18 Eylül 2014 Perşembe

BANA ONUN KELLESİNİ GETİRİN!



RAHMİ ÖĞDÜL
18.09.2014
Sam Peckinpah’ın filminin afişi sanki: Torbalarda kesik kafalar taşıyan kelle avcıları. Kesik kafaların ya da kafa kesmelerin gündemden düşmediği bir zamanda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın görsel dili mi sürçtü? Yoksa hazırladığı afişle, sürüden ayrı, tek başına yaşayanlara gözdağı mı vermek istiyor? Bir dehşet salma ve sindirme yöntemi olarak kafa kesen ve kestiği kafaları sosyal medyada gözümüzün içine sokan İslamcı terörist grubun yöntemini mi kullanıyor Bakanlık? Neden olmasın? “Yalnızlığın Biçimleri” başlıklı yazımda, yanlışlıkla Foucault’ya atfettiğim, oysa söyleşi sırasında Richard Sennett’in tanımlaması olan üç tür yalnızlıktan bahsederken, sadece iktidarın dayattığı yalnızlık üzerinde durmuştum. Bir de iktidarı, iktidar sahiplerini korkutan yalnızlık var: Düş gören, düşünen ve başkaldıran insanın yalnızlığı. İktidarın tecridi sevdiğini yazmıştım, ama iktidar şimdi bir karşı hamleyle tek başınalığı, yalnızlığı yok etmeye çalıştığı izlenimi veriyor. Yoksa başkaldıran insanın yalnızlığını mı hedefliyor ve kesik kafalarla dehşet salıp tek başına duran ve sürüye katılmayanları, eleştirel düşünce gücünü yitirenler ve koşulsuz iktidara boyun eğenler sürüsüne mi katılmaya zorluyor?

BAŞKALDIRININ YALNIZLIĞI
Richard Sennett, Foucault ile söyleşisinde yalnızlığın biçimlerini sıralarken ikinci sıraya, “iktidar sahiplerini korkutan yalnızlığı” yerleştiriyor ve ekliyordu: “Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı.” “Eskiçağ’da iktidar sahiplerinin korktuğu, düş gören, yalıtılmış insan, bir Sokrates’ti. Devletin yasaları karşısına, daha yüksek yasaların sözüyle çıkan biri: Yerleşik iktidar düzenine karşı bir ideal. Çağdaş homme revolté, bir Artaud ya da Genet, iktidar düzeninin karşısına, yasasızlığın hakikatini koyar.” Jean Paul Sartre da başkaldıran yalnızların sözcüsüdür Sennett’e göre. Demek ki düş gören, hayal kuran, düşünen ve yaratan, yarattıklarıyla dayatılan yasaları boşa çıkaran insanın yalnızlığı da iktidar açısından katlanılamaz bir şey. Sokrates düşünceleriyle gençleri zehirleyebiliyor ve iktidar sahipleri, Sokrates zehrine panzehir olarak baldıran zehrini kullandılar. Hatırlayalım; Sokrates, şehrin tanrılarına inanmamak ve gençlerin ahlakını bozmaktan suçlu bulunmuş ve baldıran zehri içirilerek öldürülmüştü.
Sürüye katılmamış, sürünün dışında durarak derinlerden, içeriden gelen kuvvetlerin etkisiyle, iktidarın dayattığı biçimlere karşı çıkarak, kendi biçimlerini yaratanların yalnızlığıdır bu. Sürünün bir sıvı gibi, kolaylıkla iktidarın dayattığı kabın biçimini almasına karşın, yürürlükteki biçimlere karşı eleştirel yaklaşan, düşünsel ve sanatsal yeni biçimler yaratanların yalnızlığı.  Sennett’in “homme revolté”nin yalnızlığına verdiği örneklerde iki tür başkaldıran çıkıyor karşımıza: Bir uçta iktidarın yasaları karşısına daha yüksek bir yasayla, ideal toplum yasasıyla çıkanlar var ve diğer uçta her türlü yasayı reddederek, akışkan formların içeriden dışarıya doğru kendi biçimlerini yaratarak kurdukları içkinlik düzlemini, yasasızlığı savunanlar.  Her iki durumda da iktidar yasalarını, dayatılan biçimleri geçersiz kılan, sürüyü dağıtmakla suçlanan başkaldıran insanı görüyoruz.

SANATÇI YENİ BİÇİMLERLE SARSMALI
Sanatçı ve düşünürün yalnızlığı, mevcut biçimlere başkaldıranın yalnızlığıdır. Katalan sanatçı Antoni Tàpies, sanatçının bir fildişi kulede yaşamadığını, toplumla, felsefe, politika, bilim gibi diğer disiplinlerle ilişkisini vurguladıktan sonra sanatsal üretim için yalnızlığın da gerekli olduğunun altını çiziyor: “Sanatçı beyaz tuvalin karşısında yalnızdır ve bu konumda,… kimse ona danışmanlık veya yardım edemez. Tek başına yaşadığı deneyimleri aydınlatmak ve yönlendirmek için sadece kendi malı olan malzemelerle boğuşmalı”dır (bkz Antoni Tàpies, Sanat Pratiği, Dost Kitabevi). Toplumla sürekli ilişki içinde olan sanatçının tam da yaratım esnasında, iktidarın dayattığı forma karşı yeni bir form üretirken gereksindiği yalnızlık.
Tàpies ekliyor: “Biçimler, kendilerini karşılayan topluma saldıracak, onu taciz edecek, düşünmeye zorlayacak yetenekte değillerse… otantik sanat yapılamaz.” Sanatının sanat olabilmesi için bizi konformizm bataklığına gömen mevcut biçimleri yeniden üretmemeli sanatçı; aksine bizi yeni biçimlerle sarsmalı: “Şok olmadan sanat olmaz. Bir estetik biçim seyircinin kafasını karıştıracak yetenekte değilse, düşünme tarzını altüst edemiyorsa, bugün için geçerli bir sanatsal biçim değildir.”  Düş gören ve düşünen, yarattıklarıyla insanların kafalarını karıştıran, sürüleşmiş bireyleri baştan çıkaran “homme revolté”yi kafasız bırakmak için kampanya başlatıyor iktidar. İktidarın sesi çınlıyor ortalıkta: Bana onun kellesini getirin!


