2 Ekim 2014 Perşembe

ŞEHRİN KATMANLARINDA SİYAH LEKELER


RAHMİ ÖĞDÜL
02.10.2014
Şehrin Katmanları” arasında bir gazete kupürüne rastladım. Kütüphanenin raflarında yığınlar halinde duran kitap katmanlarında yaptığım kazılar sonucu ulaştığım Antoni Jach’ın “Şehrin Katmanları” romanını karıştırırken, “Belediyenin fendi kargaları yendi” başlıklı bir kupür çıktı karşıma. Kesip kitabın yaprakları arasına koymuşum ve unutmuşum. Radikal Gazetesi’ne ait kupürün kenarına düştüğüm tarih, 24 Mayıs 2002. Gazetenin haberi belediyenin, beldede artan karga nüfusuyla giriştiği mücadeleyi anlatıyor ve sonunda belediyenin bu mücadeleden galip çıktığını vurguluyordu. Lüleburgaz Belediyesi, Gençlik Parkı’ndaki ağaçlarda yuvalanan kargalara karşı mücadeleyi sis makinesi kullanarak kazanmış.
KARGALARDAN KURTULMA MÜCADELESİ!
Gazete, kargalarla mücadelesinde belediyenin kullandığı savaş yöntemlerini sıralamış: 1. Kargaların yuvalarını bozmak; 2. Ağaç dallarına çan bağlamak; 3. Parkta maytap patlatmak ve 4. Sis makinesi. İlk üç yöntem işe yaramayınca dördüncü yöntemi kullanmışlar ve kargaları parktan kovmayı başarmışlar. Aradan tam 12 yıl geçmiş, şimdi kargaların parktaki durumlarını bilemiyorum. Ama kullanılan yöntemler ne kadar da tanıdık değil mi? İnsanların bir araya gelip, giderek tek sesli hale gelen bir ortamda çoklu seslerini duyurmak için giriştikleri mücadele karşısında iktidarın kullandığı yöntemleri andırıyor. İktidarın doğaya ve topluma bakışı aynı: Çok sesliliğe, çok ses çıkaranlara haşerat muamelesi yapmak. İşin tuhafı, gazete haberinin tarihi, AKP’nin iktidara geldiği yıla denk düşüyor: Ülkedeki kargalardan kurtulma mücadelesinin başlangıç tarihi. 
Belediye önce kargaların yuvalarını bozmuş, ama inatçı kargalar her seferinde ağaçlara yeniden yuva yapmışlar. İktidarın homojen bir mekân olarak şehri yeniden örgütlemesi, yerle ilişkili insanları yerlerinden edip, yaşadıkları yerle bağlantısı olmayan kapalı sitelere tıkması, kargaların yuvalarını bozmak değil de ne? Kentsel dönüşüm, kargalara uygulanan yuva bozma yönteminin topluma uygulanmasıdır.
 ...VE BİLİNEN YÖNTEMLER
İkinci yöntem kargaları ürkütmek için ağaç dallarına çan bağlamak. Rüzgârda salınan çanların çıkardığı sesle kargaları rahatsız edip yersiz yurtsuz bırakma yöntemi. Mahallelere uyuşturucu mafyası yerleştirip, sakinlerini bu mafyanın şiddetine maruz bırakmak ya da sık sık yapılan polis baskınlarında çıkan patırtı gürültüyle insanları sürekli rahatsız ederek yuvalarından çıkmaya zorlamak da iktidarın kargalara uyguladığı yöntemidir.
Kargaları ürkütüp kaçırmak için parkta maytap patlatmanın da direnen mahallelerde sıkça uygulandığını görüyoruz. Bu yöntem sadece direnen mahallelere uygulanmıyor uzun zamandır. Maytap patlatmak, kitleleri görsel şiddete maruz bırakarak, tüm düşünme yetilerinin dumura uğratıldığı devasa havai fişek gösterilerine dönüştü. İktidarın bir yücelik gösterisi olarak havai fişek gösterilerini izleyenler, ağızları açık bir şekilde kendilerinden geçiyorlar. Tüm medya devasa bir havai fişek gösterisine dönüştüğünde artık düşüncenin kırıntısından bahsetmek mümkün değil. Gözlerimiz kamaşmış, huşu içinde haşmetmeablarını izliyoruz.
SİS MAKİNESİ DE ÇARE DEĞİL!
Havai fişek gösterileriyle uyuşturulamayan bedenler, sokaklara çıkıp seslerini duyurmak istediklerinde, iktidarın son silahı olarak sis makinesi giriyor devreye. Gazetenin haberine göre konserlerde kullanılan sis makinesine konulan özel ilaçla sonunda kargaları ağaçlardan kovmuşlar. Gaz bombalarıyla, tıpkı ağaçlara yuva yapmış kargaları dağıtır gibi dağıtıyorlar insanları. Mayıs 2002’de Lüleburgaz’ın Gençlik Parkı’ndaki kargalar, Mayıs 2013’te Taksim’deki Gezi Parkı’na yuva yaptıklarında, iktidar aynı yöntemleri kullanarak kargaların yuvalarını bozmuştu. Sonra ne oldu peki? Şehrin tüm kargaları birleşip ağaçlarını geri aldılar. Aslında sis makinesinin de çare olmadığını biliyor iktidar. Yuvalarını bozsa da kargalardan kurtulamayacağını çok iyi biliyor. Siyah tüylerindeki pırıltılar, isyan günlerinin habercisidir. Düşünsenize, şehrin katmanlarına dağılmış siyah lekelerin yeniden birleştiklerini; iktidarın tasarladığı mevcut gerçekliği, alışkanlıklarımızı, basmakalıp düşüncelerimizi, kargaların siyahlığında yitirdiğimizi. Şehre dağılmış siyah lekeler birleşince ne olur? Kazimir Maleviç’in tüm gizil güçleri içinde barındıran “Siyah Kare” tablosu çıkar ortaya. “Artık görünene benzemek yoktur, idealize edilmiş imgeler yoktur – çölden başka bir şey yoktur!” diye yazmıştı manifestosunda Maleviç. Arka bahçedeki ağaçların dallarına tünemiş siyah lekeler, nasıl da güzel duracaklar tuvalin üzerinde. 

