19 Aralık 2013 Perşembe
GÖLGELER ÜLKESİNDE MELEKLER
RAHMİ ÖĞDÜL
19.12.2013
İktidar, her iki anlamda da parazit bir yaşam sürüyor. Kişilerin arasına girerek, onların ilişkilerini dolayımlayıp enerjilerini, arzularını kanalize ederek maddi kazanç elde etmesi, sömürmesi anlamında parazittir iktidar; bir de iletişimin arasına girerek diyaloğu kirletmesi anlamında parazittir. Sesin kalitesini bozarak mesajı kirletip diyaloğu önlemesi anlamında. Kendisini üçüncü şahıs olarak iki kişinin arasına soktuğunda aralarındaki diyaloğu kirlettiğini kendimden biliyorum. Çocukken sırf oyun olsun diye, bir arsada neşeyle oynayan iki arkadaşın arasına girip onları birbirine düşürmüş, kavga etmelerine neden olmuştum; oynadığım oyunun çok geçmeden farkına varmış, ikisi birden beni kovalamaya başlamışlardı; araya giren iktidarın diyaloglarını kirlettiğini fark ettiklerinde iktidarı başlarından defedebiliyor insanlar. Fransız felsefeci Michel Serres iktidarın iletişimin önündeki engellerde yattığını vurgularken bu parazit karakterini vurguluyordu bir söyleşisinde (bkz M. Zournazi, Umut, Değişim için Felsefeler, Literatür yayıncılık).
KAHRAMANLARIN ÇAĞI YOK ARTIK
Çağımızın, ateşi Olimpos tanrılarından çalıp insanlığa veren Promete’nin çağı değil, ulakların, tercümanların, tüccarların ya da aracı olarak çalışan herkesin tanrısı olan Hermes’in çağı olduğunu söylüyor Serres, bir iletişim çağındayız artık. Kahraman bir tanrıdan iletişimin aracı konumundaki bir tanrıya geçişi mavi yakalı iş gücünden beyaz yakalı iş gücüne, hizmet sektörüne geçişle ilişkilendiriyor. Çünkü beyaz yakalıların tamamına yakını ulak konumunda işlerde çalışıyor: insanlara yazmak, telefon açmak, faks ve e-posta göndermek, kuryelik gibi. Kahramanın değil, arada olanın, bağlantılar kuranın çağındayız ve ilişkilerin arasına girerek diyaloğu kirletenlerin, parazitlerin çağındayız da.
Medyanın insanlar arasına girip diyaloğu dolayımlaması ve kirletmesini yoğun olarak yaşıyoruz. İktidar tüm iletişim araçlarını ele geçirerek insanların aralarında kuracakları doğrudan ilişkilere müdahale edip yönlendirmeye çalışıyor. Birbirleriyle, yaşamla doğrudan bir ilişki yerini, medya üzerinden dolayımlanmış ilişkilere bırakıyor. Artık biz konuşmuyoruz, düşünmüyoruz; bizim yerimize medya konuşuyor, düşünüyor. Bakunin yaşasaydı, “gölgeler ülkesi” derdi yaşadığımız coğrafyaya. 1860 yılında Alexander Herzen’e yazdığı mektupta Rusya için kullanmıştı bu deyimi: “O bir gölgeler ülkesidir. İçinde canlı insanların aslında yaşamayan karikatürleri dolaşıyor, konuşuyor, görünüşte düşünüyor, deviniyorlar. Tüm tutkuların retoriğine sahipler, fakat bir tek tutkuları, gerçeklikleri, genel olarak belirgin bir karakterleri yok, edebiyat, yazarlık ve boş laflar var, fakat bir damlacık yaşam ve eylem yok.” Kırsal yaşamın egemen olduğu 1800’lerin Rusya’sıyla günümüzün iletişim teknolojileri çağını karşılaştırıldığımızda bu gölgeler ülkesinin ne boyutlara ulaştığını kestirebiliriz.
KARA KUTUNUN İÇİNDEKİ GÖLGELERİZ
Medya bir camera obscura gibi göz ile dünya arasına girerek dolayımlıyor görüntüyü. Kara bir kutunun içine düşen gölgelere dönüşüyoruz. Tutkularımızı, karakterlerimizi kara kutu içindeki gölgeler belirliyor ve yaşamı, eylemi hep erteliyoruz. Birbirimize, yaşama doğrudan bakmak, teklifsiz bir konuşmaya dalmak, medyanın kara kutusu tarafından engelleniyor ve engellediği yerde iktidarla karşılaşıyoruz. Kara kutuların içine hapsedilmiş gölgeler ülkesinde yaşıyoruz.
DOĞRUDAN BAKABİLMEK
Oysa 19. yüzyılda yaşamış ressam William Turner gibi doğrudan bakabilirdik yaşama. Kepler ve Newton gibi kişiler, güneş ya da yaydığı ışık hakkında bilgi edinmeye çalışırken, doğrudan güneşe bakmamak için camera obscura’yı kullanmışlardı. Gözlemciyi güneşin tehlikeli parlaklığından uzaklaştırmış ve korumuş camera obscura’yı aradan çıkaran Turner doğrudan bakabilmiştir güneşe. 1846 tarihli “Güneşte Duran Melek” isimli resminde göz ile güneşin, özne ile nesnenin yayılan ışınlar halinde iç içe geçtiğini, bütünleştiğini görüyoruz.