Not: Görseller, 6 Şubat 2012’de yitirdiğimiz Katalan ressam, heykeltıraş ve sanat kuramcısı Antoni Tàpies’e aittir.

11 Eylül 2014 Perşembe

YÜZEYDE SÖRF YAPMAYA DEVAM!



RAHMİ ÖĞDÜL

11.09.2014

Suyun üzerinde kuru bir dal parçası ya da bir kütük gibi, birbiri ardı sıra gelen dalgalarla sallanıyorum. Sırt üstü yatmışım. Altımda, içine gömüldüğüm denizin mavi sularının derinliği; üstümde, açık mavi bir gökyüzü, sınırsızca derinleşerek sonsuzluğa uzanıyor. Derinlikler arasında asılı bir sarkaç gibi salınıyorum. Hatırlıyorum da ilk kez maskeyle denizin yüzeyinden, suların giderek koyulaşan mavi derinliğe baktığımda, bir an içine düşeceğimi hissedip korkuya kapılmıştım. Sonra, sırt üstü uzun süre gökyüzünü seyre dalmış ve bir kez daha aynı korku sarmıştı beni; yön duygusunu yitirince, aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı baktığımı artık fark edemediğimde, birden uzay, dipsiz bir kuyu gibi açılmıştı önümde.
 
KİMSE TATLI CANINI SIKMIYOR!
Bu derinlik duygusunu hissetmeyeli uzun zaman oldu. Durmadan yüzeyler üzerinde hareket ediyor ve hep yüzeyleri fethetmeye çalışıyoruz.  Yeryüzünü parsel parsel bölüp mülkiyetimize kattıkça derinlik metaların parlak yüzeylerinde yok oldu. Somalı madencilerin yaşamları pahasına, yeryüzünün derinliklerinden çıkardıkları kömürler paranın yüzeyine çevriliyor hemen. Ölümleri bile bizde derin yaralar açmadan yüzeyin parıltılı dünyasında yitip gidiverdi. Durmadan yeni yüzler üreten medya, bu yüzlerin yüzeyinde sörf yapan metalarla kışkırtıyor bizleri. Yüzlerimiz sadece yüzeyden oluşuyor ve kolayca okunsunlar diye kat kat boyalar sürerek piyasaya çıkıyoruz. Yüzlerimizin derinliklerinde yatanları okumak için kimse tatlı canını sıkmıyor artık.  Bilişim teknolojisi diliyle konuşursak, ‘arayüz’lerde dolaşıyoruz.
 
DERİNLİK DUYGUSU YİTİP GİTTİ
Derinlik duygusunu içimizde de yitirdik. Artık kimse içine bakmıyor, bakamıyor. Belki de neyle karşılaşacağımızı bilemediğimiz için, belki de karşılaşacağımız şeyin bizi çok ürküteceğinden. Ya da gerçekten de derinliğimizi yitirdik. Derinliksiz, sadece yüzeyden oluşan iki boyutlu figürlere dönüştük. Bu iki boyutlu, kâğıttan figürler bir kumarbazın, iktidarın elindeki oyun kartlarıdır artık; istediği gibi karabileceği, desteleyebileceği, desteyi istediği yerinden kesip çoğaltabileceği, karşıt gruplar halinde bölümleyebileceği ve yeri geldiğinde hile yapabileceği oyun kartları. Ülkenin politik manzarasına baktığımızda iktidar elindeki kartları istediği gibi kullanabiliyor ve şimdilik-iktidar-olamayanlar, iktidar olmak için kendi destelerini hazırlamaya koyulmuşlar. Seçim dediğimiz, destelerin yeniden karılmasından başka nedir ki? Hangi destede olabileceğimize karar verebiliyoruz diye sevinebiliyoruz üstelik; karıldıkça birbirinin yüzeyinde kayan kartların sörf keyfi.
 
SADECE YÜZEYİ GÖRÜR OLDUK
Sanatta da derinlik yerini, yüzeye bıraktı. Sanatta içsel olanın, derinliğin yitirildiği ve sadece dış gerçekliğin, yüzeylerin yüceltildiği bir duruma geçilmesinin Marcel Duchamp’la birlikte gerçekleştiğini söylüyor David Kuspit. (Sanatın Sonu, Metis Yayınları). İçsel olanı bir kenara bırakarak sadece dış gerçekliği yücelten Duchamp sonrası sanat için post-sanat tabirini kullanıyor. Modern sanat ile post-sanat arasındaki farklılaşma, bilincin altında uzanan derinliklerin iptaliyle, bilinçdışı kültünün çöküşüyle başlamıştır. Modern sanatçı nesnel gerçeklik olarak önünde uzanan dış dünyayı yorumlarken, kendi iç dünyasının derinliklerine dalıyor, bilinçdışında temasa geçtiği kaosu yaratıcı bir güce dönüştürüyor ve derinlerdeki kuvvetlerin etkisiyle dış gerçekliği kendine göre bükebiliyordu. Post-sanattaysa mevcut gerçeklik yüceltilir; içsel yaşama, derinliğe yok edilmesi gereken bir baş belası olarak bakılır. Derinlikten kurtulup gerçekliğe koşulsuz boyun eğmiş bireyler, metaların parlak yüzeylerinde hareket ederken buldular kendilerini.
 
