17 Temmuz 2014 Perşembe

ISLIK ÇALMAK İSTİYORUM, KATILIR MISINIZ?

RAHMİ ÖĞDÜL

17.07.2014

İçim çok sıkılıyor. “Batsın bu dünya” demek istiyorum ama sonra sözlerin müellifinin dünyayı batıranlarla aynı geminin içinde yolculuk yaptığını, dünyayı batırırken kendi gemilerini yüzdürdüklerini düşününce vazgeçiyorum. Dünyayı batıranlar ya da batırmayı planlayan küresel güçler Mars’ta koloniler kurarken, bizim dünyayı batıranlarımız, yeryüzünü yağmalayanlarımız, şatafatlı gemilerinin lüks kamaralarına, gökdelenlerin lüks dairelerine sığınıyorlar.

Sıkıntımı hafifletmek için ıslık çalmak istiyorum. İçimde biriken onca havayı bir çırpıda dışarı çıkarırsam kocaman bir ofla karşıki dağlara zarar vermekten korkuyorum; o yüzden ıslığın sağaltıcı etkisine sığınarak, içimdeki kaostan bir düzen çıkaracak nağmelere yöneliyorum. Bildiğim bütün şarkıları unuttuğum için uygun notaları el yordamıyla yan yana getirerek içimdeki kaosu düzene sokmaya çalışsam da olmuyor. Hep kakafonik sesler çıkıyor. İçimdeki kaos dışarıdaki despotik havada kendi yolunu bulup kozmosa ulaşamıyor bir türlü; ıslığımın boğazımda düğümlendiğini hissediyorum.

Çocuktum, ıslık çalmayı henüz öğrenmiştim. Bir enstrüman olarak bedenin imkânlarını keşfetme çağında, bu çabamın çok geçmeden engellendiğini gördüm. Evde ıslık çaldığımda ilk uyarı babamdan gelmişti. “Islık çalma, şeytanları mı üşüştüreceksin başımıza!” Islık çalmanın, özellikle geceleri yapılıyorsa, şeytanlara çıkarılmış bir çağrı olduğunu öğrendiğimde küçük bedenim ürpermişti. Bedenini tanımak üzere keşiflere çıktığın bir yaşta, otoriter bir ses bu çabanın şeytanlarla işbirliği yapmak olduğunu öğretmişti bana. Oysa ben sadece seslerin, müziğin büyülü havasıyla kendime küçük bir dünya kurmaya çalışıyordum sadece, etrafımda sesten bir duvar örmek. Oysa iktidar için ıslık çalmak, şeytanlaşmak demekti.

Geçmişin öyküleri, mitleri birbirine eklenerek tüm zamanları kat ediyor ve hâlâ bedenleri biçimlendirmeyi sürdürüyorlar. On dördüncü yüzyılın çok satan kitaplarından biri olan Gesta Romanorum’daki (Romalıların Davranışları) bir öykü ıslığın şeytana ait olduğunu yazıyordu. Babamın ıslık çaldığımda şeytanları çağırdığımı söylemesi boşuna değildi demek. Bir zamanlar Doğu Roma’nın başkenti olmuş İstanbul’da hâlâ Romalıların davranışları geçerli olması şaşırtıcı. Öykü şöyle: İmparator Theodosius ava çıktığı sırada bir arpın tatlı müziğini duyarak hemen bu sesin geldiği yere yönelir ve sonunda bir nehre ulaşır. Bu çok etkileyici müziğin nehir kenarında yere oturmuş, arp çalan yoksul bir adamdan geldiğini görür. Adam mutsuzdur; çünkü bir zamanlar arpının tatlı sesini duyup nehir kıyısına gelen balıkları kolayca avlıyor ve ailesini doyurabiliyormuş. Ama artık işler değişmiş: “Birkaç gün önce başka bir diyardan güzel mi güzel ıslık çalan biri geldi ve balıklar beni terk edip ona gitti.” Öykünün isimsiz yazarı kısadan hisse çıkararak “balıkçının rahip, arpın tanrının kelamı ve ıslık çalanın da şeytanın ta kendisi olduğunu” açıklar (bkz David Hendy, “Gürültü”, çev. Çiğdem Çidamlı, Kolektif Kitap).

İnsan bir enstrümandır. Islık çalarak, şarkı söyleyerek, bedeninde ve bedeniyle tempo tutarak bir orkestraya dönüştürebilir kendini. Ve başka bedenlerin de katılmasıyla müthiş bir yeryüzü doğaçlaması çıkar ortaya. Yatay olarak birbirine kontrpuanlarla bağlanan bedenlerin kendi doğaçlamalarını gerçekleştirmeleri iktidarın hiç işine gelmez tabii. Bir şef olarak kendi kelamını mırıldanmamızı istediği için elindeki sopasıyla despotça yönetmeye kalkar bizi. Elimize tutuşturduğu kendi bestesi olan sıkıcı bir partisyonu, yine kendi seçtiği enstrümanlarla icra etmemiz için despotluk gereklidir. Aksi takdirde bu sıkıcı ezgiyi unutabilir, burnumuzun dikine gidebilir ve başka bedenleri de ayartabiliriz. Despot şefin, her notasına kadar belirlediği bu sıkıcı ezgide sapma yaratacak en küçük hatayı affetmemesi lazım; partisyondaki küçük sapmalar, burnunun dikine gitmeler tüm gösterinin çöküşüne yol açabilir; ve yeryüzü, tüm bedenlerin yatay olarak birbirine kontrpuanlarla bağlanmasıyla sahneyi ele geçiriverir ve kendi doğaçlamasını sahneleyebilir.