25 Eylül 2014 Perşembe

FOTOJENİK GÖRÜNTÜNÜN BANYOSU: SAVAŞ



RAHMİ ÖĞDÜL
25.09.2014
Banyoya sokup sokup çıkarıyorlar bizleri, gizli bir görüntüyü açığa çıkarmak için; daha doğrusu, bizde örtülü olarak bulunduğunu düşündükleri imgeyi görünür kılmak için banyo tankına daldırılıyoruz durmadan. Fotoğrafçılıkta kullanılan ve film üzerindeki gizli görüntüyü görünür hale getirmeye yarayan kimyasal işlemin, banyo sürecinin İngilizcesi “developing”, aynı zamanda ekonomik bakımdan kalkınma anlamına da geliyor. Ülkeleri, kalkınmış, geri kalmış ve kalkınmakta olan ülkeler yerine, banyosu yapılmış (developed), banyosu yapılmamış (undeveloped) ve banyosu yapılmakta olan (developing) ülkeler olarak da ayırabiliriz. Analog bir fotoğraf makinesiyle çekilen filmdeki gizli imgenin görünür kılınması için gerekli işlemler bütününe banyo denilmesi gibi, insanlar, toplumlar ve ülkelerde örtük olarak bulunan bir imgenin görünür kılınma sürecine de kalkınma deniliyor. Nedir bu örtük imge? Tabii ki müthiş bir sömürü düzenine dayanak olan kapitalist ilişkiler bütünü. Bu gizli imgeyi görünür kılmak için şiddet yüklü teknikler kullanılıyor, savaşı boca ediyorlar toplulukların üzerlerine.
Bomba yağdırmak, gizli kapitalist imgeyi açığa çıkarmak için sıkça kullanılan banyo tekniklerindendir. Walter Benjamin Birinci Dünya Savaşı’na dair gözlemlerinde, bir banyo tekniği olarak savaşın nasıl da kapitalizmin dayandığı yalnızlaştırılmış, kırılgan bireyi görünür kıldığını anlatıyor; insanları yerlerinden koparıp yerle, yeryüzüyle ilişkili tüm değerlerinden arındırma banyosu: “Bir zamanlar okula atlı tramvayla giden bir kuşak, artık bulutlardan başka her şeyin değiştiği topraklarda, çıplak gökyüzünün altında buluverdi kendini. Ve bulutların altında, şiddetli patlamaların, akıntıların ortasında kalakaldı küçük, korumasız insan bedeni. “Tüm savaşlarda yaşananları dile getiriyor Benjamin; yeryüzüyle ve aralarında kurdukları ilişkilerle bir ağ gibi yayılan topluluklar bombalarla, şiddetli patlamalarla darmadağın edildiklerinde, sağ kalanlar kendilerini kapitalist ilişkilerin kucağında, emeklerini ve bedenlerini yok pahasına satarken buluyorlar. Ortadoğu’da, Suriye’de, Irak’ta, Rojava’da yaşananları düşünün; taş yerinde ağırdır ve kendi yerlerinde çok değerli olanlar, aralarında kurdukları ilişkilerle hayatta kalmayı başarmış, kendi kültürlerini, yaşam biçimlerini yaratmış insanlar göçmen durumuna düşürüldüklerinde, yersiz ve yurtsuzdurlar; yabancı topraklarda kırılgan ve yalnızdırlar; yeryüzüne kendi kültürel dokularını bir oya gibi ince ince işlemiş insanlar, bulutlardan başka her şeyin değiştiği yabancı topraklarda bir başlarına kaldıklarında, yırtıcı kapitalist peyzajda av olurlar birden. 
Kalkınmış, yani banyosu yapılmış Batı’nın fotojenik imgesi, ancak Batı dışı topluluklar savaşla yıkandıklarında, üzerlerine bombalar boca edildiğinde görünür hale geliyor. Parlak yüzeylerden, albenili vitrinlerden oluşan bu fotojenik görüntüyü görünür kılmak için uygulanan banyo sürecini görmüyoruz, sadece görüntünün fotojenikliğine takılıyoruz: Şiddet yüklü banyo süreciyle görünür kılınmış fotojenik görüntüye. Elbette insanlar içlerinde gizil güçler taşırlar ve bu gizil güçler, insanların yeryüzüyle, doğayla ve birbirleriyle kurdukları yatay ilişkilerle açığa çıkmış olsaydı, yeryüzünün görüntüsü çok farklı olacağından eminim. Oysa kapitalizm, kendi imgesini zorbalıkla açığa çıkarırken, insanların kapitalizmden başka bir yaşam biçimine evrilme, başka bir dünya kurma umutlarını da söndürüyor. Kapitalizmin fotojenik görüntüsü başka dünyaları öldürüyor.
Dijital fotoğraf makineleri çıktıktan sonra banyo işlemine de gerek kalmadığını söyleyebiliriz. Kalkınmış Batı’da yaşayanlar banyo işlemi olmadan doğrudan imge bombardımanına maruz bırakılıyor; ne olup bittiğini anlamadan, birbiri ardı sıra gelen imgelerle serseme çevrilmiş bireyler, bulutlardan başka her şeyin değiştiği bir ortamda, dijital bir savaş ortamında yaşamak zorundalar; kapitalize olmuş matrisin içine gömülü, ellerimiz kollarımız bağlı, imge sağanağıyla oyalanıyoruz. Dijital teknolojinin iş görmediği Batı dışı toplumlarda, analog teknoloji devreye sokuluyor hemen. Bombalar ve kurşunlarla yıkanan toplumlar, yeryüzüyle kurdukları otantik ilişkilerinden arındırıldıktan sonra, yerle tüm ilişkisi kesilmiş mekânlarda yaşamaya zorlandıklarında kalkınmış fotojenik pozlar veriyorlar.
Dijital fotoğraf makinesiyle çekilmiş fotojenik pozlarımızı paylaşıyoruz sosyal medyada. Kapitalizmin karanlık odalarında banyo edilmiş bu fotoğraflardaki eğreti fotojenik gülümseyişler, görünmez kılınmış banyo sürecinin acı ve şiddet dolu tarihini gizliyor. Kalkınmış fotoğraflarımıza ne zaman baksam, tenimizi ve ruhumuzu yakan kimyasal banyo sürecini hatırlıyorum.