Güneşteki melek. Bedenin doğrudan görme olayına katılmasıyla, görmenin bedenleşmesiyle melek imgesinin örtüşmesini Michel Serres’in meleklere yüklediği anlamla açıklayabiliriz. Bugünün dünyasını anlamanın yolunun bir melekbilimden (angelology) geçtiğini söylüyordu Serres. Yunanca angelus’un (melek) ulak anlamına geldiğini vurguluyor. Şeyler arasında aracı konumunda olan, mesajı aktaran bir varlığın simgesidir melek. Tarih kitaplarında Bizans’ın çöküşüyle ilişkilendirilen, Ortaçağlardaki “meleklerin cinsiyeti var mı?” sorusunun alay konusu edilmesine karşı çıkıyor. Araya giren üçüncü kişiler mesajı engelleyip iktidarın ortaya çıkışına yol açabilir. Dolayısıyla bu üçüncü kişinin cinsiyeti, kimliği önem kazanıyor. Her türlü kimliğin ötesinde yaşamla doğrudan ilişki kurabilmek ve bu ilişkiyi bir başkasına aktarırken ne tür bir melek olduğumuz tartışmaları günümüzde de önemini koruyor hâlâ.
12 Aralık 2013 Perşembe
BİR SABAH THERİANTROP OLARAK UYANMAK...
RAHMİ ÖĞDÜL
12.12.2013
“Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Kafka, Dönüşüm.
Ayrışık parçaları bir araya getirip tuhaf yaratıklar yapma geleneği oldukça eskiye dayanıyor. Üst paleolitik mağara resimlerinde karşımıza çıkan, İ.Ö. 13.000 yılına tarihlenen melez yaratık bu tür uğraşın ne denli eski olduğunu gösteriyor bize. Tarihin derinliklerinden baykuş gözleriyle bize bakan bu insan-hayvan karışımı yaratık insanları şaşırtmaya devam ediyor hâlâ. “Theriantrop” olarak adlandırılan bu melez yaratık temsiline baktığımızda, o dönemin insanlarının repertuarlarındaki biçimleri birbirine ekleyerek yeni bir yaratık yaptıklarını söyleyebiliriz. Theriantrop insanların hayvana dönüşümünü anlatan bir terim. Yunanca vahşi hayvan anlamına gelen “therion” ile insan anlamına gelen “anthropos” sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş. Aslında burada tam bir brikolaj tekniğine rastlıyoruz. Eski yazılarımda antropolog Claude Lévi-Strauss’a atfen brikolajı anlatırken mühendisle karşıtlığı içinde tanımlandığını söylemiştim. Mühendis önce projeyi çizer, daha sonra bu projenin gerektirdiği malzemeleri toplar ve projesine girişir. Oysa brikolaj, geleneksel toplumlarda hiçbir şeyi atmayan ve her şeyi ardiyesinde toplayan bir insanın elindeki malzemelere göre yeni bir form yaratmasıdır. Theriantrop da biçimlerin biriktiği zihinsel ardiyesine girip yeni biçimler yaratan insanların bir yaratımı. Belleğindeki mevcut biçimleri birbirine dikerek bir yaratık çizmiştir kayanın üzerine.
EĞRİLER TEPELERE DÖNÜŞÜRSE...
Bu kaya resmini şaman gelenekle ilişkilendiren Lewis-Williams, paleolitik insanların aldıkları uyuşturucu maddeler ya da fiziksel tekniklerle trans hale geçip nasıl sanrılar gördüklerini aşama aşama anlatıyor (bkz İnsanın Kökeni, Richard Leakey, Varlık Yayınları). İlk aşamada ızgaralar, zikzaklar, noktalar, spiraller ve eğriler gibi geometrik şekiller görüyorlar. Beyin sinir hücreleri içinde üretildikleri için bunlara “entoptik” (iç görüntü) imgeler denir. Kültürel arka planları ne olursa olsun trans hale geçen tüm insanların bunları gördüğünü yazıyor Lewis-Williams. Transın ikinci aşamasında insanlar bu imgeleri gerçek nesneler olarak görmeye başladıklarında kültürel arka planları devreye giriyor. Eğriler tepelere, zikzaklar silahlara dönüşebiliyor örneğin. Bu imgelerin neye dönüşecekleri tamamen kültürel deneyimlere ve kaygılara bağlı. Afrika’da yaşayan bir halk olan Kung-San şamanları, kültürlerinde arı doğaüstü bir gücü simgelediği için genellikle eğri çizgileri bal peteğine dönüştürüyorlarmış.
MELEZ CANAVARLAR
Gelelim üçüncü aşamaya. Trans halindeki şaman bir girdabı ya da dönen bir tüneli geçme duygusu yaşadıktan sonra insan ile hayvan karışımı, melez canavarlar görebiliyorlar. Şaman zihinsel ardiyesinden biçimleri yan yana getirerek tuhaf yaratıklar oluşturabiliyor. Aklın baskısından kurtulan şaman yan yana gelmeyecek parçaları birbirine ekleyerek hayal ürünü canavarlar, theriantrop’lar yaratabiliyor. Chimera ve Sfenks gibi mitolojik melez yaratıklar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. İnsan elinin altındaki mevcut biçimleri yan yana getirerek yeni formlar yaratıyor ve bu formlara yine zihinsel tasarımlar olan kavramlar yüklüyor.