Islık çalmak istiyorum ama despotik havada soluğum kesiliyor. Bedenimi bir enstrümana dönüştürerek, dünyayı batıranların değil, dünyayı yaşatanların şarkılarına eşlik etmek istiyorum. İktidarın bizi şeytanlaştırmasına aldırmadan nefesimin yettiği yere kadar ıslığımı duyurmak istiyorum. Soluk, hayat demektir ve ıslık, hayatın sesidir. Ölüme karşı hayatı savunanlar, soluklarıyla diriltecekler ölü bedenleri.

10 Temmuz 2014 Perşembe

HATT-I MÜDAFAA YOKTUR SATH-I MÜDAFAA VARDIR; O SATIH BÜTÜN BEDENDİR


RAHMİ ÖĞDÜL

10.07.2017
Düşünsenize, yeryüzündeki renklerin çokluğunu. Gökkuşağının renkleri bu çokluğun prizmadan kırılarak budanmış halidir; yeryüzünün paletindeki renklerin yanında çok yoksul duruyor. Sadece ana renkleri değil, ara renkleri de düşünün. Ana renkler birbirine geçişirken, aralarda ortaya çıkan tonları hayal bile edemiyoruz. Sonsuzca kendini çoğaltan renkler cümbüşü. Hiç biri bir diğerinden üstün değil ve hep birlikte müthiş bir renk dünyası yaratıyorlar. Üstelik birbirine karışarak, geçişlerle tüm sınırları muğlaklaştırmaları, yeryüzünü sürekli dalgalanan bir renk denizi yapmaya yetiyor. Sonra norm ve normal kavramlarının ortaya çıktığı 19. yüzyılda sosyal-Darvinciliğin etkisiyle yaratılan evrim skalasının yoksulluğunu bir düşünün. Tüm renkler beyaz lehine bir çırpıda değerden düşürülecek ve evrim bakımından gelişmemişliği, yozluğu simgeleyen diğer renkler evrim skalasının en altına yerleştirilecekti. Modern, beyaz, Avrupalı birey en tepede yer alırken, en altta yeryüzünün tüm renkleriyle bedenini süsleyen ilkel ve yoz insan. Renk çeşitliliği, evrimin skalasının sunağında kurban edilirken sadece beyaz renge verilecekti üstünlük ve bedenler pürüzsüz bir yüzey olarak yeniden kurulacaktı.
Sadece beyaza ve modern olana değil, beyaz, modern ve erkek olana verilir bu üstünlük. Modernitenin figürü apaçık şekilde erkektir. Alacalı bulacalı renklerle bedenlerini süsleyen erkekler ilkel, yoz ve suçludur modern bakışa göre. Ve modern mimarlığın babalarından Adolf Loos “Süs sonsuza kadar kadının hizmetinde olacaktır… Kadınlardaki süs temelde vahşilerdeki süse karşılık gelir” diye yazdığında kadının hiçbir zaman evrimleşemeyeceğini ve yoz olarak kalacağını saptayacaktı. Adolf Loos için çocukta, Papualı’da ve kadındaki süs, modern erkekte bir yozlaşma belirtisidir. Dolayısıyla evrimsel bakımdan gelişmiş modern bir erkeğin süsten arınması gerekecektir. Süslenen bir erkek kadınlaşmış bir erkektir ve Loos’un süse karşı saldırısı sadece cinsiyetçi değildir; saldırısını mimaride aşırı süslemeden yana olan efemine mimarlara yönelttiğinde, aynı zamanda açıkça homofobiktir de. Tüm renkleriyle yeryüzünün bedeni budandığında beyaz ve erkek bir standart çıkar karşımıza. Rönesans’ın ideal bedeni “Vitriviusçu İnsan” da bir erkektir ama Le Corbusier’nin bir erkek olan beden standardı, “Modüler İnsan” bir norm olarak dayatılmıştır modern zamanlarda.
Bu erkek her türlü süsten arınmış olmalıdır. 19. yy İtalyan antropolog, kriminoloğu Cesare Lombroso yerlilere özgü dövmelerle bedenlerini süsleyen Batılıları ilkel, yoz ve suçlu olarak damgalamıştı. Despotik bir tavırla tüm bedenleri zihnindeki skalaya göre ölçer, biçer, yargılar ve sınıflandırır. Lombroso’nun bu yaklaşımları, her türlü süsten arınmış, işlevsel mimariyi savunan Loos’un yazılarında da yankılanır: “Dövme yaptıran modern bir kişi ya suçludur ya da yoz biridir. Suçluların yüzde sekseninin dövmeli olduğu hapishaneler var. Hapishanenin dışındaki dövmeli kişiler ise ya gizli suçlulardır ya da yozlaşmış aristokratlardır.” Bedene karşı bu despotik yaklaşımlar günümüzde de iktidar tarafından seslendirildiğinde şaşırtmıyor bizi. Futbolcunun dövmeli kolunu görünce yüzündeki ifade Lombroso’nun, Loos’un ifadesiyle aynı olmalı. Hepsi, dayatılan beden normundan sapanları patolojikleştiriyor ve hastalıklı bedenler olarak teşhis ediyorlar: “kansere varıncaya kadar yapar.”
Yeryüzünün bedeni ve bizim bedenlerimiz. Beden bizim vatanımızdır ve işgal altındadır. Tüm zamanların beden açısından en mağdurları kadınlardır elbette. Eril bir iktidarın kadın bedenini çitlerle çevirip mülkiyetine almasıyla birlikte kadının kendi bedenine dair söz söyleme hakkı elinden alınmıştır. Sadece kadın bedenlerinin iktidar tarafından işgal edildiğini söylemek yanlış olur. Yeryüzünün bedeni de dâhil tüm bedenleri işgal eden iktidar, zihnindeki tasarıma göre yeniden kurmaya çalışır bedenleri. Bedenlerin buna karşı tavrı ya da karşı hamlesi, işgal edilen vatanlarını yeniden ele geçirmek oluyor. Kendilerine özgü işaretlerle, dövmelerle, dönüşümlerle süslediklerinde, bedenlerini yeniden kendi yurtlarına, vatanlarına dönüştürebiliyorlar. Okyanusta bir damla olsa da bedenini, içinde rahat edebileceği bir vatana dönüştürmek istediğinde, trans birey Okyanus’un kendi vatanını kurma hakkı baskılarla gasp edildi. Derisini dövmelerle süsleyen bir futbolcu iktidarın hışmına uğrayabiliyor. Sadece cinsel organlar değil, bedenin tüm yüzeyi saldırı altında: Tüm renklerin içi içe geçtiği, bir renk denizi gibi dalgalanan yeryüzünün bedenleri. O halde artık, “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır ve o satıh bütün bedendir.”