GERÇEĞİN FOTOĞRAFI NEREDE?
Post-sanatın ürünü olan hiper-realizm ya da foto-gerçekçilik, parlak yüzeyler üretir durmadan. Gerçekliği fotoğrafın çözünürlüğünden çok daha yüksek çözünürlükte resmederek, metaları birer yansıtıcı yüzeye çevirmiştir. Don Eddy, Richard Estes, David Parrish ve Thomas Blackwell gibi foto-gerçekçi sanatçıların tablolarında gerçekliği, etrafımızdaki yapıları, nesneleri ve insanları, otomobillerin, motorların, vitrinlerin parlak yüzeylerinde yansıdığı ölçüde algılarız. Artık gerçeklik, sanatçının derinliğinde, iç dünyasında kırılıp yeniden üretilmez; aksine yansıtıcı yüzeye dönüşmüş metalarda kırılarak yansır bize.
Derinlik kayboldukça parlak yüzeyli metalara sığınmaktan başka seçenek kalmıyor ve yüzeyde sörf yaptıkça tüm derinliğimizi, derinlik duygumuzu daha fazla yitirerek iki boyutlu kâğıttan figürlere, karılırken birbirinin üzerinde kayan oyun kartlarına dönüşüyoruz. Ve büyük illüzyonistin yeniden kardığı ve her seferinde yeni numaralarla göz boyadığı kart destesinde yerimizi alırken, yüzeyde sörf yapmanın keyfini çıkarıyoruz.

6 Eylül 2014 Cumartesi

MONA LISA VE LUCRETIA: POZ MU VERELİM YOKSA HAREKETE Mİ GEÇELİM?


RAHMİ ÖĞDÜL

04.09.2014

Sanat tarihinin ünlü kadınları vardır. Mona Lisa doğal olarak listenin başında yer alıyor. Leonardo’nun yaratısı olan Mona Lisa dışında, Orta Çağ’ın sonlarında Batı’da neredeyse her ressam tarafından resmedilmiş bir başka kadın, Lucretia da sanat tarihinin ünlü kadınlarındandır. Kimler resmetmemiştir ki Lucretia’yı?: Titian, Rembrandt, Dürer, Raphael, Botticelli, Cranach ve diğerleri.
 
LUCTERİA EYLEM HALİNDE
Mona Lisa ayrıksı güzelliğiyle ünlenirken, Lucretia gerçekleştirdiği eylem nedeniyle resmedilmeyi hak etmiştir. Mona Lisa poz veren bir kadındır; Lucretia eylem halindedir. Mona Lisa, bir kadının fotoğrafçının karşısında en güzel pozunu takınarak çektirdiği vesikalık fotoğrafı andırır ve günümüzde yaşasaydı, kendi güzelliğini durmadan selfie’lerle çoğaltacağından eminim. Poz vermek, ‘mış gibi yapmak’tır, kendini hayalindeki bir görüntüye göre katılaştırmaktır. Eylem halindeyse her türlü katılaşmanın akışkanlaştığını görürüz ve fotoğrafçı eylem halindeki bir bedenin sadece bir anını yakalayabilir; pozlama süresine bağlı olarak devinen bedenin fotoğrafta tamamen kişisel özelliklerini yitirdiğini, silikleştiğini ve kimliksizleştiğini de görebiliriz. Dolayısıyla Mona Lisa, kimliklerin vazgeçilmezi olan vesikalık fotoğraf halinde katılaşmış bir bedeni temsil ederken, Lucretia eylem halindeki, akışkan bir bedenin bir anlık görüntüsüdür. Poz verme ile eyleme geçme arasındaki kıyaslamada üstünlüğü eyleme verecek olsaydık, Lucretia sanat tarihinin ünlü kadınları arasında birinci sırayı alacaktı. Mona Lisa’nın güzelliğine hayran olabiliriz, ama o kadar. Oysa Lucretia’nın eyleminin üzerine kafa patlatabiliriz. Ve ressamlar, dönemin ikon-kırıcıları ile ikon-severleri arasında gerçekleşen, ‘ikonu sevelim mi yoksa parçalayalım mı?’ tartışmasını Lucretia’nın eylemi üzerinden çözmüşlerdi. Aynı şekilde Lucretia yaşadığı toplumda eylemiyle, içinden çıkılamaz gibi görünen bir durumu çözmüş ve Tiranlık rejiminin devrilerek yerine cumhuriyetin kurulmasına yol açmıştır. O halde bir kez daha sormak gerekiyor: İkonu ya da tiranı sevelim mi yoksa parçalayalım mı?

İkonlar çağında yaşıyoruz. Pop ikonlardan tutun da politik ikonlara dek, yaşamın her alanında ikonlaşmaya tanıklık ediyoruz. Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerini ziyaret ettiğimizde, ‘mış gibi yaparken’ çekilmiş fotoğraflarıyla küçük ikonlara rastlıyoruz çokça. Tasarlanmış mizansenlerin içinde, olabilecek en katı halleriyle ikonlar. Bu ikonlaşmanın karşısında yeni bir ikon kırma hareketi başlatmak gerekli. Kendi imgelerini fotoğraflarda katılaştırarak, selfie’leriyle ‘mış gibi yaparak’ pozlar veren bedenlerin yerine, eylemin kesintisiz akışında durmadan form değiştiren akışkan bedenlerin ikon kırıcılığını geçirmeli.
 