18 Eylül 2014 Perşembe

BANA ONUN KELLESİNİ GETİRİN!



RAHMİ ÖĞDÜL
18.09.2014
Sam Peckinpah’ın filminin afişi sanki: Torbalarda kesik kafalar taşıyan kelle avcıları. Kesik kafaların ya da kafa kesmelerin gündemden düşmediği bir zamanda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın görsel dili mi sürçtü? Yoksa hazırladığı afişle, sürüden ayrı, tek başına yaşayanlara gözdağı mı vermek istiyor? Bir dehşet salma ve sindirme yöntemi olarak kafa kesen ve kestiği kafaları sosyal medyada gözümüzün içine sokan İslamcı terörist grubun yöntemini mi kullanıyor Bakanlık? Neden olmasın? “Yalnızlığın Biçimleri” başlıklı yazımda, yanlışlıkla Foucault’ya atfettiğim, oysa söyleşi sırasında Richard Sennett’in tanımlaması olan üç tür yalnızlıktan bahsederken, sadece iktidarın dayattığı yalnızlık üzerinde durmuştum. Bir de iktidarı, iktidar sahiplerini korkutan yalnızlık var: Düş gören, düşünen ve başkaldıran insanın yalnızlığı. İktidarın tecridi sevdiğini yazmıştım, ama iktidar şimdi bir karşı hamleyle tek başınalığı, yalnızlığı yok etmeye çalıştığı izlenimi veriyor. Yoksa başkaldıran insanın yalnızlığını mı hedefliyor ve kesik kafalarla dehşet salıp tek başına duran ve sürüye katılmayanları, eleştirel düşünce gücünü yitirenler ve koşulsuz iktidara boyun eğenler sürüsüne mi katılmaya zorluyor?

BAŞKALDIRININ YALNIZLIĞI
Richard Sennett, Foucault ile söyleşisinde yalnızlığın biçimlerini sıralarken ikinci sıraya, “iktidar sahiplerini korkutan yalnızlığı” yerleştiriyor ve ekliyordu: “Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı.” “Eskiçağ’da iktidar sahiplerinin korktuğu, düş gören, yalıtılmış insan, bir Sokrates’ti. Devletin yasaları karşısına, daha yüksek yasaların sözüyle çıkan biri: Yerleşik iktidar düzenine karşı bir ideal. Çağdaş homme revolté, bir Artaud ya da Genet, iktidar düzeninin karşısına, yasasızlığın hakikatini koyar.” Jean Paul Sartre da başkaldıran yalnızların sözcüsüdür Sennett’e göre. Demek ki düş gören, hayal kuran, düşünen ve yaratan, yarattıklarıyla dayatılan yasaları boşa çıkaran insanın yalnızlığı da iktidar açısından katlanılamaz bir şey. Sokrates düşünceleriyle gençleri zehirleyebiliyor ve iktidar sahipleri, Sokrates zehrine panzehir olarak baldıran zehrini kullandılar. Hatırlayalım; Sokrates, şehrin tanrılarına inanmamak ve gençlerin ahlakını bozmaktan suçlu bulunmuş ve baldıran zehri içirilerek öldürülmüştü.
Sürüye katılmamış, sürünün dışında durarak derinlerden, içeriden gelen kuvvetlerin etkisiyle, iktidarın dayattığı biçimlere karşı çıkarak, kendi biçimlerini yaratanların yalnızlığıdır bu. Sürünün bir sıvı gibi, kolaylıkla iktidarın dayattığı kabın biçimini almasına karşın, yürürlükteki biçimlere karşı eleştirel yaklaşan, düşünsel ve sanatsal yeni biçimler yaratanların yalnızlığı.  Sennett’in “homme revolté”nin yalnızlığına verdiği örneklerde iki tür başkaldıran çıkıyor karşımıza: Bir uçta iktidarın yasaları karşısına daha yüksek bir yasayla, ideal toplum yasasıyla çıkanlar var ve diğer uçta her türlü yasayı reddederek, akışkan formların içeriden dışarıya doğru kendi biçimlerini yaratarak kurdukları içkinlik düzlemini, yasasızlığı savunanlar.  Her iki durumda da iktidar yasalarını, dayatılan biçimleri geçersiz kılan, sürüyü dağıtmakla suçlanan başkaldıran insanı görüyoruz.