3 Temmuz 2014 Perşembe

DEUS EX MACHINA YA DA SIVILAŞAN BEDENLER


RAHMİ ÖĞDÜL

03.07.2014

Kafamız çok karışık; içinden çıkılamaz bir denklemin içindeyiz ve çözümünü hayal bile edemiyoruz. Düşüncemizi nereye doğru ilerletsek ya da yeryüzünde hangi yolu izlesek hep duvarla karşılaşıyoruz. Tam bir açmaz durumda bulduk kendimizi. Tüm yolların kapatıldığı, duvara çarpan düşüncelerin kırıntılar halinde dağıldığı ve tekrar bir araya toplanıp akıl yürütülemediği, kilitlenip kaldığımız bir durum. Kafamız çok karışık.
Felsefede bu duruma “aporia”, yani açmaz deniliyor. Genellikle kişi meseleyi ne yöne taşıyacağını bilemez; akıl yürütemez; dolayısıyla nasıl düşünülmesi, ne söylenmesi gerektiğini bilemediği için birbiriyle çelişen önermeleri peş peşine sıralar. Çözümsüz, karmaşık bir muammanın düğümlenmiş iplikleri arasında dolaşık durumdayız. Ne düşüncemizi ilerletebiliyoruz ne de bedenlerimizi. Antik tiyatronun sahnesinde olsaydık, bu muammayı “deus ex machina (makine tanrı)” denilen bir sistemle yukarıdan indirilen ve tanrı rolünü üstlenmiş bir aktör çözecekti. Makaralar sistemi sayesinde, tanrıyı oynayan aktör, beline bağlı bir ip yardımıyla sahnenin sol tarafından aşağıya indiriliyordu; ve oyunun akışı içinde ortaya çıkan bütün “aporia”ları, açmazları bir çırpıda çözüme kavuşturuyordu.

Yine politik sahnede müthiş bir “aporia”, yani çözülmezmiş gibi duran bir düğüm; ve hepimiz bu düğümün arasında sıkışık kaldık ve yine sahnenin sol tarafından, belindeki ipe kanca bağlanarak yukarıdan indirilen nur yüzlü bir tanrı; onun sayesinde bu açmazdan kurtulabileceğimizi düşünüyoruz. Yukarıdan inen aşkın bir varlığın dokunmasıyla çözülecek ya da İskender’in bir kılıç darbesiyle çözeceği bir düğüm. Her iki durumda da çözüm dışarıdan gelmiştir. Oysa “aporia” ya da açmaz çözümünü, çıkış yolunu kendi içinde taşıyan bir muammadır. Yukarıdan değil, aşağıdan, bedenlerimizden gelen bir hamle ile çözülebilecektir.  Sözcüğün etimolojisine baktığımızda bunu görebiliyoruz. “Aporia”yı bileşenlerine ayırdığımızda “a” ve “poros” ile karşılaşıyoruz; “a” öneki, önüne getirildiği sözcükleri olumsuz kılıyor; “poros” ise geçit, gözenek anlamlarını taşıyor. Dolayısıyla geçit vermeyen, gözeneği olmayan anlamlarını taşıdığını görüyoruz “aporia”nın: Bir duvar gibi önümüze dikiliyor ilk önce. “Aporia” duvarı içinde gizli bir geçit (poros) vardır her zaman. İlk bakışta duvarı gördüğümüz için müthiş bir yılgınlığa kapılabiliriz; sonra sabırla, tutkuyla duvarın yüzeyinde elimizi gezdirdiğimizde gizli bir kapı aralanır önümüzde. Kafa patlatarak, aklın yardımıyla çıkış yolu bulamadığımız muammaların kapısı, bedenlerin devreye girmesiyle keşfedilebiliyor ancak. Aklın sıkıştığı yerde, çözüm bedenlerimizden gelebiliyor.