HERKES KENDİ POZUNU VERİYOR
Eylem en büyük ikon kırıcıdır. Katılaşmaya fırsat bulamadan, eylemin kesintisiz akışında durmadan geçici formlara bürünür bedenler. Ve durduğumuz, kendimizi sabitlediğimiz an ikonlaşma tehlikesi baş gösteriyor. İktidar kendisini ikonlaştırmaya mecbur; kendisini konumlandırdığı ve sabitlediği tepeden pozlar vererek ‘mış gibi yapar’ ve bizler de bu ‘mış gibi yapan’ iktidarın ‘mış’larına aldanırız. Herkesin kendisini dondurarak pozlar verdiği bir çağda, ikonlaşma yaygınlaştıkça ikonlardan, küçük iktidarlardan geçilmeyecek ortalık. Dondurulmuş ikonlar hiyerarşisinde politik iktidar, tüm ikonların taptığı bir mega-ikona dönüştüğünde tiranın, zorbanın zamanı gelmiş demektir. Tüm ikonları parçalamadan tirandan kurtulmak mümkün değil.

Söylenceyle tarihsel gerçekliğin iç içe geçtiği bir anlatı olan Lucretia’nın öyküsü, Roma’nın Tiranlar tarafından yönetildiği dönemde geçer. Tiran’ın oğlu Lucretia’ya tecavüz eder ve bu lekeyle yaşamak istemeyen Lucretia da intihar eder ve toplumda büyük bir infial yaratan bu olay, Tiranlık rejiminin devrilmesi ve ardından cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanır. Reformasyon döneminde Lucretia’nın kendi bedenine yönelik bu eylemi, ikon-severler ile ikon-kırıcılar arasındaki tartışmada bir problem çözücü olarak yeniden gündeme gelmiştir. Bir tarafta klasik çıplağı, imgeyi yücelten ikon-severlik, diğer tarafta ise imgeyi tamamen yok ederek metafizik bir mistisizme yönelen ikon-kırıcılık. Sonunda sanatçılar Lucretia ile bu sorunu çözdüler. Elindeki bıçağıyla Lucretia, ikonlaşmaya meyilli kendi imgesi de dahil her türlü ikonu parçalamaya yönelik bir eylem halinde gösterilmiştir; form ile formsuzluk, ikon ile ikonun parçalanabilirliği arasındaki geçişkenliktir vurgulanan. Donmuş bir ikon gibi bize dayatılan gerçekliğin geçici bir görüntü olduğunu, dayatılan ikonun ya da imgenin parçalanabilirliğini, daha da önemlisi hareketin, eylemin, akışın ikon kırıcı özelliğini duyumsatırlar bize ressamlar.

İkonun poz severliği karşısında, durmadan form değiştiren bedenin eylem severliği, hem mega-ikonu hem de küçük ikonları parçalayacak hamleyi başlatacaktır. İkon poz vermeyi sever; oysa yaşamın akışı içinde form ile formsuzluk arasında durmadan geçişler yapan bir toplumda hiçbir ikon ya da tiran tutunamayacaktır. O zaman son kez soruyorum: Mona Lisa’nın poz severliği mi yoksa Lucretia’nın eylem severliği mi?



31 Ağustos 2014 Pazar

YALNIZLIĞIN BİÇİMLERİ





RAHMİ ÖĞDÜL

29.08.2014

Bir mekânı tıka basa doldurmakla tamamen boşaltmak arasında bir fark var mı? Paris’te bir galeri iki yıl arayla hem bomboş hem de tıka basa dolu olarak sergilenmişti. Yeni Gerçekçi sanatçılardan Yves Klein 1958 yılında Paris’teki Galerie Iris Clert’in duvarlarını beyaza boyamış ve galeriyi her türlü nesneden arındırarak beyaz bir küpe dönüştürmüştü; sergisinin adı "Boşluk"tu. İki yıl sonra sanatçı Arman, Klein’in sergisine nazire olsun diye, bu kez aynı mekânı sokaklardan topladığı atık malzemelerle, çöplerle ağzına kadar, tıka basa doldurmuştu. "Tıka Basa Dolu" adını taşıyan bu sergiyi izlemeye gelenler galeriye girememiş, sergilenen çöpleri galerinin vitrin camından izlemek zorunda kalmışlardı. Aynı mekânın iki farklı kullanımı: Her türlü nesneden, uyarandan arındırılmış, bembeyaz duvarlarıyla bir tecrit hücresi ve tıka basa doldurularak içine girilemeyecek, girseniz bile hareket edemeyeceğiniz ve herhangi bir nesneye dönüşeceğiniz bir mekân. Her ikisinde de çok yalnız hissedeceğinizden eminim.

Foucault toplumda üç tür yalnızlık biçimi tanıdığımızı söylüyor. “iktidar tarafından dayatılan yalnızlığı tanıyoruz. Yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır bu. İktidar sahiplerini korkutan yalnızlığı tanıyoruz. Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı. Ve nihayet, iktidarla hiçbir ilişkisi olmayan bir yalnızlık daha var… Bu üçüncü türden yalnızlık; başkalarının arasında, ötekilerin yaşamlarının yansımasından daha fazla bir şey olan iç yaşama sahip olmanın sezgisidir.”(Dostluğa Dair, Söyleşiler, çev. Cemal Ener, Hil Yayın)
 
YALNIZLIĞIN DA BİR TARİHİ VAR!
Başkaldıran insanın yalnızlığı ve bir iç dünyaya sahip olma sezgisi olarak yalnızlığı bir kenara bırakacak olursak, hepimizin hilafsız yaşadığı birinci tür yalnızlıktır, yani iktidar tarafından dayatılan, yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır. Yalnızlıkların da bir tarihe sahip olduğunu söyledikten sonra Foucault ekliyor: “İktidar tarafından çarptırılan yalnızlık Eskiçağ’da sürgündü; 17. yüzyıl Fransası’nda taşraya gönderilmekti. Modern bir işyerinde, iktidarın yarattığı yalnızlık, kitlenin ortasında yalnız olma duygusudur.” Hücrede tecrit edilmek ile kalabalığın ortasında yalnız olmak arasındaki fark giderek eriyor.
Yaşam tecridi sevmez, iktidar sever. Yaşam, bir kadının iğnesi ve ipliğiyle hep ortadan başlayarak büyüttüğü dantelalar gibi kendi mekânını örerken, iktidar bu ince ince işlenmiş ağımsı yapının ipliklerini koparır. İplerini kendi elinde tuttuğu, birbiriyle ilişkisi olmayan, tecrit edilmiş bireylerden oluşan bir toplum vardır kafasında. Kendi aralarında ördükleri ilişkilerle yan yana gelerek karşısına dikilecek bir canavarı daha oluşmadan yok etmek üzere geliştirir stratejisini.
 