TOTALİTER DEVLETLEŞMENİN İZLERİ
Aynı geleneğe 16. yüzyılda yaşamış İtalyan ressam Arcimboldo’da da rastlıyoruz, ama bir farkla. Meyveler, sebzeler, kuşlar balıklar, kitaplar gibi bildik nesneleri birbirine ekleyerek anlamlı bütünlükler, hayali portreler yaratan bir ressam olan Arcimboldo’nun brikolaj geleneğinin aksine mühendislik geleneği içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Tüm parçaları belli bir amaç doğrultusunda belirli bir forma sokma çabası. Şamanik trans halinin yarattığı hayali melez yaratıklar ile aklın yarattığı melez yaratıklar arasında bir fark çıkıyor burada. Arcimboldo’da bildik nesneleri yan yana getirerek yine bildik bir forma sokma, insan sureti haline getirme çabasını görüyoruz. Ayrışık nesneler bir form içine zorla tıkılmış izlenimi veriyor. Totaliter devletleşmenin izlerini taşıyor Arcimboldo’nun tabloları. Ayrışık özneleri anlamlı bir bütün içine yedirirken üst üste yığılmış bir kitle çıkıyor karşımıza. Uzaktan baktığınızda bir yüz görüyorsunuz, ama yakından baktığınızda anlamlı bir bütün oluşturmak için zorla üst üste yığılmış öznelerin sıkıntılı halleri gözümüze batıyor.
ÇOK BAŞLI VE ÇOK GÖVDELİ YARATIKLAR
Toplumsal patlamalar sırasında egemen aklın sınıflandırmacı, forma sokucu kıstırmasından kaçan özneler aralarında kurdukları tuhaf birlikteliklerle canavarlar yarabiliyorlar. Şamanlar imgeleri kayanın yüzeyinden çıkıyormuş gibi görürlermiş. Biz de bir canavar olarak Taksim Meydanı boşluğundan belirivermedik mi? Daha önce yan yana gelmesi mümkün olmayan parçalar arasında bağlantılar kurarak çok başlı, çok gövdeli bir yaratık yarattığımızda iktidar dehşete düşmüştü ve bu canavar hâlâ iktidarın uykularını kaçırmaya devam ediyor.
5 Aralık 2013 Perşembe
BÜYÜK PATLAMA VE JOAN MİRO'NUN EVRENİ
RAHMİ ÖĞDÜL
05.12.2013
Düzen göklerdeydi. Kadim dünyanın insanları her şeyin değiştiği, yok olduğu yeryüzünün aksine, gece olunca mutlak bir düzen gözlemliyorlardı gökyüzünde. Her gece sabit yıldızlar hep aynı noktada duruyor, gezegenler hep aynı yörüngeyi izliyorlardı. Yeryüzü düzensizliği, gökyüzü mutlak ve kutsal düzeni temsil ediyordu. Kutsalı göklerde keşfederken, yeryüzünün karmaşasından gökyüzünün mutlak düzenine sığınmışlardı. Henüz büyük bir patlamayla sürekli genişleyen bir evren tahayyülüne sahip olmasalar da mutlak ve kutsal düzeni temsil eden kozmostan önce, mutlak düzensizliği temsil eden bir kaos evresinin olduğunu kabul ediyorlardı. Önce kaos vardı” diyordu Hesiodos. Babil Mitolojisi Enuma Eliş’te ise kozmosu temsil eden Marduk, kaosu temsil eden Tiamat’ı öldürmüş ve Babil toplumunda göksel düzeni kurmuştu.
KENDİNE AİT BİR GÖKYÜZÜ...
1939 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasına bir ay kala Joan Miro Paris’ten kaçıp Normandiya’nın küçük bir kasabası olan Varengeville-sur-Mer’e taşındı. Avrupa’da faşizm yükselişe geçmiş, her yerde kan, ölüm, savaş, zulüm vardı. Mutlak düzensizliğin hakim olduğu bir yeryüzünde Miro göklere sığınmaktan başka bir çare bulamadı, kendine ait gökyüzü yarattı. Kâğıt üzerine yaptığı 23 küçük resimden oluşan ‘Takım yıldızları’ dizisine bu kasabada başlamıştı. Yeryüzündeki kargaşa karşısında harmonik ve şiirsel bir evren açılıyordu önünde. “Derin bir kaçış arzusu hissettim. Umutsuzca kıstırılmıştım. Gece, müzik ve yıldızlar resimlerime girmeye başladı” diye yazıyordu.
ŞİİRSEL BİR EVREN
Joan Miro, ‘Takım yıldızları’ adını vereceği resimlerine rastlantı eseri başlamıştı. Boyalı fırçalarını beyaz kâğıtlarda temizlerken ortaya çıkan biçimsiz lekeler ve çizgilerle başlamıştı her şey. Sıkıştırılmışlık duygusu bir Big Bang’e (Büyük Patlama) yol açmış ve giderek genişleyen şiirsel bir evren yaratmıştı. Fırçaların kirini beyaz kâğıtlara ya da deneyimini bir başka yüzeye aktarırken farklı figürlerden oluşan kümeleşmeler çıktı ortaya. Kâğıt kirli bir yüzeye dönüşürken ressam hayal dünyası ile gerçekliğin örtüştüğü kendi evrenini oluşturdu kâğıtlarda. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde sıkışıp kaldığı Paris’ten kaçıp sığındığı bir Normandiya kasabasında, zihinsel, bedensel ve sanatsal kaçışını mekânlara dönüştürmeyi bildi.
Sıkışmışlık duygusundan sıyrılıp eşiği aştığımız an, büyük bir patlamayla kendi deneyimlerimizi iktidarın beyaz, parlak bir kâğıt gibi tasarlayacağı bir yüzeye aktarırken kendi takım yıldızlarımızı yaratabiliyoruz. Gezi Parkı’nda takım yıldızlardan oluşan müthiş bir evren yaratmadık mı? Kirlenmek güzeldir; deneyimle kirlenmek. İktidarın parlak yüzeyler ve formlar yaratma çabası karşısında biz deneyimleyerek, kirlenerek açıyoruz yolumuzu. Bir tarafta içeriden dışarıya doğru kendi kudretimiz elverdiğince, kirlene kirlene gelişip serpilirken, diğer yanda iktidar sürekli budayarak görmek istediği forma sokmaya çalışıyor bizleri. Sanatçının tuvalinde ve toplumda form savaşları sürüyor.
