir mülk olarak giymemizi ve aynı anda tüm toplumla, doğayla kurduğumuz ilişkilerden de mülksüzleşmemizi gösteriyor. Devleti ve iktidarı artık makro yapılarda değil, aralarda, parçalarda, ayrıntıda aramalıyız.

Bedenlerimize bulaşan devlet, bir kabuk olarak içinde yaşadığımız konutları biçimlendirirken, bu kabuğu terk edip dışarı çıktığımızda da yine sırtımıza geçirdiğimiz hep devletin ceketi oluyor. Devletçi ilişkileri sırtımızdan çıkarıp mülksüzleşmeden, yeryüzüyle ve birbirimizle kuracağımız tüm yatay ilişkileri yeniden mülk edinmemiz mümkün değil.

Not: Beylikdüzü TÜYAP İstanbul Fuar ve Kongre Merkezi’ndeki Kitap Fuarı’na gidenler, 16 Kasım 2014’e kadar açık kalacak TÜYAP Sanat Fuarı’nı ve küratör Ali Şimşek’in doksan iki sanatçının katılımıyla gerçekleştirdiği MÜLK-SÜZ-LEŞ! sergisini de izleyebilirler.

6 Kasım 2014 Perşembe

'TİNA' BİR KADIN ADI DEĞİLDİR

Igor Morski

Gerardo Feldstein 
RAHMİ ÖĞDÜL
06.11.2014
Denize açılmakla değişecek her şey. Ah bir açılabilsek! Dört duvar arasına kapatılmış bedenlerimiz ve düşüncelerimizin ufka doğru yönelmesi, nasıl da değiştirecek bize dayatılmış gerçekliği ve bildiğimiz tüm şeyleri. Bir tekneye atlayıp dümeni ufka doğru kırmaktan bahsetmiyorum sadece. Bir karatahta gibi duvara çakılarak sabitlenmiş, dört duvarla çevrili zihinlerimizin, çivileri söküldüğünde bir sala dönüşmesinden, duvarların ötesine, açık denizlere yönelmesinden söz ediyorum. Yeryüzünü ufuksuzlaştırmaya çalışanlar, zihinleri de dört duvarın arasında duvara çakılı karatahtalar olarak sabitlemeye çalışıyorlar. İktidar, kapalı mekânlarda rehin tuttuğu bedenler ve zihinlerde, başka bir alternatifin olmadığı yanılsaması yaratmak istiyor. Tek alternatif, açlık ile ölüm arasında köşeye sıkıştırılmış insanların ve doğanın öldüresiye sömürülmesi. Bir ölüm iktidarı var karşımızda. Ölüm sever iktidarın dört duvar arasına sıkıştırdığı bedenler ve zihinler rigor mortis, yani ölüm sonrası katılaşmanın tüm belirtilerini sergiliyorlar. Kıyıma uğrayacaklarını bilmelerine rağmen hiçbir tepki göstermemeleri, balıkçının “canlı bunlar” diye bağırarak satmaya çalıştığı tezgâhındaki balıkların halini andırıyor. Baktığınızda dipdiri duruyorlar ve gözleri parlak. Daha dikkatle baktığınızda solungaçlarının da kırmızı olduğunu göreceksiniz. Ama bunların dışında canlı olduklarına dair hiçbir belirti yok; tam bir rigor mortis hali. Bir TINA yanılsaması mı bu yoksa?
İktidar erkektir!
TINA bir kadın adı değildir; Margaret Thatcher da bir kadın değildi. Margaret Thatcher, 1980’lerde uyguladığı neoliberal politikaları savunmak için bir slogan uydurmuştu: TINA (“there is no alternative”, yani “alternatif yok” sözcüklerinin baş harfleri). Bir kadının iktidar sahibi olarak erilleşmesi, yine bir kadın adının bu eril iktidara öncülük etmesiyle örtüşüyor. İktidarın ve sloganının kadınlaşması, iktidarın cinsiyetini saklamaya yetmiyor oysa.  İktidar erkektir; başbakan da olsa, kabinesinde kadınlar da olsa kadının sadece adı vardır: Kadını kazıdığımızda altından alternatifsiz olduğunu iddia eden fallik bir nesne çıkacaktır. Ve bizim eril iktidar da alternatifsiz olduğunu iddia ediyor.