Reis Çelik’in 2013 tarihli “İnat Hikâyeleri” filminde, Tuncel Kurtiz’in anlattığı zengin ağanın oğlu Yusuf ile yoksul köylü kızı Şahsenem’in öyküsü, aklın çözemediği muammayı, bedenin bilgeliğinin nasıl çözüme kavuşturduğunu gösteriyor bize. Ağa oğlunu yine bir ağanın kızıyla evlendirmek istese de oğlu Yusuf Şahsenem’e deli gibi âşıktır. Oğlunun bu tutkusu karşısında çaresiz kalan ağa sonunda, o zamana kadar kimsenin çözemediği, akıl erdiremediği bir muamma sormaya karar verir kıza. Şayet bu muammayı çözerse, kızı oğluna alacaktır. Ağa, kızın önüne beş kırık çöp koyar. ‘V’ şeklindeki bu kırık çöpleri, sivri uçları birbirine değecek şekilde masanın üzerine yerleştirir. Ve ardından ekler: “Bu beş kırık çöpe elini değdirmeden yıldız şeklini verdirirsen, seni oğluma gelin olarak alacağım.” Kızın bu bilmeceyi çözmesi için kırk gün süresi vardır. Günler hızla akıp geçer ve kırkıncı güne gelindiğinde kız hâlâ muammanın çözümünü bulamamıştır. Gün bitiminde, şafak ağarmak üzereyken, sevdiğine kavuşamayacak olmanın ve aklın çaresizliği karşısında gözlerinden iki damla gözyaşı düşer kırık çöplerin üzerine. Tutkulu bedenden akan sıvının kuvvetiyle kırık çöpler yıldız şekline dönüşür. Bedenden akan sıvı ya da sıvılaşan beden muammayı çözmüştür.

Her “aporia” ya da duvar, kendi içinde mutlaka bir geçit (poros) saklar; aklın yetmediği yerde, sıvılaşan bedenlerimizle bulabileceğimiz bir geçit. İçine düşürüldüğümüz açmazdan, sahnenin sol tarafından makara sistemiyle indirilen bir tanrı sayesinde değil, tıpkı Şahsenem’de olduğu gibi, sıvılaşan bedenlerimizle kurtulabileceğimizi “Gezi Günleri”nden biliyoruz.

26 Haziran 2014 Perşembe

KONSTRÜKTİVİSTLER DE DAĞA ÇIKMIŞLARDI





RAHMİ ÖĞDÜL
26.06.2014
Yasalar bizi bağlar, üstelik yere bağlar, çivilercesine. Yerçekimi yasası da bir doğal kuvvet olarak, fiziksel anlamda bizi yere bağlasa da bu yasayı yine doğal kuvvetleri kullanarak aşmayı başarmıştır insanoğlu. Asıl mesele, siyasi iktidarın bu doğal yasanın üzerine kendi yasalarını bindirerek bizi iyice yere bağlamasıdır; buna çivilemek desek daha doğru olacak. Ne kadar çabalasanız da yerden kopamayacak duruma dek yasalarla çivilemeye çalışır bizi iktidar. İktidarın çekim yasalarıyla yere bağlanacağınızı anladığınızda yükseklere, dağlara çıkmaktan başka çareniz kalmayabilir. Yere çivilenen bireyler çividen kurtulduklarında soluğu dağlarda alır; iktidarın boşluk bırakmamacasına kodladığı yerin boğucu havasından, dağların “deli rüzgârlara” açık havasına kaçmaktan başka çare kalmayabilir. Sabahattin Ali, “Ovalar bana çok dardır/Benim meskenim dağlardır” dizelerinde bu kaçışı dillendirir.
İktidarın yasaları düz ovada geçerlidir; “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” diyen göçebeler, iktidarın geometrik yasasının düzlüklerde geçerli olduğunu, yükseklere, dağlara çıkıldıkça bu yasanın geçerli olmadığını deneyerek öğrenmişlerdir. Yerçekimi yasası gibi, iktidarın bedenleri tutsak alan çekim yasası da yerden koptukça gücünü yitirir. Dağların hep yukarıya doğru yükselen dorukları, bedenleri çekim yasalarından özgürleştirir ve ovanın düzlüğünde geçerli olan Öklidyen geometrinin belirlenimci yasalara dayalı stratejisi, dağların kıvrımlı yapısında belirlenimsizliğe bırakır kendini. Düzlükte bir satranç tahtasının ızgara planındaki gibi, bireyin hareketlerini kestirebilen iktidar, yükselen ve eğrilen dağın kıvrımlı yapısında iş göremez hâle gelir.
1920’lerde Rus konstrüktivistler de yerin aşırı kodlanmış, yasalı düzleminden kurtulup havalanmak istemişlerdi. Yerçekiminden kurtulup havalanmak mümkündür. Vladimir Mayakovski yerleşiklerin dünyasından kaçabileceğimizi söyler: “Kanatlarla tekerlekleri takıp evle beraber cümbür cemaat havalanabilirsiniz.” Tatlin, “letatlin” adını verdiği kanatlı bisikleti tam da bu amaca uygun şekilde tasarlanmıştır; dağların deli rüzgârlarını hissedebilmek için havalanmak gerek: “Uçağın mekanik uçuşu, uçma hissini elimizden aldı, bedenimizin hava içindeki hareketini hissetmiyoruz.” Ve eklemiştir: “nasıl suda yüzmeyi ya da bisiklet sürmeyi öğreniyorsak bununla havada uçmayı da öğrenmemiz gerekiyor.” Havada uçmayı öğrenmek, yasalarıyla bizi çivilercesine yere bağlamaya, yerleştirmeye kalkışan iktidarın hamlesinden bir kaçış yoludur; her şey havalanabilir.
Doğanın kuvvetlerini kullanarak, doğanın bir kuvveti olan yerçekiminden kurtulabiliyor insan. Ama iktidarın çekiminden kurtulmak o kadar kolay değil. Yerçekimi iktidarın elinde politik bir dayatmaya dönüşebiliyor. Rus Konstrüktivistlerinin ardından gelen Stalin döneminde, artık yerden havalanmış bir adam görüntüsüne tahammül edemez iktidar. Konstrüktivistlerin yerden kaçma ve kozmopolitleşme denemeleri yeni dönemle birlikte vatana ihanet sayılmaya başlamıştır. Her şey yere çivilenir. Bu dönemde “uzay uçuşları için dikilen anıt bile yere lök gibi oturmuştur... Kozmonot yerçekimine karşı boşuna uğraşıyor gibidir” diye belirtir Susan Buck-Morss, Rüya Âlemi ve Felaket’te (Metis). 
Yasalarıyla bizi yere, yeryüzüne çivilemek ister iktidar; yerçekimi yasasını politik bir saçmalığa dönüşünceye kadar abartır. Sürekli havalanan, çekim yasalarını ihlal eden bedenler, uzuvlar, nesneler canını sıkar. Elini havalandırıp el işareti yapan bir beden can sıkıcıdır; hemen çekim yasaları devreye sokulur ve 16 Mart’taki İzmir mitinginde elini havaya kaldırıp başbakana hakaret ettiği gerekçesiyle bir kadının iki yıla kadar hapis cezası istenir. Havalanan eller olmadık işaretler yaparak tüm çekim yasalarını ihlal edebilir ve havalanan ellerin nelere muktedir olacağını çok iyi bilir iktidar.
İktidarın çekim yasalarından, Öklidyen geometrisinden kendini kurtararak Gezi olaylarına katılan Ayşe Deniz Karacagil ya da nam-ı diğer kırmızı fularlı kadın, iktidar tarafından çivileneceğini anladığında dağların yolunu tutmuştur. Dağların deli rüzgârları vardır çünkü ve “yerel” iktidarın çivileri burada iş göremez artık. Ovaların boğucu havası yerini, deli deli esen enternasyonal bir rüzgâra bırakmıştır. “Ben oraya enternasyonalizmi savunan insan olarak gidiyorum. Aynı Deniz Gezmiş’ler gibi” diye yazan bir mektup bıraktı geriye. Sabahattin Ali, Rus Konstrüktivistler ve Ayşe; hepsinin saçlarında dağların deli rüzgârları. Biz yerleşikler ya klimanın yapay esintisiyle oyalanıyoruz ya da pencerelerimiz ardına kadar açık, kentlerin boğucu havasından bizi kaçıracak deli rüzgârları bekliyoruz sadece.