SANATÇI YENİ BİÇİMLERLE SARSMALI
Sanatçı ve düşünürün yalnızlığı, mevcut biçimlere başkaldıranın yalnızlığıdır. Katalan sanatçı Antoni Tàpies, sanatçının bir fildişi kulede yaşamadığını, toplumla, felsefe, politika, bilim gibi diğer disiplinlerle ilişkisini vurguladıktan sonra sanatsal üretim için yalnızlığın da gerekli olduğunun altını çiziyor: “Sanatçı beyaz tuvalin karşısında yalnızdır ve bu konumda,… kimse ona danışmanlık veya yardım edemez. Tek başına yaşadığı deneyimleri aydınlatmak ve yönlendirmek için sadece kendi malı olan malzemelerle boğuşmalı”dır (bkz Antoni Tàpies, Sanat Pratiği, Dost Kitabevi). Toplumla sürekli ilişki içinde olan sanatçının tam da yaratım esnasında, iktidarın dayattığı forma karşı yeni bir form üretirken gereksindiği yalnızlık.
Tàpies ekliyor: “Biçimler, kendilerini karşılayan topluma saldıracak, onu taciz edecek, düşünmeye zorlayacak yetenekte değillerse… otantik sanat yapılamaz.” Sanatının sanat olabilmesi için bizi konformizm bataklığına gömen mevcut biçimleri yeniden üretmemeli sanatçı; aksine bizi yeni biçimlerle sarsmalı: “Şok olmadan sanat olmaz. Bir estetik biçim seyircinin kafasını karıştıracak yetenekte değilse, düşünme tarzını altüst edemiyorsa, bugün için geçerli bir sanatsal biçim değildir.”  Düş gören ve düşünen, yarattıklarıyla insanların kafalarını karıştıran, sürüleşmiş bireyleri baştan çıkaran “homme revolté”yi kafasız bırakmak için kampanya başlatıyor iktidar. İktidarın sesi çınlıyor ortalıkta: Bana onun kellesini getirin!


Not: Görseller, 6 Şubat 2012’de yitirdiğimiz Katalan ressam, heykeltıraş ve sanat kuramcısı Antoni Tàpies’e aittir.

11 Eylül 2014 Perşembe

YÜZEYDE SÖRF YAPMAYA DEVAM!



RAHMİ ÖĞDÜL

11.09.2014

Suyun üzerinde kuru bir dal parçası ya da bir kütük gibi, birbiri ardı sıra gelen dalgalarla sallanıyorum. Sırt üstü yatmışım. Altımda, içine gömüldüğüm denizin mavi sularının derinliği; üstümde, açık mavi bir gökyüzü, sınırsızca derinleşerek sonsuzluğa uzanıyor. Derinlikler arasında asılı bir sarkaç gibi salınıyorum. Hatırlıyorum da ilk kez maskeyle denizin yüzeyinden, suların giderek koyulaşan mavi derinliğe baktığımda, bir an içine düşeceğimi hissedip korkuya kapılmıştım. Sonra, sırt üstü uzun süre gökyüzünü seyre dalmış ve bir kez daha aynı korku sarmıştı beni; yön duygusunu yitirince, aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı baktığımı artık fark edemediğimde, birden uzay, dipsiz bir kuyu gibi açılmıştı önümde.
 
KİMSE TATLI CANINI SIKMIYOR!
Bu derinlik duygusunu hissetmeyeli uzun zaman oldu. Durmadan yüzeyler üzerinde hareket ediyor ve hep yüzeyleri fethetmeye çalışıyoruz.  Yeryüzünü parsel parsel bölüp mülkiyetimize kattıkça derinlik metaların parlak yüzeylerinde yok oldu. Somalı madencilerin yaşamları pahasına, yeryüzünün derinliklerinden çıkardıkları kömürler paranın yüzeyine çevriliyor hemen. Ölümleri bile bizde derin yaralar açmadan yüzeyin parıltılı dünyasında yitip gidiverdi. Durmadan yeni yüzler üreten medya, bu yüzlerin yüzeyinde sörf yapan metalarla kışkırtıyor bizleri. Yüzlerimiz sadece yüzeyden oluşuyor ve kolayca okunsunlar diye kat kat boyalar sürerek piyasaya çıkıyoruz. Yüzlerimizin derinliklerinde yatanları okumak için kimse tatlı canını sıkmıyor artık.  Bilişim teknolojisi diliyle konuşursak, ‘arayüz’lerde dolaşıyoruz.
 
DERİNLİK DUYGUSU YİTİP GİTTİ
Derinlik duygusunu içimizde de yitirdik. Artık kimse içine bakmıyor, bakamıyor. Belki de neyle karşılaşacağımızı bilemediğimiz için, belki de karşılaşacağımız şeyin bizi çok ürküteceğinden. Ya da gerçekten de derinliğimizi yitirdik. Derinliksiz, sadece yüzeyden oluşan iki boyutlu figürlere dönüştük. Bu iki boyutlu, kâğıttan figürler bir kumarbazın, iktidarın elindeki oyun kartlarıdır artık; istediği gibi karabileceği, desteleyebileceği, desteyi istediği yerinden kesip çoğaltabileceği, karşıt gruplar halinde bölümleyebileceği ve yeri geldiğinde hile yapabileceği oyun kartları. Ülkenin politik manzarasına baktığımızda iktidar elindeki kartları istediği gibi kullanabiliyor ve şimdilik-iktidar-olamayanlar, iktidar olmak için kendi destelerini hazırlamaya koyulmuşlar. Seçim dediğimiz, destelerin yeniden karılmasından başka nedir ki? Hangi destede olabileceğimize karar verebiliyoruz diye sevinebiliyoruz üstelik; karıldıkça birbirinin yüzeyinde kayan kartların sörf keyfi.
 