Eril iktidar fallik nesnelerle dolduruyor her yeri: Alabildiğine yükselen betonlar. Ve bu fallik nesnelerin içinde rigor mortis halinde katılaşmış bedenler. Bu erilliğin izini, Anaksagoras’ın (İ.Ö. 510-428) madde kavramına dek sürmek mümkün. Maddeyi ikiye ayırmıştı filozof. Bir tarafta etkin bir kuvvet olarak rol oynayan ve Nous (akıl) adını verdiği madde, diğer tarafta bu etkin maddenin biçimlendirdiği edilgen madde. Durmadan form dayatan Akıl erildir. Eril iktidarın akışkan yaşama ölü formlar giydirerek, yaşamı bir rigor mortis halinde dondurmak işine geliyor. Ölüm sonrası katılığına bürünmüş varlıkları istediğiniz gibi tezgâha düşürebilir, sömürebilir ve manipüle edebilirsiniz çünkü. İktidarın tezgâhına düşürülmüş ya da duvarına çakılmış varlıklara iktidar, başka alternatifin olmadığını söylüyor.
Bildiğimiz tekrarlar...
Duvara sabitlenmiş karatahtalar, iktidarın yazısı ile doldurulmaya elverişlidir. Ve ufuksuz bırakılan yeryüzü yine iktidarın yazısı, coğrafya (yer-yazımı) ile doldurularak kodlanacaktır. Zihinlerin ve bedenlerin kapatılma projesini tamamlamak istiyor iktidar. Sık sık deniz kıyısında yürüyüşler yapmanızı ve bizden hep kaçacak ufuk çizgisine, bir zihinsel alıştırma olarak yönelmenizi öneririm. Zihinsel deniz yolculukları, kapatıldığımız ülke denilen hapishaneden kaçma planları yapmamızı sağlayacaktır. İçine kapatıldığımız çember iktidarın düzenlediği ritüellerden, uyuşturan tekrarlardan oluşuyor. Bildik ve beklenen tekrarlar. Bizi şaşırtacak, mevcut şeyler düzenini bozacak olmadık şeyler ufkun ötesinde uzanıyor oysa. O yüzden sık sık ufuk çizgisinin ötesine zihinsel yolculuklara çıkmakta fayda var. Lewis Carroll’un “Aynanın İçinden” kitabında Kraliçe de Alice’e olmadık şeylere inanması için temrin (alıştırma) yapmayı tavsiye ediyordu: “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan; bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu.”
Gökyüzüyle deniz
Kapalı ve tanımlı, tekrarlardan oluşan sahte dünyadan kaçmak için Truman Show’un kahramanı da ufka yönelmişti. Ya da Alman Romantizmi’nin kurucularından Johann Gottfreid Herder de denize açıldığında başka alternatiflerin olabileceğini keşfetmişti. Truman’ın teknesinin sahte ufuk çizgisine saplanması korkutmasın sizi. Herder, 1769’da denize açılmayı başarmış ve duygularını şu şekilde ifade etmişti: “Gökyüzüyle deniz arasında salınan bir gemi, düşünceye ne kadar geniş alanlar açıyor! Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor! Çırpınan yelkenler, sürekli çalkalanan gemi, gümbürdeyen dalgaların akıntısı, uçuşan bulutlar, sonsuz genişlikteki hava sahası! Kıyıdayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı”  (bkz. Rüdiger Safranski, Romantik, çev. Ali Nalbant, Kabalcı). İktidarın ölü noktasına çivilenmiş ve çemberinin içinde sıkışıp kalmış ölüm katılığındaki bedenlere ve zihinlere Herder’den değerli bir tavsiye.