19 Haziran 2014 Perşembe

ARCIMBOLDO'NUN PORTRELERİ: DEVLET VE BAŞ VE KUZGUN VE LEŞ


RAHMİ ÖĞDÜL

19.06.2014

Ne zaman Arcimboldo’nun (1527-1593) objelerden oluşan portrelerine baksam, ustalığı karşısında hayranlığa kapılırım. “Su” adlı tablosunda suda yaşayan canlıları, türlerini teşhis edecek denli özenle çizmiştir; ve bu kimliklerini tek tek ayırt edebileceğimiz canlıları bir araya getirerek anlamlı bir bütün, bir portre oluşturmuştur. Öte yandan objeleri bir araya getirerek yaptığı bu portreler bir sıkışıklık duygusunu, zorla bir araya getirilmiş objelerin bütün oluşturmak için maruz kaldıkları şiddeti de hissettirir bana. Doğal ilişkilerinden koparılıp bir baş oluşturacak şekilde sıkıştırılmış hayvanlar, bitkiler, nesneler. Roland Barthes’ın bir şair gördüğü yerde, ben bir hükümdarın baskıcı tavrını görüyorum: “Şair, yani dil üreticisi, işçisi olarak, Arcimboldo’nun yaratıcı enerjisi bitip tükenmez; eşanlamlıları ara vermeden tuvale fırlatır. Arcimboldo aynı şeyi söylemek için ara vermeden farklı biçimler kullanır. Burun mu demek istiyor? Eşanlamlılar haznesi ona bir dal, bir armut, bir kabak, bir başak, bir balık, bir tavşan sağrısı, bir tavuk gövdesi sunar. Kulak mı demek istiyor? Yalnızca yapması gereken birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir listeyi almak ve oradan bir şemsiye mantarının alt tarafı, bir başağın çiçek hali, bir gül, bir karanfil, bir elma,  bir deniz kabuğu, bir hayvan başı … çıkarmaktır” (bkz Görüntü Retoriği, Sanat ve Müzik, çev. A. Koç ve Ö. Albayrak, YKY).

Barthes, Arcimboldo’nun tablolarını bir metni çözümler gibi çözümler. Objelerin neden başların içine sıkıştırıldığı sorusu hiç sorulmaz oysa. Kimliğin en belirgin özelliklerini taşıyan baş, insanın içinde saklı kişiliğini okumaya çalışan fizyognomistler kadar politikanın da ilgi odağı olmuştur her zaman. Hiyerarşik bir beden örgütlenmesinde baş, bedenin hükümdarıdır. “Ayaklar baş olunca kıyamet kopar” diyen başbakanın ve buna “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diye yanıt veren muhalefetin sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor.