RENKLERİN DUYGUSU
Gri, hüzünlü bir günün içinde koşuştururken Joan Miro’nun renkleriyle karşılaşmak bir sevinç, neşe duygusu yaratıyor. Renkler nasıl da farklı şekilde duygulandırıyor bizi. Bir uçta kederin diğer uçta sevincin yer aldığı duygu paletinden renklerle ruhsal resimler yapıyoruz gün içinde. Joan Miro’nun hayat öyküsüne baktığımızda da başına gelen olayların yarattığı farklı duygulanımların dışa vurumlarını görüyoruz. Franko diktatörlüğünü ve Hitler faşizmini yaşamış Joan Miro’nun resimleri yaşadığı toplumdaki grinin tüm tonlarına rağmen umudu, kaçış çizgisini sezdiriyor bize. En karanlık zamanlarda, umudun dibe vurduğu anlarda bile sevincin, neşenin renklerini, çizgilerini, göğe uzanan kaçış merdivenlerine dönüştürmüş; kurşun dehlizlerin içinde fareler gibi koşuşturduğumuz şimdiki zamana rağmen, kırlangıçlar gibi gökyüzünde neşeli çığlıklar atabileceğimiz zamanları ve mekânları yeryüzünde de yaratabileceğimizi biliyoruz.
Not: "Miro İstanbul'da" sergisini MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi'nde 19 Ocak 2014'de kadar ziyaret edebilirsiniz.
30 Kasım 2013 Cumartesi
PANDORA’NIN KUTUSU’NDAN KAÇAN BOĞA: GAYRİMEŞRU İLİŞKİLER
RAHMİ ÖĞDÜL
28.11.2013
Adı üstünde, muhafazakâr iktidar; şeyleri muhafaza
kaplarının içine yerleştiriyor. Her türlü nesneyi ve özneyi ait oldukları
kutuların içine yerleştirirken, aralarında kuracakları her türlü ilişkiyi de
engellemek için elinden geleni yapıyor. Yenmesi mekruh ile helal olan yiyecek
içecekleri ayırır gibi toplumsal cinsiyetleri, toplumsal sınıfları da yine ayrı
ayrı kutuların içine tıkarak kızlı erkekli, gayrimeşru ilişkileri önlemeye çalışıyor.
Adı üstünde, muhafazakâr iktidar; buzdolabındaki muhafaza kaplarına
yerleştiriyor her şeyi.
Oysa Pandora’nın Kutusu açıldı bir kere ve buzul çağı geçeli
epey oldu. Modernite her şeyin yerinde durduğu ve sabit bir işlevi olduğu
geleneksel özneleri ve nesneleri yerlerinden koparmış ve kentlerde yeni
bağlamlara, yeni ilişkilere zorlamıştı.
Sanat üzerinden de bu değişimi izleyebiliriz. 17. yüzyıldaki Bernini’nin
Davut heykeli ile 16. yüzyıldaki Michelangelo’nun Davut heykeli arasındaki
fark, modern olan ile geleneksel olan arasındaki farktır. Davut’u alabildiğine
büken Bernini, artık Michelangelo’nun Davut’unda olduğu gibi yeri sabit bir
özneyi değil, sürekli hareket halindeki ve hareket ettikçe yorumlamak zorunda
kaldığı görünümle birlikte işlevi de değişen özneyi amaçlamıştı. Yerinden
koparılan öznenin durumudur aslında Bernini’nin Davut’u. 19. yüzyıla gelince
öznenin sürekli farklı konumlar alarak başkalaştığını vurgulayan Edouard
Manet’nin “Folies-Bergeres’teki Bar” tablosuna rastlıyoruz. Kişi barın arkasındaki
aynada artık kendini göremez ve tekçi, çizgisel perspektifin optik yasaları da
burada geçerli değildir; optik açıdan olmadık bir yerde görür başkalaşan
imgesini.
20. yüzyılda Picasso Avignon’lu Kadınlar tablosuyla
Bernini’nin heykelde yaptığını, etrafında dolaştıkça kendini farklı şekilde
ifşa eden heykel yerine, tuvalin iki boyutlu düzlemine nesnenin farklı
açılardan görünümlerini yan yana getirerek gerçekleştirmiştir. Öznelerin ve
nesnelerin anlık görünümlerine bağlı olarak parçalandığı, ayrışık parçalardan
oluşmuş kübizmin kırık düzlemine vardık böylece. Kübizm burada da kalmadı,
hayatın içindeki farklı konum ve işlevlere sahip nesneleri yerlerinden koparıp
tuvalin iki boyutlu düzlemine yapıştırdığında kolaja ulaştı. Modernite
tarafından yerlerinden koparılmış öznelerin kentlerde birer kolaj gibi yeni ve
farklı ilişkilere girdikleri toplumsal düzlemi kolaj, sanatın düzlemine
taşımıştı. Artık nesneler ve özneler ait oldukları yer ve işlevden
bağımsızlaşarak gayrimeşru ilişkiler kurmak üzere yan yana gelebiliyor.
Dolayısıyla çerçevenin parçalandığı, şeylerin alabildiğine yayılıp olmadık
ilişkiler kurdukları bir dönemde sanatsever iktidarın Bedri Baykam’ın boş
çerçevesine sığınması da anlamını koruyor.