30 Ekim 2014 Perşembe

ZAMANI VE MEKÂNI KULLANMA KILAVUZU


RAHMİ ÖĞDÜL
30.10.2014
Artık süreç lafı duymak istemiyoruz; o kadar çok duyduk ki, süreç sözcüğünün gerçek anlamını yitirdiğini ve neredeyse mide bulandırıcı bir deyime dönüştüğünü görüyoruz. Süreç, iktidarın kendi tasarlayıp çektiği filmin banyo edilme sürecinden başka nedir ki? Ya da daha açık söylemek gerekirse, iktidarın kendi imgesini dayatma süreci. Mekân ve zaman tutuklu kalmıştır iktidarın elinde; o yüzden her ikisi de tutucudur. İktidarın mekânı, yine kendisinin dayattığı mevcut şeyler düzenini korurken, zamanı da şeylerin içlerinde barındırdıkları gizil güçleri açığa çıkartmayacak şekilde örgütlenmiştir. Mekânın içinde yer alan mevcut şeyleri oldukları gibi koruma ve onlara aşkın bir düzen dayatma çabasında olan iktidar, süreç kavramıyla zamanı da denetlemek, her türlü değişimden dönüşümden arındırmak istiyor. Süreç, iktidarın elinde tutuklu kalmış zamanın adıdır.

BİZİMKİSİ BİR TABLO DEĞİL!
Despot bir iktidarın kafasındaki imgeden medet umanları da anlayamıyorum. Banyo sürecinin sonunda filmin üzerindeki görüntünün görünür hale gelmesi gibi, iktidar da zamanı denetlediği ölçüde, kafasının içindeki aşkın imgeyi görünür kılmayı süreç olarak dayatıyor bize. Oysa süreç, tüm kuvvetlerin aynı anda etkileşime geçerek, önceden tasarlanmamış ve bilinemeyen yepyeni bir görüntünün içeriden yüzeye çıkmasıdır. Kuvvetler alanı olarak toplumun katılacağı bir müzakereyle, etkileşimle, gizli olan bir görüntüyü hep birlikte boyamaktır. Önceden bu görüntüyü hayal edebiliriz ama despot iktidarınki gibi kesin bir tablo değildir bizimkisi.
Bizimkisi daha çok Alfred Hitchcock’un 1963 tarihli “Kuşlar” filmde olduğu gibi, dünyayı devasa bir markete çeviren iktidarın marketine saldırmak üzere, ayrı düşürülmüş kuş türlerinin bir araya gelmesi gibidir. İktidarca ve kapitalist ilişkilerle kurulmuş bu markete saldırı, yeniden kurulacak bir dünyanın ilk habercisidir. Filmde, kuşların saldırdığı kasabanın adı Bodega Bay’dir. Bodega, İspanyolcada dükkân ya da market anlamına gelmesinin boşuna olmadığını düşünüyorum. “Kuşlar” filminde, daha önce yan yana gelmeyen, bir arada hareket etmeyen kuş türlerinin, bir araya gelerek yeryüzünü felakete sürüklemiş kapitalist ilişkileri simgeleyen markete saldırmaları, market sahibi tarafından bir felaket olarak algılanabilir ama market sahibinin felaketi, kuşların ve yeryüzünün kapitalist ilişkilerden kurtuluşudur. Doğal bir felaket gibi inerler Bodega’nın üzerine. O yüzden doğal felaketlere bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor. Kuşların markete saldırmaları, yeryüzünün kurtuluşudur.

MARKETLER ŞAŞIRTMAZ BİZİ
İktidarca dayatılan süreç, marketin kapalı ve tanımlı mekânındaki zamanın adıdır ve marketin zamanı, market formunda mekânsallaşmıştır. Marketin, tıpkı mekânda olduğu gibi kompartmanlara, reyonlara ayrılmış zamanı çizgiseldir, zaman otoyollaşmış ve doğrusal hale gelmiştir. Market bizi hiç şaşırtmaz; reyonlar arasında dolaşırken elimizle koymuş gibi buluruz malları. Ve aşırı kimliklendirilmiş malların başka şeylere dönüşmelerini önlemek için raf ömürleri üzerlerine yazılmıştır. Şeyler, doğada olduğu gibi zamanın içine yerleştirildiklerinde, içlerindeki gizil güçleri açığa çıkarmak için kışkırtılırlar oysa; o yüzden devrimcidir doğanın zamanı. Ormanda yolumuzu kaybetmemiz, ağaçların çizgisel zamanı ve mekânı saptırmasındandır; ağaçlar önce yolumuzu kaybettirir, ardından da kendi yolumuzu bulmak ve içimizdeki gizil güçleri açığa çıkartmak için bizi kışkırtırlar. Ve yolumuzu ararken başka bir şeye dönüşebiliriz. Doğada raf ömrü yoktur çünkü.
Artık bir yolağzında duruyoruz: bir yol ormana, diğer yol ise markete çıkıyor. Ya da bir yol çokluğa, değişime ve dönüşüme, diğer yol ise aşırı kimliklendirilmiş ve raf ömürleri biçilmiş malların sergilendiği markete. İktidar her türlü değişimi ve dönüşümü, çokluğu dışarıda bırakacak bir marketin çizgisel zamanını süreç olarak dayatırken, doğal felaketler bu çizgisel zamanı parçalayarak, tüm canlılara biçilen raf ömürlerini iptal ediyor ve yeryüzünü bir çokluk ve değişim, dönüşüm düzlemi olarak yeniden kuruyor. Felaketlerden hele ki doğal felaketlerden hiç korkmayalım. Kuş türlerinin bir araya gelerek iktidarın zamanını ve mekânını bozdukları o anlar devrimci anlardır. Tıpkı 1830 Fransız Devrimi sırasında meydanları işgal eden devrimcilerin meydan saatlerine ya da Nisan 2000’de Brezilya’nın keşfinin 500. yıldönümü törenlerinde Brezilya yerlilerinin saatlere ateş etmeleri gibi.