On birinci yüzyılda Salisbury’li John’un “Devlet bir bedendir” diye başlayan risalesinde özneleri, nesneleri hiyerarşik bir beden kavramı içine sıkıştırma, örgütsüz gibi görünen şeyleri bedenin hiyerarşik örgütlenmesine yerleştirme tavrının Arcimboldo’da da devam ettiğini görüyoruz. John, devlet denilen bedenin başını hükümdar olarak tanımlamıştı. Arcimboldo’nun ayrıksı objelerden başlar yapması, hükümdarın toplumsal bedenin başı olarak kendini dayatmasını yansıtıyor. Kendini bir baş olarak dayatan hükümdarın da, “yalnızca yapması gereken birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir listeyi almak” ve oradan kendisine bir devlet kurmaktır. Uluslaşma sürecinde ortaya çıkan devletlerin de birbiriyle uyumsuz parçaları alıp bir araya getirdiğini ve uymayan parçaları ise şiddet kullanarak iptal ettiklerini biliyoruz. Arcimboldo’nun tablolarında başları oluşturan nesneler ustalıkla bir araya getirilmiş ve uzaktan baktığımızda başları, yakından baktığımızda ise sıkıştırılmış kimlikli nesneleri görüyoruz. Üst kimlik ve alt kimlik tartışmalarına ışık tutan portreler. Devlete de uzaktan baktığımızda devletin başını ya da bir üst kimliği,  yakından baktığımızda ise dayatılan bir başın, bir kimliğin içine zorla tıkıştırılmış kimlikleri seçebiliyoruz. 

Arcimboldo’nun başlarındaki tek tek objeler taşıdıkları kimliklerle yine de ayırt edilebiliyor en azından. Bu kimlikli varlıkların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş başların, mermer politikasıyla ülkeyi yönetmeye kalkışanların ellerinde nasıl biçimleneceğini hayal etmek bile istemiyorum. Tüm kimliklerin silinerek, masif bir mermerden biçimlendirilmiş bir baş olarak ülke.  Yakından ya da uzaktan bakmanız fark etmiyor, taşlaşmış bir kütleyle karşılaşıyorsunuz. Ya da ülkeyi bir mozaik olarak görenlere ne demeli? Tüm kimliklerin ideolojik bir çimentoyla zorla tutturulması. Kimlikler çimentonun içinde sonsuza dek hapsedilmiş ve dondurulmuş; hareket edemeyen ve dönüşemeyen kimlikler.

Arcimboldo’da yine de kimliklerin bir bütün oluşturmak üzere bir araya getirildiğini ve başı oluşturan bu kimlikli nesnelerin en azından bütünden kaçma şansları olduğunu düşünebiliriz. “Su” başlığını taşıyan tablosunu ele alalım. Suyun yerine içinde yaşayan balıkları kullanarak, çirkin bir baş yapmış. Bu başın içine zorla sıkıştırılmış kaygan balıkların bir yolunu bulup sıvıştıklarını ve bir havuzun içine atladıklarını düşünün. İtalyan illüstratör Alessandro Ripane’nin çiziminde olduğu gibi başın içinden kaçan balıklar bir kupanın içindeki suya atladıklarında, bir başka özerk devlet mi kuracaklar acaba?  Bir başka baş; çok mu gerekli?

Devletin çok gerekli olduğunu, aksi takdirde kargaşa çıkacağını vurgulayan “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” sözündeki “ya”ları kaldırdığımızda ve tüm sözcükleri “ve”lerle birbirine bağladığımızda devletin, kuzgunun, başın ve leşin artık yan yana durduğunu göreceğiz. Devlet eliyle çocukların öldürüldüğü bir ülkede, devlet ve kuzgun bir ve aynı şeydir.


12 Haziran 2014 Perşembe

BİR KADAVRANIN OTOPSİSİ: GEZİ SONRASI SANAT


RAHMİ ÖĞDÜL

12.06.2014

Biri kolektif bir çalışmanın, çokluğun ürünü, diğeri Gustave Courbet’nin. Her ikisinin de canlısı infial yaratıyor.  Gezi’nin tekrar canlanmaması için tüm kuvvetlerini sokaklara, meydanlara yığıyor iktidar. Gustave Courbet’nin bir kadının cinsel organını gösteren “Dünyanın Kökeni” (1866) adlı tablosunun önünde aynı pozu veren Lüksemburglu performans sanatçısı Deborah de Robertis, Musée d’Orsay’da ortalığı karıştırıyor ve kendisini savcının önünde buluyor. Her ikisi de müstehcen, her ikisi de muhafazakâr iktidarı rahatsız ediyor.  Gezi, yeryüzünü yeniden haritalandırıp yağmalayan, kapitale çeviren ve kapitali kutularda biriktirip muhafaza eden iktidarın tüm planlarını alt üst ederek, başka bir düzenin mevcut olabileceğini gösterdiği için infiale yol açıyor; diğeriyse haritalandırarak, kapatarak kendi mülküne çevirdiği kadın bedeninin sınırlarını ihlal ettiği için. Her ikisi de doğurganlığın simgesi olarak çokluğu içinde taşıyor ve iktidarın mevcut şeyler düzenini devirecek beklenmedik doğumların gerçekleşmemesi için her ikisinin de denetlenmeleri ve düzenlenmeleri gerekiyor. Toplum ve kadın bedeni: İktidarın biyo-politikasını uyguladığı alanlar.