İKTİDARIN DOĞASI!
Tecrit iktidarın doğasında vardır. Cezalandırma yöntemi olarak tecrit ile dayatılan hayat tarzı arasında ayrım giderek siliniyor. Kendilerine dayatılan mekânsal örgütlenmeyi gönüllü olarak kabullenen bireyler tecride mahkûm edildiklerinin farkına varmıyorlar bile. Kapalı site, rezidans ve AVM tarzı örgütleme bize tecridi dayatırken reklamlar arzulayan bir öznenin diliyle konuşur: “Bir asansörle evden alışveriş merkezine inebildiğim bir ev hayal ediyorum.” Rezidansın alt katındaki alışveriş merkezine girmek isteyen, giysilerinde ve bedeninde yaşamın kirini pasını taşıyan bir işçinin içeri alınmadığını öğrendiğimizde hiç de şaşırmıyoruz. Bedenleri ayrıştıran ve yalnızlaştıran bir iktidar örgütlenmesi olarak tecrit yaygınlaşıyor. Yalıtılan bedenler tüm duyarlıklarını yitirerek hem kendilerine hem de başka bedenlere yabancılaşıyorlar.
 
TECRİTTE KENDİNE YABANCILAŞMA
Yirmi iki buçuk yıl gibi uzun bir süre cezaevinde ağır tecrit koşullarında kalan, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) ilk ekibinden Irmgard Möller, hücrede bedeniyle ilgili yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Hatırladığım, tecritte kendi vücuduma bile yabancılaştığımdı. Bugün tekrar kendi vücudumla ilgili normal duygulara sahibim. Mesela o günlerde dizimle kafam arasında inanılmaz bir mesafe varmış gibi geliyordu ya da bacağımın bana ait olmadığı hissine kapılıyordum. Böyle olmasının nedeni de sürekli olarak kapalı ve hiçbir değişikliğin olmadığı bir hücrede kalmamdı.” (Hüseyin Karabey, Sessiz Ölüm, Video Röportaj, Metis)

Hücredeki tek başınalık toplumdaki tek başınalıkla örtüşüyor. Bir mekânın her türlü nesne ve uyarandan arındırılıp tecrit hücresine dönüştürülmesi ile mekânların bedenleri ve zihinleri kilitleyen kurumlar ve yapılarla tıka basa doldurulması arasında farkın olmadığını görüyoruz ve işin tuhafı, kendimizi evimizde hissediyoruz: Rehavetin tutsaklığının yalnızlığı.
 

21 Ağustos 2014 Perşembe

YAŞAM BOŞLUĞU SEVER, İKTİDAR SEVMEZ


RAHMİ ÖĞDÜL
21.08.2014
Yaprak kıpırdamıyor, hava neme doymuş, ağır ve yapışkan.  Kıvamlı bir sıvının, giderek daha da koyulaşarak lastik gibi uzayan yapışkan bir maddenin içine gömülüyoruz.  Boğulacak gibi oluyorum. Nefes alabilmek için boşluk arıyorum, belki bir yerlerde asılı kalmış bir hava kabarcığı. Birden iktidarın sesi duyuluyor: “Taşlar yerine oturacak, siyaset boşluk kaldırmaz.” Tüm boşluklar, yapışkan ve ağır bir maddeyle dolduruluyor hemen. Biraz nefes alabileceğim, kımıldayabileceğim küçük bir boşluk bulabilseydim keşke; gömüldüğüm maddenin içinde boşuna çırpınıyorum.  Hareket edememekten yorgun düşüyor ve bir taş gibi olduğum yerde asılı kalıyorum. İktidar boşluğu sevmiyor.

SOKAKLAR VE MEYDANLAR
Boşluklardan nefret edenler, yerlerini gösteriyor iktidara. Yeni Şafak yazarı, ülkeyi dolduran ve tüm bedenleri ve zihinleri kilitleyen ağdalı, yapış yapış maddeye rağmen soluk alabileceğimiz, hareket edebileceğimiz hava keseciklerini sayıyor birer birer: ODTÜ, Boğaziçi ve Bilkent. Kımıldadığımız,  düşüncelerimizin kımıldadığı sanat ve kültür kurumları dolgu maddesiyle doldurulmuştu zaten. Gazeteleri ve televizyon kanallarını saymıyorum bile. Ve sokaklar ve meydanlar. Başka diyarlardan gelen hava akımlarının deli deli estiği, bedenler ve zihinlerde ferahlık yaratan sokaklar ve meydanlar, yani kamusal boşluklar cıvık cıvık tüketim maddeleriyle, zihinleri ve bedenleri kilitleyen yapılarla tıka basa dolduruldu; olası her türlü boşluğu değerlendirip bedensel ve zihinsel hareket imkânı bulabilenlerin ise kolluk kuvvetleriyle önleri kesiliyor. En küçük boşluğa bile tahammül edemiyor iktidar.