KUŞLARIN İŞGALİ BİZİM ZAMANIMIZ
Yeryüzünü devasa bir markete ya da Bodega’ya dönüştüren egemenlerin zamanı ve mekânı, daha önce yan yana gelmemiş, gelememiş orman canlıları ve kuşlar tarafından işgal edildiğinde, işte o zaman bizim zamanımız ve mekânımız başlayacaktır. Bu zaman, bir görüntünün dayatılma süreci değildir; aksine birbiriyle etkileşime giren tüm canlıların birlikte kendi yollarını keşfedecekleri, önceden kestiremeseler de hayal edebilecekleri ve hep birlikte boyadıkları ve boyamaktan yorulmayacakları ve hiçbir zaman sona ermeyecek bir tablonun görünür kılındığı bir süreç olacaktır. Boyadıkça, hem mekânın hem de bizlerin dönüştüğünü göreceğiz.

23 Ekim 2014 Perşembe

KORKACAK BİR ŞEY YOK: ÖNCE SOYALIM SONRA GİYDİRELİM


RAHMİ ÖĞDÜL
23.10.2014
Soymak ve giydirmek bir ve aynı şeydir. İki karşıt eylem gibi gözükseler de bir sürecin birbirini bütünleyen parçalarıdır. Giydirmek için, önce soymak gerekir. İktidar da önce soyuyor ve sonra kendi imgesini giydiriyor yeryüzüne.
Soymak, bir varlığın kimliğini belirleyen giysilerini çıkarmaktır. Soyutlamak da bir tür soyma işlemidir; etrafımızdaki tekil varlıklar niteliklerle donatılmıştır ve bu nitelikler arasında özsel olan ve olmayan diye ayrım yaparak, öz niteliklerini göz önünde tutmak ve diğer niteliklerini çıkarıp atmaktır. Tekil varlıkları soyutlarız ya da soyarız ve ardından da soyut kavramlara ulaşırız. Soyutlamalar akıl yürütürken, düşünürken çok işimize yarasa da geçen haftaki yazımda vurguladığım gibi yaşamdan kopuk, soyut ve tecrit edilmiş varlıklar yarattığı ölçüde sınıflandırmaya, manipüle etmeye yarayan bir araç olarak devletçi mantığın kullandığı bir tekniktir. Dolayısıyla yaşayan, ete kemiğe bürünmüş ve kendi coğrafyası ve kültürüyle kurduğu ilişkilerle biricik bir konuma ve kimliğe sahip tekil insan, tüm bağlamından arındırılıp sadece insanın özünü tanımlayan niteliklerle tanımlandığında soyut bir insan kavramına ulaşırız. Bu bir soyma işlemidir.
ÖNYARGILAR VE KLİŞELER
Ya da yine soyma işlemini etnik, din, mezhep, toplumsal cinsiyet kümelerine ait tekil varlıklara uyguladığımızda, soyut bir özle onları tanımladığımızda, artık karşımızda soyut bir Ezidi, soyut bir Ermeni ya da soyut bir erkek, soyut bir kadın ya da soyut bir eşcinsel vardır. Her tekil bireyi bu kavramlarla toptan yargılama ve sınıflandırma fırsatını yakalamış oluruz. Artık herhangi bir kümeye ait tekil bireyi yakından tanımadan, dokunmadan, sesini işitmeden, kokusunu duymadan hakkında bir sürü laf edebilir, içleri klişelerle doldurulmuş kavram paketlerini üzerlerine boca edebiliriz. Önyargılar ve klişeler, tekil bir bireyi yakından tanıma önündeki engellerdir. Ve hayattan kopuk kavram paketlerinin içine sıkıştırdığımız