KOLEKTİF BİR SANAT YAPITI
Gezi, iktidarın toplum ve bedenler üzerinde uyguladığı biyo-politikalara bir isyandır; çizgisel zamanda bir kırılma yaratarak, toplumsal örgütlenmeye model teşkil eden baş, gövde ve uzuvlardan oluşan hiyerarşik beden örgütlenmesini bozmuştur; ve bedenler yatay olarak bir araya gelerek kendi mekânlarını ördüklerinde, hiyerarşik bir toplum ve beden tahayyülü yerine, işlevleri ve yerleri sürekli değişen organlardan oluşmuş yeni bir beden ve toplum ve direniş estetiği yaratmışlardır; Gezi, kolektif bir sanat yapıtıdır. Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”ne gelince: Akademik resmin parlak yüzeylerden oluşan ideal çıplak bedenleri yerine, yaşayan bir bedenin pürüzlü yüzeyini tuvaline taşımış ve cinsel organı tuvalin tam ortasına yerleştirerek beden hiyerarşisini bozmuştur. Her ikisi de temsil edilemeyen çokluğun yeri olarak toplumsal düzlemi ve dölyatağını duyumsatıyor bize.

ÖNÜMÜZDE BİR KAVDAVRA VAR!
Ele geçmeyen, tüm canlılığıyla her türlü sınırları ihlal eden ve içinde barındırdığı çoklukla olmadık doğumlara gebe olan gerçekliği temsil düzeyine taşıdığımızda içimiz rahat ediyor. Çünkü temsiller donduruyor ya da kadavra haline getiriyor gerçekliği ve ancak o zaman ona doğrudan bakabiliyoruz. Bir kadavra var şimdi önümüzde ve çok geçmeden bu kadavranın başına üşüşenler, kesip biçerek ölü bir bedenin otopsisine girişecekler. Canlısının neresinden tutacağını bilemeyenlerin, şimdi temsillerle kadavralaştırdıkları Gezi’nin üzerinde sanat ve politika icra ettiklerini görüyoruz. Gezi Direnişi sırasında infiale kapılıp geri çekilenler, zararsız kadavrayı istedikleri gibi parçalayıp mideye indireceklerini, kolayca sindirebileceklerini düşünüyorlar. Ölü bedeni parçalara, ölü imgelere ayırarak, gaz maskelerini, kırmızılı kadını ve Gezi’nin diğer romantik imgelerini ‘Gezi Sanatı’ diye yutturmak istiyorlar bize. Şunu söyleyebiliriz sadece: İçerdiği çoklukla kafalarınızı karıştıran kanlı canlı Gezi’ye yaklaşın sıkıyorsa!

Gezi sanatı diye bir şey olacaksa şayet, bu ölü formları yeniden üretmekle olmayacak, aksine Gezi’nin mevcut gerçekliği dönüştürdüğü o anı yakalamanız ve yarattığı estetiği ya da anti-estetiği sanat düzleminde duyumsatmanız lazım. Ve “Gezi’den Sonra Sanat” deyimi daha çok yakışacaktır bu sanata. Adorno’nun “Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamaz” dediği gibi, Gezi’den sonra da artık uzlaşımsal sanat yapılamaz. Sanatçıların, kalın kabuğun kırılma anındaki o dipdiri kuvvetleri ele geçirebilmeleri, bu kuvvetleri sanatta görünür kılmaları ve bu kuvvetlerin yarattığı estetiği duyumsatmaları gerekiyor. Gezi’yi oluşturan kuvvetlerin form ile formsuzluk arasındaki o anını yakalayamadıkları takdirde, Gezi bir kadavra olarak duracak önümüzde, parçalara ayrılacak bir kadavra.


SIRA GEZİ SONRASI SANATTA
Bir dönemin sanatı, döneme özgü kuvvetleri duyumsattığı ve kendi imgesini yarattığı ölçüde devrimci olabilir ancak. Çokluğun kolektif performansı olarak “Gezi” ve Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”; her ikisi de geçmişin ölü imgelerini iptal ederek yeni bir toplum ve beden imgesi yarattılar ve içinden çıkılamaz gibi görülen bir açmaza çözüm önerdiler. Şimdi sıra Gezi sonrası sanatta: Ya kadavrayı parçalayarak ölü imgeleri soyutlamayı sürdürecek ya da içine düştüğü bu açmazdan, Gezi’nin hâlâ dipdiri ve çoklu kuvvetlerini ve yarattıkları estetiği/anti-estetiği duyumsatarak çıkacak.

5 Haziran 2014 Perşembe

TRAFİK BİZİZ, KORNA ÇALSANA!