ÖLÜMDEN KAÇANLARIN SIĞINAĞI
Ağdalı madde kaynıyor kazanda; kaynadıkça taşıyor, sınırların ötesine; yayıldıkça tüm boşlukları doldurarak yaşamı boğuyor. Katliamdan kaçanlar hayatta kalmak için can havliyle kendilerini dağlara atıyorlar. Düz ovaları kaplayan ölüm maddesinden kaçanlara sığınak oluyor dağlar. Düzlüklerin öldürücü ortamı dağlarda yerini boşluğa ve rüzgârlara bırakıyor. Ölümden kaçanlar boşluğa sığınıyor.
Yaşam boşluğu sever, ölüm sever iktidar ise tıka basa doluluğu. Tohum toprağın içinde çimlenirken köklerini, keşfettiği boşlukların içine doğru uzatır. Ağaçlar kudretlerinin elverdiğince yayılırlar boşlukta. İktidar ise boşluğu kendi ideolojisiyle, ölüm tarzıyla tıka basa doldurarak yaşamın kudretini bastırır; ölü formlar giydirir yaşama. İktidarın kıyımlarla budamaya çalıştığı Ezidilere nasıl da içim sızlıyor;  bahçelerdeki budanmış ve şekil verilmiş bitkileri görünce de içim sızlar. Boşluklar tıka basa doldurulurken yaşamın kudreti budanır. Ve bizler de kültüre edilmiş bahçe bitkileri olarak budandıkça budanıyor, kudretsiz, elsiz ve kolsuz bırakılıyor, zihnimizi ve bedenimizi kilitleyen bir matrisin içine gömülüyoruz. Kafataslarımızın içine sızan madde beyinlerimizi de pelteleştiriyor. Kudretimiz elverdiğince gelişip serpileceğimiz boşluklar tıka basa dolduruldukça ölü formlara dönüşüyoruz.
VARLIK VE BOŞLUK
İktidar hiç sevmez boşluğu; boşluk her zaman yeni doğumlara gebedir çünkü ve iktidarın en korktuğu şey: Neyin doğacağını kestirememesi ya da yeni bir şeyin doğması, yani yaşam. Boşluk varlığın sonsuzca bölünüp çoğaldığı ve başka varlıklarla döllendiği bir döl yatağıdır. Atomcu Filozof Demokritos gerçekte sadece iki şeyin mevcut olduğunu söylüyordu: Varlık ve boşluk. Boşluk sayesinde hareket eder varlık ve başka varlıklarla karşılaşarak, çarpışarak yeni dünyalar yaratabilir. Bir başka Atomcu Filozof Lucretius, atomların ya da varlıkların çarpışarak yeni dünyalar meydana getirmesini ne güzel açıklamıştı: “Atomlardan biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı ve bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler.”
İşte bu yüzden iktidar boşluktan nefret ediyor ve varlıkların hareket edip karşılaşmalarını ve yeni doğumlara, dünyalara gebe kalmalarını önlemek için tıka basa dolduruyor tüm boşlukları. Ağdalı madde giderek koyulaşıp taşlaşacak. Ve yerinden kıpırdayamayan, bedeni ve beyni taşlaşmış varlıklar, ölü formlar ancak tahammül edebilir iktidara. Her şey taş gibi olmalı, kımıldamadan durmalı. Despotun sesi ortalıkta çınlıyor: “Taşlar yerine oturacak, siyaset boşluk kaldırmaz.”

14 Ağustos 2014 Perşembe

SÖZ KONUSU HALIYSA GERİSİ TEFERRUATTIR



RAHMİ ÖĞDÜL

14.08.2914

Theseus elindeki sopasıyla kafalarına vura vura merkezi, ucubelerden temizlemiş ve mutlak düzeni kurmuştur. Viyanalıların Theseus sevgisinden söz etmiştim geçen hafta. Merkez, ucubelerden temizlenip, nesneler de ait oldukları yere yerleştirilince steril ve dondurulmuş bir müze kent karşımıza çıkıyor. Viyana’da müzeler MuseumsQuertier denilen merkezi bir bölgede toplanmıştır. Buradaki Leopold Museum’da dolaşırken küratörlüğünü Elisabeth Leopold, Ivan Ristić, Stefan Kutzenberger’in yaptıkları “Trotzdem Kunst!” (Yine de Sanat Vardı!) başlıklı geçici sergiyi de görme fırsatım oldu. Avusturya’nın veliahttı arşidük Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’de Saraybosna’da öldürülmesiyle tetiklenen Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünde, 1914-18 yılları arasında faaliyetlerini sürdüren Avusturyalı sanatçılara adanmış kapsamlı bir sergi yer alıyor.
 
SAVAŞIN RESMEDİLMESİ
Avusturyalı dışavurumcu sanatçılar Egon Schiele, Albin Egger-Lienz ve Anton Kolig’in savaş deneyimleri bu serginin kalkış noktasını oluşturmuş. “Şimdi bir askerim ve yaşamımın en zor 14 gününü geçirdim” diye yazmış Schiele 1915’de; savaş sırasında Rus savaş tutsaklarını resmetmiş. Anton Kolig 1916’da cepheden şu sözcükleri düşmüş defterine: “Büyük stres altında resim yapıyorum”. Savaş yıllarında resim yapmayı sürdüren bir diğer ressam Albin Egger-Lienz İtalya cephesinde tanık olmuş savaşın korkunçluğuna. Sanatçıların savaş yıllarındaki yapıtlarının yanı sıra, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun savaştığı ülkeler, İtalya, Rusya, Romanya ve Sırbistan’dan güncel sanatçıların da katılımıyla 200 yapıtın yer aldığı, geçmişle günümüzü birbirine bağlayan ve 15 Eylül’e kadar açık kalacak bir sergi gerçekleştirilmiş.
 