tekil varlıklar, artık bizim için bir kavramdan ibarettir sadece. Milliyetçi, ırkçı, dinci, cinsiyetçi yaklaşımların yarattıkları soyut kavramlar, tehlikeli silahlardır aynı zamanda ve bir kavram insan öldürebilir. Tüm ırkçı, milliyetçi, dinci savaşlarda ve gündelik hayatta kadınların ve eşcinsellerin, transların bu kadar sık öldürülmesinde, devletçi mantığın inşa ettiği bu kavramlar bir silah olarak kullanılmıştır. Öldürülen bir insan değildir, soyut bir kavramı bir başka soyut kavramla öldürür gibi kolaylıkla öldürebiliriz bir canı.
Bir canı ait olduğu ilişkilerden soyduktan sonra iktidar, onu kendi imgesine göre giydirmek isteyecektir önce; giydiremediğinde ya sürgüne gönderir ya da kıyıma girişir. Uluslaşma tarihi bir soyma ve giydirme tarihidir; ulus imgesine göre giydiremediği bireyleri ya sürgüne göndermiş ya da toplu kıyımlara maruz bırakmıştır. Devlet denilen soyutlama makinesinde yaşayan tüm bireyler bu soyma ve giydirme işlemine tabi tutulur. İktidarın kabul etmediği doğalarından soyulurlar ve bir giysi gibi iktidarın imgesi geçirilir üstlerine. Soyma edimi olmadan yeni giysiler giydiremezsiniz hiç kimseye. Hıristiyanlığın kurucularından Aziz Pavlus, İncil’in Koloselilere Mektup bölümünde açıkça yazmıştır bunu: “Uygulamalarıyla eski doğanızı çıkardınız sırtınızdan ve yaratıcının imgesinin ardından bilgi bakımından yenilenmiş yeni doğayı geçirdiniz sırtınıza.” Bu kadar basit. İktidar, tahakküm altına aldığı tüm bedenleri önce soyuyor, sonra kafasındaki imgeye göre yeni giysiler giydiriyor. Eski giysileri çıkarma ve yeni giysiler giydirme işleminde kullanılan şiddetin derecesi devlet ve iktidarın yapısına göre değişebiliyor ama soyma ve giydirme işleminin kalıcı olduğunu görüyoruz.
YAŞAMI ÖLDÜREMEZSİNİZ
Şimdiki iktidarın da bedenleri ve zihinleri geçmişe ait tüm niteliklerinden soyup onları yeni giysilerle örtmeye çalıştığına tanık oluyoruz. Tüm kurumlar, kurumları oluşturan bedenler bu soyma ve yeniden giydirme işlemine maruz kalıyorlar. Neredeyse bebekleri bile toplumsal cinsiyete göre örtmesi, yasalarla zihinlere ve bedenlere örtüler giydirmesi, Ankara’daki sarayının bahçesindeki eski doğayı çıkarıp, bahçeye yeni bir doğa giydirmesiyle çakışıyor. Ama olmuyor; kesilen binlerce ağacın yerine saray bahçesine dikilen ithal ağaçların da öldüğünü öğreniyoruz basından. Doğaya ve insan doğasına bulaşan iktidar, dokunduğu her şeyi öldürüyor. Yine de bizi ikna etmekten de geri durmuyor tabii: “Görüldüğü kadar kötü bir şey değil. Tabii ki Allah göstermesin, bulaşınca öldürüyor.” Yaşamı öldüremezsiniz. Yaşam tüm örtüleri parçalayan, kudretli bir oluş halidir. 

16 Ekim 2014 Perşembe

KARŞINIZDA BAKKAL DEĞİL, ÇOK ULUSLU BİR HİPERMARKET VAR!