RAHMİ ÖĞDÜL
05.06.2014
İktidar taşıt trafiğini yeniden düzenleyerek, bireylerin, grupların bir araya gelişlerini önleyerek işletiyor sistemini.  Oysa trafiğin sadece ana yollarda gerçekleşmediğini ve ara yollarda ve olmadık bağlantılarla başka türlü bir trafiğin, toplumsal ilişkiler ve direniş ağının icat edilebileceğini unutuyor. Çünkü “Trafik biziz.”
Tarih: 29 Mayıs 2013, Çarşamba akşamı; yer: Gezi Parkı. Gezi Parkı’nın Divan Oteli’ne bakan yamaçlarında toplanan eylemciler, aşağıdaki otoyoldan geçen otomobillere “Yeşili Çalma, Korna Çal!” sloganıyla seslenirlerken, bir eylemci de aynı sloganın yazılı olduğu bir dövizle taşıtların arasında dolaşarak sürücüleri korna çalmaya, Gezi eylemine destek vermeye çağırıyordu. Kapitalistin zaman ve mekânını bozarak, kapitalizmin trafik akışını keserek başka bir yaşam biçiminin imkânlı olduğunu gösteren eylemdir Gezi. Sloganları ve eylemleriyle, otomobillerinin kalın kaportalarının içinde kendilerine ayrılan otoyolda ve dayatılan bir doğrultuda hareket eden, kapitalist ilişkiler trafiğine hapsolmuş başka sürücüleri de yoldan çıkarmaya çabalıyorlardı. Gezi: Kapitalizmin bize dayattığı yörünge ve doğrultulardan saptığımızda, bambaşka bir mekân ve zaman yaratabileceğimizi deneyimleyerek öğrendiğimiz ve birbirimizi keşfettiğimiz ilişkiler ağı. Ütopyalarımızın çok uzaklarda olmadığını, aksine elimizin altında, şimdi ve burada, hemen gerçekleştirebileceğimiz toplumsal ilişkiler ağı olduğunu öğrendik Gezi’de. Kapitalizmin trafik akışlarından kendini kurtaran bireyler, otoyolun hemen yanı başında kendi ütopyalarını kurabiliyorlar. Kalın kaportalarından dışarı çıkarak birbirine dokunan bedenler, zamanın akışında bir kırılma icat ederek bambaşka bir mekân yaratabiliyor ve kapitalist trafikte kaportalarının içine hapsolmuş bireyleri de yoldan ve baştan çıkarabiliyorlar.
VİYANA'DA BİSİKLET TURU
Bir başka tarih: 19 Mayıs 2007, Cumartesi; yer: Viyana. Critical Mass grubu, adı her ne kadar “Ladyride” (kadın bisiklet gezisi) olsa da tüm toplumsal cinsiyetlerin katıldığı bir bisiklet turu düzenler Viyana’da. (bkz Gerald  Raunig, Bin Makine, çev. Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık). Bisikletleriyle, kentin politik mekânlarına uğrayarak, kapitalist trafikle görünmez kılınmış bir belleği bir ağ gibi örerek kentin radikal tarihini yeniden kurarlar. Bu uğrak noktalarında kimler yoktur ki? Nazilerin kıyımına uğramış LGBT bireyleri, seks işçileri, göçmenler, işçiler; çalınmış, yağmalanmış ve susturulmuş hayatların tarihi. İktidarın hakikatinden dışlanmışları bisiklet turuyla birbirine bağlayarak, bastırılan çokluğu yüzeye çıkarırlar. Sadece bisiklet turu yapılmakla kalınmaz, aynı zamanda yol kesme eylemleri ve trafik akışını durdurma eylemleri de yapılır. Gezi Direnişi’nde yükselen “Yeşili Çalma, Korna Çal!” sloganının bir benzeri “Bizi Seviyorsan, Korna Çal!” sloganıyla kalın kabukları içinde kendini trafik akışına kaptırmış sürücüleri kabuklarını kırmaya da teşvik ederler. Ayrıca “Wer ist Verkehr? Wir sin der Verkehr!” yani “Trafik Kimdir? Trafik Biziz!” sloganlarıyla “trafik” sözcüğünün çok anlamlı yapısını yeniden düşünmeye zorlarlar, kabuklarının içindeki sürücüleri.

TRAFİK KİMDİR?
Almanca’da “verkehr”, yani “trafik” üç anlamın iç içe geçtiği bir sözcük: (1) Kentlerde taşıtlar ve yayalardan oluşan trafiği, (2) toplumsal cinsiyetleri ve cinsel ilişkiyi ve (3) Marx ve Stirner’in kullandığı anlamıyla toplumsal ilişkiyi ve mübadeleyi anlatabiliyor bu sözcük (bkz Raunig, agy). Kapitalist iktidarın budayarak sadece otoyolda gerçekleşen kapitalist ilişkileri anlatmak üzere biçimlendirdiği bu sözcüğün anlamını yeniden çoğaltarak, trafiğin aslında toplumsal ve cinsel içerimleriyle tüm ilişkileri de içerebileceğini, dolayısıyla trafiğin başka türlü de kurulabileceğini haykırıyordu eylemciler.  “Trafik kimdir?” sorusuna, hemen “Trafik biziz” yanıtını vermeleri bundandı. İktidarın taşıt trafiği olarak otoyolda dayattığı kalın kabuklarının içindeki bireyler arası ilişkisizliği, bir ilişkiler ağı olarak yeniden örgütleyebileceğimizi ima ediyorlar.
Faşist iktidar taşıt trafiğini yeniden düzenleyerek, bireylerin, grupların bir araya gelişlerini önleyerek işletiyor sistemini ve kutuların, kalın kabukların içinde, kapitalist akışlarla tecrit etmeye çabalıyor bizleri. 1 Mayıs ve 31 Mayıs’ta Taksim’e çıkan tüm otoyolları kapatarak, gemi, metro ve metrobüs seferlerini iptal ederek ya da Twitter’ı, Youtube’u yasaklayarak bir araya gelişlerimizi önleyebileceğine dair bir saplantısı var. Oysa trafiğin sadece ana yollarda gerçekleşmediğini ve ara yollarda ve olmadık bağlantılarla başka türlü bir trafiğin, toplumsal ilişkiler ve direniş ağının icat edilebileceğini unutuyor. Çünkü “trafik biziz.”