YERE SERİLMİŞ DÜZEN
Sergiyi gezerken karşılaştığınız yere serili güncel bir yapıt, dikdörtgen biçiminde sentetik bir halı izlenimi veriyor önce. Birinci Dünya savaşı deneyimini yaşamış Viyanalı ressamların yapıtlarının yer aldığı sergide yere serili bir halının savaşla ne ilgisi olabileceğini sorabilirsiniz. Yapıtın açıklayıcı notunu okumadan önce aklıma ilk gelen, halıların İran kültüründe bahçe ile ilişkili olduğuydu; bordürleriyle, çiçekleriyle bahçenin stilize edilmiş halidir halı. Dolayısıyla halıyı serdiğinizde, çitlerle çevrilip kültüre edilmiş bahçelerin düzenini, mülkiyet altına alınmış doğa parçasını yeniden kurarsınız evinizde. Bir bahçe olarak halı aynı zamanda, Theseus jestiyle ucubelerden temizlenerek kurulmuş mutlak düzeni, mülkiyetin alanını da temsil ediyor; düzen ile savaşı, şimdi ile geçmişi birleştiriyor.
 
SAVAŞ BİR HALI GİBİ SERİLİ
Yapıtın 1954 doğumlu Avusturyalı sanatçı Veronika Dreier’e ait olduğunu, “Halı” başlığını taşıdığını ve 350 bin minik plastik askerden oluştuğunu okuyunca savaş ile halı arasında kurduğum bağlantılar örtüştü. Savaşın, kanıksadığımız evcil bir nesne gibi yeryüzünü kaplaması bizi şaşırtmıyor artık. Savaş, yeryüzünün doğal örtüsü üzerine bir halı gibi seriliyor. Yapıta çok yakından baktığınızda linolyum döşeme malzemelerinin üzerine yapıştırılmış, birbiriyle savaşan minik askerleri seçebiliyorsunuz. Tüm çeşitliliğiyle yeryüzü, savaşın örtüsüyle görünmez olurken, bizler bu savaşan askerleri, çatışan bireyleri doğal bir örtü olarak algılıyoruz.  Televizyonda izlediğimiz doğa belgeselleri de doğayı durmadan birbiriyle çatışan, birbirini öldüren canlılar olarak kurgularlarken, yapılmak istenen de tam da bu zaten: savaşın doğallaştırılması.  National Geography kanalında yayınlanan doğa belgeseli “Öldürmeye Programlananlar” (Built For The Kill) doğayı katliamların gerçekleştiği bir zemin olarak kurguluyor durmadan. Doğal bitki ve hayvan örtüsünün üzeri savaşın örtüsü ile örtülmüş ve bizler de bu örtüyü doğalmış gibi algılayarak sanatçının yapıtındaki birbirini öldürmeye programlanmış plastik askerlere dönüşüyoruz.
 
SAKIN ŞAŞIRMAYIN
Nereden baktığınıza bağlı her şey. İktidarın penceresinden baktığınızda herkes birbirinin kurdudur. Bu penceren kurtulup doğanın içine süzüldüğünüzde, birbirlerine kontrpuanlarla bağlanmış canlıların müthiş senfonisini işiteceksiniz. Canlıların birbiriyle dayanışarak icra ettiği bu senfoniyi duyanlar arasında anarşist Kropotkin de vardı. Sosyal Darvinciler doğayı sürekli birbiriyle çatışan, birbirini öldürmeye programlanmış yaratıklar olarak görürken, Kropotkin birbiriyle dayanışarak hayatta kalmaya çalışan canlıları görüyordu.


Doğal yaşamın üzerine, yeryüzüne, iktidarın birbiriyle çatışan bireylerle ördüğü sentetik halılar seriliyor. Her halı çitlerle çevrili ve mutlak düzeni temsil eden bahçenin, dolayısıyla devletçi ilişkilerin simgesidir. Yüzeyinde mutlak düzeni temsil eden halılara yakından baktığınızda birbirleriyle savaşan plastik askerler göreceksiniz, sakın şaşırmayın.