Dimitri Daniloff

Ana Alvarez-Errecalde
RAHMİ ÖĞDÜL

16.10.2014

Alabildiğine soyalım her şeyi. Tüm niteliklerinden arındırıp çırılçıplak bırakalım ve sonra bu soyut varlıkları birbirine düşman kümelere yerleştirelim. Devletin soyutlayıcı zihni, yaşam unsurlarının yeryüzüyle ve kendi aralarında kurdukları ilişkileri soyutladığında, şeyleri yaşamsal niteliklerinden soyup çırılçıplak bıraktığında artık ilişkiden söz edemeyiz; araya giren devlet vardır sadece. Arabozucu ve arabulucu rollerini oynar durmadan, kendi varlığını meşrulaştırmak için ayrıştırarak iş görür. Ve bu devlet mantığını gündelik yaşama, doğayla ve toplumla ilişkilerimize taşıdığımızda,  yaşamı soyut ve birbiriyle çatışan kümeler halinde kurguladığımızda, Gustav Landauer’in devlet tanımını yinelemiş oluruz: “Devlet bir ilişkidir, insanlar arasında bir ilintidir, insanların birbirine davranışlarının bir tarzıdır.”  Yeryüzüyle ve birbirleriyle kurdukları ilişki ağlarından koparılan yaşam unsurlarının soyut kümeler halinde ayrıştırılması ve bu soyut kümelerin arasına devletin kendisini üçüncü şahıs olarak sokması. Ardından yapılacak ilk şey bu kümelerin, yaşamdan koparılmış, bağlamından soyutlanmış ve tüm niteliklerinden arındırılmış patlamaya hazır kümelerin arasına ateşler yerleştirmektir. İşte size bir savaş ya da iç savaş için gerekli olan her şey.

POLANSKİ’DEN KISA BİR FİLM
‘Melekler Düşerken’,  yönetmen Roman Polanski’nin 1959 tarihli kısa filmi. Polonya’daki Lodz Devlet Film Okulu’ndan mezun olurken çekmiş; insanlık tarihini özetliyor sanki. Filmin sonunda yer alan sahnede, birbirini öldürmeye programlanmış soyut varlıklar, yitirdikleri insani niteliklerini tam yeniden kazanırlarken, devletin üçüncü şahıs olarak kendisini araya sokmasıyla ilişkileri bozulur. Savaş alanının ölümcül ortamından kaçıp bir harabeye sığınan iki düşman askerin karşılaşma sahnesi. Önce tüfeğini doğrultur düşmanına; sonra silahsız olduğunu ve dostane tavrını görünce tüfeğini indirir ve yüzünde kısa bir an bile olsa beliren gülümseme, soyut varlığın yeniden ete kemiğe büründüğünün göstergesidir. Düşmanı, bir şeyler paylaşacağını ima eden bir jestle elini paltosunun içine sokar. Kuşkuya kapılır bizimkisi ve kendisine biçilen soyut ölüm makinesi rolüne geri döner; yüzünde rolüne uygun olarak düşmanca bir ifade belirdiğinde, bir ilişki biçimi olarak devletin kendisini yeniden araya soktuğunu anlarız; tüfeğini düşmanına doğrultur ve ateşler, düşmanı ölmüştür.

KAPİTALİST İLİŞKİLER HUSUMETLİ İLİŞKİLER
Ölü düşmanının paltosunun içine sokulu elini dışarı çıkardığında, avucunda iki dal sigara görür. Mermi hedefini ıskalamamıştır; ama sigaralarını tüttürürken, kendilerine biçilen rolün dışına çıkıp doğrudan ilişki kurma, kendi mekânlarını yaratma fırsatı ıskalanmıştır. Bir kez daha devlet girmiştir araya. Birbirinden soyutlanarak düşman kompartmanların içine yerleştirilen varlıkların doğrudan ilişkileri, devletin araya girmesiyle bir kez daha engellenmiştir.