Kadıköy, Altıyol’daki Boğa heykeli tüm toplumsal yan yana
gelişlerin merkezinde duruyor. Kendisi de bir kolaj nesnesi olarak yeryüzünde
dolaştıktan sonra Kadıköy’e yapıştırılmıştı. Boğa sembolüne baktığımızda farklı
kültürlerde farklı anlamlar yüklendiğini görüyoruz. Pagan bir geçmişe sahip
boğanın yaşamın kudretini simgelediğini söyleyebiliriz. Modernite nesneleri
yerinden ve işlevinden koparıp başka bir bağlama yerleştirdiğinde yeni
ilişkilerle birlikte yeni anlamların doğmasına yol açıyor, tıpkı resimdeki
kolaj gibi. Boğa heykeli de geçmişte taşıdığı tüm anlamların yanı sıra
toplumsal kudretin simgesi gibi duruyor artık Kadıköy’de. Sınıflandırmacı
iktidarın muhafaza kaplarının içine tıkmaya çalıştığı özneler Boğa’nın
etrafında yan yana gelerek iktidarın hiç de tasvip etmediği kızlı erkekli
gayrimeşru ilişkiler yaşıyorlar. İktidar karşıtı ilişkilerle giderek
kudretlenen öznelerin kesintisiz yaşam enerjisinin, yaşam severliğin simgesidir
Boğa heykeli.
Ölüm sever iktidar artık gerçekleştirmesi mümkün olmayan bir
hayalin peşinde. Modernitenin açtığı Pandora’nın Kutusu’ndan kurtulan özneler
olmadık yan yana gelişlerle gayrimeşru ilişkileri çoğaltırken, kutudan çıkıp
yeryüzüne dağılmış özneleri tekrar toparlayıp ait oldukları yerlere,
çerçevelerin içine tıkabileceği sanısına kapılıyor. Melankolik bir iktidar var
karşımızda. Freud, melankoliyi yitik bir nesneye yönelik bastırılmış bir
saldırganlık olarak tanımlamıştı. Melankolik kişilik, yitik nesnenin yasını
tutmak yerine gerçeği kabullenmeyi reddeder ve yine Freud’a göre kimi zaman işi
intihara kadar vardırır. Muhafaza kaplarının, çerçevelerin içinden kaçan
özneler ve nesneler karşısında politik bir intihara mı kalkışıyor iktidar?
21 Kasım 2013 Perşembe
İÇİMİZDEKİ YABANCILAR: KUSURA BAKMAYIN ÇOK DEĞİŞTİM!
RAHMİ ÖĞDÜL
21.11.2013
Piyasanın dışı var mı? Dolayısıyla piyasa dışı sanat mümkün mü? Bu soruyu soran bir panel düzenlendi geçen hafta Kadıköy Taksav’da. Katılımcıları arasında ben de vardım. Önce piyasanın ne olduğunu tanımlamak gerekiyor galiba. Günümüzün mevcut kapitalist ilişkilerine bir bütün olarak piyasa diyebiliriz; pazar ilişkilerinden tutun da ev içlerine, insan ilişkilerine dek sızmış her türlü kapitalize olmuş ilişkiyi tanımlamak için kullanabiliriz piyasayı. Şirketleşen bireylerin her biraya gelişleri, ister evlilik olsun ister başka türlü birliktelikler olsun piyasanın yeniden üretildiği bir ortam yaratıyor. Foucault tanımı genişletip dispozitif olarak adlandıracaktı tüm bu ortamı, yani özneleri üreten makine. İktidarın davranışlarımızı, beden dilimizi, düşüncelerimizi yararlı olduğunu düşündüğü bir doğrultuda yönetmek, denetlemek ve yönlendirmek için pratikler, bilgiler, önlemler bütünü. Bu ilişkilerin dışında bir başka yaşam mümkün mü? diye de sorabilirdik soruyu. Ertuğrul Akgün’ün moderatörlüğünde düzenlenen panel ister istemez bir bütün olarak piyasanın nerelere sızdığı, sadece sanatı değil, tüm yaşamı nesneleştiren ve metaya dönüştüren bir ortamın sorgulanmasını gerekli kılıyor. Panele katılan Kamusal Sanat Labaratuarı’ndan Niyazi Selçuk, sanatın parlak yüzeyinin altında yatan kirli kapitalist ilişkileri açık eden eylemlerinden söz etti. İpek Çankaya içinde yer aldığı, hiç bir kuruma dayanmayan, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir sanat girişimi olan halka sanat projesi'nin nasıl ortaya çıktığını ve bağımsız sergiler, atölyeler, sanatçı rezidans programlarıyla bir “dışarısı” yaratmanın mümkün olabileceğini anlattı.
Mevcut ilişkilerle örülmüş bir şimdinin içerisinde dışarısını hayal etmek giderek güçleşiyor. Çemberin içi ya da dışı tartışmalarını İ.Ö. 5. yüzyıla, Parmenides’e kadar uzatmak mümkün. Parmenides sadece akıl yoluyla ulaşabileceğimiz bir hakikat çemberi tasarlamış ve bu çemberi bölünmez, hareket etmez bir varlık olarak düşünmüş ve “Bir” adını vermişti bu ontolojik hakikat çemberine. İktidarın tekçi anlayışıyla karşılaşıyoruz burada. Varlığı tekleştiren anlayışla. Tüm çokluk, değişim, dönüşüm çemberin, yani varlığın dışına sürülmüştü, yani sanıların dünyasına. Tekçi anlayışa göre tasarlanmış çemberin dışındaki her türlü olası yaşamı bir sanı olarak düşünen iktidarın uygulamalarıyla örtüşüyor bu. Kendi ilişkilerini çemberin içinde sonsuza kadar dondurduğu sanısına kapılan iktidardır oysa.