7 Ağustos 2014 Perşembe

VİYANA, THESEUS VE UCUBELER





RAHMİ ÖĞDÜL

07.08.2014

Labirentin tam ortasındayım, labirent ustası Daedalus’un inşa ettiği meşhur labirentin. Girit kralının dokuz yılda bir, Atinalı gençler arasından seçilen bir erkek ve bir bakireyi uğruna kurban ettiği boğa başlı insan gövdeli canavar bir zamanlar burada yaşıyordu. Kralı bir boğa ile aldatan karısının boğadan olma gayrimeşru çocuğu, ucube Minotauros. O yıl kurban edilecek Atinalı genç olarak Theseus seçilmişti. Kendisine âşık olan Girit kralının kızı Ariadne’nin verdiği ip yumağını labirentin kıvrımlarına döşeyerek merkeze ulaşmış ve merkezindeki Minotauros’u öldürdükten sonra ipe tutunarak kolayca labirentin dışına çıkabilmişti. Artık bundan sonra bütün merkezler Theseus’un bu jestiyle, her türlü ucubeden, canavardan arındırılıp bir norma göre kurulacaktır. Ve bir kez merkez böyle kurulunca sürekli bu jest yinelenerek ortaya çıkabilecek canavarlar, ucubeler derhal bertaraf edilecektir.
CANAVARLARDAN TEMİZLENMİŞ MERKEZ
Daedalus’un labirenti oldukça kafa karıştıran bir labirenttir. İç içe geçmiş çemberlerden ya da karelerden oluşan labirent yolunuzu uzatsa da sürekli merkeze doğru hareket ederseniz, sonunda ulaşabilirsiniz tam ortasına. Avrupa’nın ortalarında, canavarlardan arındırılmış bir merkezdeyim. Kentin kültür ve sanat tarihi müzesinin (Kunsthistorisches Museum) görkemli merdivenlerini çıkarken kahraman Theseus karşıladı beni. Theseus’un kenti canavarlardan, ucubelerden arındırma eyleminin taşlaşmış hâli. İtalyan heykeltıraş Antonio Canova’nın neo-klasik tarzda beyaz mermerden yaptığı bu heykel (1805-1819), Theseus’u bir ucubeyi,  yarı insan, yarı at olan Kentauros’u öldürürken betimliyor. Ardından, aynı müzenin Roma sanatına ayrılmış bölümünde Romalıların İ.S. 2. yüzyılda yaptıkları mozaik bir labirette Theseus’u bu kez labirentin merkezindeki bir başka ucubeyi, Minotauros’u öldürürken izleyebiliyorsunuz. Binanın dışına çıkıp caddenin karşısına geçtiğinizde Volksgarten (Halk Bahçesi) içindesiniz. Burada da Theseus Tapınağı’yla karşılaşınca, Viyanalıların bir merkez olarak kentle ilişkisinin, Theseus’un labirent merkeziyle kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki olduğunu açıkça görülebiliyorsunuz. Merkezi Minotauros ve Kentauros benzeri melezlerden, ucubelerden temizleyerek yeniden kuran modern bir Theseus jesti hissediliyor her yerde. Canavarlardan temizlenmiş ve sonsuza kadar dondurulmuş bir merkez var.
THESEUS İŞ BAŞINDA
Minotauros benzeri yaratıkların merkezi tekrar ele geçirmesine karşı kent yönetimi önlem almakta gecikmiyor. Diğer kent meydanlarının sakinleri olan güvercinlere Viyana meydanlarında neredeyse hiç rastlanmaması, Theseus’un hâlâ iş başında olduğunun bir göstergesi. 22 Mayıs 2014 tarihli Independent gazetesinde meydanları ele geçirmeye çalışan güvercinlere yönelik nasıl bir tedbir alındığını okuyunca Theseus jestinin sürekli yinelendiğini anlıyorsunuz. Güvercin nüfusunu azaltmak için kent yönetiminin, kuşlarla ilişki kuran, besleyen Viyanalılara 36 Avro para cezası keseceğini duyurmuş gazete. “Her kim ki güvercinleri besler, fareleri de besler” diyor bir kent yöneticisi. Güvercinlerin üremelerini engellemek için yuvalarındaki gerçek yumurtaları sahteleriyle değiştiriyorlarmış. Güvercinler ve fareler, Viyanalıların zihninde kenti ele geçirmeye çalışan Minotaurus’lara dönüşmüşler. Kahraman Theseus labirentin merkezini canavarlardan temizlemeye devam ediyor.

Viyana kentine, labirentin merkezine ulaştığım daha ilk gün, 28 Temmuz pazartesi günü Theseus’un bir başka jestine tanık olmuştuk. Kentin tek işgal evi olan Pizzeria Anarchia’nın 1.700 polis, bir helikopter ve bir toma tarafından kuşatılması ve evde yaşayan 19 anarşistin direnmelerine rağmen evden zorla çıkarılmaları Theseus’un boş durmadığını gösteriyordu. Merkezi işgal etmeye çalışan alternatif yaşam formlarına karşı kent yönetimi Minotaurus’la savaşır gibi gibi savaşıyor. “Pizzeria Anarchia Viyana’da bir İşgal Evi. Evimiz. İki yılı aşkın bir süredir Pizzeria Anarchia’ya umutlarımızı ve düşlerimizi kattık. Sıkıntılarımızı ve sevgimizi paylaşarak birlikte yaşadık burada. Mevcut toplumun ve devletin dayanılmaz statükosuna karşı forumlar, atölyeler, ortak mutfak, eylemler ve direnişler yarattık” diyor işgalciler. Merkezi her türlü musibetten, ucubeden arındırmak için tüm gücüyle saldırıyor Theseus.
UCUBELERİN YAŞAM DOLU KAHKAHASI
Eve geri döndüğümde merkez doğuya kayacak ve bizim Theseus’larımız kendi Minotauros’larını yok etmek ve kendileri için korunaklı ve güvenli bir merkez yaratmak için hamlelerini sürdürüyor olacaklar. Minotauros Ariadne’nin erkek kardeşidir. Ucubelerle kadınlar arasında bir bağlantı vardır her zaman; her ikisi de eril iktidarın koyduğu normları ihlal etmeye teşnedirler.  Gayrimeşru ilişkinin ürünü olan melez yaratık Minotauros her türlü normun ihlalini temsil ediyor. Eril bir iktidarın çitlerle çevirerek kendi arazisi, mülkü kıldığı kadın bedenlerinden yükselen kahkahalar da normları, çitleri yıkmaya yönelik bir tehdit olarak algılanacaktır haliyle. Ama bazı kadınların Ariadne gibi iktidarla işbirliği yaptıklarını ve kendilerini iktidarın çitleriyle döşemeye meyilli olduklarını da görüyoruz: “İşte kadın da bir tarladır ve kendini çok kirletmemelidir.” İktidarın, çitleri ihlal eden kadınların, Minatauros’ların, başka yaşam formlarının, melezlerin, ucubelerin yaşam dolu kahkahalarına katlanması mümkün değil. Merkez her zaman Theseus jestiyle kurulmuştur. Ucubenin yasa tanımazlığı, normu ihlal edişi yerini yasalara ve norma bırakırken, normu saptıracak sınır ihlalleri ucubelik olarak görülecektir. Merkezi işgal ettiğimizde, ölüme ve norma karşı yaşamı savunan tüm yaşam formlarının kahkahalarıyla çınlayacak yeryüzü.