SADECE YÜZEYİ GÖRÜR OLDUK
Sanatta da derinlik yerini, yüzeye bıraktı. Sanatta içsel olanın, derinliğin yitirildiği ve sadece dış gerçekliğin, yüzeylerin yüceltildiği bir duruma geçilmesinin Marcel Duchamp’la birlikte gerçekleştiğini söylüyor David Kuspit. (Sanatın Sonu, Metis Yayınları). İçsel olanı bir kenara bırakarak sadece dış gerçekliği yücelten Duchamp sonrası sanat için post-sanat tabirini kullanıyor. Modern sanat ile post-sanat arasındaki farklılaşma, bilincin altında uzanan derinliklerin iptaliyle, bilinçdışı kültünün çöküşüyle başlamıştır. Modern sanatçı nesnel gerçeklik olarak önünde uzanan dış dünyayı yorumlarken, kendi iç dünyasının derinliklerine dalıyor, bilinçdışında temasa geçtiği kaosu yaratıcı bir güce dönüştürüyor ve derinlerdeki kuvvetlerin etkisiyle dış gerçekliği kendine göre bükebiliyordu. Post-sanattaysa mevcut gerçeklik yüceltilir; içsel yaşama, derinliğe yok edilmesi gereken bir baş belası olarak bakılır. Derinlikten kurtulup gerçekliğe koşulsuz boyun eğmiş bireyler, metaların parlak yüzeylerinde hareket ederken buldular kendilerini.
 
GERÇEĞİN FOTOĞRAFI NEREDE?
Post-sanatın ürünü olan hiper-realizm ya da foto-gerçekçilik, parlak yüzeyler üretir durmadan. Gerçekliği fotoğrafın çözünürlüğünden çok daha yüksek çözünürlükte resmederek, metaları birer yansıtıcı yüzeye çevirmiştir. Don Eddy, Richard Estes, David Parrish ve Thomas Blackwell gibi foto-gerçekçi sanatçıların tablolarında gerçekliği, etrafımızdaki yapıları, nesneleri ve insanları, otomobillerin, motorların, vitrinlerin parlak yüzeylerinde yansıdığı ölçüde algılarız. Artık gerçeklik, sanatçının derinliğinde, iç dünyasında kırılıp yeniden üretilmez; aksine yansıtıcı yüzeye dönüşmüş metalarda kırılarak yansır bize.
Derinlik kayboldukça parlak yüzeyli metalara sığınmaktan başka seçenek kalmıyor ve yüzeyde sörf yaptıkça tüm derinliğimizi, derinlik duygumuzu daha fazla yitirerek iki boyutlu kâğıttan figürlere, karılırken birbirinin üzerinde kayan oyun kartlarına dönüşüyoruz. Ve büyük illüzyonistin yeniden kardığı ve her seferinde yeni numaralarla göz boyadığı kart destesinde yerimizi alırken, yüzeyde sörf yapmanın keyfini çıkarıyoruz.

6 Eylül 2014 Cumartesi

MONA LISA VE LUCRETIA: POZ MU VERELİM YOKSA HAREKETE Mİ GEÇELİM?


RAHMİ ÖĞDÜL

04.09.2014

Sanat tarihinin ünlü kadınları vardır. Mona Lisa doğal olarak listenin başında yer alıyor. Leonardo’nun yaratısı olan Mona Lisa dışında, Orta Çağ’ın sonlarında Batı’da neredeyse her ressam tarafından resmedilmiş bir başka kadın, Lucretia da sanat tarihinin ünlü kadınlarındandır. Kimler resmetmemiştir ki Lucretia’yı?: Titian, Rembrandt, Dürer, Raphael, Botticelli, Cranach ve diğerleri.
 
LUCTERİA EYLEM HALİNDE
Mona Lisa ayrıksı güzelliğiyle ünlenirken, Lucretia gerçekleştirdiği eylem nedeniyle resmedilmeyi hak etmiştir. Mona Lisa poz veren bir kadındır; Lucretia eylem halindedir. Mona Lisa, bir kadının fotoğrafçının karşısında en güzel pozunu takınarak çektirdiği vesikalık fotoğrafı andırır ve günümüzde yaşasaydı, kendi güzelliğini durmadan selfie’lerle çoğaltacağından eminim. Poz vermek, ‘mış gibi yapmak’tır, kendini hayalindeki bir görüntüye göre katılaştırmaktır. Eylem halindeyse her türlü katılaşmanın akışkanlaştığını görürüz ve fotoğrafçı eylem halindeki bir bedenin sadece bir anını yakalayabilir; pozlama süresine bağlı olarak devinen bedenin fotoğrafta tamamen kişisel özelliklerini yitirdiğini, silikleştiğini ve kimliksizleştiğini de görebiliriz. Dolayısıyla Mona Lisa, kimliklerin vazgeçilmezi olan vesikalık fotoğraf halinde katılaşmış bir bedeni temsil ederken, Lucretia eylem halindeki, akışkan bir bedenin bir anlık görüntüsüdür. Poz verme ile eyleme geçme arasındaki kıyaslamada üstünlüğü eyleme verecek olsaydık, Lucretia sanat tarihinin ünlü kadınları arasında birinci sırayı alacaktı. Mona Lisa’nın güzelliğine hayran olabiliriz, ama o kadar. Oysa Lucretia’nın eyleminin üzerine kafa patlatabiliriz. Ve ressamlar, dönemin ikon-kırıcıları ile ikon-severleri arasında gerçekleşen, ‘ikonu sevelim mi yoksa parçalayalım mı?’ tartışmasını Lucretia’nın eylemi üzerinden çözmüşlerdi. Aynı şekilde Lucretia yaşadığı toplumda eylemiyle, içinden çıkılamaz gibi görünen bir durumu çözmüş ve Tiranlık rejiminin devrilerek yerine cumhuriyetin kurulmasına yol açmıştır. O halde bir kez daha sormak gerekiyor: İkonu ya da tiranı sevelim mi yoksa parçalayalım mı?