Çemberin dışına sürdüğümüz çokluk, değişim, dönüşüm içimizde olmasın sakın! Kendimizi de hakikat çemberine göre yeniden üretirken, barındırdığımız her türlü çokluğu bastırdık ve tekçi bir anlayışla kurduk kendimizi ya da iktidarın çemberini geçiriverdik sırtımıza. Julia Kristeva, ‘Strangers to Ourselves’ (Kendimize Yabancılar) kitabında tam da bu noktaya değiniyor; içimizdeki yabancıyı ya da çokluğu dışsallaştırarak dışarıdaki bir yabancıya dönüştürdüğümüz bir bilinçdışı süreçten söz ediyor Kristeva. Tekçi bir anlayışla kurarken kendimizi, içimizdeki tüm yabancıları çemberin dışına öteledik (bkz R. Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Metis).
İçimizdeki tanıdık yabancıları çemberin dışına ittik, dolapların içine tıktık. Ve bu biçimsiz lekeler saklandıkları dolaplardan firar edince çok korkutuyorlar bizleri. Soyut dışavurumcu ressam Mark Rothko’nun ölümünden önceki son tuvallerinde özgürce süzülen, bulutumsu, biçimsiz figürler görünmeye başlamıştı. “Sanatçı artık kapitalist sistemi yüceltme isteği duymaz ve bilinmeyene gizemli bir yolculuktan başka bir dileği yoktur” diye yazıyordu Vernon H. Minor Sanat Tarihinin Tarihi kitabında (Koç Üniversitesi Yayınları). Ve içindeki tanıdık yabancılara doğru çıktığı bu tehlikeli yolculuğu sanatçı, bileklerini keserek sona erdirdi. Tehlikeli doğumlarda doktor doğum yapanın yakınlarına şu soruyu sorar: Anneyi mi yoksa bebeği mi kurtaralım? Rothko’nun durumunda anne ölmüş, bebek kurtarılmış oldu.
Bazen de içimizdeki tanıdık yabancılardan kendimizi doğururuz, eski kimliğimizi deri değiştirmiş bir yılan gibi geride bırakırız ve Oscar Wilde’ın durumuna düşebiliriz: “Kusura bakmayın çok değiştiğim için sizi tanıyamadım.” Wilde’ın bu deyişini halka sanat projesi, Orhan Cem Çetin’in editörlüğünde hazırladıkları bir serginin başlığına taşımış. Sergide, Sezgi Abalı Attal’ın “M.G.’nin Unuttuğu Hayatı” adlı yerleştirmesiyle, Yaşar K. Canpolat’ın sekiz parçadan oluşan “İsimsiz” adlı fotoğraf serisi ve Gözde Güngör’ün “Mono No Aware” üst başlığını taşıyan üç fotoğraf çalışması yer alıyor. Sergi bellek teması etrafında dönse de hangi bellek sorusunu soruyoruz ve içimizdeki tanıdık yabancılarla temasa geçmenin yaratıcı yolculuğunu hissediyoruz. “Huzursuzluk verici yabancılık aklın huzurlu topraklarına ayak basar… Bu andan itibaren kendimize yabancı olduğumuzu fark ederiz; başkalarıyla birlikte var olmayı deneyebileceğimiz zemin tam da budur” diyordu Kristeva. Dışarısının içeri sızarak hakikat çemberinin parçalandığı âna dikkat çekiyor.
Not: Orhan Cem Çetin editörlüğünde düzenlenen “Kusura Bakmayın Çok Değiştiğim İçin Sizi Tanıyamadım” adlı fotoğraf ve yerleştirme sergisi Kadıköy halka sanat/ galeri’de Aralık ayına kadar açık kalacak.
14 Kasım 2013 Perşembe
AYNI MAHALLENİN ÇOCUKLARI: MARTILAR, KARABATAKLAR VE SİYAH KARE
RAHMİ ÖĞDÜL
14.11.2013
Doğaları bu kadar mı farklı olur? Hepsi de aynı mahallenin çocukları. Çoğunlukla Haydarpaşa Mendireği’ne takılıyorlar. Karabataklar ve martılardan söz ediyorum. Karabatakları ele alalım. Sadece suyu ve su yüzeyini biliyorlar ve dikine çizgisel bir yaşam sürüyorlar su dünyasında. Derinlere dalıp balık avlıyor, sonra su yüzeyinde, mendireğin, kayalıkların üzerinde soluklanıyorlar. Kapalı, dikine, çizgisel dünyalarının dışarısı yok gibi. Sadece kendi işiyle ilgilenen, konusu üzerinde, dört duvar arasında derinlemesine araştırmalar yapan uzmanları andırıyor karabataklar ya da başka dünyalardan habersiz, sadece kendini işine vermiş, kendi kapalı dünyasında yaşayan insanları.
Martılar ise çok farklı. Farklı dünyalar arasında yatay, verevine ve dikine hareket ederek çok yönlü, çok merkezli bir yaşam sürüyorlar. Kimi zaman simit atanlarla birlikte gemilerin arkasına takıldıklarına tanıklık ediyoruz. Sonra, kullanım dışı kalmış, birbiriyle ilişkisiz, ayrışık nesnelerin yığıldığı çöplükleri karıştırıp işine yarayacakları seçen, bu nesneleri ayırıp sınıflandıran Baudelaire’in paçavracısı gibi kent çöplüklerinde görüyoruz onları. Farklı dünyalar arasında gezinerek topladıkları nesnelerden kolajlar yapıyorlar kendilerine.