Yeryüzüyle ve aralarındaki ilişkilerinden koparılıp soyutlanan ve kompartmanlara yerleştirilen unsurların yeri ya savaş alanı ya da marketlerin raflarıdır.  Kapitalist ilişkiler, husumetli ilişkilerdir. Herkes ait olduğu kompartmanın, dükkânın ya malı ya da mülk sahibi gibi hissetmeye başlayınca, rekabet ilişkileri giderek husumet ilişkilerine ve savaşa dönüşecektir. Devletlerle, büyük marketler arasında benzerlikler vardır o yüzden. Birbirinden soyutlanmış malların dizili olduğu rafları işleten market sahibi gibidir iktidar. Dizi dizi malları istediği gibi sınıflandırıp pazarlayabilir.  Üstelik iktidar kendi ağzıyla bunu ima etmiştir. “Karşınızda bakkal dükkânı değil, devlet vardır” cümlesi devletin, doğrudan hipermarket ya da marketlerin marketi olan AVM ile benzerliğini akla getiriyor. Durduk yerde bir ticarethaneyi devletle yan yana getirdiğinizde, devletin bir bakkal dükkânı olmadığını söylediğinizde, her ülkede şubeleri olan, egemenlerce yönetilen, çok uluslu ve kişiliksiz bir hipermarket ile hâlâ insani ve enformel ilişkilerin geçerli olduğu yerel bakkal dükkânı arasındaki bir kıyaslamayı ima ediyorsunuzdur. İktidar bu anıştırmayı yapmamış olsaydı da, ülkenin satışa çıkarılan mallarını her gün basından okudukça, kendimizi marketin raflarındaki mallar gibi hissediyorduk biz zaten.

BİRBİRİMİZE DOKUNMAYI UNUTMAYALIM
Evet, devlet denilen hipermarketin raflarındaki mallar gibiyiz. Biz tükendikçe, raflarını yeni mallarla zenginleştiriyor. Tüm yaşamsal niteliklerinden, aralarında kurdukları doğrudan ilişkilerden soyutlanan varlıklar, ya piyasada müşteri beklerken ya da savaş alanında birbirlerini öldürürken buluyorlar kendilerini. Galiba tüm mesele mal olmak ya da olmamakta yatıyor. Bir ilişki biçimi olarak devleti aradan çıkardığımızda, ancak o zaman paltomuzun içinde sakladıklarımızı birbirimizle paylaşırken, soyutlanmış tüm niteliklerimizi yeniden kazanacağımızı ve birbirimize dokunabileceğimizi unutmayalım lütfen.

.

9 Ekim 2014 Perşembe

DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK: KILÇIK VE BOŞ ÇERÇEVE


RAHMİ ÖĞDÜL
09.10.2014
Her şeyin farkındayız, her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor. Bedenimizle, zihnimizle inşa ettiğimiz tüm değerlerimiz göz göre göre köpek balıkları tarafından yağmalanıyor. Çaresizlik içinde seyrediyoruz. Santiago gibi hissetmiyor musunuz kendinizi? Hani, Ernest Hemingway’in “İhtiyar Adam ve Deniz” romanındaki kahramanı; hatırlamayan yoktur herhalde. Küçük teknesiyle tek başına denize açılan yaşlı balıkçı Santiago.  Açık denizde yakaladığı altı buçuk metre boyundaki yelken balığını kıyıya getirmek için giriştiği mücadeleyi hepimiz duyumsuyoruz artık. Balığı yakalamakla iş bitmez; bir de onu kıyıya getirmek vardır. Balıkla mücadelesinden galip çıkmış ve avını yakalamıştır ama şimdi önünde bir başka mücadele daha vardır. Deniz köpek balıklarıyla doludur. Balığa musallat olan köpek balıklarıyla kıyasıya bir mücadeleye girişir. Sonunda balığı kıyıya getirmiştir getirmesine ama elinde sadece balığın iskeleti kalmıştır. Onca mücadeleyle elde ettiklerimizin, kazanımlarımızın köpek balıkları tarafından parça parça talan edilmesini ve sonunda elimizde sadece kılçıktan başka bir şey kalmadığını duyumsamayan var mı? Mülksüzleşme çağının kahramanı Santiago’dur ya da bir anti-kahramandır. Zihinsel ve bedensel emeğiyle elde ettiği tüm kazanımların, köpek balıkları tarafından lime lime edildiği bir anti-kahraman.