İkonlar çağında yaşıyoruz. Pop ikonlardan tutun da politik ikonlara dek, yaşamın her alanında ikonlaşmaya tanıklık ediyoruz. Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerini ziyaret ettiğimizde, ‘mış gibi yaparken’ çekilmiş fotoğraflarıyla küçük ikonlara rastlıyoruz çokça. Tasarlanmış mizansenlerin içinde, olabilecek en katı halleriyle ikonlar. Bu ikonlaşmanın karşısında yeni bir ikon kırma hareketi başlatmak gerekli. Kendi imgelerini fotoğraflarda katılaştırarak, selfie’leriyle ‘mış gibi yaparak’ pozlar veren bedenlerin yerine, eylemin kesintisiz akışında durmadan form değiştiren akışkan bedenlerin ikon kırıcılığını geçirmeli.
 
HERKES KENDİ POZUNU VERİYOR
Eylem en büyük ikon kırıcıdır. Katılaşmaya fırsat bulamadan, eylemin kesintisiz akışında durmadan geçici formlara bürünür bedenler. Ve durduğumuz, kendimizi sabitlediğimiz an ikonlaşma tehlikesi baş gösteriyor. İktidar kendisini ikonlaştırmaya mecbur; kendisini konumlandırdığı ve sabitlediği tepeden pozlar vererek ‘mış gibi yapar’ ve bizler de bu ‘mış gibi yapan’ iktidarın ‘mış’larına aldanırız. Herkesin kendisini dondurarak pozlar verdiği bir çağda, ikonlaşma yaygınlaştıkça ikonlardan, küçük iktidarlardan geçilmeyecek ortalık. Dondurulmuş ikonlar hiyerarşisinde politik iktidar, tüm ikonların taptığı bir mega-ikona dönüştüğünde tiranın, zorbanın zamanı gelmiş demektir. Tüm ikonları parçalamadan tirandan kurtulmak mümkün değil.

Söylenceyle tarihsel gerçekliğin iç içe geçtiği bir anlatı olan Lucretia’nın öyküsü, Roma’nın Tiranlar tarafından yönetildiği dönemde geçer. Tiran’ın oğlu Lucretia’ya tecavüz eder ve bu lekeyle yaşamak istemeyen Lucretia da intihar eder ve toplumda büyük bir infial yaratan bu olay, Tiranlık rejiminin devrilmesi ve ardından cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanır. Reformasyon döneminde Lucretia’nın kendi bedenine yönelik bu eylemi, ikon-severler ile ikon-kırıcılar arasındaki tartışmada bir problem çözücü olarak yeniden gündeme gelmiştir. Bir tarafta klasik çıplağı, imgeyi yücelten ikon-severlik, diğer tarafta ise imgeyi tamamen yok ederek metafizik bir mistisizme yönelen ikon-kırıcılık. Sonunda sanatçılar Lucretia ile bu sorunu çözdüler. Elindeki bıçağıyla Lucretia, ikonlaşmaya meyilli kendi imgesi de dahil her türlü ikonu parçalamaya yönelik bir eylem halinde gösterilmiştir; form ile formsuzluk, ikon ile ikonun parçalanabilirliği arasındaki geçişkenliktir vurgulanan. Donmuş bir ikon gibi bize dayatılan gerçekliğin geçici bir görüntü olduğunu, dayatılan ikonun ya da imgenin parçalanabilirliğini, daha da önemlisi hareketin, eylemin, akışın ikon kırıcı özelliğini duyumsatırlar bize ressamlar.

İkonun poz severliği karşısında, durmadan form değiştiren bedenin eylem severliği, hem mega-ikonu hem de küçük ikonları parçalayacak hamleyi başlatacaktır. İkon poz vermeyi sever; oysa yaşamın akışı içinde form ile formsuzluk arasında durmadan geçişler yapan bir toplumda hiçbir ikon ya da tiran tutunamayacaktır. O zaman son kez soruyorum: Mona Lisa’nın poz severliği mi yoksa Lucretia’nın eylem severliği mi?



31 Ağustos 2014 Pazar

YALNIZLIĞIN BİÇİMLERİ





RAHMİ ÖĞDÜL

29.08.2014

Bir mekânı tıka basa doldurmakla tamamen boşaltmak arasında bir fark var mı? Paris’te bir galeri iki yıl arayla hem bomboş hem de tıka basa dolu olarak sergilenmişti. Yeni Gerçekçi sanatçılardan Yves Klein 1958 yılında Paris’teki Galerie Iris Clert’in duvarlarını beyaza boyamış ve galeriyi her türlü nesneden arındırarak beyaz bir küpe dönüştürmüştü; sergisinin adı "Boşluk"tu. İki yıl sonra sanatçı Arman, Klein’in sergisine nazire olsun diye, bu kez aynı mekânı sokaklardan topladığı atık malzemelerle, çöplerle ağzına kadar, tıka basa doldurmuştu. "Tıka Basa Dolu" adını taşıyan bu sergiyi izlemeye gelenler galeriye girememiş, sergilenen çöpleri galerinin vitrin camından izlemek zorunda kalmışlardı. Aynı mekânın iki farklı kullanımı: Her türlü nesneden, uyarandan arındırılmış, bembeyaz duvarlarıyla bir tecrit hücresi ve tıka basa doldurularak içine girilemeyecek, girseniz bile hareket edemeyeceğiniz ve herhangi bir nesneye dönüşeceğiniz bir mekân. Her ikisinde de çok yalnız hissedeceğinizden eminim.