AYRI DÜNYALARDA YAŞAMAK
Hayvan davranış bilimci Uxeküll canlıların kendi algılama kapasitelerine bağlı olarak kendi dünyalarını oluşturduklarını, dolayısıyla ne kadar canlı türü varsa o kadar dünya olduğunu söylüyordu ve bu dünyaların tıpkı müzikte olduğu gibi kontrpuanlarla kesiştiklerini yazıyordu. Karabataklar, suyun içinde yaşayan balıklarla arasında sadece dikine kontrpuansal ilişki kurarken, martılar hem suda hem de karada, yani farklı dünyalar arasında çok yönlü kontrpuansal ilişkiler kurarak algı, dolayısıyla eylem dünyalarını genişletmiştir. Her canlının kendine has dünyası bir dizi anlam taşıyıcısından oluşuyor ve karabataklarla martıların anlam taşıyıcıları birbirinden çok farklı. Şimdi karabatakların martıları, mahallenin dışına çıktıkları ve algı, dolayısıyla eylem dünyalarını genişletikleri için gayrimeşru bir hayat sürdükleri için suçladıklarını farz edelim. Ve iktidarı ele geçiren karabatakların mahalleyi kendi algı dünyalarına ve anlam taşıyıcılarına göre yeniden örgütlemeye çalıştıklarını.
Amacım, insan ilişkilerini hayvanlara yükleyip bir başka La Fontaine fablı üretmek değil, sadece farklı algı ve anlam dünyaları olan canlıların ayrı dünyalarda yaşadıklarını vurgulamak istedim. İnsanlarda tıpkı diğer canlılar gibi kendi algı kapasiteleri ve anlam taşıyıcılarıyla kendi dünyalarını kuruyorlar. Bir algı ve anlam dünyasının tüm zaman ve mekânlarda geçerli, ebedi bir hakikat olarak yeryüzüne dayatılmaya çalışıldığında sorun başlıyor. Ve böyle düşünen ve iktidarı ele geçiren bir grup insan yaşamı kendi algı kapasitesitesine göre daraltmaya çalıştığında müdahaleler başlıyor.
'
SİYAH KARE'NİN HABERCİSİ
Tüyap Artist Sanat Fuarı kapsamında düzenlenen “Müdahale var mı?” başlıklı sergide yer alan bir yapıt hakkında savcılık kararıyla soruşturma başlatıldı ve yapıt sergiden kaldırıldı. Bu müdahale karşısında sergide yer alan sanatçılar yapıtlarını siyah poşetlerle kapladılar. Sergi salonunda asılı tüm yapıtlar Kazimir Maleviç’in “Siyah Karesi”ni dönüşüverdi birden. Maleviç, Siyah Kare’nin kökeninin “Güneşe Karşı Zafer” adındaki futurist opera için 1913 yılında hazırladığı dekorda aranması gerektiğini vurgulamıştı. Beşinci sahnede Maleviç sahne alanını tamamen küçülterek, arka planı perdeyle bölünmüş bir dikdörtgen haline getirdi. Henüz bu aşamada tam olarak formüle edilmese de sanattaki öncü yeniliğinin, yani Siyah Kare’nin bir habercisiydi bu sahne. “O sahnede bir perde var, çok fazla kulandım bu siyah kareyi” diyordu Maleviç ve böylece meşhur Siyah Kare bir perde projesi olarak doğmuştu ilk önce. “Bu perde, bir siyah kareyi, olası tüm güçlerin içinde şekillenip üreyeceği embriyonu temsil eder” diye ekliyordu. Siyah karede görünen dünyanın konturları, sevdiğimiz ve bildiğimiz her şey, yani alışkanlıklarımız, basmakalıp düşüncelerimiz, klişelerimiz gözden kaybolmuş, karanlığın içinde erimişti. “Artık görünene benzemek yok, idealize edilmiş imgeler yok – çölden başka bir şey yok!” diye yazmıştı manifestosunda. “Müdahale var mı?” sergisinde yer alan sanatçılar da kendi temsillerinin üzerini bir siyah perdeyle örterek yapıtlarını tüm olasılıkları, direnişin ve yaşamın yeni formlarını gizil güç olarak bağrında taşıyan bir embriyona dönüştürdüler. Görünenin ötesinde ve henüz temsil edilemeyen bir başka yaşamın da olabileceğini şimdi daha fazla hissediyoruz.
7 Kasım 2013 Perşembe
MARTILARIN ÇIĞLIKLARI: MÜDAHALE VAR MI?
RAHMİ ÖĞDÜL
07.11.2013
Martıların korkunç çığlıkları kulaklarımdan gitmiyor. Neydi onları böylesine korkutan? Balkona çıktığımda uzaktan gelen patlama seslerini duyunca birden hatırladım; 29 Ekim şerefine Boğaz’da havai fişek gösterisi vardı. Korkunç patlamalar ve göz kamaştırıcı ışımalar martıları dehşete düşürmüş olmalıydı. Boğaz kıyısında bu gösteriyi izleyen insanları düşündüm sonra; gözlerini gökyüzünden ayıramayan, gösterinin büyüsüne kapılmış ve tüm eleştirel yetilerini yitirmiş insanları: tam bir akıl tutulması. İktidar, kendisini yüce bir varlık olarak kurarken bu tür gösterilerle halkın aklını dumura uğratmayı çok iyi biliyor. 17. yüzyıldaki Barok kültürde kiliselerin kubbelerini resimsel yöntemlerle gökyüzüne çeviren, bulutların arasında azizlerin uçuştuğu manzaraları seyreden insanlar da benzer bir akıl tutulmasıyla muhafazakâr iktidarın yüceliğine kaptırıyorlardı kendilerini. Gerçek ile gerçek dışı arasındaki ayrımı silen ve günümüzde sinemada kullanılan görsel efektleri andıran tavan resimleriyle gökyüzünde bir biri ardınca patlayıp çiçek gibi açan havai fişeklerin aynı amaca hizmet ettiğini kestirmek mümkün: göz kamaştırıcı bir iktidarın ihtişamına kapılmış insanların tüm eleştirel yetilerini yıkmak. Eleştirel yetilerini yitiren ve huşu içinde gösteriyi izleyen insanlar, iktidarın ihtişamına koşulsuz teslim oluyorlardı: İktidar ve ihtişam.