MÜLKSÜZLEŞME NEDİR?
Santiago mülksüzleşmenin kahramanıdır. Nedir mülksüzleşme?  Mülksüzleşmenin tarihi, kapitalist ilişkilerle birlikte başlıyor. Zanaatkârların ve köylülerin, bir zamanlar üretim araçlarına sahip olan toplumsal kesimlerin, kapitalist toplumda sahip oldukları üretim araçlarını kaybetmeleridir. Mülksüzleşen toplumsal kesimler, işçi sınıfının toplumsal kökenini oluşturmuşlardır. Mülksüzleşme, üreticilerin üretim araçlarından kopmaları ve işgüçlerini satmaktan başka gelir kaynağından yoksun kalmalarıdır.  Her gün denize açılan ama gün sonunda kılçıkla dönen bireylerin yaşadıkları bir tür Sisifos vakasıdır; gün boyunca kayayı tepenin doruğuna taşıyan ama sabah olunca yine kayayı tepenin eteklerinde bulan anti-kahraman.
Elindeki kılçıkla kala kalmıştır Santiago. Kılçığından başka bir şeyi ya da kılçığından başka kaybedecek bir şeyi yoktur ve kendisi de bu dünyada bir kılçıktan ibarettir. Tek başına bir kılçık gibi. Kılçıklar çöplüğünde kardeşliğe yer yoktur ama. Kapitalizm bireyin özgürleşmesini ister, üretim araçlarından özgürleşsin ki emeğini satmaktan başka bir çaresi kalmasın: Kılçıkların özgürleşmesi. Kapitalizmin gelişmesi için özgürleşmiş işçiye gerek vardır. Üretim araçları ve ürünü elinden alınan Santiago bir kılçık gibi özgürdür. Ve ürününü ve bedenini yağmalayan köpek balıklarına karşı örgütlenmezse eğer yeri, diğer kılçıkların, yani özgürleşme tarihinin çöplüğüdür.
Her şey mülksüzleştirilir. Bireyler, toplumlar ve doğa. Üretim araçlarından özgürleşen bireyler emeklerini satmak için pazara düştükleştiklerinde mülksüzdürler. Yerle kurdukları ilişkilerle başka bir dünyanın mümkün olabileceğini gösteren Kobane gibi toplulukların yarattıkları tüm değerler savaşta yağmalanır ve mülksüzleştirilirler. Ve doğa, ince ince örülmüş bir ağ gibi yeryüzüne yayılan yaşam,  tüm ilişkilerinden koparılıp mülksüzleştirilir.

GERİYE KALAN BOŞ ÇERÇEVE
Doğa ve insan doğası, durmadan yağmalanarak özgürleştirilir ve kapitalist pazarda satılacak metalara dönüşür. Peki sanat? Her şeyin yerinden edilmesiyle yerle, üretim araçlarıyla ilişkisi koparılmış ve özgürleşmiş birey artık yerden kurtulmuştur. “Yerlerin yok olması, estetiğin yok olmasıyla aynı şeydir” diye belirtiyor Mihail Yampolski (bkz Farklı Dünyaları Düşünmek, Metis). Heidegger’e atfederek, “yerlerin yok oluşu dünyayla ilişkinin ortadan kalkması ve dünyayı boş, homojen bir mekân olarak anlayışın zafer kazanması demektir”, diye de ekliyor. Sanatta da bir yer olarak tuval yerinden edilince sadece boş bir çerçeve kalmıştır sanatçının elinde. Kendiliğinden bir araya gelerek yerle otantik ilişkiler gerçekleştiren nesneler ve insanlar, yerle bağlantısı kesilmiş, birer boş çerçeve olan galerilerde zorlama bir araya gelişlerle, boş çerçevelerin nesnelerine dönüşmüşlerdir. Artık boş çerçeveyi istediğimiz manzaraya yönelterek doğanın ve toplumun ağsal ilişkilerini parçalayabilir ve toplumu ve doğayı bağlamından özgürleştirebiliriz. Tüm ilişkilerinden arınmış nesneler mülksüzdürler. Bağlamından özgürleştirilmiş insanlar iktidarın enstalasyonunda, istediği gibi yerleştirebileceği, bir araya getirebileceği nesnelere dönüşmüşlerdir. Santiago’nun onca çabasıyla kıyıya taşıdığı balıktan geriye kılçık ya da sanatçının tüm çabasıyla, yeryüzünden duyumsadıklarıyla yarattığı tuvalden geriye boş çerçeve kalmıştır. Her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor ve kılçıklaşma sürecimizi seyrediyoruz sadece.