Foucault toplumda üç tür yalnızlık biçimi tanıdığımızı söylüyor. “iktidar tarafından dayatılan yalnızlığı tanıyoruz. Yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır bu. İktidar sahiplerini korkutan yalnızlığı tanıyoruz. Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı. Ve nihayet, iktidarla hiçbir ilişkisi olmayan bir yalnızlık daha var… Bu üçüncü türden yalnızlık; başkalarının arasında, ötekilerin yaşamlarının yansımasından daha fazla bir şey olan iç yaşama sahip olmanın sezgisidir.”(Dostluğa Dair, Söyleşiler, çev. Cemal Ener, Hil Yayın)
 
YALNIZLIĞIN DA BİR TARİHİ VAR!
Başkaldıran insanın yalnızlığı ve bir iç dünyaya sahip olma sezgisi olarak yalnızlığı bir kenara bırakacak olursak, hepimizin hilafsız yaşadığı birinci tür yalnızlıktır, yani iktidar tarafından dayatılan, yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır. Yalnızlıkların da bir tarihe sahip olduğunu söyledikten sonra Foucault ekliyor: “İktidar tarafından çarptırılan yalnızlık Eskiçağ’da sürgündü; 17. yüzyıl Fransası’nda taşraya gönderilmekti. Modern bir işyerinde, iktidarın yarattığı yalnızlık, kitlenin ortasında yalnız olma duygusudur.” Hücrede tecrit edilmek ile kalabalığın ortasında yalnız olmak arasındaki fark giderek eriyor.
Yaşam tecridi sevmez, iktidar sever. Yaşam, bir kadının iğnesi ve ipliğiyle hep ortadan başlayarak büyüttüğü dantelalar gibi kendi mekânını örerken, iktidar bu ince ince işlenmiş ağımsı yapının ipliklerini koparır. İplerini kendi elinde tuttuğu, birbiriyle ilişkisi olmayan, tecrit edilmiş bireylerden oluşan bir toplum vardır kafasında. Kendi aralarında ördükleri ilişkilerle yan yana gelerek karşısına dikilecek bir canavarı daha oluşmadan yok etmek üzere geliştirir stratejisini.
 
İKTİDARIN DOĞASI!
Tecrit iktidarın doğasında vardır. Cezalandırma yöntemi olarak tecrit ile dayatılan hayat tarzı arasında ayrım giderek siliniyor. Kendilerine dayatılan mekânsal örgütlenmeyi gönüllü olarak kabullenen bireyler tecride mahkûm edildiklerinin farkına varmıyorlar bile. Kapalı site, rezidans ve AVM tarzı örgütleme bize tecridi dayatırken reklamlar arzulayan bir öznenin diliyle konuşur: “Bir asansörle evden alışveriş merkezine inebildiğim bir ev hayal ediyorum.” Rezidansın alt katındaki alışveriş merkezine girmek isteyen, giysilerinde ve bedeninde yaşamın kirini pasını taşıyan bir işçinin içeri alınmadığını öğrendiğimizde hiç de şaşırmıyoruz. Bedenleri ayrıştıran ve yalnızlaştıran bir iktidar örgütlenmesi olarak tecrit yaygınlaşıyor. Yalıtılan bedenler tüm duyarlıklarını yitirerek hem kendilerine hem de başka bedenlere yabancılaşıyorlar.
 
TECRİTTE KENDİNE YABANCILAŞMA
Yirmi iki buçuk yıl gibi uzun bir süre cezaevinde ağır tecrit koşullarında kalan, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) ilk ekibinden Irmgard Möller, hücrede bedeniyle ilgili yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Hatırladığım, tecritte kendi vücuduma bile yabancılaştığımdı. Bugün tekrar kendi vücudumla ilgili normal duygulara sahibim. Mesela o günlerde dizimle kafam arasında inanılmaz bir mesafe varmış gibi geliyordu ya da bacağımın bana ait olmadığı hissine kapılıyordum. Böyle olmasının nedeni de sürekli olarak kapalı ve hiçbir değişikliğin olmadığı bir hücrede kalmamdı.” (Hüseyin Karabey, Sessiz Ölüm, Video Röportaj, Metis)

Hücredeki tek başınalık toplumdaki tek başınalıkla örtüşüyor. Bir mekânın her türlü nesne ve uyarandan arındırılıp tecrit hücresine dönüştürülmesi ile mekânların bedenleri ve zihinleri kilitleyen kurumlar ve yapılarla tıka basa doldurulması arasında farkın olmadığını görüyoruz ve işin tuhafı, kendimizi evimizde hissediyoruz: Rehavetin tutsaklığının yalnızlığı.
 