AKLI DUMURA UĞRATAN İHTİŞAM
Cumhurun, yani halkın bayramında halkın kendi kudretini kutlaması yerini, iktidarın aklı dumura uğratan ihtişam gösterisine bırakıyor. Halkın kendini var ettiği kamusal mekânlarda kendi kudretini kutlama çabalarının ise iktidarca engellendiğini gördük. İktidar kendini, görsel efektli gösterilerle durmadan aşkınlaştırıyor. Doğanın ve toplumun kendi kendini örgütleyebilme içkin gücü karşısında, kendisinin vaz geçilmez bir yüce varlık olduğunu kanıtlamak için düzenliyor bu tür gösterileri. Hayata durmadan müdahale ederek, kendisini hep araya sokarak tüm yatay ilişkileri dolayımlayan ve kendisini tepeye yerleştiren iktidar.
İktidar yücelik duygusu uyandıran gösterileriyle kendi hakikatini dayatıyor yukarıdan, halkın arasındaki farklı dillerin birbiriyle diyaloğa girdiği diyalojik ortamı geçersiz kılmaya çalışıyor. Akılları iktidarın ihtişamıyla kilitlenmiş kitleler suskunlaşıyor. Yüzleri sadece iktidarın yücesine dönmüş, iktidarın yüceliğini gösteren görsel efektlere kaptırmışlardır kendilerini.
MÜDAHALE KILCAL DAMARLARA DEK SÜRÜYOR
“Müdahale var mı?”, Gezi olayları sırasında twitlerde en çok sorulan soruydu. Artık pek rastlanmıyor. Oysa iktidar hiç ara vermeden yaşama müdahalesini sürdürüyor, hem de kılcal damarlara dek. Bir yandan kendi yüceliğini kanıtlayan gösteriler ve havai fişekler gibi patlayan çılgın projelerle, diğer yanda insanı ve ilişkilerini yeniden düzenleyen müdahalelerle. Gözlerimizi boyamak ve tüm ilişkilerimizi kendi üzerinden dolayımlamak için müdahalelerine ara vermemeli. Ve bu yıl 23’ncüsü düzenlenen ve 10 Kasım’a kadar açık kalacak Tüyap Artist Sanat Fuarı’nda bu soruyla bir kez daha karşılaşıyoruz: “Müdahale Var mı?” Sanat eleştirmeni Ali Şimşek’in küratörlüğünde farklı disiplinlerden yaklaşık altmış sanatçının katılımıyla gerçekleştirilen ve sanat, politika, kamusallık, direniş kavramlarının tartışılacağı panel ve forumların eşlik ettiği bu sergi, Gezi olaylarıyla birlikte uyanan direniş ruhunun ürünleri arasında gezintiye çıkarıyor bizi.
KAOS İLE DÜZEN İÇ İÇE
Gezi’de de gezintiye çıkmıştık. Koltuklarımızdan kalkmış ve eşiği atlayıp dışarı çıkmıştık. Eşik önemli. TV ekranlarından yayılan göz kamaştırıcı gösterilerle, görsel efektlerle iktidarın kutsal tapınağı haline getirilen evlerimizin eşiğinden yaşamın içine atladık. İki dünyayı ayırıyor eşik: Yaşamlarımıza durmadan müdahale ederek iktidarın kurduğu kutsal düzen ile bir kaos gibi gördüğü çokluğu, yani yaşamın ta kendisini. Kutsal kent Babil de “Apsu’nun Kapısı” üzerinde kurulmuştu, apsu kaos sularının adıydı. Eşiği atlamış ve içimize giren yerin ruhuyla (Genius loci) birlikte kaosun içinde, çokluğun dünyasında gezintiye çıkmıştık. Yerin ruhu Roma mitolojisinde yılan ile resmedilir ve yılan Hint mitolojisinde kaosu temsil eder. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla akarken kendi mecramızı açmıştık. Sergide yer alan Neriman Polat’ın fotoğrafında kaldırımın kenarında zafer işareti yapan bir bulaşık eldiveni görüyoruz; deri değiştirmiş bir yılanın ölü kabuğunu andırıyor. Ve bizler ölü kabuklara sarılıyoruz durmadan. Oysa yılan yaşamaya devam ediyor ve nerede, ne zaman ne tür bir kıvrımla kendini açacağını kestiremiyoruz. Kaos ile düzen, rastlantı ile zorunluluğun iç içe geçtiği bir oluş halinde, kıvrıla kıvrıla akan yılanın yeni açılımlarına hazırlıklı olalım.
Not: 10 Kasım tarihine kadar açık kalacak Tüyap Artist Sanat Fuarı’ndaki “Müdahale Var mı?” sergisi kapsamında paneller de düzenleniyor.
9 KASIM 2013 CUMARTESİ saat: 14.00
Sanat, direniş ve politikanın neresinde?-1: Denizhan Özer, Rahmi Öğdül, Foti Benlisoy, Osman Erden, Ayşegül Sönmez
10 KASIM 2013 PAZAR saat: 14.00
Sanat, direniş ve politikanın neresinde?-2: Feyyaz Yaman, B. Sadık Albayrak, Mustafa Kemal İz, Ali Şimşek, Rafet Arslan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