21 Ağustos 2014 Perşembe

YAŞAM BOŞLUĞU SEVER, İKTİDAR SEVMEZ


RAHMİ ÖĞDÜL
21.08.2014
Yaprak kıpırdamıyor, hava neme doymuş, ağır ve yapışkan.  Kıvamlı bir sıvının, giderek daha da koyulaşarak lastik gibi uzayan yapışkan bir maddenin içine gömülüyoruz.  Boğulacak gibi oluyorum. Nefes alabilmek için boşluk arıyorum, belki bir yerlerde asılı kalmış bir hava kabarcığı. Birden iktidarın sesi duyuluyor: “Taşlar yerine oturacak, siyaset boşluk kaldırmaz.” Tüm boşluklar, yapışkan ve ağır bir maddeyle dolduruluyor hemen. Biraz nefes alabileceğim, kımıldayabileceğim küçük bir boşluk bulabilseydim keşke; gömüldüğüm maddenin içinde boşuna çırpınıyorum.  Hareket edememekten yorgun düşüyor ve bir taş gibi olduğum yerde asılı kalıyorum. İktidar boşluğu sevmiyor.

SOKAKLAR VE MEYDANLAR
Boşluklardan nefret edenler, yerlerini gösteriyor iktidara. Yeni Şafak yazarı, ülkeyi dolduran ve tüm bedenleri ve zihinleri kilitleyen ağdalı, yapış yapış maddeye rağmen soluk alabileceğimiz, hareket edebileceğimiz hava keseciklerini sayıyor birer birer: ODTÜ, Boğaziçi ve Bilkent. Kımıldadığımız,  düşüncelerimizin kımıldadığı sanat ve kültür kurumları dolgu maddesiyle doldurulmuştu zaten. Gazeteleri ve televizyon kanallarını saymıyorum bile. Ve sokaklar ve meydanlar. Başka diyarlardan gelen hava akımlarının deli deli estiği, bedenler ve zihinlerde ferahlık yaratan sokaklar ve meydanlar, yani kamusal boşluklar cıvık cıvık tüketim maddeleriyle, zihinleri ve bedenleri kilitleyen yapılarla tıka basa dolduruldu; olası her türlü boşluğu değerlendirip bedensel ve zihinsel hareket imkânı bulabilenlerin ise kolluk kuvvetleriyle önleri kesiliyor. En küçük boşluğa bile tahammül edemiyor iktidar.

ÖLÜMDEN KAÇANLARIN SIĞINAĞI
Ağdalı madde kaynıyor kazanda; kaynadıkça taşıyor, sınırların ötesine; yayıldıkça tüm boşlukları doldurarak yaşamı boğuyor. Katliamdan kaçanlar hayatta kalmak için can havliyle kendilerini dağlara atıyorlar. Düz ovaları kaplayan ölüm maddesinden kaçanlara sığınak oluyor dağlar. Düzlüklerin öldürücü ortamı dağlarda yerini boşluğa ve rüzgârlara bırakıyor. Ölümden kaçanlar boşluğa sığınıyor.
Yaşam boşluğu sever, ölüm sever iktidar ise tıka basa doluluğu. Tohum toprağın içinde çimlenirken köklerini, keşfettiği boşlukların içine doğru uzatır. Ağaçlar kudretlerinin elverdiğince yayılırlar boşlukta. İktidar ise boşluğu kendi ideolojisiyle, ölüm tarzıyla tıka basa doldurarak yaşamın kudretini bastırır; ölü formlar giydirir yaşama. İktidarın kıyımlarla budamaya çalıştığı Ezidilere nasıl da içim sızlıyor;  bahçelerdeki budanmış ve şekil verilmiş bitkileri görünce de içim sızlar. Boşluklar tıka basa doldurulurken yaşamın kudreti budanır. Ve bizler de kültüre edilmiş bahçe bitkileri olarak budandıkça budanıyor, kudretsiz, elsiz ve kolsuz bırakılıyor, zihnimizi ve bedenimizi kilitleyen bir matrisin içine gömülüyoruz. Kafataslarımızın içine sızan madde beyinlerimizi de pelteleştiriyor. Kudretimiz elverdiğince gelişip serpileceğimiz boşluklar tıka basa dolduruldukça ölü formlara dönüşüyoruz.
VARLIK VE BOŞLUK
İktidar hiç sevmez boşluğu; boşluk her zaman yeni doğumlara gebedir çünkü ve iktidarın en korktuğu şey: Neyin doğacağını kestirememesi ya da yeni bir şeyin doğması, yani yaşam. Boşluk varlığın sonsuzca bölünüp çoğaldığı ve başka varlıklarla döllendiği bir döl yatağıdır. Atomcu Filozof Demokritos gerçekte sadece iki şeyin mevcut olduğunu söylüyordu: Varlık ve boşluk. Boşluk sayesinde hareket eder varlık ve başka varlıklarla karşılaşarak, çarpışarak yeni dünyalar yaratabilir. Bir başka Atomcu Filozof Lucretius, atomların ya da varlıkların çarpışarak yeni dünyalar meydana getirmesini ne güzel açıklamıştı: “Atomlardan biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı ve bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler.”
İşte bu yüzden iktidar boşluktan nefret ediyor ve varlıkların hareket edip karşılaşmalarını ve yeni doğumlara, dünyalara gebe kalmalarını önlemek için tıka basa dolduruyor tüm boşlukları. Ağdalı madde giderek koyulaşıp taşlaşacak. Ve yerinden kıpırdayamayan, bedeni ve beyni taşlaşmış varlıklar, ölü formlar ancak tahammül edebilir iktidara. Her şey taş gibi olmalı, kımıldamadan durmalı. Despotun sesi ortalıkta çınlıyor: “Taşlar yerine oturacak, siyaset boşluk kaldırmaz.”